Ekim, 2008 icin arsiv

Gökyüzündeki Yıldızım…

Ayse Akyuz

   Anadolu’daki bir inanışa göre yeni doğan her çocuk için gökyüzünde bir yıldızın oluştuğuna inanılır. O yıldız, çocuğun doğumundan ölümüne kadar orada kalır. Çocuğun bütün talihi bu yıldızın parlaklığına ya da sönüklüğüne bağlıdır.

   Benim için de gökyüzünde bir yıldız oluştu mu, bilmiyorum ama ben diğer çocuklardan biraz şanslıyım galiba. Çünkü benim yıldızım, ulaşılamayacak kadar uzakta ve karanlıklarda değil. Yeryüzünde benimle beraber yoluma ışık olan umuduma yol açan, yeri geldiğinde, sıcaklığı ile yüreğimi ısıtan, ben öldüğümde de diğer yıldızlar gibi kaymayacak biliyorum.

   Benim için hep bir yerlerde parlamaya devam edecek. Işığı başka, bebeklere de yer verecek. Gülücüğü ile ısıtacak, yine soğuk kış günlerinde ellerimi bakışındaki sevecenlikle ısıtacak. Bana sarp kayalıkları hep güç verecek.

   Yılma, oturma, harekete geç diye, biliyorum şimdi bütün çocuklar hislendi. Doğrusu bu inançla mütevazı olamayacağım. Benim yıldızım bir anne, bir abla, sığınılacak kuytu köşe ağlanacak omuz, sorulacak soru, alınacak cevaptır. Adı belgin, belli gerçekten dünyadaki yeri sanırım o yüzden vermiş. Babası ona bu ismi yaşasın o ismi ile dilediği gibi yine sevsin, sevilsin ama hep yanımda olsun. Dün de bu gün de, her zaman olduğu gibi…

Paraf

Hatalar, günahlar bizler için, pişmanlıklar da hatalarımızın göstergesi. Yaptık, ettik, pişman olduk. Tövbe ettik zaman zaman tövbe bozduk. Yetinmedik şikayet ettik. Oysa kimi kime şikayet ettiğimizi bile göremedik. Bildiğimiz kadarı ile sorumlu tutulduk ama bildiklerimize de yetişemedik.

Kendimizi aldığımız her sorguda idam ettik. Bir daha asla bu hataya düşmem diye kendimize sözler verdik fakat yine düştük, düşmeye de devam edeceğiz. İnsanız, aciziz, çabalarımız ve azmimiz var ama hedefe ulaşan yol  aşılması güç bir yol. Nefis mücadelesi her şeyden zor. Zorluklardan güç almayı bilerek yolumuzdan şaşmadan devam etmek için çaba sarf ederken yaşadıklarımızdan ders çıkarmayı da kimi zaman bilemedik. Bildiğimiz zamanlar oldu belki ama öyle zamanlarda da sonucu istediğimiz gibi kendimiz belirleyemedik.

Yaşam bana şunu öğretti ki; ağlamak, sızlamak, şikayet etmekle bir yere varılmıyor. Yapabileceğin ne varsa onu yap diyor hayat ve gerisini akışına bırak. Su akıp yolunu nasıl buluyorsa, yaşamımızdaki olaylarda bir akıntı içinde kendi yönünü buluyor. Hayat için, yarınlar için endişelenmeye bile gerek olmadığını öğrendim. Suyu yani hayatı akışına bırakmak kolay değil ama öğrenilecek bir olay. Her olayı kendi içinde incelediğimde, olaya verdiğim yön ile sonuçlarının hiç tutmamasından anladım ki, ben sadece niyetimi bilirim gerisine karışamam.

İşte bu muhakeme sonucunda hayatın getirdiklerini şikayet etmemeyi öğrendim. Kabullenmekle yol kat edildiğini gördüm. Kabullenmemek, hayatın getirilerine karşı koymak, kendi kendinle savaş etmekmiş iyi öğrendim. Hayat ile savaşıma son verdim. Karar verdikten sonra hedefine yönelerek yaşamanın güzelliğini anladım. Hz. Ebubekir’in dediği gibi ” Şikâyetçi Olup Ağladığım Nice Günler Oldu, Fakat Zaman Geldi Ki Ağladığım Günlere Ağladım.”

Hiç şikayet etmem artık bilirim ki yaşanacak ne varsa o yaşanacaktır. Artık ağladığım günlere bile ağlamıyorum.

Tozunu Yuttum Bir Kere

Tebesir

   Sahne sanatçılarından bu sözü sıkça duymak mümkündür. Sahnenin tozunu yutmak vebalı bir durumdur. Bir kere yuttuğunuzda bir daha kurtuluş yoktur çünkü kurtulmak istemiyorsunuzdur. Tozunu yutmak deyimi, tadını almak, hazzına ermek, bağımlılık yapmak anlamındadır. Bu duygular ise güçlü duygulardır.

   Benim yuttuğum toz ise tebeşir tozu, hani eskiden siyah son zamanlarda yeşile dönen tahtalarda kullanılan bildiğimiz tebeşir. Bu tebeşirin tozu da çok etkilidir. bir kere yuttuğunda bir daha ayrılıp, kopmak mümkün değildir. Tebeşiri kullanmaya başladığım ilk zamanlar üstümü kirletiyor diye kızıyordum hatta önlük giymeye başlamıştım. Daha sonraları tebeşirin tozu genzime kaçtığında dedim ki; ben bu tebeşirin tadını aldım artık, üstüm de kirlense hiç önemli değil. 

    Tebeşirin ucundan başka hayatlara yön vermek için en haz veren kısmıydı. Yaşayan bilir denir, doğru bir sözdür, yerinde kullanılmıştır. Tebeşirin ucundan hayata açılan pencelereri çizmek, inanılmaz bir duygudur. Tebeşir sayesinde en kara olan tahtaları bile sevdim. Sevdikten sonra o tahtalar bana kara bile görünmüyordu.

   İşini sevgi ile yapan insanların yaşadığı ve çevrelerine yaşattığı bu inanılmaz güzellikleri yaşamanın tüm ayrıcalıklarını hissettiğim için kendimi çok şanslı görüyorum. Bir daha gelecek olsam bu dünyaya yine tebeşir severim.

Telsiz Parkı

Huseyin Akcam

Bu gün efkarlandım Zırhlı Alay Kışlasında,
Kalktım yine sabahın erken şafağında,
Giydim elbiseleri çıktım koğuştan arkadaşımla,
Her zamanki gibi düştük yine Telsiz Parkı yoluna…

Telsiz parkı bizim yuvamız oldu.
Onatlı ay ömrüm burada doldu.
Bazen acı bazen tatlı günümüz oldu.
Çiçekler bugün yine sulanmadan soldu.

Bayrama dört gün kala yazdım bu şiiri,
Sineme çöktü yine hasret ateşi,
Herkes kullanıyor heyecanla bayram iznini,
Komutan sallıyor ileri güne bizim izni.

Bu sabah telsizler gönderme yapmıyor,
Çıldırtıyorlar arkadaşımla beni kahrediyorlar,
Attı bereyle palaskayı arkadaş deliriyor,
Bir anteni bir frekansı düzeltiyor.

Dertlerimiz yetmez gibi çalışmadı bizim araba,
İsyan ettik Kıbrıs’a geldiğimize durmadan,
Yolladılar Türkiye’nin başkenti Ankara’dan,
Vatan için çalıştık biz yılmadan.

Bu günde yağmur hiç durmadan yağıyor,
Sanki gökyüzü sitem edip ağlıyor.
Telsiz parkı çamurdan hiç çekilmiyor,
Söyle bana arkadaş biz eve ne zaman gidiyor.

Gurbet acısını ben burada yaşadım,
Özlem hasretin değerini şimdi anladım,
Kederi yalnızlığı burada tattım,
Telsiz Parkında ben bu günde isyan ettim.

Düşüne düşüne başımda saç kalmadı,
Derdime bir derman bulan olmadı,
Hasret ateşi günler boyu içimi yaktı,
Gözlerimden yaşlar hiç durmadan aktı.

Bu akşam üzeri de güneş batıyor,
Telsiz parkında rüzgar durmadan esiyor,
Elektrikte bu gün her zamanki gibi erken kesiliyor,
Bir günün şafağı da böylece bitiyor.

Sevdiklerimi gördüm dün gece rüyamda,
Çok uzakta gördüm onları ta ufukta,
Beni çağırıyorlardı buğulu gözlerle yanlarına,
Gelemem dedim ben onlara…

Aramızda denizler, dağlar, aşılmaz yollar var,
Hasretlik özlem, keder ve yalnızlık var,
En önemlisi vatan borcu askerlik var,
Ben zırhlı alay telsiz parkında siz Anavatan’da…

Telsiz park, askerde görev yaptığım yerin adı onun anısına…

 

Hüseyin AKÇAM

29-Ekim-Cumhuriyet-Bayramı

Tenhanın Bir Yerinde

tenhanın-bir-yerindeyim

Mutluluk ve ay ışığının gölgesindeyim bu akşam,
Belli belirsiz kıpırdıyor yüreğimdeki her safham,
Karar vermekte kararsız kalıyor içimde ki bir hüzzam,
Tenhanın bir yerinden, gece ve gündüzdeyim.

Acı ve mutsuzluğun, mutluluğunu öğrendim,
İçimdeki uhdelerin, can verip filizlenmesi bekledim,
Sevgi barınağında, umudumu hep yükledim,
Tenhanın bir yerinde, sessizliği asmaktayım.

Gün oldu devran döndü, aşkı toprağa ektim,
Mis kokan toprağı gönül darağacımdan suladım,
Güneş oldu bir ela gözlü, ışığında eridim.
Tenhanın bir yerinden çıktı geldi, gördüğümde titredim.

 Ne kadar da kötüymüşüm, bende olmayanı sahte sandım,
 Oysa sevmek sevilmek, su misali can veriyor ırmağım,
 Her damlası can veriyor, çoğalıyor her nebzesini ekiyorum,
 Tenhanın bir yerinde, geleceğin günü bekliyorum…

   Hüseyin AKÇAM

O Minik Ellerine Vurdum

o-minik-ellerine-vurdum
 

   Anne baba olmak öyle kolay değil tıpkı çiçek büyütür gibi özen ister. Toprağını sulamak gerek, gübre vermek gerek, bakımını budamasını yapmak gerek, her şeyden önemlisi onu sevgiyle büyütmek gerek, sevgi ile… Bir gün bile çocuğunun başını okşamadan, senin bu günün nasıl geçti diye sormayanlar kendilerini anne baba saymasınlar. Belki de bir öfkeyle bir an, bir refleks ile çocuğumuza vurmuşuzdur.

   Ben en çok birinci sınıftayken yazını güzel yaz diye kızımın eline vurdum ya hala içim sızlar. Neden yaptım bunu diye yıllarca sorguladım kendimi ama hiç mantıklı bir sebep bulamadım. Hatalı olan kızım değildi, bendim ve benim olmasını istediğim olaydı. Ne vardı sanki düzgün yazamıyorsa, mesleğinde kariyer ve isim yapmış birçok ünlü bile hala düzgün yazamazken, ben illa da benim kızım düzgün yazacak diye tutturdum ve vurdum o  minnacık ellerine…

   Diyorum ya o günden beri hala çok pişmanım diye, o nedenle de ben ettim siz etmeyin diyorum. Anlamı yok çocukları üzerinde böyle saçma yaptırımların. Anlamı olan tek olay, çocuğunuza hissettirebildiğiniz sevgidir. Çocuğunuzun yüreğine dokunabilişinizdir. Düzgün yazması için inat edeceğime kızımın yüreğine dokunmak için inat etmeliydim ve ettim de ama eline vurduğum için kendimi hiç bağışlamadım. Onunla birlikte oturup ağladım. Oysa ikimizin ağlamasının da tek nedeni bendim ve saçma inadım.

   Ne olur bırakın da o elleriyle bebeklerini sevsin, kamyonuna kum doldursun, bırakın kirlensin onu yıkamakta çok güzel, bırakın anne ve babayla oynarken mutlu olsun gözleri parlasın kalemi nasıl olsa tutacak. Onların yüreklerine dokunmak adına yarışalım, çabalayalım.
 
 

 

 

 

Ucunda Sevda Var!

ucunda-sevda-var

Gün gelir alışırmış insan,

Derdin her türlüsüne,

Alınırmış ümitleri elinden,

Satılırmış üçe, beşe…

Ne yarını kalmış ne de dünü.

İşin ilginç yanı;

Gönüllü olurmuş bu mezat’a

Bakmazmış kaç ettiğine,

Kaça gittiğine,

Ucunda sevda olurmuş çünkü…

Suallerin yanıtsız,

İzlerin bile kanıtsız kaldığı,

Hiç yapamayacağın şeyleri yapar,

Bir çift güzel söze kanarsın.

Çırpınsan da bu girdaptan çıkmak için,

Her saniye daha çok batarsın.

Toprağın Nemindeki İlk Fide Gibi

Toprağın Nemindeki İlk Fide Gibi

Bulutların ardından süzülmüş gelen yar,
Söyle bana neden yabancı bana bu diyar?
Ömür hep böyle beyhude mi gün sayar,
Oysa hayat ne güzel, insana böyle mi koyar…

Bir çift gözün içinde divane olmak istesem,
Oradan süzülüp bir nakkaş gibi yüreğine işlesem,
Volkan olup patlayıp damarlarında dolaşsam,
Mahşeri diyara kadar gönül bahçemi donatsam.

Karanlık geceler zaten karanlık, aydınlığım olsan
Güneş gibi gelip mutluluk ışığıyla boğsan
Sarmaşık gülleri gibi tüm bedenimi sarsan
Toprağın nemindeki ilk fide gibi içimde doğsan

Gözlerindeki ılık bakışların besinim olsa,
Sevmek sevilmek nedir ki yüreğime dolsa,
Ruhun bedenimi tüm candanlığıyla sarsa,
Toprağın nemindeki ilk fide gibi içimde açsa…

 

 

Hüseyin AKÇAM

mutluluk bu işte...
 

  Olur ya arada bir de olsa evladınıza dayak atıyorsanız ya da herhangi birini dövüyorsanız… Dayak cennetten çıkma, doğru iyi bir şey olsaydı cennetten çıkmazdı. Aziz Kemal HIZIROĞLU bakın ne diyor;

Tamam bugünde geciktim, ama bu son anne

Gol kralı oldum, inanmazsan sor arkadaşlara

Beş maçta tam tamına yirmi golle!

Öyle bakma anne inan hiç suçum yok, beni çok düşürdüler.

Deli miyim ben, yırtar mıyım önlüğümü?

Açar mıyım hiç en sevdiğim ayakkabılarımın yanlarını?

Çok yorgunum anne, n’olur bugün dövme…

Gelmeyecek, hiç bir şey görmeyecek korkma!

Babam doğmadı daha!

Yarın erken gelirim, sokağa çıkmam.

Bakkal Hüseyin’e giderken bayram yerine kaçmam.

Kardeşlerime bakarım, masal anlatırım.

Sen Havva Ablayla çarşamba matinesine,

Kim sorarsa sorsun, bilmem derim, nerdesin söylemem.

Evi toplarım, süpürürüm, bebeği ayağımda uyuturum.

Dönmene yakın çay yapar beklerim olsun,

İki bardak bana, çocuklar fazla içmez, gerisi sana,

İki hafta harçlık istemem.

Evden ekmek götürürüm, hiç simit yemem

Tamam anne, bırak artık surat asmayı,

Dikersin önlüğümü, ayakkabılarımı da veririm Nuri Usta’ya

Yazın öderim borcumu, söz!

Şimdiden hazırlarım “naneli monokaliptus” kutumu

Hem boşuna bakma saate, gerek yok anne

Gelmeyecek, küfretmeyecek, vurmayacak sana

Babaannemle dün gece konuştum ter içinde

Vazgeçmiş doğurmayacakmış babamı

Çok pişmanım anne, şimdi dövme ,üstelik yapayalnızım biliyor musun?

Gülten’den ayrıldık, Muharrem yüzünden

Muharrem tembeline bundan böyle kopya vermeyeceğim.

İşte böyle anne, çok yalnızım, kimsem yok.

Kardeşlerime sarılmak istiyorum.

Anne, bu gün dövme n’olur bu gün dövme,

Bir kenarda oturup ilk kez dayak yemeden ağlamak istiyorum.

   Bir çocuğun dayak yememek adına haykırış ve çırpınışları bunlar. Yüreğin kaldırıyorsa, kaldır elini havaya! Şimdi git bak aynaya bu halinle ne de çirkin görünüyorsun. Gücünü yetirebildiğine bir bak şimdi de ne kadar masum ve savunmasız. Yüreğin hala kaldırabiliyorsa vur bakalım. Hesabın mahşer gününe de kalsa bu yanına kalmayacak ona baksana!…

29-Ekim-Cumhuriyet-Bayramı

   Biz, Türk Milleti olarak Cumhuriyet Bayramı’nda, her şeyden önce devletimizin kuruluş yıl dönümünü kutluyoruz.

   Ayrıca Türkiye Cumhuriyetinin 85 yıllık öyküsü bir başarı, bir uygarlaşma öyküsüdür. Cumhuriyetin başarıları ile haklı bir gurur duyuyoruz. Bugün Türkiye, İslâm dünyasındaki tek laik ve demokratik Cumhuriyet, çağdaş bir ülkedir. Tüm dünyada yaşanan ekonomik krizlere rağmen ayakta durabilecek kadar sağlam temeller üzerindeyiz. Stratejik bir bölgede yıllarca başka devletlerin ele geçirmeye çalıştığı ama başaramadığı bir ülkeyiz. Bütün bunların yanında Avrupa Birliğine aday olmuş bir ülkeyiz.

   Türkiye Cumhuriyeti laik ve demokratik anlayıştan taviz vermeden, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği çağdaş uygarlık yolunda hızla ilerlemeye devam etmekte ve bu hareket tüm dünya tarafından yakından takip edilmektedir. Ülkemizin ilerlemesine hiç bir güç engel olamayacaktır. Onlarca şehit verdik bundan sonra gerekirse yine vereceğiz. Bilsinler ki biz her 29 Ekim tarihinde bu yeminimizi tazeleriz. Türkiye Cumhuriyeti devleti tek yumruk olmayı bilen, iman gücü ile vatanına milletine sahip çıkan yürekler sayesinde sonsuza kadar yaşayacaktır. Yeter ki bizler Atatürk’ün mirası olan bilimsel ve akılcı yoldan ayrılmayalım.

Sudem

   Hani şarkıda diyor ya;”gözlerimden haylaz yağmurlar yağdı” diye…

   Dışarıda yağmur var… Benim gözlerimden de haylaz haylaz akıyorlar. Ufku göremiyorum. Sadece kafamı kaldırıp gökyüzüne bakabiliyorum. Neden mi? Çünkü öyle bir yerdeyim ki adeta insanı yutan, içine girdin mi çıkamadığın tek giriş ve tek çıkışı olan, dağların tüm heybetiyle sarıp sarmaladığı, geçit vermediği bir yer benimkisi…

   Bir yer ki burası haritada yerini unuttuğumuz, belki hayatımız boyunca yolumuzun düşmeyeceğini düşündüğümüz, sadece ana haber bültenlerinde adını duyup ürperdiğimiz kent… Dağların, acıların, korkuların, gücün, güçsüzlüğün, hüznün, sevincin, ayrılığın, özlemin, gurbetin kenti…

   Yolunuz bu şehirle kesiştiğinde anlıyorsunuz özlemi, yaşamanın güzelliğini, sevdiklerinizle geçirdiğiniz her güzel saniyenin önemini, gurbeti, hayatın nerelerde nasıl yaşanıp ne kadar gerçek olduğunu, annenizin babanızın yaşınız kaç olursa olsun size bir şey olurda o dağlardan dönemezse korkusuyla döktükleri gözyaşlarının, ettikleri duaların değerini…

   Şehirlerarası otobüse, dolmuşa binmek ne güzel şeymiş…Trafik lambası gördüm Yaşasın!… Aman Allahım yaş pasta… Toyota’dan başka araba da varmış!…Unutmuşum… Annem ne güzel kokuyormuş… Babam ne güzel kızıyormuş…Yıllarca fark etmemişim elimdeki güzellikleri, yaşadığım yeri… Yirmi, günlük izinde fark ettim bunların hepsini, garip değil mi?

Teşekkürler dağların kenti. Çok şey aldığın gibi çok şey verdin bana.

Sayende anladım gurbetçileri…

Sayende anladım mutlu olmak için ne çok sebebim olduğunu ve küçük şeylerle mutlu olunabileceğini…

Sayende anladım aslında hiç büyümediğimi…

Sayende anladım önce korkup sonra ölümden bile korkmayıp yürümeyi…

Sayende anladım büyük plazaların aslında ne kadar boş ve küçük olduğunu, küçük ev sohbetlerinin ne kadar büyük ve dolu olduğunu…

Sayende anladım eşime ne kadar sevdalı, yavruma ne kadar bağlı olduğumu…

Sayende, sayende, sayende anladım benim nasıl bir ben olduğumu…

Cennetten Esinti

hunter38

İpek gibi ellerinde;
Sevdanın hasreti var.
Saçının tellerinde;
Cennetten bir esinti var.

Göğsüne gül takışında,
Şu gönlüme akışında,
Bana içten bakışında,
Cennetten bir esinti var.

Can alıcı gözlerinde,
Ümit dolu sözlerinde,
Huzur veren dizlerinde,
Cennetten bir esinti var.

Gül kokulu yanağında,
Öpülesi dudağında,
Cennetten bir esinti var.

Sevgilim

Hunter38
 

Sana doymadan bir gün ölürsem eğer;
Bir mezar kazdırın ama hiç ağlamadan,
Örnek olsun sevip de ayrılanlara…

Sevgilim
Yolun düşerse mezarlığa,
Kurumuş otlardan at üzerime,
Dök gözyaşlarını mezar taşıma;
Bir sevgi yatıyor orada tek başına…

Sevgilim
Bir gün ahiret de gelirsen yanıma,
Bir yuva kuralım seninle orada,
Sen ana olursun bende baba;
Örnek olsun sevip de kavuşamayanlara…

Hâla Umut Var

Ayse Akyuz

Açmış yüzünü aya, yıldıza,

Rüzgârsa olabildiğine hırçın.

Tereddütsüz, çıkaracak sanki

Delice bir fırtına…

Bense onları dinliyorum.

Susturmaya çalışıyorum,

Yüreğimin haykıran sesini,

Savurmaya uğraşıyorum,

Yüreğimin son yangınından

Arta kalan küllerini…

Vursa da hala yüzüme

Sönmemiş kızıl karların alevi,

Vicdanımı rahat bir yastık yapıp,

Dalmak istedim, rüyalar alemine…

Ne dünüm bıraktı yakamı,

Ne de kelimelerimi,

Satırlara dökmek kaygısı…

Pişmanım, evet!

Düşmemişte olsa üstüme,

Koyu gölgesi hatalarımın,

Kim bilir!

Belki de bir çıkışı vardır, bu çıkmazın

Ve sarıp sarmalamak,

Kanayan yönlerini yaşamımın.

Çünkü;

Suçluluk, pişman ediyorsa

Hâla umut var demektir.

Korkma Sen

korkma-sen

Gençliğim can çekişirken umutsuzca,

Çocuk ruhum gülümsüyor hala uzaklara,

Ben buradayım, unutma sakın!

Sen hala salıncakta sallanan

Ve rüzgâra hükmeden,

Gözlerini kapatınca,

Dünya çevresinden dönensin.

Kim kırmış gövdeni,

Ağaca bağlı dalları…

Hangi yağmur yağmış hayâsızca,

Çölün bağrına…

Yapma! Nedir bu korkular?

Öcüler yok artık, karanlık odalarda

Sen 25′inde olsan da ruhun hala

17 yaşında…

Ha üç boyut

Ha üç boyut

    İnsanların karakterlerini anlamak öyle zor ki! Bazen yıllarca tanıdığın kişiyi bir anda başka bir surette görebiliyorsun. Maskelerini düşürene kadar herkes iyi görünüyor. İşlerine gelmeyen en ufak olayda ise gerçek yüzleri ortaya çıkıyor ama onlar bu hallerinden utanmak yetine pişkinlik yapmaya devam ediyorlar.

   Maskelenmiş bir dünyanın içinde kendimize uygun maske var mı diye aranıyoruz. Kendimize uygun bir maske bulup kullanmak zorunda kalıyoruz aksi halde saf muamelesi görüyoruz. Bu muameleyi yapanlar da kendi yüzleri ile ortaya çıkacak cesarete sahip olamayanlardır.

    Maske denice, soygun yaparken kullanılan siyah naylon kadın çorabı geliyor aklıma, belki de çocukluğumda izlediğim filimlerin etkisidir. Maskeli balolar olur, güzeller çirkin, çirkinler ise güzel görünür. Maske her şeyi örtmeye yeter mi?

    Maskeli yaşamdan, maskeli insanlardan ve maskeli söz söyleyenlerden uzak kalmayı tercih ediyorum. Maske kullanmayı beceremediğimden olabilir. Keşke kimse beceremeseydi. herkes olduğu gibi görünme cesaretini gösterebilseydi. Bu konuda Alphonse Karr’da “Her insanın üç türlü karekteri vardır ; Belli ettiği karekter, sahip olduğu karakter ve sahip olduğunu zannettiği karakter.” diyor.

   Beni asıl düşündüren ve düşündükçe de üzen olay ise çocuklarımıza susuz bir dünya, naylon yürekler, maskeli suratlar arkasına gizlenmiş çirkinlikler bırakıyoruz. Söz hakları olsaydı hiç birinin böyle bir düzen içinde dünyada olmak isteyeceklerini sanmıyorum.

Uzay

Uzay

Çok eskiden beri insanlığın beynini kurcalayan,
Sonu olup olmadığı bilinmeyen, sınırları belli olmayan,
Felsefecilerin, bilim adamlarının beyinlerini yoran,
Yüce Rabbimin yarattığı kâinatla birlikte var olan…

Sistematik bir düzenin içinde kurulan
Fezanın içerisinde bulunan cisimleri inceleyen
Ayla dünya arasında seferleri düzenleyen insanın
Mülteci yolculukları oldu ara sıra bilinmeyenin,

Gökcisimlerinin kütlesi, hacmi ışığın şiddetinin
Bakıldığında dünyanın şekli ve yerçekiminin
Yüzlerce gözlemevinin kurcalayan beyinlerin
Hala bilinmeyen sonsuz sır perdelerinin…

Adı uzay evrenin içinde var olan,
Dünyanın atmosferi dışında kalan,
İncelenmesinde her daim yeni şekiller yer alan,
Geri kalmış kısmıdır var olan evrenin…

Hüseyin AKÇAM

Anne Baba Ve Çocuk

Kumru

   Çocuğumuzun okul başarısına mı yardımcı olmak gerek yoksa yaşam başarısına mı? Bence yaşam başarısına, sanki herkesten bunu duyar gibiyim acaba ne kadarımız bunu yapabiliyoruz yoksa sadece okuldaki başarısı için mi çaba harcıyoruz?
    Çocuğun yaşam başarısına, yaşam içerisinde sergilediği tüm davranışlar okul içerisine ve derslerine yansıtacaktır. Hayat bilgisi dersinde verilen konuların hepsi aslında yaşam içerisindedir. Öğretmen bunu derste anlatır fakat çocuk bunu yaşama geçirirken zorlanır. Bunun nedeni ise ailenin yaşam farklılıklarıdır. Anne baba “yok çocuğum bunları bizler yapamayız bizim için geçerli değil, bunları şehirde yaşayan çocuklar yapar veya biz öyle olamayız ” dediklerinde çocuk çelişkiler yaşamaya başlıyor. Demek ki derste öğrendiklerimiz bizim için değilmiş diye düşünüp, dersten de soğuyor. Bütün bunları ben kendi sınıfımda yaşıyorum. Oysa ki yaşamın köylüsü, kentlisi yoktur. Çocuk ancak yaşam başarısını, okulda öğrendiklerini hayata geçirdiği zaman farklılıklar çıkaracaktır. O zaman farkındalıklar yaşayacaktır. Sorumluluklarının farkına az da olsa varacaktır.

      Bir gün bir şehirden  başka bir şehre gitmek için otogarda beklerken; arabanın biri o kadar dengesiz şekilde araba sürüyor ki resmen şov yapıyordu. Bu araba kesin şimdi kendi başını yiyecek ya da kendi başı ile birlikte başkalarının da başını yiyecek düşüncesi ile 155′i aradık. Tabii polis gelip arabayı buluncaya kadar araba şovuna devam etti. Bu sırada da bizde arabayı takip edip sık sık polisi yönlendiriyoruz. Polislere yardımcı olarak arabanın daha kolay bulunmasını sağladık. Araba bulundu bulunmasına ama bu seferde hırsız polis oyunu oynandı ve nihayet kısa sürede araba yakalandı.Tabii polis gelince biz aradan çekildik.Bu tür sorumluluklar almak çok önemli çocuklarımıza bu kadar da fazla sorumluluk alsınlar demiyoruz ama en azında sabahları kalkınca “günaydın anne -baba” demeleri, yataklarını toplamaları, çantalarını kendilerinin hazırlamaları bile çocuklar üzerinde olumlu etkiye dönüşecektir. Bu da aile içerisindeki aile fertlerinin yaşam başarısından kaynaklanıyor olacaktır.

       Bizler bu tür sorumluluklarımızı almadığımızda da kendi kendimizi çok daha kolay yargılayabiliyoruz. Sen yapmazsan ben yapmazsam çocuklarımıza neyi bırakıp nelerden sorumlu tutacağız? Burada okul ile ailenin iç içe yaşaması gerektiğini de vurgulamak isterim. Ayrıca anne baba olarak bunun ne kadarının farkındayız sorarım size?

    

 

Issız Gece Ve Umut

nevbahar
 

Yağmurlu bir gecede karanlık bir sokakta yürüyordu,  etraftaki evlere bakınca fakir bir muhit olduğu her halinden belliydi,  tek katlı küçük evler vardı.  Gecenin yarısı olmalıydı, bu saatte evinden uzakta böyle bir mahallede ne işi vardı? bunu sordu defalarca kendine çünkü buraya neden geldiğini bilmediği gibi nasıl geldiğini de hatırlamıyordu ama işin tuhaf yanı içinde hiç korku yoktu içinde bu da garip bir duyguydu aslında, normalde bu durumda çok korkardı, neden korkmadığına da anlam veremedi bir türlü.

Mahallede ağır adımlarla yürümeye başladı, nereye gittiğini de bilmiyordu sadece yürüyordu, bir anda mahallenin camisinin önünde buldu kendisini… eski, küçük bir camiydi, duvarına bitişik bir gecekondunun penceresine ilişti gözü, eski evin yıpranmış perdesinin aralığından inceden bir ışık süzülüyor ve sanki bir meltem gibi sakince gelip yüreğinin içine sızıyordu, hayatının hiç bir döneminde kendini sarıp sarmalayan  böyle derin bir huzur duymamıştı, gözlerini ayıramıyordu o pencereden ‘keşke’ dedi ‘keşke bu ev benim olsa. Ne olur Allah’ım bu ev benim olsun herşeyimi veririm, yaşadığım evimi de bırakırım, herşeyi bırakırım, burda yaşarım, ne olur bu huzur kaynağı benim olsun’ bilmediği bir güç o cami duvarına bitişik  gecekonduya çekiyordu onu.

Hala yağmur yağıyordu hafiften üşümeye başladı, o pencerenin diğer tarafı sıcacıktı içerde soba yanıyordu, soba yakmanın hatta ona kömür taşımanın bile ne kadar keyifli olduğunu düşündü, aslında yıllar önce evliliğinin ilk yıllarında sobalı bir evde oturmuştu, soba yakmanın ne zor bir şey olduğunu biliyordu, zaman zaman beceremeyip hertarafı ise dumana kattığı günleri de hatırlıyordu, hatta o sobadan kurtulduğu zaman yaşadığı sevinci de unutmamıştı ama hiç umrunda değildi, ‘ah keşke o ev benim olsa da o sobayı büyük bir zevkle yaksam, üzerinde çayımı demlesem, yanına oturup ısınsam hatta uyusam’ diye geçirdi tekrar içinden, o kadar kıskanıyordu ki o evde yaşayan insanları .

Sürekli beklemedeydi hiç birşey yapmıyor sadece karanlık sokağın kenarında durmuş bir o küçük camiyi bir de duvarına komşu gecekonduyu seyrediyordu hayran hayran, fakat gidemiyordu bir türlü, yaklaşmak istiyor ama sanki ayakları bağlıymışçasına hareketsiz duruyordu sadece. İçinden bağıra bağıra ağlamak geliyor, hıçkırıkları boğazında düğümlenip kalıyordu. Bir anda uzaklardan bir ses duydu, git gide yükseliyor kulaklarını çınlatmaya başlıyor, beyninin içine işliyordu, gözlerini açtığında yatağındaydı.

Büyük bir hayal kırıklığıyla boğazına düğümlenen hıçkırıklar bir anda çözüldü, gözyaşları sel olmuştu, elinden en sevdiği oyuncağı alınan bir çocuk gibi kalbi kırıktı,  doğruldu yatağın kenarına oturdu, hala gözyaşları süzülüyordu, bunun bir rüya olduğuna inanmak istemiyordu bir türlü, nasıl olurdu? gerçek gibiydi o huzuru nasıl bulacaktı şimdi?, bir zil sesiyle kaybetmişti işte, kendisini uyandıran saate nefretle baktı sadece, aylarca rüyasındaki o huzuru düşündü durdu aralıksız, o camiyi o evi çok özlüyordu.

Aradan yıllar geçtiği halde unutamamıştı o rüyayı, her hatırladığında içinde hep aynı özlemi hissetti, hala bir gün o evi bulacağını ümit ederek bekler durur.

O Gözyaşı Ki…

 O gözyaşı ki; damlası ile ateşi söndürecek kadar kuvvetli.

 

   Göz pınarına doldu mu bir kez, kimse önene geçemez. Salar kendini süzülerek, yanaklardan aşağıya ta ki biri çıkıp bu gidişe son verene dek. Gözyaşı yolculuk ederken, yüreği de temizler. Seline katıp, arındırır tüm kötü duyguları ve arzuları…

   Yanında varsa eğer bir dostun ya eliyle ya da diliyle son verir gözyaşlarının yanağından aşmasını, kirpiklerinde kalır son damlaların. Ağlamak bile dostu yanında olana güzeldir. Anlarsın ki anlamı vardır pıtır pıtır dökülenlerin. Susmak istersin bazen ama engel olamazsın. Engel olduğun zaman da içine akıtırsın. Ne de zordur ağlaman gereken anlarda kendini sıkmak, ağlamamak için yüreğine telkinlerde bulunmak.

   Bazen susmak gerekir. Hastanın moralini bozmamak adına, giden sevgiliyi kahretmemek adına,  yolcuyu buruk uğurlamamak adına bazen susmak gerekir. Oysa ne zordur. Susmak zorunda olduğun anların acısı ve bedeli sonradan çok ağır ödenir. Yüreğine salmıştır bir kere. Ne yaparsan yap silemezsin izini, boşa uğraşma…

   Gözyaşının akmasına sebep olmuşsan eğer, anladıysan, farkındaysan ve hala akmasına izin veriyorsan yazıklar olsun sana. Kokladığın gül, işlediğin umut, sözlerindeki muhabbet senden incinmesin. Tüy gibi hafif kon yüreğe, yükünle ezilmesin. Güzelliğini tohum yap ek, ekebildiğin tüm sevdiklerine ki filizlenip, tomurcuklandığında sana dönsün, seni arasın, seni özlesin. Gözyaşı dökecekse de kederinden değil, mutluluğundan dökülsün.

O gözyaşı ki; damlası ile ateşi söndürecek kadar kuvvetli,

O gözyaşı ki; uzağı yakın edecek kadar değerli

O gözyaşı ki; merhamet ve şefkat ibaresi,

O gözyaşı ki; mahşerde nur nişanesi,

O gözyaşı ki; sevginin ifadesi,

O gözyaşı ki…

Paraf

Sevda Yükü

Sevda yükü

 

O kadar zor ki yıllar sonra şiir yazmak.

Bağlamak bir mısrayı diğerine

Ve sığdırmak küçücük yüreğe…

Koca bir sevdanın yükünü,

Sana nefesin kadar yakınken,

Uzakta kalmak için çabalamak.

Sadece bir gülüşünü görmek,

Seni uzaktan seyre dalmak.

Denizin dalgasında, göğün mavisinde,

Bütün insanların yüzünde seni aramak.

Belki karşıma tesadüfen çıkar diye,

Çıkmaz sokakların kuytusunda dolaşmak.

Ayaklarım sana doğru gelirken,

Arkamı dönmek senden yöne

Ve bütün yaşanmışlığınla geride bırakmak,

Yüreğimin kan sızan bölgesinde.

Hatıra

 O günlerden hatıra
 

Eski dostlara uzanmak,

Çıkılması zor basamakların sonunda,

Isıtmak yüreğini, sevgisinin kızıllığında,

Coşmak, çağlamak dereler gibi…

Umursamamak dünü, bugünü, geçmişi,

Sorgulamamak ne oldu, ne bitti.

Unutma ki dünyanın döndüğünü, döneceğini.

Arkadaşım, bak ben geldim.

Kokusu var mı hala burnunda,

Paylaştığımız silginin, kalemin?

Arka sıradaki kızların uğradığı makyaj,

Azizliğinin dedikodusu, kulaklarında mı?

Ya sıfırcı hocaların, sınav korkusu,

Asistan olan kızların, kimlik sorgusu?

Biliyorum hepsi aklında

Çünkü aldığımız tat o günlerimizden hatıra…

Öğrenci Evi Böyle Olur

   Öğrencilik günlerime gittim. Zaman nasıl da su misali akıp gidiyor. Öğrenciliğime dair tüm yaşadıklarım dün gibi geliyor ama bir bakıyorum da ne çok zaman geçmiş. Arkadaşlarımın her biri bir yana savrulmuş. Hepsinin bir şekilde yuvaları olmuş. O günleri anıp, aramamak mümkün değil. Ne günler, geceler, acı, tatlı ne varsa paylaştık. Neyimiz varsa onu koyduk ortaya. “Benim” demedik hiç, “bizim” diye bildik.

    Öğrenci iken yemek yapmak, ev temizlemek kimi zaman çok eğlenceli kimi zaman ise bezdirici olurdu. Öğrenci evlerini bilirsiniz. Her yerinde toz bulunur çünkü görev paylaşımında yemek yapmak, bulaşık yıkamak belliydi ama ev temizliği herkesin sorumluluğuna bırakılırdı. Bu yüzden de kimse bu işe elini sürmezdi.

   Eve misafir geleceği önceden haber alınmışsa o zaman bir telaş başlardı. Her birimiz bir yana koşar evi adam etmeye çabalardık. Bazen habersiz misafir baskınına da uğrardık. Gelen misafirimiz nedense ilk tozları görür ve nasıl yaşıyorsunuz bu evde derdi. Olsun biz tozlarımız ile çok mutluyduk. Zaman zaman evimize gelen misafire toz aldırdığımız hatta yemek yaptırdığımızda olmuştu ama bunu gönüllülük esasına dayanarak yaptırırdık. Hiç zorlama olmazdı. Belki de bize acıdıklarından yaparlardı.

   Evden birinin bir yakını geleceğinde ise evde tam şenlik havası olurdu. Güle oynaya her yeri pırıl pırıl yapardık. Bu olaydan dolayı da evimize pek yakınlarımız gelsin istemezdik. Çünkü o kadar zaman uğraşarak yaptığımız tozlardan eser kalmazdı.

   Ders çalışırken çok saygılıydık yani çoğu zaman saygılıydık. Sınava girecek arkadaşın moralini yükseltmek için o gece evde parti düzenlerdik. Sabahlara kadar ders çalışırdık. Nedense sabah uyanamayıp kaç kez sınava geç kalma riski yaşadığımız olurdu. Olsun, değerdi.

   Öğrenci evleri ile ilgili resimler gördüm ve çok üzüldüm biz niye hiç resim çekmemişiz diye. Ne güzel anılarımız ve eserlerimiz vardı. Pet şişelerden cam örmüştük. Diğer yaptıklarımızdan ise söz etmeyeceğim, korkmayın.

   Özlüyorum öğrencilik günlerimi ve o günleri paylaştığım arkadaşlarımı hem de çok özlüyorum. Zamanı geri çevirmek ve tekrar yaşamak mümkün olsaydı. Yeniden öğrenci olmayı çok isterdim.

Vuslata Dair

vuslata-dair
 

Yine bugün vuslatın dair bir yerinde,
Hayata dair bilinmeyen nedenlerle,
Volta atıyorum beynimin ücra köşesinde,
Aklıma düşen bin bir meçhul sebeplerle.

Bir nefes alıp, bir nefes veriyorum.
Bu ne hal ben nereye gidiyorum.
Sessizliğin içindeki ses çığlığıyım,
Dalıyor düğümleniyor, kilitleniyorum.

Bu hep böyle mi sürüp gidecek,
Hayaller kafamda hep meşgul olacak,
Nedenler hep nedensiz mi belirecek,
Bir ömrün hikayesi böyle mi bitecek?

Ben kendimi, kendime adak adadım,
Başkalarının ihanetlerinden usandım,
Artık hayatın kıyısında benimle varım,
Güvenmek mi asla gülüp geçerim.

Siyah, beyaz, mavi renkler benim,
Bundan sonra güzellikleri ben seçerim,
Değerini bilmeyeni es geçerim,
Kıymet bileni canımdan can seçerim…

Hüseyin Akçam

Sorumluluk

Kumru

   Bir çoğumuz toplantılara, seminerlere katılır bilgi edinmek adına gidip, oradaki sandalyeleri işgal ederiz. Nedense edinilen bilgilerin sorumluluğunu almak istemeyiz. Nedir bizleri bu kadar isteksiz yapan?

    Toplantının birinde Rehber Öğretmen konuşur diğer öğretmenlere sorumluluk vermek ister biz hep hazır ve nazır bahanemiz olan “veliler kendi çocukları ile ilgilenmiyorlar ki ” deriz. Bazen kendimizin de bir veli olduğumuzu unutarak…

   Şunu belirtmeliyim ki; bu olay sadece engelli çocuklarla ilgili bir tutum yoksa diğer sorumluluklardan kaçılmıyor. Engelli öğrenciler üzerinde bir farklılık oluşturamayacağım korkusu hakim oluyor. Ya başaramazsam diye bir tedirginlik yaşıyorsunuz. O çocuğun bir hareketinde değişikliğe sebep olduğunuz da ise sanki dünyalar sizin olmuş gibi çok seviniyorsunuz.

    Buradan varmak istediğim nokta ise; o veli çocuğunun durumunun farkında ve bilgi sahibi olsa zaten çocuğuna farklı bir eğitim aldıracaktır.  ilgilenip gerekli yerlere başvuracaktır bizimkisi “küçük de olsa farkındalıklar yaşatabilir miyiz” diye bir çaba, bir umut ama engelli öğrenciler için farklı kurumlarda yürütülmesi gereken eğitim programına gidilmesi şarttır.

    İşte eğitime karşı veli tarafından yapılan sorumsuzluklarla bir kez daha ket vurmuş olduk. Uygarlıklar bilgi değil farkındalıklar üzerine kurulur. Eyleme geçmeyen bilginin ne sahibine ne de çevresine bir yararı yoktur. Bu hedefe ulaşmak için sabır teknesinden geçmek gerekir…

Biraz Cesaret

biraz-cesaret

Hecelere düşmek, yorgun gecelerin

Çıkmazında zamanı geriye çevirmek,

İstercesine düşlemek yarınları

Sonra sonsuzluğa atlamak.

Korku çemberinde, vurulmak bir çift göze,

Sessizce mırıldanıp, yalnızlığı daha ürkek,

Biraz daha aşkla, gömülmek düşüncelere…

İmkansızlıkların set çekip önlerine,

Başarmak soluk almayı, kayıtsız kalmalı,

Acılara ve  özleme…

Dönüp bakmak sonra da atlamak,

Korkusuyla bu yangının içine,

Biraz daha cesur, biraz daha inatla,

Affetmek ayrılığı ve sinip yalnızlığın gölgesinde,

Telaşla aramak,

Var olmayı…

Taş Bas Yüreğine

Ayşe Akyüz

Cevabını bildiğin halde sormaktan çekinmedin,

Ey gönül “senin için ben neyim” diye,

Aldığın bütün yanıtlar tatmin etmedi,

Ok olup, saplandı içine.

Sevgi bazen böyledir, taş bas yüreğine,

Sevginin kararsız hislerine,

Bazen katlanmaktır.

Her kederin katmerli gelişine,

Güneşli iken gökyüzü,

Kara bulutların sağanak döküşüne, aldanmaktır.

Mart ayında iken, yalancı baharın gülüşüne,

Onca zaman sonra eskimeyen bir düşünce,

Hatırlanan aynı göz, aynı söz,

Duyulmadığı halde “atlamaktan çekinme” diyen çığlık.

İşte sen busun sevdiğim,

Hem kış güneşi hem cehennem ateşi,

Bazen yırtıcı bir kuş,

Bazen de bir ceylanın pır pır eden yüreği…

Dünyam!

Hunter38

 

Sevmek mi?
                   Ömür boyu tatmadığım bir duygu…

Ya Gülmek?
                   Onu zaten unutmuşum…

Yaşamak mı?
                   Boş ve gayesiz…

Peki ya aşk?
                   Büyük bir yalan hayatımda…

İşte böyle benim dünyam!

Örf Ve Ananelerimiz

pcdoctor

         Şu zamane gençliğe bakıyorum da almış başını gidiyor, nereye gittiğini sorsan o da bilmiyor. Bilinen bir şey varsa örf ananevi hiç bir şey kalmıyor.

         Öğrencilik yıllarımı hatırlıyorum da öğretmeni okul dışında görsek yol değiştirirdik korkudan mı yoksa saygıdan mı onu bilmiyorum ama şimdi bakıyorum öğrencilere öğretmen ile kol kola geziyor. Sevgiden mi yoksa saygısızlıktan mı onu da kestiremiyorum.

       Her gün mesaiye giderken toplu ulaşım araçlarını kullanarak yolculuk yaparken dikkatimi çeken olaylar karşısında şok oluyorum. Ak sakallı amcalar, beli bükülmüş teyzeler ayakta, çocuğum yaştaki gençler oturakta uyumuyor ama sanki uyuyor numarasıyla göz ucundan bakıyor. Yaşlı bir teyze gencin hemen önünde yerlere oturuyor ama bizim gençten hala haber yok uyuyor ama kimi uyutuyor? Az sonra da bir kız karşısına çıkınca kıs kıs sırıtıyor bu da yetmiyor gibi kız da buna karşılık veriyor.

          Bir kız tanımıştım sanki mankenlere taş çıkartacak kadar güzeldi. Aynı kıza bir daha baktım kapanmış; saygı duyarım ama bir müddet sonra baktım ki aynı kıza  ojeli parmaklar, çekilmiş kaşlar. O kız gitmiş yerine bizim manken gelmiş  

         Hz. Mevlana diyor ki; “ya olduğun gibi görün yada göründüğün gibi ol” keşke olabilsek.

        Bunları okuyup da sanmayın bir yobaz karşımızda,  ki ne yobaz ne de gericiyim tanıyanlar bilir son derece medeni ve de serbestliğe önem veririm. Okuyanlar beni tanımak isterseniz buradan ya da buradan bakabilirsiz.

    İsterim ki eski örf ve ananelerimizi de unutmayalım. Eski kültürünü ve ananelerini bırakanlar yaya kalırlar.