Ekim, 2008 icin arsiv

29-Ekim-Cumhuriyet-Bayramı

   Biz, Türk Milleti olarak Cumhuriyet Bayramı’nda, her şeyden önce devletimizin kuruluş yıl dönümünü kutluyoruz.

   Ayrıca Türkiye Cumhuriyetinin 85 yıllık öyküsü bir başarı, bir uygarlaşma öyküsüdür. Cumhuriyetin başarıları ile haklı bir gurur duyuyoruz. Bugün Türkiye, İslâm dünyasındaki tek laik ve demokratik Cumhuriyet, çağdaş bir ülkedir. Tüm dünyada yaşanan ekonomik krizlere rağmen ayakta durabilecek kadar sağlam temeller üzerindeyiz. Stratejik bir bölgede yıllarca başka devletlerin ele geçirmeye çalıştığı ama başaramadığı bir ülkeyiz. Bütün bunların yanında Avrupa Birliğine aday olmuş bir ülkeyiz.

   Türkiye Cumhuriyeti laik ve demokratik anlayıştan taviz vermeden, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği çağdaş uygarlık yolunda hızla ilerlemeye devam etmekte ve bu hareket tüm dünya tarafından yakından takip edilmektedir. Ülkemizin ilerlemesine hiç bir güç engel olamayacaktır. Onlarca şehit verdik bundan sonra gerekirse yine vereceğiz. Bilsinler ki biz her 29 Ekim tarihinde bu yeminimizi tazeleriz. Türkiye Cumhuriyeti devleti tek yumruk olmayı bilen, iman gücü ile vatanına milletine sahip çıkan yürekler sayesinde sonsuza kadar yaşayacaktır. Yeter ki bizler Atatürk’ün mirası olan bilimsel ve akılcı yoldan ayrılmayalım.

Sudem

   Hani şarkıda diyor ya;”gözlerimden haylaz yağmurlar yağdı” diye…

   Dışarıda yağmur var… Benim gözlerimden de haylaz haylaz akıyorlar. Ufku göremiyorum. Sadece kafamı kaldırıp gökyüzüne bakabiliyorum. Neden mi? Çünkü öyle bir yerdeyim ki adeta insanı yutan, içine girdin mi çıkamadığın tek giriş ve tek çıkışı olan, dağların tüm heybetiyle sarıp sarmaladığı, geçit vermediği bir yer benimkisi…

   Bir yer ki burası haritada yerini unuttuğumuz, belki hayatımız boyunca yolumuzun düşmeyeceğini düşündüğümüz, sadece ana haber bültenlerinde adını duyup ürperdiğimiz kent… Dağların, acıların, korkuların, gücün, güçsüzlüğün, hüznün, sevincin, ayrılığın, özlemin, gurbetin kenti…

   Yolunuz bu şehirle kesiştiğinde anlıyorsunuz özlemi, yaşamanın güzelliğini, sevdiklerinizle geçirdiğiniz her güzel saniyenin önemini, gurbeti, hayatın nerelerde nasıl yaşanıp ne kadar gerçek olduğunu, annenizin babanızın yaşınız kaç olursa olsun size bir şey olurda o dağlardan dönemezse korkusuyla döktükleri gözyaşlarının, ettikleri duaların değerini…

   Şehirlerarası otobüse, dolmuşa binmek ne güzel şeymiş…Trafik lambası gördüm Yaşasın!… Aman Allahım yaş pasta… Toyota’dan başka araba da varmış!…Unutmuşum… Annem ne güzel kokuyormuş… Babam ne güzel kızıyormuş…Yıllarca fark etmemişim elimdeki güzellikleri, yaşadığım yeri… Yirmi, günlük izinde fark ettim bunların hepsini, garip değil mi?

Teşekkürler dağların kenti. Çok şey aldığın gibi çok şey verdin bana.

Sayende anladım gurbetçileri…

Sayende anladım mutlu olmak için ne çok sebebim olduğunu ve küçük şeylerle mutlu olunabileceğini…

Sayende anladım aslında hiç büyümediğimi…

Sayende anladım önce korkup sonra ölümden bile korkmayıp yürümeyi…

Sayende anladım büyük plazaların aslında ne kadar boş ve küçük olduğunu, küçük ev sohbetlerinin ne kadar büyük ve dolu olduğunu…

Sayende anladım eşime ne kadar sevdalı, yavruma ne kadar bağlı olduğumu…

Sayende, sayende, sayende anladım benim nasıl bir ben olduğumu…

Cennetten Esinti

hunter38

İpek gibi ellerinde;
Sevdanın hasreti var.
Saçının tellerinde;
Cennetten bir esinti var.

Göğsüne gül takışında,
Şu gönlüme akışında,
Bana içten bakışında,
Cennetten bir esinti var.

Can alıcı gözlerinde,
Ümit dolu sözlerinde,
Huzur veren dizlerinde,
Cennetten bir esinti var.

Gül kokulu yanağında,
Öpülesi dudağında,
Cennetten bir esinti var.

Sevgilim

Hunter38
 

Sana doymadan bir gün ölürsem eğer;
Bir mezar kazdırın ama hiç ağlamadan,
Örnek olsun sevip de ayrılanlara…

Sevgilim
Yolun düşerse mezarlığa,
Kurumuş otlardan at üzerime,
Dök gözyaşlarını mezar taşıma;
Bir sevgi yatıyor orada tek başına…

Sevgilim
Bir gün ahiret de gelirsen yanıma,
Bir yuva kuralım seninle orada,
Sen ana olursun bende baba;
Örnek olsun sevip de kavuşamayanlara…

Hâla Umut Var

Ayse Akyuz

Açmış yüzünü aya, yıldıza,

Rüzgârsa olabildiğine hırçın.

Tereddütsüz, çıkaracak sanki

Delice bir fırtına…

Bense onları dinliyorum.

Susturmaya çalışıyorum,

Yüreğimin haykıran sesini,

Savurmaya uğraşıyorum,

Yüreğimin son yangınından

Arta kalan küllerini…

Vursa da hala yüzüme

Sönmemiş kızıl karların alevi,

Vicdanımı rahat bir yastık yapıp,

Dalmak istedim, rüyalar alemine…

Ne dünüm bıraktı yakamı,

Ne de kelimelerimi,

Satırlara dökmek kaygısı…

Pişmanım, evet!

Düşmemişte olsa üstüme,

Koyu gölgesi hatalarımın,

Kim bilir!

Belki de bir çıkışı vardır, bu çıkmazın

Ve sarıp sarmalamak,

Kanayan yönlerini yaşamımın.

Çünkü;

Suçluluk, pişman ediyorsa

Hâla umut var demektir.

Korkma Sen

korkma-sen

Gençliğim can çekişirken umutsuzca,

Çocuk ruhum gülümsüyor hala uzaklara,

Ben buradayım, unutma sakın!

Sen hala salıncakta sallanan

Ve rüzgâra hükmeden,

Gözlerini kapatınca,

Dünya çevresinden dönensin.

Kim kırmış gövdeni,

Ağaca bağlı dalları…

Hangi yağmur yağmış hayâsızca,

Çölün bağrına…

Yapma! Nedir bu korkular?

Öcüler yok artık, karanlık odalarda

Sen 25′inde olsan da ruhun hala

17 yaşında…

Ha üç boyut

Ha üç boyut

    İnsanların karakterlerini anlamak öyle zor ki! Bazen yıllarca tanıdığın kişiyi bir anda başka bir surette görebiliyorsun. Maskelerini düşürene kadar herkes iyi görünüyor. İşlerine gelmeyen en ufak olayda ise gerçek yüzleri ortaya çıkıyor ama onlar bu hallerinden utanmak yetine pişkinlik yapmaya devam ediyorlar.

   Maskelenmiş bir dünyanın içinde kendimize uygun maske var mı diye aranıyoruz. Kendimize uygun bir maske bulup kullanmak zorunda kalıyoruz aksi halde saf muamelesi görüyoruz. Bu muameleyi yapanlar da kendi yüzleri ile ortaya çıkacak cesarete sahip olamayanlardır.

    Maske denice, soygun yaparken kullanılan siyah naylon kadın çorabı geliyor aklıma, belki de çocukluğumda izlediğim filimlerin etkisidir. Maskeli balolar olur, güzeller çirkin, çirkinler ise güzel görünür. Maske her şeyi örtmeye yeter mi?

    Maskeli yaşamdan, maskeli insanlardan ve maskeli söz söyleyenlerden uzak kalmayı tercih ediyorum. Maske kullanmayı beceremediğimden olabilir. Keşke kimse beceremeseydi. herkes olduğu gibi görünme cesaretini gösterebilseydi. Bu konuda Alphonse Karr’da “Her insanın üç türlü karekteri vardır ; Belli ettiği karekter, sahip olduğu karakter ve sahip olduğunu zannettiği karakter.” diyor.

   Beni asıl düşündüren ve düşündükçe de üzen olay ise çocuklarımıza susuz bir dünya, naylon yürekler, maskeli suratlar arkasına gizlenmiş çirkinlikler bırakıyoruz. Söz hakları olsaydı hiç birinin böyle bir düzen içinde dünyada olmak isteyeceklerini sanmıyorum.

Uzay

Uzay

Çok eskiden beri insanlığın beynini kurcalayan,
Sonu olup olmadığı bilinmeyen, sınırları belli olmayan,
Felsefecilerin, bilim adamlarının beyinlerini yoran,
Yüce Rabbimin yarattığı kâinatla birlikte var olan…

Sistematik bir düzenin içinde kurulan
Fezanın içerisinde bulunan cisimleri inceleyen
Ayla dünya arasında seferleri düzenleyen insanın
Mülteci yolculukları oldu ara sıra bilinmeyenin,

Gökcisimlerinin kütlesi, hacmi ışığın şiddetinin
Bakıldığında dünyanın şekli ve yerçekiminin
Yüzlerce gözlemevinin kurcalayan beyinlerin
Hala bilinmeyen sonsuz sır perdelerinin…

Adı uzay evrenin içinde var olan,
Dünyanın atmosferi dışında kalan,
İncelenmesinde her daim yeni şekiller yer alan,
Geri kalmış kısmıdır var olan evrenin…

Hüseyin AKÇAM

Anne Baba Ve Çocuk

Kumru

   Çocuğumuzun okul başarısına mı yardımcı olmak gerek yoksa yaşam başarısına mı? Bence yaşam başarısına, sanki herkesten bunu duyar gibiyim acaba ne kadarımız bunu yapabiliyoruz yoksa sadece okuldaki başarısı için mi çaba harcıyoruz?
    Çocuğun yaşam başarısına, yaşam içerisinde sergilediği tüm davranışlar okul içerisine ve derslerine yansıtacaktır. Hayat bilgisi dersinde verilen konuların hepsi aslında yaşam içerisindedir. Öğretmen bunu derste anlatır fakat çocuk bunu yaşama geçirirken zorlanır. Bunun nedeni ise ailenin yaşam farklılıklarıdır. Anne baba “yok çocuğum bunları bizler yapamayız bizim için geçerli değil, bunları şehirde yaşayan çocuklar yapar veya biz öyle olamayız ” dediklerinde çocuk çelişkiler yaşamaya başlıyor. Demek ki derste öğrendiklerimiz bizim için değilmiş diye düşünüp, dersten de soğuyor. Bütün bunları ben kendi sınıfımda yaşıyorum. Oysa ki yaşamın köylüsü, kentlisi yoktur. Çocuk ancak yaşam başarısını, okulda öğrendiklerini hayata geçirdiği zaman farklılıklar çıkaracaktır. O zaman farkındalıklar yaşayacaktır. Sorumluluklarının farkına az da olsa varacaktır.

      Bir gün bir şehirden  başka bir şehre gitmek için otogarda beklerken; arabanın biri o kadar dengesiz şekilde araba sürüyor ki resmen şov yapıyordu. Bu araba kesin şimdi kendi başını yiyecek ya da kendi başı ile birlikte başkalarının da başını yiyecek düşüncesi ile 155′i aradık. Tabii polis gelip arabayı buluncaya kadar araba şovuna devam etti. Bu sırada da bizde arabayı takip edip sık sık polisi yönlendiriyoruz. Polislere yardımcı olarak arabanın daha kolay bulunmasını sağladık. Araba bulundu bulunmasına ama bu seferde hırsız polis oyunu oynandı ve nihayet kısa sürede araba yakalandı.Tabii polis gelince biz aradan çekildik.Bu tür sorumluluklar almak çok önemli çocuklarımıza bu kadar da fazla sorumluluk alsınlar demiyoruz ama en azında sabahları kalkınca “günaydın anne -baba” demeleri, yataklarını toplamaları, çantalarını kendilerinin hazırlamaları bile çocuklar üzerinde olumlu etkiye dönüşecektir. Bu da aile içerisindeki aile fertlerinin yaşam başarısından kaynaklanıyor olacaktır.

       Bizler bu tür sorumluluklarımızı almadığımızda da kendi kendimizi çok daha kolay yargılayabiliyoruz. Sen yapmazsan ben yapmazsam çocuklarımıza neyi bırakıp nelerden sorumlu tutacağız? Burada okul ile ailenin iç içe yaşaması gerektiğini de vurgulamak isterim. Ayrıca anne baba olarak bunun ne kadarının farkındayız sorarım size?

    

 

Issız Gece Ve Umut

nevbahar
 

Yağmurlu bir gecede karanlık bir sokakta yürüyordu,  etraftaki evlere bakınca fakir bir muhit olduğu her halinden belliydi,  tek katlı küçük evler vardı.  Gecenin yarısı olmalıydı, bu saatte evinden uzakta böyle bir mahallede ne işi vardı? bunu sordu defalarca kendine çünkü buraya neden geldiğini bilmediği gibi nasıl geldiğini de hatırlamıyordu ama işin tuhaf yanı içinde hiç korku yoktu içinde bu da garip bir duyguydu aslında, normalde bu durumda çok korkardı, neden korkmadığına da anlam veremedi bir türlü.

Mahallede ağır adımlarla yürümeye başladı, nereye gittiğini de bilmiyordu sadece yürüyordu, bir anda mahallenin camisinin önünde buldu kendisini… eski, küçük bir camiydi, duvarına bitişik bir gecekondunun penceresine ilişti gözü, eski evin yıpranmış perdesinin aralığından inceden bir ışık süzülüyor ve sanki bir meltem gibi sakince gelip yüreğinin içine sızıyordu, hayatının hiç bir döneminde kendini sarıp sarmalayan  böyle derin bir huzur duymamıştı, gözlerini ayıramıyordu o pencereden ‘keşke’ dedi ‘keşke bu ev benim olsa. Ne olur Allah’ım bu ev benim olsun herşeyimi veririm, yaşadığım evimi de bırakırım, herşeyi bırakırım, burda yaşarım, ne olur bu huzur kaynağı benim olsun’ bilmediği bir güç o cami duvarına bitişik  gecekonduya çekiyordu onu.

Hala yağmur yağıyordu hafiften üşümeye başladı, o pencerenin diğer tarafı sıcacıktı içerde soba yanıyordu, soba yakmanın hatta ona kömür taşımanın bile ne kadar keyifli olduğunu düşündü, aslında yıllar önce evliliğinin ilk yıllarında sobalı bir evde oturmuştu, soba yakmanın ne zor bir şey olduğunu biliyordu, zaman zaman beceremeyip hertarafı ise dumana kattığı günleri de hatırlıyordu, hatta o sobadan kurtulduğu zaman yaşadığı sevinci de unutmamıştı ama hiç umrunda değildi, ‘ah keşke o ev benim olsa da o sobayı büyük bir zevkle yaksam, üzerinde çayımı demlesem, yanına oturup ısınsam hatta uyusam’ diye geçirdi tekrar içinden, o kadar kıskanıyordu ki o evde yaşayan insanları .

Sürekli beklemedeydi hiç birşey yapmıyor sadece karanlık sokağın kenarında durmuş bir o küçük camiyi bir de duvarına komşu gecekonduyu seyrediyordu hayran hayran, fakat gidemiyordu bir türlü, yaklaşmak istiyor ama sanki ayakları bağlıymışçasına hareketsiz duruyordu sadece. İçinden bağıra bağıra ağlamak geliyor, hıçkırıkları boğazında düğümlenip kalıyordu. Bir anda uzaklardan bir ses duydu, git gide yükseliyor kulaklarını çınlatmaya başlıyor, beyninin içine işliyordu, gözlerini açtığında yatağındaydı.

Büyük bir hayal kırıklığıyla boğazına düğümlenen hıçkırıklar bir anda çözüldü, gözyaşları sel olmuştu, elinden en sevdiği oyuncağı alınan bir çocuk gibi kalbi kırıktı,  doğruldu yatağın kenarına oturdu, hala gözyaşları süzülüyordu, bunun bir rüya olduğuna inanmak istemiyordu bir türlü, nasıl olurdu? gerçek gibiydi o huzuru nasıl bulacaktı şimdi?, bir zil sesiyle kaybetmişti işte, kendisini uyandıran saate nefretle baktı sadece, aylarca rüyasındaki o huzuru düşündü durdu aralıksız, o camiyi o evi çok özlüyordu.

Aradan yıllar geçtiği halde unutamamıştı o rüyayı, her hatırladığında içinde hep aynı özlemi hissetti, hala bir gün o evi bulacağını ümit ederek bekler durur.

Tüm laptop fırsatları için tıklayın !

bedava flash oyun pocoyo pocoyo oyna perilice oyun