Kasım, 2008 icin arsiv

Meçhul Yar

Huseyin Akcam

Sayma zehri figan olan gönül dilberi,
sen mis topraklar kokan yürek incisi,
sayma vefasız olan meçhul yâri,
sayma ki kıymet bilmeyen kıymetsizi,

Kim bilir gözlerini gözleyen bir meçhul gelir ki,
yarınlarına umut serpiştirir gönlünün maviliğini,
yokluğu umutsuzluğun olmasın, toprak suya hasret misali,
bulutlar ağlamasa sen gibi, yeryüzü yeşerir mi?

Bir meçhule meçhul kaldım uzak diyardan,
ne yar bende yar, ne ben yardan,
ne vuslat sakladı, ne geceler kaldım yalnızlığın koynundan,
ben meçhulü, meçhule bıraktım gelir belki uzak diyardan.

Hüseyin  Akçam

Çakmak – 4

Arap

Piyer-Klod Paniye yollandı Uganda ‘ya,

Yerleşti bagajıyla yıkık-dökük bir hana.

Birkaç gün kaldı orda, herkesten bilgi aldı,

Ceylan avı orada çok sevilen bir avdı.

En güzel ceylanları bırakıp Paris ‘lerde,

Uganda ‘da aramak hobiydi Paniye ‘de.

Dediler ki; ‘Şu yollar biraz kestirme amma

Yine de ordan gitme, zira; sonu muamma.

Sen şu uzun yoldan git, uzun olsun has olsun,

Biraz ararsın amma ceylan-meylan bulursun.

Beri yolda ceylan bol fakat tehlikelidir,

Oradan kimse geçmez yüzyıllardan beridir.

Sen de gitme nonoşum; iş-miş gelir başına,

Değmez bir ceylan avı akacak gözyaşına.’

Piyer-Klod Paniye severdi tahlikeyi,

Bu yüzden hiç de fazla iplemedi kimseyi.

Daldı kestirme yola. Yol bir görkemli orman,

Puslasıyla yol buldu kayıp-mayıp olmadan.

Dal kesti, ağaç kesti, taş koyup sudan geçti,

Su-mu hiç bulamadı, yerine şarap içti.

Uganda ormanında has Bordo şarapları,

Klod bu maceraya ömründe doyamadı.

Bir yerde mola verip kurdu bir kamp çadırı,

Koydu yanıbaşına baltasıyla satırı.

İşte tam da o anda ortalık gitti güme,

Piyer inanamadı gözüyle gördüğüne;

Her ağacın yanından fırlamıştı bir yerli,

Adamlar tüy içinde ve belleri kemerli.

Tümü birer savaşçı, ellerinde kargılar,

Klod ‘u dört bir yandan sarıp sarmaladılar.

Çadırıyla birlikte söktüler topraklardan,

Piyer kurtulamadı bu karga-tulumbadan.

Çok çırpındı-mırpındı ama fayda etmedi,

O tüylü ilkellere çırpınmalar yetmedi.

Sallayıp yürüdüler bebek beşiği gibi,

Klod kaldı kucakta bir it eniği gibi.

Şarkıya başlamıştı adamlar yürürlerken,

Kuşlar kaçışıyordu zenciler ilerlerken.

‘Akuntala dumbala, dam dum dala, bunbala,

Çarum çurum çilbala, çırpala bum çırpala.

Kukumala kubala, dam dum bala, anbala!..’

Türkçesi aynen şöyle: ‘Bulduk işte bir mama.

Koyacağız kazana, aman ne tatlı ama,

Pilav salın suyuna, salça koyun yanına!..’

Fransız zannetti ki; onu karşıladılar,

Üstün ırk olduğundan onu ağırladılar.

Dedi : ‘Ben Fransız ‘ım. Elbet karşılanırım,

Şefin kulübesinde bir ay ağırlanırım.’

Epey sonra kafile bir tür köye ulaştı,

Çil yavrusu çocuklar yanlarına koşuştu.

Saman kulübelerden kadınlar fırladılar,

Kafileye el çırpıp hayladı huyladılar.

Kadınların eteği sapsarı samandandı,

Yüzlerinin renkleri rengarenk boyadandı.

Belli ki; hazırdılar yemek töreni için,

Tören başlamıştı ki; daha artık o biçim.

Geniş alan dolmuştu mide gurultusuyla,

Kulaklar sağır oldu halkın uğultusuyla.

Süslü bir taht üstünde yaşlı yerli Şef vardı,

Çevresini kargılı zenciler sarmışlardı.

Ateşler yakılmıştı yaşlı Şef ‘in önünde,

Kara bir kazan vardı ateşlerin üstünde.

Avcılar avlarını bu Şef ‘e gösterdiler,

Döner gibi döndürüp hayli incelettiler.

Şef uzanıp Piyer ‘in sıktı baldırlarını,

Kalçaları elleyip sordu hatorlarını.

‘At lup atalup…’ Deyip cidii ciddi göz kırptı,

Paniye ‘yi gösterip iki elini çırptı.

Gömlek fora edildi, pantolon çıkarıldı,

Kolonel şapka ile sandaletler atıldı.

Kazana çırıl çıplak bastılar Fransız ‘ı,

İçine doldurdular suyu, biberi, tuzu.

Bir çuval da patates eklediler kazana,

Piyer-Klod başladı kazanda sızlanmaya.

Dedi : ‘Anlayamadım. Böyle banyo olur mu?

Bir banyo küvetine tuz, biber koyulur mu?’

Şef dedi yerli dille : ‘Yemem enik maması.’

Dediler : ‘Mama değil, Fransız oturtması.’

Sonra tarif ettiler : ‘İki su haşlanacak,

Haşlanırken yanına havuçlar koyulacak.

Eklenecek üstüne elli bağ dereotu,

Suyuna renk verecek ıslandıkça külotu.

Kıöı tıkanacaktır, yoksa; işer kazana,

Kıvam aldıktan sonra yeme de yat yanına.’

Şef dedi : ‘Evgen tevgen, enginnen avaginnen!..’

Yani dedi aşçıya : ‘Bu yemekle ilgilen!..’

Jeton o zaman düştü şu ceylan avcısında,

Banyo yapmadığını anlamıştı sonunda.

Dedi : ‘Pişirecekler yahu beni, adamlar,

Ondan çalıyorlardır hep çevremde tam-tamlar.

Kazandan çıkmak için bir şeyler yapmalıyım,

Bir mucize gösterip Şef ‘i şaşırtmalıyım.’

Başladı canbazlığa Piyer-Kold Paniye,

Kalkıştı sıcak suda tek ayak dönmeye.

Bazen yattı uzandı, bazen kalktı amuda,

O gösteri yaptıkça salça koydu aşçı da.

Yapılan gösteriler Şef ‘i ırgalamadı,

Yemek gecikti diye aşçıyı azarladı :

‘Camcum camcum avana, bambum bambum bavana!..’,

Yani dedi ki ona; ‘Az daha tuzlasana!..’

Fransız en sonunda buldu çıkış yolunu,

Çakmağına bağladı kurtuluş umudunu.

Yanan ayaklarını kaldırarak, basarak,

Gösteriye başladı çakmağını çakarak.

Şef ‘e doğru uzattı çakmağın alevini,

Sağa-sola salladı haşlanan sağ elini.

İstediği olmuştu: Büyük Şef çok şaşırdı,

Paniye Büyük Şef ‘i hayretlere düşürdü.

Şef bakıp duruyordu o büyük mucizeye,

Dikti bakışlarını bu minik avizeye.

Çakmaktan fışkırmıştı pırıl pırıl bir ışık,

Büyük Şef bu çakmağa oldu ilk anda aşık.

Dünyayı yana koymuş çakmağa bakıyordu,

Çakmak gözü önünde çaktıkça yanıyordu.

Büyülenmiş gibiydi Büyük Şef tek bir anda,

Sarhoşluklar geçirdi o süslenmiş tahtında.

İlkel bir davranışla eğildi ve uzandı,

Çakmak yine çakıldı, bir kere daha yandı.

Büyük Şef aldı onu özenli bir tavırla,

Piyer-Klod bekledi kazanında sabırla.

Vahşi öptü çakmağı, okşadı uzun süre,

İyice görmek için yanaştırdı gözüne.

Derin bir sevgi ile yüreğine bastırdı,

Güldü bir deli gibi, birkaç kere aksırdı.

Dönüp muhafızlara sert sert emirler verdi:

‘Oğlumbala çalkala, salaklana sal!..’ Dedi.

Muhafızlar çıkardı Fransız ‘ı kazandan,

Hemen serbest bırakıp yolcu etti oradan.

Yemekten olduğuna yandı, üzüldü kavim,

Fakat halk Büyük Şef ‘e tam tamına mülayim.

Şef ne derse o olur ilkel kabilelerde,

Fransız ‘ı bıraktı zaten Şef ‘in kendi de.

Paniye bulup giydi pantolonu, gömleği,

‘Kandırdım gitti,’ Dedi. ‘Bu ilkel dümbeleği.’

Belli ki; Şef ömründe tek çakmak görmemişti,

Çakmağı görür görmez şaşıp büyülenmişti.

‘Onun için çıkardı herif beni kazandan,

Yoksa farkım kalmazdı haşlanmış bir sazandan.

Varsın şimdi çakmağı büyülü bir bok sansın,

Yaşasın ömür boyu, hırtlığına doymasın.’

Piyer-Klod Paniye başladı yürümeye,

Oyun bozulur diye hiç bakmadı geriye.

Tam Paris aksanıyla bir ses duydu arkadan,

Hemen geriye döndü o anda merakından.

Konuşan Büyük Şef ‘ti. Tahtında gülüyordu,

Tam bir Fransızca ‘yla şunları söylüyordu :

‘Ulan oğlum, Fransız!.. Benim salak veledim!..

Zannetme ki; ömrümde, ben hiç çakmak görmedim.

Yüzlerce çakmak gördüm her baharda, her kışta,

Yananını görmedim böyle tek bir çakışta.

Onun için kurtardın sen o tatlı canını,

Şimdi var git anana, o bağlasın donunu.

 

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

ARAP isimli Şiirsel Gülmeceler ‘inden > 90 -100/100)

Çakmak – 3

Arap

O gün de öyle oldu; uçağa bindi Piyer,

Ağzı kulaklarında, güler habire güler.

İlk durağı Senegali sınra Kenya, Tabzanya,

Tanzanya ‘dan gidecek Paniye Uganda ‘ya.

Birçok yerli dil bilir; ‘Gak’ demek ‘Et’ demektir,

‘Guk’ dedimi bir kere; o da ‘Süt’ istemektir.

‘Avlumbala-Merhaba’, ‘Davlumbala?-Nasılsın?’

‘Ham hum dam hum şaralop.-Dikkat et ısırmasın.’

Piyer Klod rahattı; dili var, dilceği var,

Fransız olduğundan eli var, elceği var.

Senegal ‘de durmadı, uzandı ta Kenya ‘ya,

Orada bir gün kaldı, ondan sonra Tanzanya.

Avcı dolu bir handa bir odacık kapattı,

Eşyasını bırakıp salona kapak attı.

Yemekten biraz önce giriş yaptı şişeden,

Yemeğine başladı şişeyi bitirmeden.

Gergedan sote yedi, sonra timsah kavurma,

Üstüne maymun beyni, az-birazcık da hurma.

Üstün ırk olduğundan köle buldu kendine,

‘Bana rota çiz’ Dedi Tanzanya yerlisine.

Adam masa üstüne renkli harita sedi,

Fransız buvannaya tüm yolları gösterdi.

Konaklar, av yerleri, göller hep belirlendi,

Uganda üzerine tüm öğütler verildi.

Konuşurken dendi ki; ‘Selam söyle Amin ‘e,

Giyinik yıkanmasın havuzlarda o yine.

Üşütür, nezle olur o yakıcı sıcakta,

İdi doğdu, büyüdü benim nah bu kucakta.

İdi Amin adamdır, hem de çok büyük adam,

Çıkıp başa oturdu teğmen bile olmadan.

Kesti İngilizler ‘in geberdikleri muzu,

Ve sanki de indirdi başlarına topuzu.

Bol bol selamlar söyle, iyi baksın kendine,

Aşığım ol başkanın güzel prensibine.’

 

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

ARAP isimli Şiirsel Gülmeceler ‘inden > 90 -100/100)

Çakmak – 2

Arap

Ünlü bir Fransız ‘dı Piyer-Klod Paniye,

Çok usta bir doktordu, branşı intaniye.

Mesleği onun için bir geçim aracıydı,

Bizim soylu Fransız uslanmaz bir avcıydı.

Yaşı fazla değildi; üç yirmi, bir de ondu,

Her kim kendini görse; sanır bir yerin kontu.

Tarardı ak saçları özenle arkalara,

Pembe bir renk hakimdi yüze ve şakaklara.

Uzun burnu simgesi bir zorlu azametin,

Gözlükleri gözünden eksik olmaz hazretin.

Boyu uzundan uzun, kilo-milo almamış,

Bir ömür boyu içmiş, şaraplar yaramamış.

Bacakları dal gibi, kolları daldal gibi,

Yaman dikkati çeker özenle giyindimi.

Canı bir domaldımı büroyu kapatırdı,

Kendi av sezonuna hazırlık başlatırdı.

Her ne gerekse ava, bulur tamam ederdi,

Kolonel şapka takar, sandaletler giyerdi.

Spor gömlek üstünde, kısa pantolon altta,

Etekleri püsküllü bir av çantası sırtta.

Balta, bıçak o biçim vesair aksesuar,

Her an bagajda bekler yatacağı hamaklar.

Para-mara kum gibi ve yolculuk çekleri,

Yollara düşmek için zil çalar etekleri.

 

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

ARAP isimli Şiirsel Gülmeceler ‘inden > 90 -100/100)

Çakmak – 1

Arap

Fransız kendisinden başkasını beğenmez,

Yetenekli ulustur: ® ye bir ‘Re’ diyemez.

‘Para’ lar ‘Pağa’ olur Fransız ‘ın dilinde,

Mumlar bir başka yanar Fransız kandilinde.

Berbere gir başında üç telcik saçın ile,

Her teli ayrı sorar berber centilmenlikle;

‘Bu teli ne yapayım? Sağa mı tarıyayım?

Şu teli dibinden mi, üstünden mi alayım?

Ortadaki tayan yatsa; şer Mösyö yazık olur,

Bunu jelatinlesem inanın; kazık olur.’

İki araç çarpışsa; dönüp hiç kimse bakmaz,

Bir yere düşüp ölsen; kimseyi ırgalamaz.

Kendileri öpüşür, sevişir sokaklarda,

Sen ‘Tu kaka’ olursun, hele bir kez aksır da.

Sesli sesli sümkürür burnunu en seçkini,

Her an meyhanededir en bir genci, geçkini.

Memur işbaşı yapar kafayı bula bula,

Sen bir bardak su içsen; sayılırsın budala.

Sakallı subay gördüm Paris ‘in ortasında,

Adam-madam asılır inanın; sakalında.

Kazara bir madama az iltifat eyleme;

Hemen kapını çalar girmek için evine.

Vitrinlerde tamından bir eksiktir fiyatlar,

Kirlilikler üstünde ne biçim şatafatlar.

Her gençkızın yanında bir köpek; dana gibi,

Köpekler köpek değil; aynen kadana gibi.

İti yola pislese; üstüne kağıt örter,

Boku tam örtemezse; kapatır dörder-beşer.

Tuvalete bir girsen; Sorbon ‘da, Panteon ‘da

Yüzün-gözün kızarır hemen, daha ilk anda.

Herkes dil üstadıdır; yanlışı düzeltirler,

Ama bazı gerçeği bulmaya üşenirler.

Küçücük kızlar bile madmezel falan değil,

‘Fransızlar seçkindir.’ Demişler. Yalan değil.

Herkesin metresi var, her madamın bir yari,

Fransızlar soyludur, biraz öveyim bari.

İnsanları tanırlar anasının adıyla,

Birçoğu yaşar gider ananın soyadıyla.

Mareşal Marie Payole ne kahraman insandır,

O şahane heykeli her zaman aklımdadır.

Avnü La Mot-Pike ‘de abanır kılıcına,

Paçası denk gelmiştir kılıcının ucuna.

Emil ‘in anasına borçludur Fransızlar,

Öyle kahramanları andıkça yürek sızlar.

 

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

ARAP isimli Şiirsel Gülmeceler ‘inden > 90 -100/100)

Şakanın Böylesine…

Sevecen

Aksu’nun alt mahallesinin, Karaöz beldesinde yaşanmış gerçek bir hikâyedir. Kahramanlardan her ikisi de çok samimi arkadaştırlar. Genç tıfıldırlar beraber gezer beraber yer içer, içtikleri su ayrı gitmez. İkisi de can ciğer dostlardır.

       Bir gün orman da avlanırlarken vurdukları av ile ilgili sen vurdun, ben vurdum ile başlayan tartışma birbirlerine küfürle hitap etmeler başlamış, biraz daha ileri giderek yumruklaşmaya başlamışlar. Hasan Osman’ı yere yatırır ve döver. Bunun üzerine Osman bir hamleyle Hasan’a tüfeği doğrultur vuracam diye ateş eder. Hasan çam ağacının arkasına saklanarak canını kurtarır. Uzun süre ormanda Osman’ın kovalaması sonucu kaçar. Aradan tam  beş yıl geçer bir yaz dönemi tarladan geçerken karpuz ekili bekçi çardağına yönelen Hasan  çardağa vardığında bir sürprizle karşılaşır. Sürprizde arkadaşı Osman’dır. Karpuz tarlası Osman’ındır kaçışı olmayan bir ortam olduğu için Hasan, Osman’a selam verir. Osman da selamı alır buyur eder… Hiçbir şey olmamış gibi beraber karpuz yerler. Hasan yapılanları unutmamıştır. Fakat arkadaşını çok sevdiği için onu incitmeden ders vermek ister. Aklına muziplik gelir.

Hasan:

-Yedik, içtik arkadaş hakkını helal et. Osman hatırlar mısın arkadaş, yıllar önce beni silahla kovaladığını der.

  Osman şok olur, kızarır bozarır birazcıkta korkmaya başlar. Tedirgin olur. Bir zamanlar can ciğer olan arkadaşları bir av gezintisinde birbirlerine yaptıkları şakayı ciddiye bindiren kendisi olmuş çok sevdiği arkadaşına bir öfkeyle tüfek sıkmıştır.

Osman:

 -Şimdi sıra bende

  Tüfeği doğrultur.

-Kaldır kollarını…

   Demesi üzerine Osman’ın kalbi durur ve oracıkta yığılır kalır. Hasan ise onun ölmediğini düşünerekten:

  -Arkadaşım Osman, ben sana şaka yaptım. Kalk der.

 Artık Hasan’ın çabaları boşunadır. Osman çoktan Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.

 Ne diyelim, şakanın böylesine… 

 

 

Benimle Evlenir Misin?

Amadeus

   Evlilik en kutsalımız, evlilik teklifi ise o aile birliğinin yıllarca anıp, mutlu olacağı anlardan biridir. Herkes o günün çok özel olmasını ister. Adının aile temek tarihine yazılışıdır. Günlerce düşünüp, tanıdıklardan fikir almak derdine düşülür. En güzel teklifi yapmak “evet” cevabını almak kadar önemlidir.

   Erkek evlilik teklifi eden, bayan da evlilik teklifini değerlendirecek olandı. Günümüzde bu bile değişti artık bayanlar da evlilik teklifi eder oldu. Ekonomik dengelerin değişmesi ve kadının toplumda edindiği mesleki kariyeri ona bu hakkı tanıdı. Şimdi bayanlar da en güzel teklifi yapma derdini yaşamaya başladılar. Evlilik teklifi hangi mevsimde, günün hangi saatinde ve hangi ortamda yapılacak gibi sorular cevap ararken, siz olsaydınız nasıl evlilik teklifi yapardınız?

   Evliyseniz, sizi evlenmeye ikna eden teklif nasıldı?

Sanki

graft

Akma/san,     

Yüreğimi yak/masan,

Sussan,

Hiç konuşmasan,

Sana olan sevdam

Azalır /mı sanki?

Solan Gül

Korsan

   Gül 18 yaşında hayat dolu kendisi ve insanlarla barışık iyi bir aile terbiyesi ile büyümüş genç kızdı. Baba Raşit amca tam bir Osmanlı erkeği idi. Gül ortaöğretim sonunda okula devam etmemiş, evde annesi Güllü teyze ile günlük ev işleri ve çeyizlerini yaparak günlerini geçirmişti. Gül artık çevresindeki erkeklerin bir hayli ilgisini çeker olmuştu. Köyün gençlerinin dilinde hep Gül vardı. Gül de çevresinde kendine duyulan ilgiye kayıtsız kalmamış, köyün yakışıklıklılarından Nuri’ye ilgi duymaya başlamıştı. Nuri ile Gül arasındaki ilgi artık iyice pekişmiş, birbirlerini deliler gibi sevmeye başlamışlardı, derken Gül’ün artık dünürleri gelmeye başlamıştır. Oysa Gül’ün gözü Nuri’den başkasını görmemektedir. Raşit amcanın tüccar dostu olan Kazım dayı oğlu Rıza’ya her defasında Gül’ü almak istediğini söylemektedir. Raşit amca “nasipse olur” derdi.

  Kazım dayı Allahın izni ile artık Gül’e dünür gitmeyi kafasına koymuş ve Raşit amcanın kapısını çalmıştır. Yapılan sohbetlerden sonra Kazım amcanın ağzından çıkan ‘’Allahın izni ve Peygamberimizin Kavli ile kızınız Gül’ü oğlumuz Rıza’ya istiyoruz’’ demesi ile birlikte Gül kaskatı kesilmiş, tüm vücudunu saran ateş Gül’ü hareketsiz bırakmıştı. Bir süre bu şekilde kalan Gül, annesinin ‘’Kızım Kahveleri daha pişirmedin mi?’’ sözleri ile irkilmiş, ocağın ateşini yakarak suyu ısıtmaya başlamıştı. Raşit amcanın ağzından çıkan ‘’Valla Kazım ağa nasipse olur, her şey nasipten başka bir şey değil’’ cümlesi ise Gül’ü tamamen etkilemeye yetmiştir. İçilen kahvelerin arkasından ileri ki bir günde görüşmek üzere ayrıllmışlardır. Raşit amca Güllü teyze ve Gül’ü karşısına alarak kendi fikrini beyan etmiş, Gül’ün Rıza ile evlenmesinin münasip olduğunu dile getirmiştir. Güllü teyzenin ağzından çıkan ‘’Bey sen nasıl münasip görüyorsan uygundur.’’ cümlesi ise Gül’e söyleyecek bir şey bırakmamıştır. Sadece ağzından çıkan ‘’Baba ben daha evlenmek istemiyorum, çeyizlerim tam değil, onları tamamlamam lazım’’ sözü Raşit amcayı ikna etmeye yetmemiştir. Artık karar verilmiş Gül’ün Rıza evlenmesi onaylanmıştır. Gül ise kendi içine kapanarak sevdiği Nuri’yi düşünmektedir.

  Rıza ile Gül’ün düğünleri yapılmış dünya evine girmişlerdir. Gül bir türlü aklından sevdiği Nuri’yi çıkaramamaktadır, ne zaman köy meydanında Nuri’yi görse yüreği atmaya başlar, göz ucu ile onu doya doya seyretmek istemektedir. Gül artık mutsuz ve hayata küsmüştür, hiç bir şey onu mutlu etmeye yetmemektedir Hayat artık Gül’ü bunaltmaya, gün geçtikçe Gül’ün omuzlarına ağır bir yük olmaya başlamıştır. Rıza bu durumu fark etmiş, her defasında Gül’e bir sorunu olup olmadığını sorar olmuştur. Fakat her defasında bir sorunu olmadığı dile getiren Gül’e ulaşamamaktadır. Gül sadece içinden geçenleri komşularının gelini olan Hatice’ye anlatmaktadır. Hatice ile saatlerce süren sohbetlerden sonra Gül gözyaşları içerisinde evinin yolunu tutmaktadır. Rıza ise Gül’ü mutlu edebilmek için elinden gelen her şeyi yapmaktadır, Gül’ün mutsuzluğu artık herkesin dilindedir.

  Hatice bir gün Gül’e konuşmaları sırasında köydeki İbrahim hocanın yazdığı muskalarla ve yaptığı büyülerle herkesi iyileştirdiğini söyleyerek, İbrahim hocaya gitmelerini teklif eder. Gül önce gitmek istemez, günler geçtikçe Gül için hayat artık çekilmez olmaya başlamış, buhranlı günler Gül’ün hayatın zindana çevirmiştir. Gül Hatice’nin kendisine söylemiş olduğu İbrahim hocaya gitmeye karar vermiştir. Bir gün içinde bulunduğu buhranın da etkisi ile İbrahim hocanın kapısını çalar. İbrahim hoca Gül’ün sorunlarını dinledikten sonra üzerinde büyü olduğunu, büyünün bozulması gerektiğini söyleyerek kendisine muska yapacağını, tas içerisine koymuş olduğu suya okuyacağını, bu suyu eşinin ve kendisinin içmesi gerektiğini söyler. Gül, İbrahim hocanın tüm dediklerini yapar fakat hiçbir çare bulamaz, İbrahim hocanın kapısını çalan Gül tekrar İbrahim hocadan çare beklemektedir. İbrahim hoca Gül’e bir ip getirmesini bu ipe düğüm atacağını söyleyerek Gül’ü başka bir gün evine davet eder, belirtilen zamanda İbrahim hocanın evine giden Gül hayatına sürülecek lekeden habersizdir. İbrahim hoca büyü yapma bahanesi ile Gül’ün ırzına geçmiş artık Gül’ü kendi emellerine alet etmiştir. Günler geçtikçe artık Gül, psikolojik olarak manevi duygularını yitirmiş, ruhen çökmüştür. İbrahim hocanın esiri olmuştur, yaptığından utanç duyan Gül evden ayrılma kararını çoktan almıştır.

   Bir gün alacakaranlıklar arasında süzülüp arkasına bakmadan nereye gittiğini bilmeden çıkıp gitmiştir evden, kendisini bomboş yalnız sokakların içerisine atmıştır. Nereye gideceğini, kime gideceğini bilmeyen, Gül, kurtlar sofrasındadır artık. Bir süre uzaktan tanıdığı olan Rasim amcasının yanında misafir olarak kalır, fakat rahat değildir, kendisini yük olarak algılar ailenin sırtında, bir süre burada kaldıktan sonra kendisinin sığınabileceği, kalıcı olabileceği bir liman arama arayışları içerisine girer. Nafile, ne yapsa, ne etse her attığı adımda bir adım daha kendini bataklık içerisinde bulmaktadır. Uzun gecelerde düşünmeye başlar artık geçmişini, bugününü ve geleceğini…

    Tüm yaşadıkları, kirlenmişlikleri bir bir gözünün önünden geçer. Kendini sorgulamaya başlar, bu hale gelmesine sebep babası Raşit mi, vücuduna kara bir leke çalan İbrahim hoca mı, yoksa hayata boyun eğmediği için sevdiği insanın aşkı ile yanan kendisi mi idi? Hiç birine cevap bulamıyordu. Gül artık pavyon ve gazinolarda sarhoş masalarında çoktan meze olmuştu Her gün hayata lanet ederek yaşıyor, kendisini tanımakta artık zorluk çekiyordu. Gül bu değildi, yüreği insan sevgisi ile dolu, yardımsever, çevresinde herkes tarafından sevilen, manevi duyguları kuvvetli, hayatı ve yaşamayı seven bir insandı, peki ne oldu da Gül bu hale gelmişti? Hayatın bam teline yanlış mı basmıştı, aslında Gül’ün hayattan hiç bir beklentisi kalmamıştı, sadece Allah’a bir can borcu olduğunu onu da hakkı ile vermesi gerektiğini düşünüyordu, Gül artık solmuştu, hem de hiç açmamak üzere solmuştu. Gül’ün sulanması lazımdı, Gül’ün budanması lazımdı, Gül’ün gübre ile beslenmesi lazımdı, Gül’ün koklanmaya ihtiyacı vardı, Gül’ün bunlara ihtiyacı varken ne oldu da Gül’ün istediği hiç bir şey olmamıştı, kaç kişi veya kimler Gül’ün solması için birbiri ile yarıştı? Gül’ü kopartıp amellere alet etmek için kullandılar ve Gül soldu açmamak üzere…

Yoksun!

Paraf

Sağanak halini almış, hüzünler,

Bir ben miyim bu alemde yaprak döken?

Başkasının dökülen yaprakları,

Rüzgarla uçuşur gider.

 

Kendi yapraklarıma sarılışım bu yüzden.

Bir bir ayrılıyorlar, daldan, budaktan…

Gözünden sakındığın hani?

Iraksa düştüğü yerler, topla.

 

Yamacımda olsunlar ki,

Özlediğimde göz ucuma değsinler.

Gözlerine bakıp, gideceğini bilmek,

Yüreğimi, yaşarken gömmek.

İki Düşmanın Dost İkramı

    Ne olduysa araları bozulmuş. Birbirilerine öyle husumet bağlamışlar. Kurşun atacak hale gelmişler. Gel zaman, git zaman, bunlar uzun yıllar uzak kalırlar. Yıllar geçmiştir. Bir olay bahane olmuş; ortak dostlarının evinde aynı ortamda bulunurlar. Çevrenin ricasıyla tekrar barıştırılırlar…

    Barışmaları karşılığı biri diğerini eve davet eder. İstemese de nezaketen kabul eder. Yemek yenir ikram yapılır, üstüne çay ikramı yaparken ev sahibi çayın içine biraz işer. Çayı ikram eder. Tabii durumu anlayan adam çaktırmadan nezaketi bozmaz. Tekrar çay almasını istediğinde, içmeyeceğini belirtmiştir. Bu durum hiç iyi niyet değil, aklın sıra hasmından bir öç aldığını düşünmüştür.

  Davet faslı bitmiş, ayrılma zamanı; veda zamanı diğer arkadaşı onu evine davette bulunur. O da daveti kabul ederek bir hafta sonraya anlaşırlar…

   Sidikli çayı içen öç alma duygusuyla hazırlık yapar. Hazırlık olarak kurutulmuş boku özenle hazırlayarak kahve kıvamına getirir.  

   Davet günü yemekler yenir, ikramlar yapılır. Fasıl kahveye ikramında bulunulur tabi; ‘boktan yapılan’

kahve içilir. Tekrar kahve alıp almayacağı sorulduğunda:

  –Kahvenin çok güzel olduğunu belirtmiştir.  Tabi hemen tekrar ikram yapılır ve sorar… Kahveyi hangi bakkaldan aldın ? diye… O an cevap verir, SENİN çay aldığın bakkalın YAN KOMŞU bakkalından…

Kahveniz Nasıl Olsun?

kahve

   Türk kahvesi, denince akla hemen burnumuzda tüter kokusu. Taze çekilmiş çekirdeklerden çıkarılan toz ile yapılan kahvenin ne tadına ne de sohbetine doyum olmaz. Gönül muhabbet istediğinde ilk bahanemizdir, kahve. Dünyada her yıl 400 milyar fincan kahve ve bir o kadar da çay tüketildiği kabul konunun araştırmacıları tarafından kabul ediliyor.

   Dünya literatürüne geçmiştir, okkalı kahvemizin tadını alan bir daha unutamaz. Kahve Yemen’den de gelir. Çok amaçlıdır. Muhabbete kapıdır, dilimize lezzet, ufkumuza da işaret. İşaret olayı ise kahveyi içip hemen vedalaşamamamızdan kaynaklanır. Kahvenin falına bakılır. Fal baktırmak için sabırsızlananlar, kahve fincanını ters çevirdikten sonra üzerine ya bozuk para ya da yüzük koyarlar. Boşuna demiyorlar; fala inanma, falsız da kalma diye. Muhabbettir altında yatan tüm sebepler.

kahve

   Evlenecek bayanın ilk yapmış olduğu kahvesine göre not verilir. İyi not almak için kahvenin en güzel nasıl yapıldığını öğrenmek şarttır. En iyi kahve bakır cezveden çıkar. Bakır cezveye kaç fincanlık kahve yapılacaksa, o kadar su koyulur bunu de bir fincanla yaparız ki ölçü şaşırmasın. İçine her fincan adetince bir kaşık kahve ilave ederiz ve kısık ateşte pişirmeye başlarız. Çorba yapmadığımız için, su ile kahve karışana kadar karıştırmak yeterlidir. Şeker eklenecekse bunu pişmeye yakın yaparız. Sebebi ise; erken konulan şeker yanar ve lezzeti azaltır. Bu arada fincanların da sıcak olması gerekmektedir. Bunun için kullanılan iki yöntem vardır. Kahve pişene kadar fincana sıcak su koyulur ya da ikinci yöntem olan fincan pişmekte olan kahvenin cezvenin hizasında onun ateşi ile ısınsın diye kulpundan tutularak ısıtılır. Bu arada köpürmeye başlayan kahve ateşten alınır ve fincanlara dökülür, köpüğü ise bir kaşık yardımı ile eşit olarak dağıtılır.

   Kahveyi ikram etmenin de uyulması gerekenleri vardır. Kahve fincanının yanında mutlaka su bardağı olmalıdır. Çünkü kahvenin ardından bir bardak su içmek şarttır. Bunun nedeni kahvenin boğazımızda kalan telvesini temizlemek değildir. Asıl amaç; kahve içildiğinde vücuttan su azalması olur ve kahvenin ardından içilen bir bardak su vücut dengemizi korur.

     Birçok kahve çeşidi olsa da, candan bir yürek ile içilen Türk kahvesinin yerini tutamaz. Hem kahveniz, hem kahve köpüğü tadındaki muhabbetiniz hiç eksilmesin ama ardından bir bardak suyu içmeyi unutmayınız.

Paraf

Abartmadan İlk Kurtuluş

ilklerHikmetCocuk

Bahçede, bembeyaz çiçekler açmış olan meyve ağaçlarının bayramı vardı. Körpe kuşlar ağaçtan ağaca, daldan dala atlayarak cıvıldaşıyor, rengarenk kelebekler çiçekten çiçeğe uçuşuyor, altın renkli arılar güneşi kanatlarında taşıyarak vızıldaşıyorlardı.

Ev tek katlı, tek pencereli, sarı duvarlı ve kırmızı kiremit çatılı olup duvarsız ve çitsiz bir bahçenin ortasına oturmuş, dörtbir yanından da çiçekli dallarla çevrilmişti. Meyve ağaçlarının baharla öpüşen beyaz çiçeklerle süslü dalları evin sarı yanaklarını okşamaktaydı. Tek kanatlı kırmızı kapı olanca cömertliğiyle bahara açılmıştı. Kapının önünde beyaz çakıllarla döşenmiş geniş bir taraça yeralmaktaydı. Önündeki havuzun kemerli taşlarına serçeler konup konup kalkıyorlardı. Havuzun ötesindeki toprak yol, çiçeklerle bezenmiş bahçe duvarlarının aralarından geçip anayola doğru uzaklaşıyordu. Evin önündeki meyve ağaçlarından birinin altında tütün saran bir adam vardı. Üstü ıspanak demetleriyle dolu olan dört tekerlekli işporta arabasını, kolayca görebileceği bir yana bırakmış, arka tekerleklerinin önlerine irice taşlar koymuş, kendisi de bir gölgelikte çömelmişti. Tütününü sararken arada bir başını yukarı doğru kaldırıp “Ispanağım vaaar… Körpe, yeşil ıspanaklarım vaaar…” diye bağırıyordu. Az ötelerde bürüklü, şalvarlı bir kadın, iri iri bakır bakraçla biryerlere su götürmekteydi.

Yaldızlı bir ikindi güneşinin ışıklarına gömülmüş olan taraçada dört-beş çocuk konuşuyor, bağrışıyor, gülüşüyor ve okulsuz geçen bir günün yaramazlıklarını paylaşıyorlardı.

- Dört kere dokuz otuzaltı eder akıllım. Dokuz kere dört de öyle. Ben ezbere bilirim kerrat cetvelini. Ezberleyip ezberlemediğimi öğretmenimiz her gün kontrol ediyor.

Çocuklardan biri arkadaşlarına Hazreti Yusuf ‘un görülmemiş güzellikte olduğunu, kardeşlerince kıskanıldığını, ondan kurtulmak ve babalarının ona bağlanmış sevgisini ellerine geçirebilmek için kardeşlerinin onu nasıl kuyuya attıklarını, kuyudan nasıl çıkarıldığını, varsıl Mısırlı ‘lara köle olarak satıldığı halde Mısır ‘a nasıl sultan edildiğini falan.

Öykü bitince birileri ortaya yeni bir öneri attılar :

- Şimdi de Hikmet bize Köroğlu ‘yu anlatsın yine. Kırat ‘ın su dolu hendeği nasıl bir aştığını anlatsın.

- Evet evet, anlatsın.

- Haydi anlat.

- Evet evet evet, anlat.

Hikmet Çocuk konunun üstadıydı. Gezgin bir satıcının kaldırım taşları üzerine sergileyip sattığı Köroğlu kitaplarını kaç kaç kere okumuş, ezberlemiş, aynı öyküyü böyganadan da dinleye dinleye bildiklerini pekiştirmişti. Köroğlu Destanı ‘nın ve koçaklamalarının sevdalısıydı. Ne zaman çarşıya gönderilse; zamanını, sergilenmiş Köroğlu kitaplarının başında geçirir, bu yüzden alışverişi geç yapar, eve geç döner, işittiği azarların tümüne de seve seve katlanırdı. Tüm yaşantısında Köroğlu ‘nun ta yanında, yanıbaşındaydı. Onunla at koşturuyor, onunla acıkıyor, karnını onunla doyuruyor, suyunu onunla birlikte içiyor, yorulunca onunla dinleniyor, nağralarını onunla atıyor, Bolu Beyi ‘nin kapılarını onunla zorluyor, zorbaların hakkından onunla geliyordu. Bir bakıma, Köroğlu ‘nun silah arkadaşı, yoldaşı, kardeşi, şakirdi ve her şeyiydi. Onun içindir ki; Köroğlu ‘nun en yakın arkadaşları; Ayvaz, Deli Hoylu, Demircioğlu, Kiziroğlu Mustafa Bey, Köse Kenan, Koca Bey, Reyhan Arap ve Hikmet Çocuk ‘tan ibaretti.

- Bolu Beyi Behram Bey, Köroğlu ‘nun korkusundan sarayının çevresine derin bir hendek kazdırmış ve içini de suyla doldurtmuştu. Hendeğin eni ikiyüz metreydi. Üstüne ikiyüz metrelik köprü atılmadan veya içindeki su kurutulmadan aşılması olanaksızdı. Bu; Köroğlu ‘nun önündeki ilk engeldi ve içeride bundan da çok engeller, bundan da çok tuzaklar vardı. Bolu Beyi ‘nin adamları, bu hendeği yüzerek geçmeye çalışanları sarayın burçlarından attıkları zehirli oklarla oklarlardı.

- Aman Tanrı ‘m, ne biçim saraymış o.

- Kanatların olacak ki; uça da tepeden inesin.

- İnsanın kanatları olur mu aptal.

- “Olacak ki” dedikti.

Hikmet Çocuk arkadaşlarının şaşkınlıklarından zevk alarak öyküyü sürdürmekteydi :

- Köroğlu ‘nun atının adı “Kırat” tır. Kendisi, Sivas ‘lı bir seyis olan Yusuf ‘un oğludur.

- Seyis de ne demek iyherif?

- Seyis “At Bakıcısı” demektir. Zaten Sivas ‘lı Yusuf da Bolu Beyi Behram Bey ‘in sarayında at bakıcısıdır. Günlerden bir gün, Bolu Bey ‘i bu Yusuf ‘tan kendisine eşi-benzeri bulunmayacak bir at getirmesini ister.

- Peki, Seyis Yusuf ne yapar? Bulup getirir mi?

- Yav susun be… Durun da annatsın Hikmet arkadaş…

- Annatsın, kim ne dedi ki?

- Di annat iyherif.

Hikmet Çocuk çalımla sözlerini sürdürdü :

- Seyis Yusuf arar araştırır ve sonunda bir tay bulur. Bu tayın beybası Fırat Nehri ‘nin köpüklerinden ortaya çıkmış olan kutsal bir aygırdır. Fakat henüz pek küçük olduğu için tay cılızdır, bakımsızdır, gösterişsizdir. Bu nedenle Bolu Beyi tayı görür görmez öfkesinden küplere biner ve bula bula bunu bulup getiren seyisin gözlerine mil çektirir.

- Mil de nedir?

- Göze nasıl mil çekilir, onu da söylesene.

- Susun yav. Söyleyecek işte.

- Söylesin.

- Göze mil çekmek demek; ateşte akkor hale getirilmiş demir şişleri insanın gözbebeklerine sokmak demektir.

- Uvvv… Gözleri akar, kör olur adam.

- Olmuş zaten. Gözlerine mil çekilen ve saraydan atılan seyisin adı bu yüzden “Kör” e çıkmış.

- Onun için mi “Köroğlu” demişler Köroğlu ‘ya?

- Evet, onun için “Köroğlu” demişler kör oğluna.

- Peki, gerçek adı yok mu bu kör oğlunun?

- Gerçek adı var. Onun asıl adı Ruşen Ali ‘dir.

- Ruşen Ali?

- Evet, Ruşen Ali. İşte bu Ruşen Ali almış beybasını götürmüş. Bakmış, iyileştirmiş, ölmesini önlemiş. Seyis Yusuf iyileştikten sonra oğlunun yardımlarıyla o bakımsız, o cılız, o gösterişsiz tayı tam bir yıl koyu karanlık bir ahırda beslemiş-büyütmüş. Tam bir yıl da çamurlu bir avluda koşturup durmuş. Bu koşturma sırasında atın nallarından birine bir parça çamur bulaşmış. Seyis Yusuf, bunun ahıra ışık sızmasından kaynaklandığını belirtmiş ve oğlundan ahırı gözden geçirmesini, iğne deliği kadarcık delikleri bile tıkamasını istemiş. Her yer tıkanıp sıvanmış ve at, yine tam bir yıl ahırda beslenmiş ve yine bir yıl da çamurlu avluda koşturulmuş. Bu kere nalına çamur bulaşmadığı görülünce kıvama geldiği kanısına varılmış. Baba-oğul atın adını “Kırat” koymuşlar. Eğitim sonucu Kırat kutsal bir hayvan niteliği ve yeteneği kazanmış. Öyle ki; artık nehirleri bir atlayışta geçer, dağları bir sıçrayışta aşar, rüzgarlarla-sularla yarışır, sahibi üzülünce ağlar, sevinince güler, her bir sözü anlar ve sahibine bile yol gösterir olmuş.

Hikmet Çocuk bir büyük adam tutumuyla bakışlarını arkadaşlarının yüzlerinde gezdirerek sözlerinin onlardaki etkilerini anlamaya çalıştı ve sonra yeniden anlatmaya koyuldu :

- Bolu Beyi Behram Bey ‘den öcünü alabilmesi için Seyis Yusuf ‘un gizemli güçlere sahip olması gerekmekteydi. Basit bir at bakıcısı olarak bu öcü ondan alabilmesi olanaksızdı. Bu nedenle oğlu Ruşen Ali ‘yi de yanına alıp aylarca sürecek bir yolculuğa çıktı. Aras Nehri kıyılarına kadar uzandı. Sonra oralarda beklemeye durdu.

- Neyi bekliyor bu Seyis Yusuf ‘la Ruşen Ali şimdi?

- Dur yav, kesme oğlanın sözünü.

- Meraklandık iyherif.

- Dinlemeyi bilirsen giderir merakını.

- Gidersin öyleyse.

Hikmet Çocuk gülümseyerek araya girdi :

- Seyis Yusuf günlerdir ne beklemekte olduğunu oğlu Ruşen Ali ‘ye de söyledi. Orada, bu nehrin kaynaklarının birinden çıkıp sulara karışarak gelecek olan üç kutsal köpüğü beklemekteydiler. Bu kutsal köpükler, onları içecek olan Seyis Yusuf ‘u hem ölümsüzleştirecek hem de ona gizli güçler kazandıracak olan köpüklerdi.

- Peki gelmedi mi o üç köpük?

- Geldi. Fakat onları, erken davranıp Ruşen Ali içti.

- Ruşen Ali mi içti? Deli mi bu Ruşen Ali?

- Hani Seyis Yusuf içecekti?

- Kime niyet, kime kısmet. Seyis Yusuf içemedi. Ruşen Ali içti. Seyis Yusuf buna üzüldüyse de fazla üstelemedi. Oğlunun kendisinden genç olduğunu, onun daha iyi öc alabileceğini düşünüp avundu.

Hikmet Çocuk, sözlerinin burasında durup derin bir soluk aldı, sonra söze yeniden girdi :

- Gel zaman, git zaman, Seyis Yusuf öldü. Ruşen Ali ölümsüzleşti. Duygusallıkla, ataklıkla, yiğitlikle ve binbir türlü gizli güçle donandı ve “Köroğlu” diye düze-dünyaya ün saldı. Bolu Beyi Behram Bey ‘in sarayının karşısında bir kale yaptırdı. Ününe güvenip İstanbul Kasapbaşısı ‘nın oğlu Ayvaz ‘ı kaçırdı. her biriyle bir ayrı yiğitlikte tanışıp arkadaş olduğu Deli Hoylu ‘yu, Demircioğlu ‘yu, Kiziroğlu Mustafa Bey ‘i, Köse Kenan ‘ı, Koca Bey ‘i, Reyhan Arap ‘ı ve Hikmet Çocuk ‘u kaleye topladı.

- Sen ne diyorsun lan? Sen de mi oradaydın?

Hikmet Çocuk gülerek başını salladı :

- Yok yav, ben orada değildim, yanlış söyledim. Elbette ki ben yoktum aralarında.

- Peki bu “Deli Hoylu” ne demek oluyor? Bu nasıl ad?

- Ben de bunu tıpkı böyle sordum böyganama. Böyganam dedi ki : “Oğul, bunu hep böyle anlatırlar. Ben de böyle öğrenmişim. Köroğlu ‘nun bu arkadaşı deli-dolu bir yiğit olduğundan, buna bu adı ya “Deli huylu” anlamında koymuşlardır ya da; İtan ‘ın bizim sınırımıza yakın olan Hoy ‘da doğduğu için böyle bir ad vermişlerdir.”

- Böyganası öyle demişse öyledir arkadaş.

- Yalan mı söyleyecek koskoca böygana?

Hikmet Çocuk sözlerini sürdürdü :

- Köroğlu, eşi-benzeri görülmemiş bir halk kahramanıdır. Zira; yalnız göğüs göğse çarpışmakla kalmayan, aynı zamanda saz çalıp koçaklamalar söyleyen bir yiğittir.

- Koçaklama nedir?

- Koçaklama, kahramanlık yani yiğitlik şiiridir : “Mert dayanır, namert kaçar, Meydan gümbür gümbürdenir, Şahlar şahı divan açar, Divan gümbür gümbürdenir…” Türünden. Bilmiyorsan öğren iyherif.

Hikmet Çocuk gülerek onayladı :

- Evet, tıpkı Kocakelle A ‘met ‘in dedikleri gibi.

- Şimdi su dolu hendeği nasıl geçtiklerine gel.

- Geleyim. Derken, bunlar Bolu Beyi ‘nin sarayına akın üstüne akına kalkarlar. Koçakları bu akınlarından tek bir sonuç alamayınca; Köroğlu ‘nun canı sıkılır ve saraya tek başına bir akın yapmayı kafasına koyar. Amacı Behram Bey ‘in bacısı Döne Hatun ‘u kaçırıp onunla evlenmektir.

- Of be. Güzel miymiş bu Döne Hatun?

- Bey bacısı olur da güzel olmaz mı? Ayın ondördü gibiymiş.

- Niye ayın onbeşi gibi değilmiş?

- Bilmem. Öyleymiş. Köroğlu Kırat ‘ı sürüp saray yakınına geldiğinde, sarayı çevreleyen o su dolu hendekle karşılaşmış. Fakat biri Köroğlu, biri Kırat. Hendek-mendek vızgelir her ikisine de. O ikiyüz metrelik hendeği bir sıçrayışta aşmışlar ve saray kapısına dayanmışlar. Köroğlu sarayın demir kapısını tek bir pençede koparıp başının üstünde bir-iki çevirmiş ve kaldırıp fırlatmış.

- Hay maşallah…

- Bin maşallah…

- Kırkbirbuçuk maşallah… Kırkı Köroğlu ‘ya, buçuğu Kırat ‘a

- Sıçrayıp hendeği aşan kırati iyherif. Sen ona buçuk maşallah çekiyorsun, Köroğlu ‘ya kırkbir maşallah veriyorsun.

- Koskoca Köroğlu ‘ya buçuk maşallah verilir mi oğlum?

- Verilmezse; yarısını Köroğlu ‘ya, yarısını da Kırat ‘a versene.

- Susun… Bağrışmayın… Durun, dinleyelim.

Hikmet Çocuk tartışmaların arasına girdi :

- Saray kapısının koparılıp atıldığını duyar duymaz, Bolu Beyi Köroğlu ‘nun üstüne yetmişbin kafir yollamış. Fakat Köroğlu yedi dakikada tümünü yere sermiş, vurmuş, öldürmüş, gebertmiş. Behram Bey bu kere ikiyüzbin gavur daha göndermiş. Köroğlu onları da onbeş dakikada kırıp tüketmiş. Korunaksız kalan saraydan Döne Hatun ‘u kapıp Kırat ‘ın terkisine vurmuş ve Çamlıbel ‘in yolunu tutmuş.

- Sen neler anlatıyorsun burada, çocuk?

Bir el sağ kulağının memesini yakalamıştı. Hikmet Çocuk susup anında başını yukarı kaldırdı ve kaldırmasıyla da, bir süre önce gölgede tütün sararken gördüğü ıspanakçıyla göz göze gelmesi bir oldu. Adam tepesine tıpkı bir dev gibi dikilmişti. Kara-kuru ama uzun bir şeydi. Başındaki eski ve kirli kasketin tereği tam ortadan ikiye ayrılmıştı. Sırtında, omuzlarının vatkaları dışarı çıkmış ve kullanılmaktan rengi atmış bir ceket vardı. Sakalı birkaç günlüktü. Kulağını çekmekte olduğu halde yüzü güleçti :

- Adını bağışla.

- Hikmet.

- Hikmet, sen kimin oğlusun?

- Hüseyin Bey ‘in.

- Neci bu Hüseyin Bey?

- Bankada müdür yardımcısı.

- Bu evde mi oturuyorsunuz?

- Bu ev Kocakelle A ‘med ‘gilin. Bizim ev Küpeli ‘de.

- Sen gel bakayım benimle biraz.

Adam hem yürümekte, hem de kulağından yakaladığı Hikmet Çocuk ‘u kendisiyle birlikte yürütmekteydi:

- Senin tüm anlattıklarını dinledim duydum. Diyordu. Benim her bir adımım yetmişbeş santim kadardır ama sen say ki; birer metredir. Hele şimdi seninle şöyle bir ikiyüz metre yürüyelim bakalım. Biiir… İkiii… Üüüç… Dööört… Beeeş…

Hem adım atıyor, hem attığı adımları sayıyor, hem de Hikmet Çocuk ‘u kulağından çeke çeke kendisiyle birlikte götürüyordu. Adımları tekdüze ve uzundu. Hükmet Çocuk, normal adımlarıyla bu adımlara yetişemediği için arada bir koşmak zorunda kalmaktaydı. Arkadaşlarının nerede kaldıklarından, ne yaptıklarından artık haberi yoktu. Fazla acıtılmadığından kulağının derdinde de değildi. Adamın güleryüzlü oluşu ve sadece bir ikiyüz metrelik yürüyüşten söz edişi, ona, bir o kadar yürüdükten sonra kulağının bırakılacağı güvencesi gibi geliyordu. Öyle de oldu :

-Yüzdoksandokuuuz… İkiyüüüz…

Ispanakçı durmuş, Hikmet çocuk ‘un kulağını da bırakmıştı :

- Şimdi bir dön de bak bakalım. Bir at buradan ta o evin önüne yani ikiyüz metre öteye atlayabilir mi?

Hikmet çocuk geri döndü ve “Kocakelle A ‘med ‘gil” in evlerine doğru baktı. Ev çok uzaklarda kalmıştı ve arkadaşları, olduklarından çok daha küçük görünmekteydiler. Adamın ıspanak yüklü arabası, çitsiz-duvarsız bahçe, kemerli taşlarına serçelerin konup konup kalktıkları havuz, evin önündeki çakıl taşı döşeli taraça, kırmızı kiremitli çatı, küçük bir resim kağıdı üstüne sığabilecek bir tabloyu andırıyordu.

- Atlayabilir mi?

Hikmet Çocuk o yetersiz aklıyla bile, hiçbir atın o kadar uzağa atlayamayacağı kanısına vardığı halde, bunu bir türlü söyleyemiyor, böyle bir itirafta bulunmayı Köroğlu ‘ya ihanet sayıyordu.

- Senin söyleyemediğini ben söyleyeyim : Atlıyamaz oğlum, at-la-ya-maz…

Adam Hikmet Çocuk ‘un yüzüne bir süre baktı, sonra o güleç yüzüyle mırıldandı :

- Diyeceklerim henüz bitmedi. Gel şimdi benimle yine.

Yeniden eve doğru yürümeye başladılar. Fakat bu yeni yürüyüş, eskisi gibi ölçülü-biçili bir yürüyüş değildi. Nitekim, her ikisi de adımlarını gelişigüzel atıyorlar ve hiç konuşmuyorlardı. Arada bir kaçamak bakışlarla incelemeye çalıştığı adam, Hikmet Çocuk ‘un gözünde başkalaşmıştı. Onu artık, kasketinin tereği ortadan ikiye ayrılmış, ceketinin vatkaları çıkmış bir ıspanak satıcısı olarak değil, bir beyba, bir öğretmen, bir herşeyibilen gibi görmekteydi. Adamın traşsız yüzü gözlerinin önünde kaymaklaşmış, kasketi yenilenmiş, ceketi taptaze, pırıl pırıl bir hal almış, tertemiz pantolonu jilet gibi ütülenmişti.

Ispanak arabasının yanına ulaştıklarında, evin önünde fısıldaşmakta olan çocuklar, çekingen bakışlarla yanlarına koştular ve çevrelerinde halkalaştılar. Ses çıkarmaktan korkarcasına bir Hikmet Çocuk ‘a, bir de ıspanakçıya bakıyorlardı. Ortada, henüz anlayamadıkları bir şeyler bulunduğunun bilincindeydiler.

- Kocakelle A ‘med hanginizsiniz?

Havuzlu evin bireylerinden olan çocuk, arkadaşları arasında adıyla, lakabıyla anılmanın ve aranmanın gururuyla bulunduğu yerden bir adım kadar öne çıktı :

- Kocakelle A ‘med benim iyherif.

- Kocakelle A ‘med, git evden masa saatinizi getir bana.

Çocuğun eve dalması tepesi parlak çıngıraklı bir masa saatiyle birlikte geri gelmesi bir oldu.

Ispanakçı, çevresini saran çocuklar arasında, onlara ders veren bir öğretmeni andırmaktaydı. Masa saatini sahibinin elinden almış, Hikmet Çocuk ‘la arkadaşlarına göstere göstere konuşmaya başlamıştı :

- Camın altındaki bu beyaz ve yuvarlak yüzeye “Kadran” denir. Kadrandaki şu kısa okun adı “Akrep” tir. Biz bu uzun oka “Yelkovan” diyoruz. Akrep bize saatleri, yelkovan ise dakikaları gösterir. Dakikalar saatlerden daha az zaman içerdiklerinden, yelkovan akrepten çok daha hızlı ilerler. Örneğin; kadrandaki şu minik çizgiden bu minik çizgiye kadar ilerlediğinde yedi dakika geçmiş olduğunu belirtir. Şu minik çizgiden şuradaki minik çizgiye kadar geldiğinde ise; ikisi arasında onbeş dakikalık bir zaman geçmiş olduğunu bildirir.

Adam, pantolonunun arka cebinden çok görevli bir gereç çıkardı. Bunun bir dolu parçaları arasında bir bıçak bulup açtı, sonra onu öylece Hikmet Çocuk ‘a uzattı :

- Bu bıçak, şunlar da ıspanak. Dedi. Şimdi benden sana istediğin kadar izin. Bu bıçakla şu bir demet ıspanağı enlemesine dilim dilim doğrayacaksın ve ben de bu arkadaşlarının önünde sana saat tutacağım. Tamam mı?

- Tamam.

- Tamamsa; başla bakalım. İşte çıngırağı beş dakikaya ayarladım. Çalınca yarışma bitmiş olacaktır.

Beş dakikalık bir zamanla Hikmet Çocuk arasında soluk soluğa bir yarış başlamıştı. Hikmet Çocuk, tüm yaşamında ilk kez eline aldığı bir büyük ve keskin bıçakla bir iri demet ıspanağın taptaze ve yemyeşil yapraklarını kesmeye çalışıyor, çevresindekiler ise meraklı bakışlarla yelkovanın ilerleyişini izliyorlardı. Heyecan büyüktü ve hep bir ağızdan bağırmaktan kendilerini alamamışlardı :

- Haydi Hikmeeet… Çabuk Hikmeeet…

Çıngırak çıngırdadı ve ıspanakçı Hikmet Çocuk ‘un elindeki bıçağı aldı, yerine yerleştirdi, cebine koydu :

- Şimdi ona söyleyeceklerime tümünüz kulak verin. Dedi. Bu arkadaşınızın anlattıklarına bakılırsa; Köroğlu, Bolu Beyi ‘nin sarayında, üst üste gelen yetmişbin kafiri yedi dakikada, sonraki ikiyüzbin gavuru da onbeş dakikada kırmış, tüketmiş. Hesaba vurduğumuzda; Köroğlu ‘nun yirmiiki dakikada ikiyüzyetmişbin savaşçıyı kırabildiği ortaya çıkıyor. Oysa; arkadaşınız ne yaptı? Yedi dakikada bir demet körpe ıspanağı bile doğrayamadı. Kendisine yirmiiki dakikalık zaman tanısaydık; yine doğrayamazdı ve ivedilikten belki de parmaklarını keserdi. Peki, bu onun yeteneksizliğinden midir? Asla değildir. Zira; kim olursa olsun, bir insan bu kadarlık bir süre içerisinde üç aşağı-beş yukarı, ancak bu kadar ıspanak doğrayabilir. Kaldı ki; insanı, hatta tepeden tırnağa silahlı bir savaşçıyı doğramak ıspanak doğramaya da benzemez. Köroğlu ‘nun Köroğlu olmasına karşın, yirmiiki dakikada, şaşırmadan ikiyüzyetmişbinlik bir sayıyı dahi onar onar bile sayabileceğini sanmıyorum. Dolayısıyla; Köroğlu ‘nun yirmiiki dakikada ikiyüzyetmişbin silahlı adamı kırdığı yolundaki sav, çocukça bir abartmadır. Bu abartmayı elbette ki; Köroğlu ‘nun kendisi değil, onu tutanlar, onu sevenler yapmışlardır. Bence bu; Köroğlu ‘ya iyilik değil, kötülüktür. Çünkü; “Yap” dense; yapamayacağı bir iştir. Birini, yapamayacağı şeylerle övmek yani övgüyü abartmak, onu zamanla bu abartmalı övgülere inanmak ve onları sahiplenmek zorunda bırakır. Belki de bu yüzdendir ki; Köroğlu da, İran Şahı Abbas ‘ın kırk savaşçısının hakkından gelebileceğini sanmış fakat ne kadar yazıktır ki; daha aralarına daldığı anda öldürülmüştür. Bir başına bu gerçek bile Köroğlu ‘nun ölümsüz olmadığını ortaya koymaktadır. Köroğlu elbette ki; bir yaman yiğittir, bir yaman ozandır, bir gözü pek, bir yüreği çift çatal kişidir, adı destanlaşmış, koçaklamaları olanca sıcaklığıyla, olanca içtenliğiyle günümüze kadar gelebilmiş bir insandır. Ama bir insandır. İnsanların yapamayacaklarını yapabilen bir Tanrı değildir. Sevince; onu kendi öz gerçeğiyle sevmeli, yapabildiklerini övmelidir. Abartma kimseye bir şey kazandırmaz fakat çok şeyleri götürür.

Ölümsüz sandıkları Köroğlu ‘nun öldürülebilmiş olması, çocuklar arasında derin bir şaşkınlık ve derin bir üzüntü yaratmıştı. Ispanakçı bunun böyle olacağını biliyormuş gibiydi. Etkili bir sesle sözlerini sürdürüp durmaktaydı :

- Arkadaşınız, Bolu Beyi ‘nin ikiyüzyetmişbin kafirinden, gavurundan söz etti. Onu suçlamıyorum. Zira, öğretenler, anlatanlar ona böyle öğretmiş, böyle anlatmışlardır. Ben bunun gerçek olmadığını söylemekle yetineceğim. Bolu, Osmanlı Dönemi ‘nde de, bu Cumhuriyet Dönemi ‘mizde de bizim bir ilimizdir. Oranın halkı da, tıpkı bizim gibi bu ülkenin halkı ve bu ulusun bireyleridir. Bolu Beyi ‘nin adamları kötü adamlar olabilirler ama kafir yani gavur değillerdir. Zira, dinimiz onların da dinidir. Üstelik de, bir insanın veya insanların Müslüman olup olmadıklarını ancak Tanrı bilebilir ve başkaları asla bilemezler.

Ispanakçı tabakasından çıkardığı bir sarma sigarayı dudaklarının arasına sıkıştırdı, kavlı çakmağıyla yaktı, ilk dumanını havaya üfürerek yeniden anlatmaya başladı :

- Osmanlı Padişahları ‘ndan Yavuz Sultan Selim ‘in son yıllarında Bozok ‘lu Şeyh Celal adında biri, çevresine topladığı çiftçilerle birlikte devlete başkaldırmıştır. Bu Bozok, Yozgat yöresinde bir yerleşme birimidir. Başkaldırma ilk kez Tokat ‘da ortaya çıkmıştır. Başlarındaki o adam yüzünden bu başkaldırmalara “Celali Başkaldırmaları” denmektedir. Başkaldırmanın nedeni, bazı vergi toplama görevlilerinin devletten gizli ulusa haksızlıklar yapmış olmalarına dayanmaktadır. Kendilerine “Levend” adı verilen bazı işsiz-güçsüz ve topraksız köylüler, “Sekban” denen bazı paralı erler ve halk arasında “Suhte” olarak anılan bazı medrese öğrencileri bu başkaldırılara katılmışlardır. Başkaldıranlar, köylerdeki-kentlerdeki insanların varını-yoğunu talan etmişler ve halkı da canından bezdirmişlerdir.

Ispanakçı, ışıl ışıl parlayan kara gözlerini, çevresindeki çocukların yüzlerinde gezdire gezdire bir süre soluklandı. Sonra söz yeniden girdi :

- Köroğlu yani Ruşen Ali, bu başkaldırmaların Bolu yöresindeki önderidir.

Ispanakçı, yanındaki Kocakelle A ‘med ‘in başını bir eliyle ve Hikmet Çocuk ‘un başını da obir eliyle okşadı :

- Yanlışlıklar ve haksızlıklar her zaman ve her toplumda ortaya çıkabilir. Ancak, bunlar yüzünden devlete başkaldırmak, hele özellikle, bunu neden edinip başkalarının varını-yoğunu ılgarlamak uygar yurttaşlığa yaraşan bir çözüm değildir. Hak aramanın, haksızlık gidermenin uygun yolları da vardır. Kişinin herhangi bir canıyanmışlığı varsa; bunun acısını devlet çıkarmalıdır. Yenmiş bir hakkı söz konusuysa; bu, devletçe aranmalıdır. Cumhuriyet ‘le yönetilen ülkemizde, bunlarla görevli mahkemeler vardır. Biz bunların tümüne birden “Yargı Organı”, “Yargı Erki” diyoruz. İşi bunlara bırakmayıp herkesin kendi hakkını kendisinin aramasına pekilenirsek; bizi biz yapan sosyal dengeler alt-üst olur. Gücü yeten gücünün yettiğine kan kusturmaya başlar. Böyle bir ortamda tüm güçsüzler ezilir giderler. Oysa; dünyada, güçlüler kadar güçsüzlerin de yaşama hakları vardır. Bu hak insana Yaratıcı yönünden verilmiştir. O nedenle; yaratılmışlar hakka ve haklıya saygı göstermek zorundadırlar.

Ispanakçı sözlerinin arasında yeni bir soluk almak zorunda kaldı ve sonra :

- Çocuklar… Dedi. Geçmişi kana-savaşa bulanmış olan bu Türkiye, bu Kutsal Ülke artık kan ve savaş istemiyor. Barış istiyor. Onun içindir ki; Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk “Yurtta barış, dünyada barış.” demiştir. Sadece yurtta değil, dünyada da herkesin mutluluğundan yanayız. Yerli-yabancı herkesi sevmekten, herkesle kucaklaşmaktan yanayız. Artık bunu anlamalıyız ve anlayabilmek için de, yalanlardan kaçmalı, abartmalara pabuç bırakmamalı, sadece ve sadece gerçeklere yönelmeliyiz. Bizi gerçeklere götürecek olan da söylenceler, uydurmalar, nabza göre şerbet vermeler ve abartmalar değil, ilimdir. Atatürk ölmüştür ama Atatürk yaşamaktadır. Zira; O ‘nun mirası başka hiç kimseye, hiçbir ulusa değil, bize, Türk Ulusu ‘na kalmıştır ve “Yaşamda en gerçek yol gösterici deneysel ilimdir.” Diyen O ‘dur. Bir ıspanakçının da size öğüdü şudur : Benim size yaptığım gibi hiçbir şeyi denemeden, onun her yerde, her zaman aynı sonuçları verdiğini görmeden o şeye inanmayın. Yaşadığınız ve yaşayacağınız her şeyi bu ışık altında sorgulayın. Sonunda zararlı çıkan siz olmazsınız.

Ispanakçı, tereği tam ortasından ikiye ayrılmış kasketiyle, pamuklu vatkaları omuzlarından fırlamış kirli ceketiyle, buruşmuş ve rengi solmuş pantolonuyla ve ayaklarındaki burnu patlamış ayakkabılarıyla ıspanak yüklü arabasına doğru ilerledi. Eğildi, arka tekerlekler altına koymuş olduğu taşları aldı, onları yakındaki duvarın dibine özenle bıraktı, tabakasından yeni bir sarma sigara çıkardı, çocukların meraklı bakışları altında sigarasını kavlı çakmağıyla yaktı. Sigarasından bir-iki soluk alıp bahar havasına üfürdü, ıspanak yüklü arabasını arkadan elleriyle iterek çocukların yanından ayrıldı ve sağa-sola bağırarak uzaklaşmaya başladı:

- Ispanağım vaaar… Körpe körpe, yeşil yeşil ıspanaklarım vaaar…

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

İLKLER (Hikmet Çocukun İlkleri) İsimli Öykülerinden > 201 -219/219)

(Antoloji.com sitesine kaydı 11 bölüm halinde ve 07/03/2007 tarihinde tamamlanmıştır.)

 

Meçhullükler Ve Ben

Huseyin Akcam

Beyhude gecen bir zamanın,
Otobüsüne bindim deryadan,
En ön koltukta yer aldım hoyratın,
Bilinmeyene yelken açtım hayatın,
Uçsuzluğun etrafında dolandım,
Ben dolandım o dolandı ekseninden,
Kalabalığın arasındaki suskunlukların,
Haykırdım kendi kendimin içinden,
Nereye, nereye gittiğini bilmeden,
Bir meçhullüğün kapısının ardından,
Ses versen duyacak mı seni tanımayan,
Olsun sırrını çözeceğim bu meçhullüklerin,
Ardı sıra gelen karanlıktan,
İster uçsuz bucaksız olsun,
İster bir ömür sürsün,
Yanlış olan ben miyim,
Akıp giden zamanın,
Ne güzeldir oysa baktığımda ayla gün,
Dış yüzüm mü değişsin,
Ey ahali bana bunu söyleyin,
Bana hiç benzemesin mi;
İçimdeki suretim…

Hüseyin AKÇAM

İlk İstiklal Marşı

ilklerHikmetCocuk

Bahar Hikmet Çocuk ‘u büyülemişti.

İlçede biri “İstiklâl”, obiri “İnkılâb” adında iki ilkokul vardı ve o, “İnkılâb” İlkokulu ‘nun birinci sınıfında okumaktaydı.

Başında, çevresi tek sırmalı siyah bir kep taşıyordu. Parlak siyah renkli pantolonunun paçaları çıplak dizlerinin üstündeydi. Sırtında parlak siyah bir önlük ve boynunda bembeyaz bir yakalık mevcuttu. Ayaklarına yeni alınmış olan beyaz yazlıklarını giymişti.

Ruhu, süt rengi çiçekler arasında cıvıldayarak kanat çırpan kuşlar gibiydi. İnmek, ayaklarını toprağa basmak bilmiyor, sürekli olarak uçuyor, uçuyor, uçuyordu. Evden okula gitmek için çıktığı halde, okula gitmesi gerektiğini bile unutmuştu. İki yandan yapılarla çevrilmiş olan toprak yolda, karşılaştığı her şeye bakıyor, baktığını-gördüğünü yercesine, içercesine, solurcasına içine sindirmeye çalışıyordu.

Kokuları ruhlara işleyen ve gönülleri sarhoş eden leylaklar, mor salkımlar halinde bahçe duvarlarının üstlerinde sere-serpe güneşleniyorlardı. Meyve ağaçlarının bembeyaz, taptaze, körpecik çiçekleri bahçelerin bayramlıklarına benziyordu. Evleri, bahçeleri, çiçekleri, çimenleri ve yemyeşil tarlaları sımsıkı kucaklayan günün taze serinliği daha yeni ısınmaya başlamıştı. Körpe gölgeler bir uçtan bir uca leylak kokuyorlardı. Çevresi ılık yeşil sürgünlerle kuşatılmış olan taş pınar leylaklar içindeydi. Güneşin ilk pırıltıları, taş oluktan taş yalağa akan duru suda yıkanmaktaydı. Kalbur dolusu serçe, yalağı bir kenara bırakmış, oluktan su içiyor ve pınarın oluğuyla taşları arasında pırpırlıyorlardı. Pınarın yanında birbirinden güzel, birbirinden körpe, birbirinden yaramaz iki köpek eniği altlı-üstlü oynaşıyor, sütdişleriyle birbirlerini ısırmaya çalışıyor, tırnaksız pençelerle birbirini pençeliyor, mini minnacık “Hev… Hev…” lerle birbirine bir şeyler söylüyordu. Ilık toprağa sereserpe uzanmış olan az ötedeki anaları, saklanmış bir gururla ve ilgisiz bir ilgiyle onları izliyordu.

Hikmet Çocuk köpeklerden hiç korkmuyordu. Zira; onlar masallarındaki “Köpek Kardeş” leriydi. Kendisi onları sevdiği için onların da kendisini sevdiklerinden emindi.

Alfabesiyle defterini sağ kolunun altından sol kolunun altına aktararak ana köpeğin önünde sevgiyle çömeldi ve eliyle başını okşamaya başladı :

Sen bir pınar köpeği misin? Kimsecikler bu duru suyu kirletmesinler diye mi bekliyorsun? Senin mini-minnacık yavruların mı var? Sen onların yaramazlıklarından mı hoşlanıyorsun? Senin yavruların çok mu güzel? Böylesine güzel yavruların var diye sen çok mu şımarıyorsun? Burada olduğunuzu bilseydim; etli etli kemikler getirirdim ben de size. Ne yazık ki; bu anda kemik falan yok yanımda. Çünkü; ben okula gidiyorum. Okula giderken kemikle gidilmez ki. Ben tertemiz gidiyorum okuluma. Bak, nasıl bir kesmişim tırnaklarımı, nasıl bir fırçalamışım dişlerimi, akıllım. Ne kadar şaşılacak şeydir ki; sen diş bile fırçalamadığın halde, senin dişlerin benim dişlerimden beyaz, senin dişlerin benim dişlerimden temiz.

Hikmet Çocuk, eniklerine elatmadan önce, ananın okşanıp sevilmesi gerektiğini biliyordu. Bu bilgisi doğru bir bilgi olmalıydı ki; köpek, eniklerinin birer birer kucağa alınmasına, sevilmesine bir tek kere bile karşı çıkmadı. Eniklere gelince; onlar tatlı tatlı mızıldandılar, sevilip okşanmaktan hoşlandılar ve körpe dilleriyle Hikmet Çocuk ‘un çenesini-yüzünü yaladılar. Ana, onların sevildikten, okşandıktan sonra yerlerine bırakılacaklarından emin gibiydi. Öyle de oldu. Hikmet Çocuk enikleri yere bırakıp uzaklaşırken, yavrular onun peşinden birkaç adım koştular, gitmemesi için “Veh… Veh…” lediler ve sonra yeniden kendi yaramazlıklarına döndüler.

Leylak kokuları içindeki çiçekli yol, az ötede inişe vurmuştu. Yaşlı bir kadın, elindeki yeşil bir dal parçasıyla önündeki ineği yokuş yukarı çıkarma kaygısındaydı. Hemen arkalarından gak-gaklayan ve paşa paşa yürüyen bir-iki kaz göründü ve kazlar kendisine değer bile vermeden, ağır ve güvenli adımlarla çiçekli bir yıkıntıda kayboldular.

Hikmet Çocuk, bir sağ ayağının, bir de sol ayağının üstünde seke seke ilerlemeye koyulmuştu. Okul görününce, bu sekmeli yürüyüş soluk soluğa koşuya dönüştü.

Okulun bahçesi pazaryeri gibi kalabalıktı. Önlüklü-önlüksüz bir dizi çocuk sevinçli haykırışlarla şuraya-buraya koşuşuyor, oyunlar oynuyor, birbirleriyle ayakta söyleşiyor, birbirlerinden bir şeyler kaçırıyor, birbirlerini kovalıyor, bir-iki dizesi olan fakat gerisi olmayan şarkılar söylüyorlardı. Okulunun önündeki çifte trabzanlı taş merdiven çocuk doluydu. Ve körpe bahar havasında yine körpe leylak kokusu vardı.

Bahçedeki körpe bağrışlar ve bitip tükenmeyen kaynaşmalar çalan zilin sesiyle bıçak gibi kesilivermişti. Zil sesinin ardından, elindeki kısacık ve incecik çubuğuyla başöğretmen okulun taş kemerli kapısında göründü. İçeriden birer birer çıkan kadınlı-erkekli bir öğretmenler grubu, başöğretmenin yanından korka-çekine geçerek ve taş basamakları birer birer inerek öğrencileri Atatürk büstünün önünde sıraya sokmaya koyuldular.

- Haydi çocuklar, sıralanın… Herkes kollarını önündeki arkadaşının omuzlarına koyup mesafesini ölçerek yerini alsın ve artık konuşmayın : Bayrak Töreni başlamak üzere…

Atatürk altındandı. Sabah güneşinin körpe ışıkları altında Atatürk Atatürk parlıyordu. Yüksek bir dayanağın üstünde Atatürk Atatürk duruyordu. Fakat kolları olmadığı gibi, göğsünden aşağısı da yoktu. Dayanağın tam altında “Türk, Övün. Çalış. Güven” sözcükleri yeralmaktaydı.

Hikmet Çocuk, Türk olduğu için önce övünmesi, sonra çalışması, çalıştığı için de kendisine güvenmesi gerektiğini, bu sözcükleri ilk gördüğü, bu okula ilk geldiği gün kendiliğinden öğrenmişti. Ama Atatürk ‘ün kollarının, ellerinin ve göğsünden aşağısının neden olmadığını kendiliğinden bir türlü bulup çıkaramıyor, kendiliğinden bir türlü öğrenemiyordu. Bunu kendisine birinin, bir başkasının öğretmesi gerekiyordu fakat kimse de öğretmiyordu. Evde beybasından sormuş, yanıtını alamamıştı. “Beyban hamal olsa ve gereken yanıtı bilmese; ne yapardın?” “Kendim araştırırdım, kendim düşünürdüm, kendim bulurdum.” “Yap öyleyse dediklerini.”

- Öğrenciler, susun… Konuşmayın artık…

Okulun en uzun boylu öğrencisi Atatürk büstünün önünde durmaktaydı ve elindeki uzun çubukta büyükçe bir bayrak vardı. Bayrak “Bizim Bayrağımız” dı, “Türk ‘ün bayrağı” ydı. Uğruna seve seve kanımızı dökmemiz, seve seve canımızı vermemiz gerektiğini biliyordu. Ama bu bayrağın çubuğa takılı yerinin neden diklemesine beyaz, zemininin neden kırmızı, ayla yıldızın neden beyaz olduklarını, ayın neden yarımay veya dolunay olmadığını, yıldızda neden beşten az, beşten çok köşe bulunmadığını Hikmet Çocuk bilemiyordu. Öğretmenleri neden kendilerine bunları anlatmamışlardı? Bu bayrak Türk ‘e nereden bayrak olmuştu? Bayrak aslında Türk ‘ün nesiydi? Bayrak Bazan neden direklerde, Bazan neden yapıların balkonlarında-pencerelerinde, Bazan neden böyle uzun boylu öğrencilerin ellerindeki çubuklardaydı?

Öğretmenlerin tümü, yüzleri bayrağa dönük olduğu halde sıraya girmişlerdi. Onlardan sadece biri öğrenci dizilerinin önündeydi ve yüzü çocuklara, arkası bayrağı tutana doğruydu. Elinde bir çubuk vardı ve bu çubuk başöğretmenin elindeki çubuktan bile uzundu. Hem sağ eliyle bu çubuğu havada tutuyor, hem de öğrencilere seslenip duruyordu :

- Ben “Bir, ki, üç” deyince, hep bir ağızdan İstiklâl Marşı ‘mızı söylemeye başlayacağız. Hazırlanın. Dikkat. Bir, ki, üç.

Uyarıdan sonradır ki; tüm öğrenciler öğretmenleriyle birlikte marşa başladılar :

“Korkma, sönmez bu şafak…

Larda yüzen alsancak.

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak, o be.

Nim milletimin yıldızıdır parlayacak. O benim…

Dir, o benim milletimindir, ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal,

Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet, bu celal, sana…

Olmaz dökülen kanlarımız sonra helal, hakkıdır…

Hakka tapan milletimin istiklâl.”

Öğrenciler, öğretmenlerinin gözetimi altında ve diziler halinde okula ve sınıflarına girmeye koyuldular. Hikmet Çocuk, yanındaki arkadaşlarının kimler olduğunu, basamakları ne zaman çıkıp bitirdiğini, sınıfına ne zaman girdiğini, Hayat Bilgisi dersinin ne zaman başladığını hiç anımsayamıyordu. Kafası allak-bullaktı. Arkadaşlarının her şeyi bildiklerini, sadece kendisinin hiçbirşeyi bilmediğini düşünüyor, bilmediklerini sormaya çekiniyor, başkalarına alay konusu olmaktan korkuyor, o sormadan da hiç kimse kendisine, o bilmek, o öğrenmek istediklerini söylemiyor, anlatmıyor, öğretmiyordu.

İstiklâl Marşı ne demekti? İstiklâl neydi? Marş neydi? Niçin İstiklâl Marşı ‘nı her pazartesi günü derse başlamadan önce ve niçin her cumartesi günü dersten sonra söylüyorlardı? Bayrak niçin İstiklâl Marşı söyleneceği zaman ortaya çıkarılıyor, başka günlerde de ortaya çıkarılmıyordu? Bu marş söylenirken niçin öğretmenler ve öğrenciler hazırola geçiyorlardı? Marşı söyleten öğretmenin elinde niçin o ince, uzun çubuk vardı ve niçin çubuğuna boşlukta ilginç hareketler yaptırıyordu? Marş okunurken herkes yüzünü bayrağa çevirdiği halde, o niçin bayrağa arkasını dönüyordu? “Korkma, sönmez bu şafak” neydi? “Larda yüzen Alsancak” ne demekti? “Sönmeden yurdumun üstünde” sözcükleri ne anlama geliyordu? Marşın bir yerinde niçin “Tüten en son ocak, o be” deniyordu? Neden “Nim milletimin yıldızıdır parlayacak o benim” diyorlardı? “ Dir o benim milletimindir ancak” ne anlamda söyleniyordu?

Yoksa; İstiklâl Marşı derslerin başladığını veya bittiğini vurgulayan bir simge miydi?

Marşın sonunda neden “İstiklâl” den söz ediliyordu?

Hikmet Çocuk, ilçede iki ilkokul bulunduğunu, kendi okullarının adının “İnkılâb”, obir okulun adının da “İstiklâl” olduğunu anımsadı ve yetersiz de görünse; sorularına az-çok bir yanıt bulabilmenin sevincini yaşadı. Bulmacayı çözmüştü : Kendileri İnkılâb İlkokulu öğrencileri olarak her pazartesi ve her cumartesi günü, onların marşını yani “İstiklâl Marşı” nı söylerken, onlar da aynı günlerde kendilerinin marşını yani “İnkılâb Marşı” nı söylüyor olsalar gerekti. Okulunda bu marş “İstiklâl” diye bitirildiğine göre; İstiklâl İlkokulu” nda da aynı marş “İnkılâb” diye bitiriliyor olmalıydı. Belki de ortada bir centilmenlik yani bir incelik anlaşması vardı.

Hikmet Çocuk başını kaldırdı. Hayat Bilgisi Öğretmeni üstüne eğilmiş, onun beş numaraya vurulmuş başını okşamaktaydı :

- Hikmet… Yavrum, acaba kimlerin camını kırıyorsun hayalinde? Acaba hangi kuşu vuruyorsun sapanınla? Acaba hangi kapının zilini çalıp kaçıyorsun?

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

İLKLER (Hikmet Çocuk’un İlkleri) isimli Öyküler’inden > 129 -136/219)

Arkadaşım Kitap

kitap

 

Bir aşktı benimkisi,

Kitap aşkı.

Şairlerle yüzüyorum,

Akdenizlerde…

 

Sahile girmişim,

Sen yoksun yanımda,

Aşkı bulmuşum,

Çiçek açmak bilmiyor.

 

Kelebekler uçuyor,

Masallara dalıyor.

Bir gülümseme  var.

Kitabımın içinde…

 

Olmaz

Olmaz

Ateşle barut yan yana gelmez,

Benim gönlüm sensiz yürümez.

Karanlıktan çıkan ışık gibi,

Sen sürükledin aşka beni.

 

Bazı mermiler deler geçer kalbi,

Acıtır seni, benim gibi,

Olmaz bizim aşkımız gibisi,

Sensin benim kalbimin sahibi.

 

Geçmez yıllar sensiz,

Bir an geldin kalbime, vakitsiz,

Çaldın gittin aklımı, kalpsiz,

Bu kez olmaz sensiz.

 

Durmaz kalbimin sesi,

Kıskanır başkaları seni,

Olmaz, olamaz böylesi!

Bitmez, kalbimin sevgisi.

 

Kırmızı gül gibisin,

Akarsular senin sesin.

Kalbim atar senin için,

Bir an bile bitmeksizin.

 

Mermiler deldi yüreğimi,

Kapandı gözlerim sanki.

Dayanamadım, kaldım senin gibi,

Olmadı, bu seferki.

 

Sensin aşkımın simgesi,

Kalbimin gözbebeği.

Benim sevgim senin gibi,

Olmaz, benim aşkım gibisi.

Kalp Acısı

KalpAcisi

 

Bir özlemdi benimkisi,

Seni bir gün bulabilmek.

Hani rest çekiyordun,

Leyla’yla Mecnun’a

 

Hani beni bırakmayacaktın,

Bana güller getirecektin,

Ne oldu , ne oldu söyle bana!

Sevgimiz aşkın oyununa mı geldi?

 

Bitti mi her şey bu kadar mıydı?

Ne kadar  çabuk geçti yıllar?

İşte buldum dediğim an

Benim sonum oldu…

Başlangic

   Tek kişi başlar yeni bir hayata, sonra eşini bulmuştur. Öteki yarısı da tamamlanmış, mutludur. Ardından aileye yeni üyeler merhaba der, sancılar çekilse de varlıkları ile unutturur. Bir, iki derken aile iyice çoğalır. Günler su gibidir, durmaz yerinde akar en istemediğin zaman parmaklarının arasından. Zamana hükmün geçmez. Bir bakarsın ne çok şeyi geride bırakmışsın. Özledikçe anarsın geçmişindeki güzel izleri. Kim bilir kaçı hafızandan silindi.

   Gün gelir belleğindeki kalıntılar ağlatır seni. Tekrar o günlere dönmek ama bu kez o günleri farklı yaşamak istersin amma velakin ne mümkün. Giden gitmiş, biten bitmiştir. Anılarına yapışır kalırsın. Yapıştıkça kanamaya başlarsın. Çaresizliğini bir kez daha anlar ve boynunu bükersin, razı olmalısın geçen, giden zamana. Senden götürdüklerine. Kabullenmek yok etmez ama azaltır acılarını. Azaltmasa kaç yazar ki?

   Güçlü yaratılmışız, ne işkencelere, ne acılara dayanır da bu yürek yine isyan etmez, yine yıkılmaz, yine ölmez vadesi dolmayınca. Ölmek de zormuş, öyle diyorlar. Ölmeyi istemez kimse, en hastası bile bir nefes daha fazladan almak için çırpınır ama ölmek zormuş, anlasana!

   Yaşarken ölenlerden olmak daha zor. Ruhun ayrı gibidir bedeninden ama ayrılamaz. Dar gelir yüreğine ama taşamaz. Dostunu seçebilmişsen eğer; itaatkar olabiliyorsan, verdiklerinin değerini anlamışsan hangi acı isyan ettirebilir ki seni?

    Vuslat gibi görüyorsan ölümü, vuslata güzel hazırlanmalı. Yalancı dünyanın, yalancı sevdalarında kaybolmamalı.

Paraf

Biricik Aşkım

Biricik 

 

Seni aradım yıllarca

Senin olabilmek için

Ama sen benden her kaçtın

Bir yavru kuşum ben

Sahipsiz açmamış bir gonca.

 

Sen dünya ben güneş

Yavrumuzda ay

Güler yüzlü aşkım

Nerdesin?

Seni çok özledim.

 

Yüzüme dokunduğun

O pamuk eline ne oldu?

Seni seviyorum

Diyen kalbin nasıl durdu?

Benim Balığım

balik

 

Balığım var benim,

Karadenizlerde yüzüyor

Kitap okuyor başucumda

Pembe düşlere daldırıyor beni.

 

Sevgisiyle yaşadım

Mutluluğuyla uyandım.

Ondan öğrendim

Doğruyu, yanlışı.

 

Karadenizleri keşfettim.

Balıkları tanıdım,

Çiçekleri gördüm,

Biricik arkadaşım.

Kırılma Noktası

Kırılma Noktası

 

         Hayatınızda başarılı olma adına şu ana kadar yaşadığınız olaylarda silginiz olsaydı neyi siler yerine kalemle neyi yazardınız?

      Evet, silgi ve kalem ile hayatınızın kırılma noktalarını paylaşabilirsiniz.

Mermi ve Gözyaşı

Huseyin Akcam

Okyanuslar oldu yüreğim öfkesini sensizliğe vursun,
Olmayan bir kalbi titrettin, sevgisi sende dursun,
Kayaları deldi gözyaşlarım, maviliği sana sunsun,
Mermi oldu dağıttı taşları, İrem-i sende bulsun,

Mahcup bir bedenin coşkun döküntüleri,
Yırtık pırtık bir aşkın sessiz söküntüleri,
Vurmak için üç kuruşluk mermi ye gerek yok ki,
Sen gittiğinde beri gözyaşlarım infaz ediyor yüreğimi,

Oldu ya bir gün geri dönersen,
Vuslatı, yarını benle seversen,
Sevmenin sevilmenin kıymetini bilirsen,
Akıttığım gözyaşlarını mermi yapıp boynuma asacağım.

Hüseyin AKÇAM

İsyanım Ne İdi Benim?

dimoedes

İsyanım hayata mı, Rabbime mi, kendime mi bilmiyorum diye düşündüğüm zamanda çıktın karşıma. Hayatımı yenileme çalışıyordum ve ne kadar yola başvurduysam olmamıştı. Gittikçe kötüye gidiyordum ailemin benim için milyarlar harcayıp gönderdiği üniversiteyi bile bırakma durumuna gelmiştim. Borçlarım gittikçe artıyordu bir bataklığa saplanmıştım ve kurtulmaya çalıştıkça dibe batıyordum. Artık nefes alamaz duruma gelmiştim kendimi eve kapatıp herkesten uzaklaşmaya çalışıyordum kendimi ölüme terketmiştim. Ama sen geldin elini uzattın ve beni kurtardın bu durumdan. Şimdi herşey yolunda üniversitem bitmek üzere hiçbir borcum kalmadı aksine ben yardım eder oldum insanlara. İnşallah senin şansın benim gibi zor durumda olanlara da vurur. sana ne kadar teşekkür etsem azdır sayısal loto Smile

Tabii ki gerçek bir hikaye değildir ama okurken bir aşk bekliyorsunuz ona göre düşüncelerinizi hazırlıyorsunuz ve sonunda sayısal loto Smile

Herkesin bir sorunu bir derdi vardır ve herkesin derdi kendine çok büyük görünür özellikle de maddi sorunlar. Bu gibi durumlarda boş bir ümitle şans oyunlarına güvenmeyin. Allah çok şükür düşünmek için bir akıl ve çalışabilmek için de güç vermiştir bunu kullanmayı bilirsek hiçbir sorunumuz olmaz…

İlk Uslamlama

ilklerHikmetCocuk

            Tortum İlçesi, bağlı bulunduğu Erzurum İli ‘ne 57 kilometre uzaklıktaki bir yerleşim birimiydi. 1876 Yılında ilçe yapılmıştı. İsa ‘dan önceki 15 . ve 14. yüzyıllarda, bu topraklarda Hayaşa Krallığı ‘nın hüküm sürdüğü söyleniyordu. Yörenin, İsa ‘dan önceki 9. yüzyılda Muşki ‘lerin, 8. yüzyılda Urartu ‘ların, 7. yüzyılda da İskitler ‘in eline geçtiği bilinmekteydi. Urartu krallığı yıkılınca yerini Ermeni ‘ler almıştı. Bunu Med ‘lerin, Pers ‘lerin, Selevkos ‘ların, Part ‘ların, Romalı ‘ların, Bizanslı ‘ların ve Sasani ‘lerin egemenlikleri izlemişti. İsa ‘dan sonraki 7. yüzyılda  Arap ‘ların ele geçirdiği yöre, bunlardan Bizanslı ‘larca geri alınmış, 10 ve 11. yüzyıllarda Gürcü ‘lere yurt olmuş, 1045 yılında da Türkmen egemenliğine girmişti. 1071 Yılındaki Malazgirt Savaşı ‘nı izleyerek aynı topraklarda Saltuklu Beyliği kurulmuştu. Bu beyliğin yerine 13. yüzyılda Anadolu Selçukluları, sonra İlhanlı ‘lar, Moğollar, Karakoyunlu ‘lar Akkoyunlu ‘lar ve Safevi ‘ler geçmişti. 1514 Yılında Yavuz Sultan Selim eliyle Osmanlı topraklarına katılan yöre, 1828-1829, 1877-1878 ve 1916-1917 yıllarında olmak üzere üç ayrı kere Rus boyunduruğuna girmek zorunda bırakılmıştı.

            İlçe bir kaleler ülkesiydi : Tortumkale, Dikkale, Cevizlikale, Kirazlıkale ve Ekşiderekalesi ‘nin görkemli kalıntıları geçmişten günümüzü selamlamaktaydı. Bunlardan Tortumkale ‘ye, şırıl şırıl akan alabalık meşheri bir derenin tehlikeli yamaçlarından çıkabilmekteydi. Ancak, bu tehlikeli çıkışın herhangi bir ödülü yoktu. Zira; kale içinde ayak basıp soluk alınabilecek tek bir düzlük mevcut değildi. Çıktıktan sonra, bu derece yüksek bir kaleden nasıl inebileceğini insan kestiremez, ister istemez iniş korkusuna kapılırdı. Oysa; korku gereksizdi. Çünkü; iç kalenin öte yanındaki adam boyu bir yükseklikten atlayanlar, kendilerini, köye inen geniş ve güvenlikli bir toprak yolda bulurlardı. O nedenle, öylesi zorlu ve tehlikeli bir tırmanıştan sonraki böylesi bir iniş, düşte gökten yere düşerken uyanarak kurtulmaya benzerdi.

            Şelalesiyle ünlü olan Tortum, sebzesi-meyvesi, yağı-balı, eti-sütü, yoğurdu-kaymağı bol olan ve yağmuru hiç eksik olmayan bir ilçeydi. Bu ilçede yağmur, bardaktan boşanırcasına değil, kovalardan boşalırcasına yağmakta, derelerden seller gitmekte, duru çaylar ve kaynaklar her yağışta bulanmakta ve göğün teri taştan-topraktan yapılma evlerin içine içine işlemekteydi.

            O gün de, Tortum öylesi bir yağmurun pençesindeydi.

            Kerpiçten yapılma, tek odalı evin biricik penceresinin camında zorlu bir yağmurun pıtırtıları vardı. Yağmura direnemeyen toprak dam su geçirmekteydi.

            – Hikmet. Ayak altında dolaşma yavrum.

            Baba tavandan düşen her damlanın altına ayrı ayrı tas-tabak, bir ayrı sahan-tencere koymaya çalışıyordu. Tavanın damla geçirmeyen yeri kalmamış gibiydi. Işıksız odada yağmurun karanlığı hüküm sürmekteydi.

            Hikmet Çocuk bir iskemlenin üstündeydi. Pencerenin önünde durmuş, burnunu cama dayamıştı. Tavandan düşen yağmur damlaları arada bir başında başında tıpladığı halde, saçlarını kurulamaya gerek bile görmüyordu. Ana onu yerinden edip damlaların altına bir kab koymak istediyse de, çocuk buna izin vermedi :

            – Koymayın… Koymayın bu kabları odamıza…

            – E oğlum, görüyorsun, tavanımız damlıyor, ne yapalım koymayıp?

            – Bana ne, bana ne…

            Babanın ananın yapılacaklar konusunda neler konuştukları, nelere karar verdikleri Hikmet Çocuk ‘un umurunda bile değildi. Evdeki dünyasından ayrılmadan dışarıdaki dünyayla ilişkiye geçmiş olmanın derin şaşkınlığı içindeydi. Yağmur onun içerideki dünyasında var olmayan bir şeydi. Adını birkaç kere duymuş, kendisini ancak birkaç kere görmüştü. Yağmurun, kendisini, cami pınarının yalağında yüzdürmek için kibrit çöpü ararken yakaladığını, baştanbaşa ıslattığını ve çöplükten eve kaçırttığını anımsıyordu. Yağmuru, çöplüklerde kibrit çöpü arayan çocukları ıslatıp evlerine sokan biri sanmakta, onu kendi iç dünyasında kişileştirmekteydi. Dünyasında güneşin, ayın, yıldızların da kişilikleri vardı. Güneş onun için “Beyba”, ay onun için “Dede”, yıldızlar onun için gökyüzüne asılmış kandillerdi. Onun için kandil kandil değildi; “Ahmet Kandili”, “Rahmet Kandili”, “Şefkat Kandili”, “İffet Kandili”, “İsmet Kandili”, Ahmet, Rahmet, Şefkat, İffet, İsmet ‘ti. Tavandan damlayan ve yerdeki su dolu kaplarda şıpırdayan damlaları yağmurdan saymadığı belliydi. Zira; onlar sürekliliği olmayan, çöplükteki çocuğu evine tepemeyen, kişiliksiz bir şeylerdi. O damlalarla ilgilenmiyordu, penceredeki yağmurla birleşmiş, bütünleşmişti. Sadece gözleriyle, sadece kulaklarıyla yağmuru tanımaya çalışmaktaydı. Yağmur damın dışında, yukarıdan aşağıya vurup geçen incecik iplikler gibiydi. Islak iplikler zaman zaman yollarını şaşırıp şaşırıp camı kırbaçladıklarından, içerideki sessizliğe karşı pıtırtılar, hışırtılar vardı ve bunlar besbelli ki; yağmurun sesiydiler.

            Ana, akıntıya dönen damlaların bir su kovası yerleştirme peşindeydi. Toprak tabanı birbirinden değişik kaplarla dolmuş bulunan ve tavanı sürekli damlayan odada oturacak güvenli bir yere rastlayamayan baba, sığındığı damcılı bir köşeden oğlunu izleyip duruyordu.

            Dışarıda zorlu bir yağmurun hışırtısı, içeride ise, aynı yağmurun garip ve ıslak bir melodisi vardı. Tavandan düşen herbir damla, içine damladığı kaptaki suyun azlığına-çokluğuna, kabın türüne ve kendi ağırlığına bağlı olarak her keresinde bir ayrı ses çıkarmakta, nemli odanın içi, değişik şıpırtılarla ses verip durmaktaydı.

            Bir zaman sonra yağmur pencerenin önünden uzaklaştı fakat tavanın toprak tabana ağlaması ne azaldı ne de tükenmek bildi.

            Hikmet Çocuk, pencerenin önünden ayrılan yağmurla birlikte gitmekteydi. Burnu ıslak camda biraz daha ezilmiş, biraz daha yassılmış, yanakları cama, elleri de pencere pervazına biraz daha dayanmıştı. Artık, damcı sesleri içindeki odada değildi, tozdan arınan ağaçların, yağmurla yıkanan otların-fidanların, ıslak ve temiz yeşilliklerin içindeydi. Yanında elini ıslak eliyle tutup kavramış incecik, serin ve süslü bir yağmur vardı. Bedeni kuştüyünden hafifti ve kerpiçten yapılma ıslak evlerin  çamurlaşmış damları üstünde uçup durmaktaydı. Uzak yapıların aralıklarından ıslak ve aydınlık bir “Beyba” sızıyordu. Bir yerlerde bir cam ıslak ıslak tutuşmuştu ve “Rahmet Kandili” gibi rahmet rahmet parlamaktaydı. Bakışları “Dede” yi aradı, bulamadı, aranırken Ahmet Ahmet pırıldayan “Ahmet Kandili” gözlerini kamaştırdı. Yaşantısının ilk kubbesiyle karşılaşması pek gecikmedi. Kubbe ışıl ışıl ışıldayan bir şeyle kaplanmış ve yağmur kubbedeki ışıkları ıslatmıştı. Yağmur elini bırakmıştı, kubbedeydi, kubbeyi iplik iplik, sicim sicim kucaklıyor ve kim olduklarını bilemediği birtakım damlalar kubbenin bağlantılarından yana-söne, parlaya-karara aşağılara süzülüyordu. Kubbenin bir yanında dikine yükselen ince belli bir ev vardı ve belini taştan bir kemerle bağlamıştı. Kendi evlerinin kapısına benzeyen kapı kemerin altındaydı ve altına taştan bir kemer daha kuşanmıştı. Kalemi andıran evin damı yoktu, onun yerine ıslak ıslak parlayan bir külah giyinmişti. Külahlı evin yanında ince, uzun, alabildiğine güzel, ıslak yaprakları ışıldayıp yaylanan körpe yeşil bir ağaç durmaktaydı. Ağacın ıslak yeşil yaprakları bir o yana, bir bu yana pır pır pırpırlayarak dönüyor, döndükçe bir kararıyor, bir ışıldıyordu. Kubbenin çevresi de ıslak yapraklı ağaçlarla bezenmişti ama ağaçların en güzeli o külahlı, çifte taş kemerli, ince, uzun evle boy ölçüşen ağaçtı. O bir bambaşka güzel, bir bambaşka yeşil, bir bambaşka ıslaktı ve herşeyin bir padişahı olduğu gibi, onun da ağaçların padişahı olduğu besbelliydi.

            Hikmet Çocuk başını çevirmeden seslendi.

            – Beyba, Beyba, Beyba…

            – Yavrum?

            İçlerinde yağmur sularının şıpırdadığı tasların, tencerelerin, sahanların, teneke kutuların aralarından geçmeye çalışan baba, oturacak yer bulamamış olmanın huzursuzluğu içindeydi. Üstü-başı sular içinde olan ana, yağmur sularıyla dolup taşan kapları dışarıya taşımanın, dökmenin ve ivedilikle getirip yerlerine koymanın çabasına düşmüştü :

            – Bıktım-usandım canımdan. Bezdim yaşantımdan. Yağmur, yağmur, yağmur. Sonu gelmeyecek mi bunun, Tanrı aşkına?

            – Beyba, Beyba, Beyba…

            – Oğlum?

            Hikmet Çocuk, babasının yanına gelip gelmediğiyle hiç ilgilenmiyordu. Zira, geleceğini zaten bilmekteydi. Burnunu camdan, ellerini pencere pervazından ayırmaya gerek bile görmemişti. Zaten, baba da yanındaydı ve onunla birlikte ıslak camdan dışarıya bakmaktaydı. Minicik, üşümüş bir parmak cama dayanmış, dışarıyı gösteriyordu :

            – Beyba, yağmur bu mu?

- Bu çocuğum.

            – Bu yağmuru kim yağdırıyor?

            – Tanrı yağdırıyor oğlum.

- Beyba o ne?

            – Ağaç yavrum.

            – Ben ağacı biliyorum. Yanındaki ne?

            – O da ağaç, küçüğüm.

            – Onun yanındaki ne? O uzun ağacın yanındaki?

            – O minare.

            – “Minare” ne demek? Yanındaki ne ?

            – Biri minare, obiri de büyük kubbeli bir yapı. Onların ikisine birden “Cami” denir. Minare işte öyle ince, uzun, kalem gibi bir kuledir. Üstünden ezan okunsun diye yapılır.

            – “Ezan” nedir?

            – Namaz kılmaları için Müslümanları camie çağırmak amacıyla yapılan sözlü duyuruya “Ezan” denir. Ezan okununca yani namaz vakti bildirilince Müslümanlar camie koşarlar ve orada topluca namaz kılarlar. EDzanı okuyana yani Müslümanları namaza çağırana “Müezzin” diyoruz.

            – Müslümanlar niçin namaz kılıyorlar?

            – Tanrı ‘ya tapınmak için.

            – Müslümanlar tapınmak için camie mi giderler?

            – Tanrı ‘ya başka Müslümanlarla birlikte tapınmak yani topluca namaz kılmak isterlerse; camie giderler. Tek başına tapınmak isteyen her müslüman, her temiz yerde namaz kılabilir. Ama benimseneni camie gitmektir.

            – Cami nedir?

            – Cami bir tapınaktır. Cami Tanrı ‘nın evidir.

            Hikmet Çocuk burnunu ve yüzünü camdan, ellerini pencere pervazından ayırıp babanın yüzüne baktı. Ortada anlayamadığı, altından kalkamadığı bir şeyler varmış gibiydi :

            -Peki beyba, demeye başlamıştı. Bu yağmuru Tanrı yağdırıyorsa ve cami onun eviyse; kendi evine niçin yağdırıyor? Tavanı damlamaz mı? Evi bu bizim eve dönmez mi? Odasına tas-tabak dizecek olduktan sonra, yağmuru neden yağdırıyor ki, Tanrı?

 

 

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

İLKLER (Hikmet Çocuk’un İlkleri) isimli Öyküler’inden > 33 -42/219)

Aşkı Düşündün Mü?

Aşkı-düşündün-mü?  

Aşk nedir sizce? Sadece üç harften oluşan bir sözcük müdür, yoksa kelimeler ile ifade edilemeyecek bir duygunun anlam bulması mıdır? Nasıl ifade edilir, ispatı var mıdır, yeri ve zamanı var mıdır, insan hayatına nasıl girer, insan hayatında etkileri nelerdir, hiç düşüneniniz oldu mu acaba?

   Kimimize göre hayatın tekdüzeliğine, bütün sıradanlığına en soylu başkaldırıdır.

   Kimine göre hayata karşı işlenen hayata karşı işlenen en doğru suç ortaklığıdır.

   Kimine göre cesaret isteyen yürek isteyen yaşanılması gereken duygulardır.

   Her kişide ayrı anlam kazanan aşk ifade edilirken ise her türlü canlı ve cansız varlıkta anlam bularak kendisini ifade eder, ispatı var mıdır  tabii ki vardır. Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin ve nice destanlaşmış  aşıkların hikayesi yaşandıkları günden bugünümüze kadar insanların dilinden düşmemiştir.

   Aşkın zamanı var mıdır?  Hep hazırlıksız yakalar insanı, evli olmanız, sevgilinizin olması, bir ayrılığın taze yaralarını kurutmaya çalışmanız, bağlılıktan korkmanız, ailenizden çekinmeniz, hiç mi hiç umurunuzda değildir. İşte aşk bütün bunlara tek başına karşı gelebilme yürekliliğidir, belki de yeni hayata geçebilme yoludur.

   İnsan hayatına girebilmesinin bir çok yolları vardır, bir gece yarısı, bir güneş batımında, bir ay doğuşunda kalbiniz, yüreğiniz, beyniniz, aşkın hükümdarlığı altına girer ve esiri olursunuz aşkın…

   İnsan hayatını öyle bir etkiler ki sadece onunla yatar onunla kalkarsınız, dünyada hiç bir şeyi umursamazsınız, hayat onunla tekrar anlam kazanır. Yaşadığınız her olumsuzluk bile sizi mutlu eder, hiçbir şey sizi mutsuz edemez ta ki aşkı kaybetme korkusu beyninizde filizlenmeye başlayana kadar. İşte  o zaman acı ile kıvranmaya başlar, aşka sahip olabilmek için her türlü fedakarlığı yapmaya hazırlarsın kendini…

Bayram Ziyareti

 

-Esselaam Aliiküüm

-Aliiküm Selaam, buyrun, buyrun, ana maşşalllah, ana maşşallah, Kimler gelmiş, kimler gelmiş, geçinele şööle dip sedire. Hoş geldin Mısdafaa, age paltunu alıyım.

-Hoşgördük, Bayramınız mübarek ossun, Allah bugünnere gine gavışdırsın.

-Amin, amin cümleynen beraber, sizin de mübarek ossun. Haçcabaa, mantunu çıkar da irahat otur, iğreti gibi durma.

-Ana yoo, fazla durmıyacaaz, daha yini çıkdık, ilk sizden başladık, daha bi sürü gapı var.

-Diyele gıy ana’ zaten bayramdan bayrama gelirsiniz, onda da bir “ce’e” diyip gidersiniz.

-Nöğürdünüz, ne kesdiniz ya?

-Valla nöörelim, İnişden köğden bir tana bulmuş gelmiş, aabemgilnen ortak onu kesdik.

-İyi iyi, Allah gabool itsin, nası eti iyi çıkdı mı ya?

-Eh işdi, fena deyil, dün örtmede aralaşdırdık, bir-iki fıkaramız var onnara virdik, açcık gavırma yapacaaz, onu ayırdık, derisini,  bağırsaanı da oolannar vakfa virdi, dirkene ağşama gadar bayaa yorulmussuk, böğün sabah namazına zor kaktık.

-Hazar gari bu bayram işli bayram. Zaten birinci günü hiç bayramdan saymıyacan. Geriye galdı 3 gün. O da bir ammada geçip gidiyor. Siz ne kesdiniz ya?

-Gaç bizimkiler nanemolla, ho ho etini yimezler, goyun kesdik, o da yaalı çıkdı. Arife günü tandır ekmeği yapdıydık, ekmek salmasını pek severim, yidik içdik Allah’a şükür. Bak bi dabak var ısıdıyım geliyim de bi dadına bakın ee?

-Ana yoo, yini sufradan kakdık geldik, garnımız tok.

-Fazla deyil gıy zaten. Age Fadiiim, ekmek salmasını bir ısıdın da gelinele.

-Vallaha yimeyiz, sağol, gideceez.

-Ne yimin iden gıy, hazar Allah’ın emri, eşinen dosdunan yiyeceez.

-Öööle de vakdımız yok gardaşım,  soona geliriz iyşallah.

-Gaç hep ööle dirsiniz dirsiniz gelmessiniz.

-Bize ööle din ya hani sizin de pek geldiğiniz filan yok

-Hazar biz böyüğüz, bak sülalede Aamed Dayı’ndan soona em’böyük kim galdı?

-Yah  birer ikişer çekilişip gideller oruya. Raametli sizi pek severidi.

-Nur içinde yatsın, mekanı cennet ossun.

-Arife günü gitdim, ziyaret itdim  Musalla’da, Ismayıl Emmim, Üssüün Emmim

Ziinep Halam, Ayş’ablam, Havva Diizem, İpraam Dayım, Yöösif Aabem… hepbisi uzanıp yatıllar, bayaa orası burdan galabalık, yarın biz ölsek nerdeyse yir galmamış sanki.

-Allah gecinden virsin, sen öl de yir bulunur nası olsa, Allah İman-Gur’an nasip itsin.

-Yah mühim olan o. Kim bilir nerde ne zaman öleceez, Allah hayırlısını virsin.

-Amin, amin, hatırlan mı, geçen sene tam bayram günü Saddam asıldıydı. Adam dün gıralıdı bak böğün nerde?

-Ööle yaa, hani çocuklar nerde ya?

-Oynaşıllar, buralardadır. Ülen Memeeed, Ziliyaa, nerdesiniz gelinele, bak emmiyin yingeyin elini bi öpün.

-Temam babannee, geliyoz.

-Bayramın mübarek olsun.

- Ana maşşallah gocaman olmuş bu, herif olmuş, herif! Age bi de ben seni öpüyüm, ooh gıdığı da pek datlıymış. Ooo gızımız da hanım olmuş, tokaları da nası yakışmış ya, oh oh oh, Allah nazardan saklasın. Alın şu parayı da bir bakgala gidin bakıyım.

-İsdemez gaç nöörecekler.

-İsdemez olur mu yaav, al bakıyım hah şööle.

-Hadi bakalım sağol di bir emmine.

-Teşekkür ederim.

-Bak sen teşekkür filan da bilirmiş benim yiğenim. Ge  ben seni alıyım gidiyim de bizim Urkıya’ynan oynan. Hadi annesi getir ayakgabılarını da alıyım gidiyim ben bu gızı.

-Yoo, gitmez bu, anasından ayrılamaz, gapıdan çıkıvırsa vizilemeye başlar.

-Biz gidelim gaari bak lafa daldık geş galdık.

-Ana durun’ele  ekmek salması yimediniz bari bi ekmek gadifi yin de gidin. Age gelinneeer, alın da gelinele şu gadifi.

-Oooo, gadif de tam esgi gadiflerden olmuş amma, hele gaymak disen akıp gidiyor boğazından. Allah ziyaad itsin.

-Afiyed ossun da hani bitirmemissinki. Şonu da al’ele zaten ıçcık bişşi, hadi baayım.

-Aslında gözüm galdı da dokanır. Öteğenner tokdura gitdim gine bi sürü bişşiler çıkdı. Eeee, yaşlanıyoruz gaari. Gençliğimde olsaydı tepsiynen yiridim amma şimdi kedi çanağı gadar şiyi yiyemeeyoruz işde. Elinize saalık, hadi hatun gaari kakele, ıçcağı görünce yamışıp galmıssın.

-Kakalımnan geldiniz, kakalımnan gidiyorsunuz. Ana’ bak daa şeker de dutmadık, lafa daldık. Age Ziliyaa büfenin üsdündeki golonyayı al da ge.

-Büfe ne yaa babanne?

-Aman gız siz ona vitirin mi dirsiniz, ne garın aarısıysa işde, esgiden bizim evlerde bööle şiyler desdiliğe, ağzıaçığa gonurdu, şimdi bi sürü moderin tahdalar, tarabalar çıkdı, ben ne biliyim bu yaşdan soona onnarı mı belleyecem işim yok da?

-Şekerleriniz de fiyakalıymış haa. Age bi de şundan alıyım baari.

-Al al, çocuklara da götür hadin’ele Alla’aşgına.

-Hadi gaari bize  müsaade, şekerimizi de aldık, siz de buyrun gelin imi?

-İyşallah iyşallah, hiç olmadı amma neyse garim, bunu saymayız gine buyrun gelin. Ağşamüsdü çıkın gelin de bol-derin oturalım olur mu?

-Tabi goca gış geceleri nası geçecek, hazar bööle oturup kakacaaz, Dünyanın  dadı yiyip içmeynen, gonup göçmeynen.

Şu televizyon dinen alet çıkalı bizim ahali oturmayı kakmayı unuttu. O meret yoğukan yazın daşlıklarda, havuz başlarında oturulur, baçcedeki sille daşları sulanır, daşlar suyu fısır fısır sorup ortalığı türüm türüm koku gaplarkan ne sohbetler yapılırdı Gonya’nın bağ evlerinde.  Gışın ise iki ana bi guzu kerpiç odalarda odun zopasının far far ateşlerinin tavana vuran ışıltılarıynan yarennik ööle bi gaynadılırdı ki sorma gitsin…

 

Amma velakin bu netamel çıkalı ne sohbet galdı, ne de yarennik. Yok diziymiş, yok maçımış, yok bilmem neyimiş dirkene bırak oturmayı kakmayı, akrabalıklar bile unudulup gider.

 

Şimdilerde sadece bayramdan bayrama yapılan 5 dakkalık ziyaretler az buçuk sürüyor amma televizyonun üsdüne bi de cep telefonu çıkdı ya, yakında heralde bu bayram ziyaretleri de unudulup gidecek gibi. Anaya babaya, emmiye dayıya… yalan yannış bir mesaj çekdiğiynen, “Ben Alanya’da filan uteldeyim, bayramınız mübarek ossun…”

 

Haydaa, ülen gala gala bi bayramımız  seyranımız varıdı, onun da içine itdiniz haa. Gitmez gomaz olun o utellere. Hadi dirilere mesaj çekdin, ya ölüleri, Musalla’yı, Üçler’i, Hacıfettah’ı nası hallidecen bayramda, arifede? Valla raametli deden çıksa gelse o mezardan seni oralarda görse, çalı süpürgesinin sapıynan eşşek sudan gelesiye gadar döğer. Amma sende utanacak yüz, gorkacak göz galmamış  ki, ben ne diyim!

Yah hay gonşular; bakın işde mübarek gün gine ağzımı bozacam amma, Ya sabır…

 

Biz dönelim şu oturmamıza:

Esgiden bööle küresel ısınma, su gıtlığı, bilmem ne yoğudu, yağmur, gar bolca yağarıdı, bet berekat varıdı. İşde gış günneri de adam boyu garlar yağar, çelennerden sülükler sarkar, enseden köpek ulumaları, fırtınaların uğultuları gelirkene millet de evine gapanır, yassı namazından geldin mi ya önünde goca  yıl gibi upuzun bir gece var. Eee nası geçecek o gece? Çağır bakalım diizeleri, halaları, emmileri, dayıları, dünürleri..  gaynat garim ortalığı.

 

Zopanın üsdüne güğüm, çaydannık gonup da fokur fokur buharlar çıkdımı ya; evin camları da buğulanır, dışarısı soğuk amma içerisi ıçcacık olur. Esas ıçcak olan ise zopanın, buharın ıçcağından ziyade insanların muhabbetinin, sohbetinin ıçcaklığı. Ev saabının samimiyeti, misafirin ganı gönüllülüğü, getirilen ikramların mütevazi amma lezzetli oluşu da buna eklenince bak garim sen o muhabbete.

 

İkram diyince aklıma geldi. Şimdi bööle şaşıp düşüp de eve  misafir filan geleceğise evin hanımı gocasına bir telefon açıyor, “Ağşam filannar geleceğimiş, bir guru yimiş, öte beri filan getir” diyor. Herif de zaten gılibik, cep telefonundan sazan gibi arabada hanımın ağına dakılmış, “Temam hanım” diyip yanaşıyor bir dükyana “Şundan 300 gram, bundan 500 gram…” diyip parayı basıp naylon torbayı sallayıp eve geliyor.

 

Esgiden narasın bööle çarşı bazar. Yannış ananamayın çarşı bazar filan varıdı tabii de, ööle şimdiki gibi zırd bırd gidilmezidi dimek isdeeyom yani.  Yiyecek, içecek hatda giyeceğin çoğu evden tedarik idilir, deraametlenirdi. Ekmek tandırda yapılır, piynir-yağ-yoğurt evde çalınır, salça, guru, yarı, turşu evde yapılır, sucuk-basdırma hakeza. Yun evde eğrilir, iplik olur, ondan da gazak-çorap örülürdü. Elcek, takka, atgı…hep evde örülür, bunnara filan para harcanmazdı.

 

Haa şimdi gelelim guruyemişe. Çarşıdan filan bööle ıvır zıvır şilere para mı virilir ayıp valla. Yazdan gaysı gurusu, erik gurusu hazırlanır, gine gaysıdan besdil dökülür, çekirdeği gırılır acıysa datlandırılır, dadlıysa zaten hazır. Datlı bayamlar yani senin annıyacağın bademler, cevizler odaya getirilip yassı daşın üsdünde takıdık tukuduk çekicinen gırılır. Apartuman deyil ya aşşadakı gonşu irahatsız olsun. Hele çetin cevizise az daha guvetli vur.

 

Çitlek, gine evden yirli malı günaşıkdan. İğdeler baçcadaki ağaçdan.  Müsürleri isder gavurga yap, isder patlat, isder gölle yap. Bak bir müsürden 3 ayrı nevale çıkıyor, es geçme haa. Gavurga, patlak ve gölle. Hatda bi de o gavurgayı havanda döğüp dişi basmayan nenelere goyarsan al sana dördüncü gıda. Görüyon mu bereketi?  Müsürden ayrı buğdayı da al, isder gavurga yap kütür kütür yi, isder havanda döğ, ıçcık da şeker at içine gavıt yap, isdersen haşla bulgur bişir, üsdüne de ceviz-genevir epele, işde sana guruyemiş sofrasının hası, hem de 5 guruş masrafsız hazır. Bi de genevir helvası olsa ne gider amma şu soğuk gış gecelerinde. Tabi dişin sağlamısa. Esgiden pasdane mi yoğudu, var da biz mi bilmezdik ayrı mesele amma pişmaniyeyi bile evde dökerdik etirafı batıra batıra. Şekerli unu halka yapıp üç beş kişi folklör ekibi gibi döner duruduk pişmaniye gıvamına gelecek diyi.

 

Haa durele daa bu gadarınan bitmedi ki, o goca gış gecesi  otura otura için yavıncıdıysa küflü pinir, bekmez, tereyağı, bal, tandır ekmeği ne güne duru? Tabi bekmez de bal da şekersiz şerbetsiz gendi imalatın.  Pinir ekmek boğazına durusa onu geçirmek üçün divlekler, büzgülü üzümler, elmalar, ayvalar… Garnım doymadı, bu gadar şiinen mi kakacaaz dirsen; al sana yat geberlik: Sucuk, basdırma, gavurma, yağ içinde yumurta… daha neler neler.  Hele bi de dışarda gar yağarkana davşan etinden arabaşı oldu mu ya yime de yanına yat garim. Hasan Hoca’nın arabaşı menkıbelerini annada annada malı götür.

 

Şu saydıklarımızı bi toplasan bak siniye sufraya sığmaz ama Goca Gonyalılarımızın midesine sığar evelallah.

 

Hazar gardaşım şimdiki nanemolla nesil gibi insannar masa başında, bilgisayarlar, internetler peşinde saatlar geçirmezdi ki o zaman. Bu gözelim gıdaları yiyip de sabah tarlaya tapana gitdimi ya; gaç dönüm bağ belleller, tarla sürelleridi. Şimdikiler de yalan yannış şiyleri dıkınıllar arkasından maden suyuymuş, goşu bandıymış, aklımın ermediği bi sürü vıtdırıvızzık şiylernen kilo vereceğiz diyi oğraşıllar. Ne yidikleri akıllı uslu, ne de yidikden soona yapdıkları haka yarar bişşi değil haa.

 

Şehiri bir dolaş’ele hasdanenin, tokturun sayısı belirsiz oldu. İsdambol Caddesi’ne girsen de ezzaneleri bi sayıyım disen, şaşırın hakından gelemen. N’oolacak sana, ahali bööle ambalajı fiyakalı amma içinde ne idüğü belirsiz  gıdaları yiye yiye, ne hasdane yiter bu memlekete, ne de ezzane. Dırnak gadar çocukların gözünde goca mercekli gözlükler, dişi ağrır, başı ağrır. Ülen hay gidi, senin yaşın başın gaç da ağrı-sızıdan bahsiden? Senin nenen deden inne ilaç görmeden dünyasını değişdirdi gitdi. Şimdi gundakdakı çocuklar anasının gucağında, bir elinde sağlık garnesi, bir elinde ezzane poşeti, yok Tıp  Fakültesi’ydi, yok Angara-İsdambol’udu, ömürleri hasdalığınan geçiyor yaav.

 

Milletçe hasda yapdılar bizi aabe.. Kimbilir şu hasdane, alet edevat, inne ilaç masrafları başga yirlere harcanabilseydi; Türkiye nerelerde olurdu? Bunnar masal filan değil haa. Düşünebiliyon mu Gonya’dakı her hasdanenin yirine o paraynan birer fabrika yapılmış olsaydı bak sen ne işsizlik olurdu o zaman , ne de ekonomik gıriz!

 

Valla bize yidirilen o yiyecekler, çoluk çocuğumuza televizyonda reklam idilerek zorla yutdurulan o zehirli gıdalar yirine şu yokarda saydığımız gendi evimizin, bağımızın, baççamızın ürünlerini yiseydik; ne bööle hasda bi nesil olurdu, ne de bu hasdanelere ezzanelere ihdiyaç galırdı. Yalan mı sööleyom ee?

 

O zaman ezzacılarımız fabrikatör, ezzacı galfalarımız usda başı olarak rızgını temin iden bi memleket olurduk. Tokdurlarımız boş mu galacak? Onnar da ak göğnekleri giyip gannan irinnen oğraşacağı yirde Uzay Araşdırma Merkezlerinde, Nükleer Enerji Tesislerimizde profesör olarak hizmet virillerdi heralde.

 

Bak şu İran’ın İreyisi Cumhuruna, adam bacak gadar boyuynan bana mısın dimeeyor dünyaya miydan okuuyor. Ne Puş’u dakdığı var, ne bilmem kimi. Bizimkilere sorsan yok irticayımış, yok Humeyni’yimiş bi sürü gulp dakallar adama. Bırak sen o boş lafları da, otur gendi derdine yan. Memleketde hormonnu yiyecekleri, boyalı gınalı ithal gıdaları, jelatinni, domuz yağlı zerzevatı yasaklayabiliyon mu, gel o zaman gonuşalım sennen.

 

Yaa hay ehbaplar, gördünüz mü bir televizyon, bir gış oturmasından laf döndü dolaşdı nerelere geldi ee? Geldi de kötü mü oldu? Yoo. Keşge o gözelim oturmaların dadını bi yakalayabilsek; bak siznen daha neler gonuşuruz neler… Amma nerdee! İşde o gırılasca geçmiş baş köşeye oturmuş, ahali de gözünü dikmiş ona,  bildiğin esir olmuş yaav. Anası sufra deşiriken ekranın önüne geçivirse tanası hemen bağırı: “Çekil yaav tam önüme geçecek zamanı buldun!” Hazar, Allah gösdermesin  gol gaçıvırı da göremesse naadar acı gayıp dee mi? O golü görmenin yanında ananın babanın hatırı mı olur!

 

Esgiden bir evde bir televizyon zor bulunurdu. O da gara-biyaz cızırtılı TRT ganalı. Kimi evde o da bulunmaz da ahali nazının geçdiği gonu gomşuya Nöri Gantar’ın Gaynanalar’ını dinnemeye gideridi. Garim cızırtılar başladı da garlama yapdı mı ya, biri dama çıkar anten çeviri, biri cama çıkar bağırı: “Açcık daa sağa, biraz sol, hadi biraz daa, hah, hiç oynama, şimdi oldu, in de gel…” Üleen ne günner geldi geçdi yaav.

 

Hele hele hic unutmam Muhammed Ali Gıley gavur içinde gece yarısı bokus maçı yapardı da onu siyritmek üçun savur vakdı cihada gider gibi yollara düşer, tee şafaklara gadar illerin evinde televizyona bakardık. Ona bakarkana gendimizden geçer, Muhammed Ali yenip de hakem golunu havaya galdırdımı ya saatten, vakıttan yini habarımız olur, garim sevine sevine Bedir Harbi’nden döner gibi eve gelirdik.

 

Şimdi nooldu bilirmisiniz? Bir televizyonda sayısı belirsiz ganal var. Bir evde de nerdeyse her odada, hatda mutfak, yatag odası dirken 3-5 televizyon var. Yakında yüznumaralara gadar düşecek diyi bekleeyom valla. Zaten duyduğumuza göre bazı beş boynuzlu utellerin yüznumarasında filan da müzik çalıyormuş. Müzik olmassa böyük apdez parçaları yollarını şaşırıp başka yire mi gider bilmem ki? Ben o helada müziği çalınan sanatçının yirinde olsam, gendime hakaretten tazminat davası açarım! Amma o sanatcıyım diyi geçinenner ne bilsinner Dede Efendi’nin müziğini Patişahın sarayında vüzeranın, hükemanın huzurunda icra itdiğini. Bööle sanatcıların müziği de anca oralarda çalınmaya layık zaten! Salıvır nerde çalarsa çalsınnar, ne çeneni yoran hay garam?

 

Bak laf gine çatallandı. Hani esgiden bir gara-biyaz televizyon varıdı diyorduk ya, şimdi evlerde gelinin gızın bakdığı porgıram ayrı, deligannı oolannarın, ilk mekdebe gitmeyen sibyannarın, nenenin, dedenin tiyrakiliği hep ayrı olunca bir televizyon kime yitecek? Her biri bir odaya çekilip  ayrı ayrı aletdirik yakıp küs gibi hayat yaşanıyor evlerde yaav.

 

Biri Hatırla Sevgili meraklısı, öteki Yaprak Dökümü hasdası, beriki Gurtlar Vadisi, Avrupa Yakası… dirkene ahali gendi derdini, dünyayı ahireti unutmuş, onnarnan yatıp onnarnan kakıyor. Ülen gidi sanane Avrupa Yakası’ndan, Amerika Paçası’ndan. Sen otur da gendi iki yakanı bir araya getirmeye çalış!  

 

Oolanın odasında gara gözlüklü, meşin çeketli abidik gübüdük resimler, gızın odasında aynanın önü inne atsan yire düşmez, ettarlar içi gibi koku-tütü dolu, şişeler, boyalar, gınalar… Aman Allah’ım ne hallere düşdük! Nenem gelin olurkana saçını daramak üçun berberden emanet darak bulmuşlarımış. Şimdi torunun odasındakı malzemeyinen bir değil üç-beş tane  dükyan açılır nerdeyse!

 

Dert çok, mevzu derin amma ne diyim ben? Hangı birini annadıyım? İsderseniz lafı uzatmadan size bir fıkra annadarak nokdayı goyalım olmaz mı?

 

Bir gün şiytan işi gücü bırakmış, fitne fesattan elini eteğini çekmiş, bacag bacag üsdüne atıp yan gelip yatıyorumuş. Şööle uzakca bir yirde de televizyon açık, göz ucuynan da arasıra ora bakıp kiyifli kiyifli gülermiş. Aklı iren bi adam bu hali görünce guşgulanmış, “Ülen benim bildiğim şiytan bööle boş durmaz, mutlaka bir kötülük, fitne yapması ilazım. Amma acaba bu niye bööle boş duru. Yoğsa şiytannıkdan isdifa mı itdi, emekli mi oldu?” dirken, varıp şu gidiye bi soruyum dimiş.

 

-Hayrola yaav, ben seni bildim bileli hiç bööle boş görmedim. Hep bi dolaplar çeviridin sen. Şimdi niye bööle bomboş durun? dimiş. Şiytan ne dise beğenirsiniz? Alın size cevap:

 

-“Sorma yaav gardaşım” dimiş, “Esgiden fesat kötülük yapmak üçun Urum’a Gırım’a gidecem diyi gantere batardım, canım çıkardı, ammaaa” dimiş,  eliynen ilerdeki televizyonu gösdererek

 

- “Şu alet çıkalı ööle irahatladım, ööle irahatladım ki, sağossun o benim yapdığımın elli-yüz gatını fazlasıynan yapıyor, bana hiç hacet galmaayor, ben de o çıkalı beri bööle emekli gibi Gayıklı Gaave’de kiyf çatıyorum!” dimiş.

 

İşde şimdi Tahir Hoca’nın Gapı Camisi kürsüsünde söölediği o meşhur “Yaa” sözünü çekmenin tam zamanı dee mi? “Yaa Muhderem Gonya’lı gardeşlerim…” İşde hal-i pür melalimiz bu. Biz televizyona bakıyoruz, şiytan da bize bakıp yan gelip yatıyor.

 

Daha naadar yatacağız?

Yitmez mi?

Uyanma vakdı gelmedi mi, eee?

Bir ses virin’ele Alla’aşgına.

 

Ne dirsiniz, besdilli, bekmezli, arabaşılı, yatgeberlikli, yaarennikli, muhabbetli, yasdıklı, minderli… o caanım gış oturmalarını mı isdersiniz, yoğsa şiytan gutusunun garşısına geçip, dört ayaklı isgemlenin üzerinde esir olmayı mı?

Bir Başkadır Lisan-ı Gonya

Konya… Anadolu’nun tarihi ve kültürel açıdan en önemli illerinden birisi olmakla birlikte Mevlana’sı, etliekmeği, gelişen sanayi ve üniversitesiyle birlikte büyük bir potansiyele sahiptir. Günden güne daha modern bir kent haline gelen şehrimiz kültürel açıdan büyük bir mirası vardır. Bu miras öyle büyüktür ki ne anlatmaya sayfalar yeter ne de anlata anlata tükenir. Ama bu miras içinde öyle bir bölüm vardır ki ondan kısaca bahsetmemek birkaç örnek vermemek olmaz.

 

Elbette anlatacağımız Gonyalıca’dan başka bir şey değil. Günümüz gençlerinin çok fazla kullanmadığı ama büyüklerinden sıkça işittiği bir Gonya şivesi vardır. Babaannemizden, anneannemizden, Vurgunu yiğin gelesice, Gara yirlere giresice, evmeye gomayasıca gibi pek çok beddua duymuşuzdur. Yine etliekmeğe hızlıca etlekmek der geçeriz. K’leri pek söyleyemez ve g’yi kullanırız.

 

Kendine has özelliklere sahip bir şive olan Gonyalıca bugünkü değme stand-upçılara güldürü konusunda taş çıkarır.

 

İyi konuşan, vurgu ve tonlamalarda başarılı olan birinden Gonyalıca dinlemek insana haz verir. Bugünlerde sanal ortamda sıkça geçen ve büyük ilgi gören şu metinler de Gonyalıca’nın özünü yansıtmakla beraber okuyana da dinleyene de başka başka tatlar sunmaktadır.

İşte Lisan-ı Gonya’dan sizin için seçtiklerimiz.

Seni görüvirince annah dimissim
Sanki eğşim erik börek yimissim
Ne sevdin cabuk unuttun beni
Yanık şebit gibi guruttun beni

Al şu şalvarlığı dikin bolcana
Dönderdin beni şaklanmış balcana
Bana bakıp da gözlerini hörtletme
İreçellik gayısı gibi beni pörtletme

Aşkın bende bingil bingil kaynasın
Nörecen sıpaları gı sokakta oynasın
Ne gördüysen uzun ömrü
Yiter ittiğin gari öllüyün körü

 

Yimekden Soona

 

Yimek ve duvalardan soona misafirler ev saabına diller ki: -Eline sağlık Fadimabaaa, Allah ziyaad itsin, Ismayıl Emminin canına deysin, pek gözel olmuş yimekler, pek zaamet oldu size… Bu duvalar uzayıp giderkene ev saabı söz alır:

 

-Ana ne zaameti, afiyet olsun, gusoora bakman, bilmem gaarim doydunuz mu? Gine buyrun gelin, bunu saymayız, yaa raametli olaydı pek severdi yidirmeyi içirmeyi, nur içinde yatsın…

 

Sufra kakıp ‘gırgır’ınan ekmek ufakları toplandı mı gelinner-gızlar mutfağa doluşur. Bir-ikisi bulaşığa aynaşırkan biri de iki daşın arasında saade gaaveleri yitişdiri. Bu arada yini yitişme gençler de arka odada böyüklerden güya habarsız cara kiyfi yaparkana bi sevis de onara yapılır.

Dirken gollar sıvanıp abdezler alınır, önde erkekler, arkada gadın, çoluk-çocuk ağşam namazları cemaatınan gılınır. Zaten bu gadar hızmatlar yapılırkana yassı vakdı olmuştur. Herifler mahallenin camisine yassıya gidince gadınnar şööle irahat bi nefes alıllar.

 

Yassıdan soona davşan ganı çayınan başlayan sohbet faslına doyum olmaz gaari. O topraklık mahallesinin, Sedirlerin, Arapların, Ulurmağın bağ evlerinde daşlıkların, duvarların bi ağzı-dili olsa da annatsalar, ne sohbetlere beşiklik ittiler?

 

Seferibirlikde Cemal aa’nın başına gelenner, Yemen harbinde Ismayıl emminin esir düşmesi, Çanakkalede Osman dayının şehid oluşu, garneynen ekmek, şeker alınan günner, Hazireti Ali’nin Hayber galesindeki cengaverliği, Hacıviyiszadenin Azze camisinde yaptığı gonuşmalar, Bozgırlı Musdafendi’nin  fetvaları, adam boyu yağan garlar, garları yarıpda musallaya götürülen cenazeler, Parsanalı Musdafalar, Ladikli Aamedalar, Akşehirli hoccalar, Mevlanalar, Şemsler, şıh sedireddinler, Alaaddin’den Türbeönüne giden tüneller… aklınıza ne gelirse sanki bir ‘tarih’ yazılır, tarih yaşanırdı Gonya’nın bu evlerinde bu davetlerinde…

 

O zamannar televizyon yogdu, herkes gendi gündemini gendi tayin ider, gonuşması gerekeni gonuşur, yapması gereken yapar, canının istediğini de yokarda annattığımız gibi yir-içerdi. Bet-berakat varıdı ozamannar, zevk varıdı, estetik varıdı, sanat varıdı, marifet varıdı. Çocuklar çocukluğunu bilir, böyükler böyüklüğünü bilirdi. Herifler ‘Herif’ Avratlar ‘Avrat’ ıdı o zaman. Ne hormon varıdı ne de ganser hastalığı. Bu gadar çok hasdane doktur da yoğudu bu gadar hastalıg da. Sağlık varıdı selamet varıdı, huzur varıdı o zamannar…

İlk Buluş – 2

ilklerHikmetCocuk

Gözleri beybasındaydı ve ağzını bulma işini eliyle kaşığına bırakmıştı. Bir yavan pilavı neresine yediğini bilmemekteydi. Sağ elinin işaret parmağının ucu, parmak ucu değildi, bir aslandı, minicik ama aslanlar aslanıydı: her isteneni yazabiliyordu.

            – Yemeğini ye yavrum.

            – Siz yiyin. Ben böyganamı bekleyeceğim.

            – Böygana bugün komşularda yatacak. Cenazeleri vardı. Onları yalnız bırakmamak için.

            – Sabahleyin gelir mi böyganam?

            – Gelir, gelir. Yalama parmağını.

            – Yalamıyorum ki. Öpüyorum.

            – Yemekte parmak öpülür mü, akıllım?

            – Benim parmağım öpülür.

            – Neden öpüyorsun parmağını?

            – Aslanlar aslanı gelse; “Beni öp” dese; sen öpmez misin?

            Yemekten sonra bir-iki bardak çay içildi. Gaz lambası yakılarak tavandaki lüks lamba söndürüldü.Baba dolaptan çıkardığı eski Türkçe bir kitapla masaya geçti.

            – Naime, gel otur şuraya. Sana çok ilginç şeyler okumak istiyorum bu gece.

            Ana, beybasıyla karşılıklı oturmakta olan Hikmet Çocuk ‘un yanında yer aldı. Kollarını masaya dayayıp ellerini birbirine kavuşturdu.

            – Ay dünyanın, dünya da güneşin çevresinde dolanırlar. Ay dünya çevresindeki bir tam dönüşünü yirmidokuzbuçuk günde tamamlar. Dünya döndüğü, ay da onun çevresinde tam bir dönüş yaptığı halde, yaratıldı yaratılalı dünya ayın arka yüzünü görememiştir ve görememektedir.

             Ana, yorgunluktan ve uykusuzluktan sık sık kapanmakta olan gözlerini açmaya çalışarak mırıldandı :

            – Ama bu olanaksız.

            – Neden olanaksız olsun?

            – Ay dünya çevresinde tam bir dönüş yaptığına göre; dünyanın onun önünü-arkasını, her yanını görmesi gerekmez mi?

            – Gerekmez.

            – Niçin gerekmesin? Ayın dünyanın çevresinde döndüğü gerçek değil mi?

            – Elbette ki; gerçek. Ama bunu sadece dünyayla ay ilişkisi olarak düşünürsek; hiçbir zaman doğru yanıtı bulamayız. Doğru yanıtı bulabilmemiz için, hem dünyayı hem de ayı içine alan güneş uzayında bir Kontrol Sistemi ‘nden yararlanmak zorundayız. Örneğin; bu olayda güneşi bir Kontrol Sistemi olarak ele alabiliriz.

            Baba gaz lambasını yerinden alarak masanın ortasına koyup sözlerini sürdürdü :

            – Şimdi seni güneş, bu gaz lambasını dünya, elimdeki şu kibrit kutusunu da ay varsayalım. Kibrit kutusunun bu resimli yüzü, ayın dünyadan göründüğünü öne sürdüğümüz ön yüzü ve bu resimsiz yüzü yani arka yüzü senin önünde ve sen güneşsin. Böyle bir durumda, bu gaz lambası  yani dünya, ayın ön yüzünü görmektedir. Şimdi kutunun önünü-arkasını çevirmeden, eczalı yanının üstünde yürüterek gaz lambasının yani dünyanın çevresindeki yörüngesinde ilerletiyorum. Gördüğün üzere; dünya yörüngenin her noktasında ayın yani kutunun ön yüzünü görmektedir. Ben senin tam karşındayım yani güneşle karşı karşıyayım. Kibrit kutusu benim önüme geldiğinde, bak, dünya yine ayın ön yüzünü gördüğü halde, güneş yani sen bu kere ayın ön yüzünü görmektesin. Zira; resimli yüz artık sana doğru dönmüştür. Demin arka yüzünü, şimdi ise ön yüzünü gördüğüne göre; ay kendi çevresinde dönmüş bulunmaktadır. Kalan şu yarım elipsi de tamamladığı zaman, ay bir tam tur yapmıştır. Bu dönüşte, Kontrol Sistemi yani güneş ve yani sen ayın her iki yüzünü de gördünüz ama dünya onun yalnız ön yüzünü görebildi ve arka yüzünü asla göremedi. Bilmem anlayabildin mi?

            – Anladım. Çok ilginç. Zira; bakan birinin, önünde bir tam tur yapan bir şeyin her yanını yani hem önünü, hem de arkasını görebileceği sanılmaktadır. Ben bunu hiç bilmiyordum.

            – Öğrenmen gereken bir nokta daha var. Anlatırken “Kalan şu yarım elipsi de tamamladığı zaman…” türünden bir şeyler söyledim ve bunun yerine; “Kalan şu yarım daireyi de tamamladığı zaman…” demedim.

            – Evet demedin.

            – Demedim, çünkü; ay dünyanın ve dünya da güneşin çevresinde daire biçimi birer yörüngede değil, elips biçiminde birer yörüngede ilerlerler. Bu şaşılacak derecede önemlidir. Zira; İlkbahar, Yaz, Sonbahar , Kış ‘tan ibaret mevsimlerimizin varlığını böyle bir yörüngeye borçluyuz. Dünya daire biçiminde bir yörüngede ilerleseydi; o zaman bir yılda dört mevsimimiz olmaz, tek mevsimimiz olurdu. Yani kıyamete kadar İlkbahar ‘lar, kıyamete kadar Yaz ‘lar, kıyamete kadar Sonbahar ‘lar, kıyamete kadar Kış ‘lardan biri içinde yaşamak zorunda kalırdık. Böyle bir durum insana ilk bakışta çok hoş geldiği halde, düşünüldüğünde, hiç de hoş olmayacağı ortaya çıkacaktır. Oraya dokunup sözü uzatmak istemiyorum. Benim üzerinde durmak istediğim önemli nokta şudur : Ay türünden bir uydunun, uydusu olduğu gezegenin çevresinde dairesel bir yörünge çizmesiyle eliptik bir yörünge izlemesi bir ve aynı değildir. Çünkü; tüm doğal uydular elips biçiminde birer yörüngede yürürler. Bu bakımdan, kendi gezegeni çevresinde dairesel yörünge çizebilecek her uydunun yapay olması gerekmektedir.

            Ana ağırlaştıkça ağırlaşan gözkapaklarını güçlükle kaldırarak yorgun yorgun mırıldandı :

            – Çok ilginç.

            – Peki, kaldığımız yerden okumayı sürdürelim.

            Sobanın karnındaki nar rengi eriyip gitmiş, yerine soğuk ve donuk bir sac rengi gelip oturmuştu. İçinden artık yanan odun çıtırtısı ve kapısından da, önündeki tablayı yazldızlayan ışık gelmiyordu. Dışarının zorba soğuğu, direnmekten usanan pencere camını ve pervazlarını zorlamaktaydı. Perdeler soğuğa karşı sıcaktan, sıcağa karşı soğuktan yana çıkmaya başlamışlardı.

            – Naime… Sen uyuyorsun. Kalk, yat.

            Ana, masaya düşmekte olan başını kaldırdı. Yorgun, utangaç fakat mutlu bir tutumla gülümsedi ve tek sözcük söylemeden kalkıp odadan çıktı. Beyba, sigarasından soluklar çekerek kitabına daldı. Kollarını masaya dayamış ve ellerini birbirinin üstüne koymuş bir biçimde karşısında oturmakta olan çocuğunun farkında bile değildi.

            Gece ilerledikçe ilerlediği halde, Hikmet Çocuk yataktan yeni kalkmış, sabaha yeni uyanmış gibiydi. İçinin tüm gücünü gözlerine toplamıştı ve gözleri, gaz lambasının ışığı altında pırıl pırıl parlamaktaydı. Beyba ‘sının karşısına oturduğu andan bu ana kadar ne duruşunu değiştirmiş, ne tek bir kez kıpırdanmış, ne de tek bir söz söylemişti. Soluk almaktan bile korkuyora benziyordu. Beyba, kitabını içinden okuduğundan dinlediği hiçbir şey bulunmadığı halde, gözlemlediği binbir şey olduğu gözlenebilirdi. Baba “Beyba” ydı. Hikmet Çocuk ‘un gözünde  ulaşılması olanaksız bir zirveydi. O ‘nun her şeye gücü yeterdi. İsterse; sabahlara kadar gözünü kırpmadan oturabilir, ömrü boyunca tek lokma yemeden yaşayabilir, ölünceye kadar bir tek yudum suya bile gereksinmezdi. İçmeye kalksa; bir gölün tüm suyunu bir tek yudum edebilirdi. Beyba, en yüksek ağaçların en yüksek dallarına bile büyük bir kolaylıkla uzanabilir, oradaki en körpe yaprakları bile koparabilirdi. Beyba karın-kışın içinde çırılçıplak dolaşabilir, üşümezdi. Beyba serçe parmağının ucuyla en ağır şeyi kaldırabilirdi. Beyba eliyle Ay Dede ‘ye dokunabilirdi. Beyba, hiç kimsenin bilemeyeceği herbir şeyi bilebilirdi. Ona karada, denizde, havada ölüm yoktu. O Beyba ‘ydı ve o herbir şeydi.

            Hikmet Çocuk ‘un körpe bakışları Beyba ‘nın dalgalı, kapkara saçlarında, kulaklarında, burnunda, dudaklarında, gömleğinin bembeyaz yakalarında, ceketinde, kravatında, gömleğinin manşetlerinde, pırıl pırıl parlayan kol düğmelerinde, kara kıllarla süslü ellerinde, sigaradan sararmış ince, uzun, beyaz parmaklarında, önünde sayfaları açık duran kitabında, dumanları tüten sigarasında, tek düze inip kalkan göğsünde ve lambanın duvara vurdurduğu o görkemli gölgesinde gezinip durmaktaydı.

- Beyba. Nerede olduğunu söyleyeyim mi?

Baba, derin bir uykudan uyanıyormuşcasına başını kaldırdı. Gözleri önce karşısında bulunması gereken anayı aradı, sonra Hikmet Çocuk ‘un yüzüne dikildi.

            Hikmet Çocuk, tüm bedeniyle, tüm ruhuyla cana gelmişti. Sağ elinin işaret parmağıyla odanın yukarı boşluğuna, parantez içerisinde bir yıldız çizmekteydi :

            – Buna ne denir?

            – Ona “Parantez içerisinde yıldız” denir.

            Hikmet Çocuk, babanın önünde açık duran eski Türkçe kitaptaki satırlardan birinin bir sözcüğünü gösterdi :

            – Sen işte şimdi, buradasın.

            Baba gözlerini, yeniden Hikmet Çocuk ‘un gözlerine dikti. İki elini birden kullanarak boynundaki kravatı gevşetti. Parmaklarını yakan sigarasını masadaki küllüğe bastırıp söndürdü. Konuşması, konuşmadan çok kekelemeyi andırmaktaydı :

            – Nasıl bilebildin sen bunu?

            Baba, bu anda bir yanıtın verilmesini değil, bir mucizenin açıklanmasını bekler gibiydi. Çocuğunun henüz okula bile başlamamış olması, okuma-yazma bilmemesi, önünde eski Türkçe yazılmış bir kitap bulunması yüzünden, içine düştüğü şaşkınlık öyle herbir şaşkınlığa benzemiyordu. Oturduğu yerde, gözleriyle ve kulaklarıyla Hikmet Çocuk ‘ta “Rastlantı” arayıp durmaktaydı. Bunda da kendisinin haklı olduğunu düşünüyordu. Zira; kanıtlar ortadaydı. Henüz okula bile gitmeyen, evde ana baba çabasıyla alfabe öğrenmeye çabalayan küçücük bir çocuk, içten okunan eski Türkçe bir kitaptaki okunmuş son sözcüğün hangisi olduğunu öylesine bir doğrulukla nasıl anlayabilir, nasıl bilebilirdi? Bu başarıyı bir rastlantıya borçlu değilse, neye borçluydu?

            Karşısında oturmakta olan çocuk, öğrencisine ders öğreten bir büyük adam gibiydi. Anlattıklarının doğruluğunu kanıtlarıyla ortaya koymaya çalışmaktaydı :

            – Bak Beyba. Senin bu okuduğun kitapta o dediğin “Parantez içerisinde yıldız” lardan çok var. Bunların bulundukları sayfaların en altları uzun çizgilerle enlemesine çizilmiş ve çizgilerin altlarına da yazılar yazılmış. Sen her ne zaman bu “Parantez içinde yıldız”  herhangi birine kadar okusan, okumayı orada bırakıyorsun ve bu kere çizginin altındaki yazıları okumaya başlıyorsun. O yazıların başında da yani çizgilerin altında da “Parantez içinde yıldız” lar mevcut. Sen ancak onları okuduktan sonradır ki; yine yukarıdaki kaldığın yere dönüp okumanı sürdürüyorsun. Ben senin nerede kaldığını işte böyle bilebildim. Anlayabildin mi?

            Gevşetmiş olduğu halde, gömleğinin yakası babaya dar gelmişti. Aralıksız yutkunuyor, şaşkın bakışlarla odaya ve masaya göz gezdirip duruyordu. Aradığını bulamamanın sıkıntısı içerisinde olduğu kolaylıkla anlaşılmaktaydı. Sonunda elini ceketinin cebine soktu ve oradan çıkardığı on kuruşluk nikel bir parayı Hikmet Çocuk ‘a uzattı.

            Hikmet Çocuk kendisini bayram sevinci içinde bırakan servetini minicik avucuna gizleyerek odadan ayrılıp yatmaya giderken, beybasının kucak dolusu sevgilerini de birlikte götürdüğünün farkında bile değildi.

 

 

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

İLKLER (Hikmet Çocuk’un İlkleri) isimli Öyküler’inden > 45 -59/219)