Kasım, 2008 icin arsiv

İki Düşmanın Dost İkramı

    Ne olduysa araları bozulmuş. Birbirilerine öyle husumet bağlamışlar. Kurşun atacak hale gelmişler. Gel zaman, git zaman, bunlar uzun yıllar uzak kalırlar. Yıllar geçmiştir. Bir olay bahane olmuş; ortak dostlarının evinde aynı ortamda bulunurlar. Çevrenin ricasıyla tekrar barıştırılırlar…

    Barışmaları karşılığı biri diğerini eve davet eder. İstemese de nezaketen kabul eder. Yemek yenir ikram yapılır, üstüne çay ikramı yaparken ev sahibi çayın içine biraz işer. Çayı ikram eder. Tabii durumu anlayan adam çaktırmadan nezaketi bozmaz. Tekrar çay almasını istediğinde, içmeyeceğini belirtmiştir. Bu durum hiç iyi niyet değil, aklın sıra hasmından bir öç aldığını düşünmüştür.

  Davet faslı bitmiş, ayrılma zamanı; veda zamanı diğer arkadaşı onu evine davette bulunur. O da daveti kabul ederek bir hafta sonraya anlaşırlar…

   Sidikli çayı içen öç alma duygusuyla hazırlık yapar. Hazırlık olarak kurutulmuş boku özenle hazırlayarak kahve kıvamına getirir.  

   Davet günü yemekler yenir, ikramlar yapılır. Fasıl kahveye ikramında bulunulur tabi; ‘boktan yapılan’

kahve içilir. Tekrar kahve alıp almayacağı sorulduğunda:

  –Kahvenin çok güzel olduğunu belirtmiştir.  Tabi hemen tekrar ikram yapılır ve sorar… Kahveyi hangi bakkaldan aldın ? diye… O an cevap verir, SENİN çay aldığın bakkalın YAN KOMŞU bakkalından…

Makarna Salatası

Makarna Salatası açıklama:

Okun gösterdiği malzemelere tıklayıp yemeğin pişmesini sağlıyoruz

Kahveniz Nasıl Olsun?

kahve

Türk kahvesi, denince akla hemen burnumuzda tüter kokusu. Taze çekilmiş çekirdeklerden çıkarılan toz ile yapılan kahvenin ne tadına ne de sohbetine doyum olmaz. Gönül muhabbet istediğinde ilk bahanemizdir, kahve. Dünyada her yıl 400 milyar fincan kahve ve bir o kadar da çay tüketildiği kabul konunun araştırmacıları tarafından kabul ediliyor.

Dünya literatürüne geçmiştir, okkalı kahvemizin tadını alan bir daha unutamaz. Kahve Yemen’den de gelir. Çok amaçlıdır. Muhabbete kapıdır, dilimize lezzet, ufkumuza da işaret. İşaret olayı ise kahveyi içip hemen vedalaşamamamızdan kaynaklanır. Kahvenin falına bakılır. Fal baktırmak için sabırsızlananlar, kahve fincanını ters çevirdikten sonra üzerine ya bozuk para ya da yüzük koyarlar. Boşuna demiyorlar; fala inanma, falsız da kalma diye. Muhabbettir altında yatan tüm sebepler.

kahve

Evlenecek bayanın ilk yapmış olduğu kahvesine göre not verilir. İyi not almak için kahvenin en güzel nasıl yapıldığını öğrenmek şarttır. En iyi kahve bakır cezveden çıkar. Bakır cezveye kaç fincanlık kahve yapılacaksa, o kadar su koyulur bunu de bir fincanla yaparız ki ölçü şaşırmasın. İçine her fincan adetince bir kaşık kahve ilave ederiz ve kısık ateşte pişirmeye başlarız. Çorba yapmadığımız için, su ile kahve karışana kadar karıştırmak yeterlidir. Şeker eklenecekse bunu pişmeye yakın yaparız. Sebebi ise; erken konulan şeker yanar ve lezzeti azaltır. Bu arada fincanların da sıcak olması gerekmektedir. Bunun için kullanılan iki yöntem vardır. Kahve pişene kadar fincana sıcak su koyulur ya da ikinci yöntem olan fincan pişmekte olan kahvenin cezvenin hizasında onun ateşi ile ısınsın diye kulpundan tutularak ısıtılır. Bu arada köpürmeye başlayan kahve ateşten alınır ve fincanlara dökülür, köpüğü ise bir kaşık yardımı ile eşit olarak dağıtılır.

Aşk Kahvesi

Kahveyi ikram etmenin de uyulması gerekenleri vardır. Kahve fincanının yanında mutlaka su bardağı olmalıdır. Çünkü kahvenin ardından bir bardak su içmek şarttır. Bunun nedeni kahvenin boğazımızda kalan telvesini temizlemek değildir. Asıl amaç; kahve içildiğinde vücuttan su azalması olur ve kahvenin ardından içilen bir bardak su vücut dengemizi korur.

Birçok kahve çeşidi olsa da, candan bir yürek ile içilen Türk kahvesinin yerini tutamaz. Hem kahveniz, hem kahve köpüğü tadındaki muhabbetiniz hiç eksilmesin ama ardından bir bardak su içmeyi unutmayınız.

28 Kasım 2008

Paraf

Paraf

Abartmadan İlk Kurtuluş

ilklerHikmetCocuk

Bahçede, bembeyaz çiçekler açmış olan meyve ağaçlarının bayramı vardı. Körpe kuşlar ağaçtan ağaca, daldan dala atlayarak cıvıldaşıyor, rengarenk kelebekler çiçekten çiçeğe uçuşuyor, altın renkli arılar güneşi kanatlarında taşıyarak vızıldaşıyorlardı.

Ev tek katlı, tek pencereli, sarı duvarlı ve kırmızı kiremit çatılı olup duvarsız ve çitsiz bir bahçenin ortasına oturmuş, dörtbir yanından da çiçekli dallarla çevrilmişti. Meyve ağaçlarının baharla öpüşen beyaz çiçeklerle süslü dalları evin sarı yanaklarını okşamaktaydı. Tek kanatlı kırmızı kapı olanca cömertliğiyle bahara açılmıştı. Kapının önünde beyaz çakıllarla döşenmiş geniş bir taraça yeralmaktaydı. Önündeki havuzun kemerli taşlarına serçeler konup konup kalkıyorlardı. Havuzun ötesindeki toprak yol, çiçeklerle bezenmiş bahçe duvarlarının aralarından geçip anayola doğru uzaklaşıyordu. Evin önündeki meyve ağaçlarından birinin altında tütün saran bir adam vardı. Üstü ıspanak demetleriyle dolu olan dört tekerlekli işporta arabasını, kolayca görebileceği bir yana bırakmış, arka tekerleklerinin önlerine irice taşlar koymuş, kendisi de bir gölgelikte çömelmişti. Tütününü sararken arada bir başını yukarı doğru kaldırıp “Ispanağım vaaar… Körpe, yeşil ıspanaklarım vaaar…” diye bağırıyordu. Az ötelerde bürüklü, şalvarlı bir kadın, iri iri bakır bakraçla biryerlere su götürmekteydi.

Yaldızlı bir ikindi güneşinin ışıklarına gömülmüş olan taraçada dört-beş çocuk konuşuyor, bağrışıyor, gülüşüyor ve okulsuz geçen bir günün yaramazlıklarını paylaşıyorlardı.

- Dört kere dokuz otuzaltı eder akıllım. Dokuz kere dört de öyle. Ben ezbere bilirim kerrat cetvelini. Ezberleyip ezberlemediğimi öğretmenimiz her gün kontrol ediyor.

Çocuklardan biri arkadaşlarına Hazreti Yusuf ‘un görülmemiş güzellikte olduğunu, kardeşlerince kıskanıldığını, ondan kurtulmak ve babalarının ona bağlanmış sevgisini ellerine geçirebilmek için kardeşlerinin onu nasıl kuyuya attıklarını, kuyudan nasıl çıkarıldığını, varsıl Mısırlı ‘lara köle olarak satıldığı halde Mısır ‘a nasıl sultan edildiğini falan.

Öykü bitince birileri ortaya yeni bir öneri attılar :

- Şimdi de Hikmet bize Köroğlu ‘yu anlatsın yine. Kırat ‘ın su dolu hendeği nasıl bir aştığını anlatsın.

- Evet evet, anlatsın.

- Haydi anlat.

- Evet evet evet, anlat.

Hikmet Çocuk konunun üstadıydı. Gezgin bir satıcının kaldırım taşları üzerine sergileyip sattığı Köroğlu kitaplarını kaç kaç kere okumuş, ezberlemiş, aynı öyküyü böyganadan da dinleye dinleye bildiklerini pekiştirmişti. Köroğlu Destanı ‘nın ve koçaklamalarının sevdalısıydı. Ne zaman çarşıya gönderilse; zamanını, sergilenmiş Köroğlu kitaplarının başında geçirir, bu yüzden alışverişi geç yapar, eve geç döner, işittiği azarların tümüne de seve seve katlanırdı. Tüm yaşantısında Köroğlu ‘nun ta yanında, yanıbaşındaydı. Onunla at koşturuyor, onunla acıkıyor, karnını onunla doyuruyor, suyunu onunla birlikte içiyor, yorulunca onunla dinleniyor, nağralarını onunla atıyor, Bolu Beyi ‘nin kapılarını onunla zorluyor, zorbaların hakkından onunla geliyordu. Bir bakıma, Köroğlu ‘nun silah arkadaşı, yoldaşı, kardeşi, şakirdi ve her şeyiydi. Onun içindir ki; Köroğlu ‘nun en yakın arkadaşları; Ayvaz, Deli Hoylu, Demircioğlu, Kiziroğlu Mustafa Bey, Köse Kenan, Koca Bey, Reyhan Arap ve Hikmet Çocuk ‘tan ibaretti.

- Bolu Beyi Behram Bey, Köroğlu ‘nun korkusundan sarayının çevresine derin bir hendek kazdırmış ve içini de suyla doldurtmuştu. Hendeğin eni ikiyüz metreydi. Üstüne ikiyüz metrelik köprü atılmadan veya içindeki su kurutulmadan aşılması olanaksızdı. Bu; Köroğlu ‘nun önündeki ilk engeldi ve içeride bundan da çok engeller, bundan da çok tuzaklar vardı. Bolu Beyi ‘nin adamları, bu hendeği yüzerek geçmeye çalışanları sarayın burçlarından attıkları zehirli oklarla oklarlardı.

- Aman Tanrı ‘m, ne biçim saraymış o.

- Kanatların olacak ki; uça da tepeden inesin.

- İnsanın kanatları olur mu aptal.

- “Olacak ki” dedikti.

Hikmet Çocuk arkadaşlarının şaşkınlıklarından zevk alarak öyküyü sürdürmekteydi :

- Köroğlu ‘nun atının adı “Kırat” tır. Kendisi, Sivas ‘lı bir seyis olan Yusuf ‘un oğludur.

- Seyis de ne demek iyherif?

- Seyis “At Bakıcısı” demektir. Zaten Sivas ‘lı Yusuf da Bolu Beyi Behram Bey ‘in sarayında at bakıcısıdır. Günlerden bir gün, Bolu Bey ‘i bu Yusuf ‘tan kendisine eşi-benzeri bulunmayacak bir at getirmesini ister.

- Peki, Seyis Yusuf ne yapar? Bulup getirir mi?

- Yav susun be… Durun da annatsın Hikmet arkadaş…

- Annatsın, kim ne dedi ki?

- Di annat iyherif.

Hikmet Çocuk çalımla sözlerini sürdürdü :

- Seyis Yusuf arar araştırır ve sonunda bir tay bulur. Bu tayın beybası Fırat Nehri ‘nin köpüklerinden ortaya çıkmış olan kutsal bir aygırdır. Fakat henüz pek küçük olduğu için tay cılızdır, bakımsızdır, gösterişsizdir. Bu nedenle Bolu Beyi tayı görür görmez öfkesinden küplere biner ve bula bula bunu bulup getiren seyisin gözlerine mil çektirir.

- Mil de nedir?

- Göze nasıl mil çekilir, onu da söylesene.

- Susun yav. Söyleyecek işte.

- Söylesin.

- Göze mil çekmek demek; ateşte akkor hale getirilmiş demir şişleri insanın gözbebeklerine sokmak demektir.

- Uvvv… Gözleri akar, kör olur adam.

- Olmuş zaten. Gözlerine mil çekilen ve saraydan atılan seyisin adı bu yüzden “Kör” e çıkmış.

- Onun için mi “Köroğlu” demişler Köroğlu ‘ya?

- Evet, onun için “Köroğlu” demişler kör oğluna.

- Peki, gerçek adı yok mu bu kör oğlunun?

- Gerçek adı var. Onun asıl adı Ruşen Ali ‘dir.

- Ruşen Ali?

- Evet, Ruşen Ali. İşte bu Ruşen Ali almış beybasını götürmüş. Bakmış, iyileştirmiş, ölmesini önlemiş. Seyis Yusuf iyileştikten sonra oğlunun yardımlarıyla o bakımsız, o cılız, o gösterişsiz tayı tam bir yıl koyu karanlık bir ahırda beslemiş-büyütmüş. Tam bir yıl da çamurlu bir avluda koşturup durmuş. Bu koşturma sırasında atın nallarından birine bir parça çamur bulaşmış. Seyis Yusuf, bunun ahıra ışık sızmasından kaynaklandığını belirtmiş ve oğlundan ahırı gözden geçirmesini, iğne deliği kadarcık delikleri bile tıkamasını istemiş. Her yer tıkanıp sıvanmış ve at, yine tam bir yıl ahırda beslenmiş ve yine bir yıl da çamurlu avluda koşturulmuş. Bu kere nalına çamur bulaşmadığı görülünce kıvama geldiği kanısına varılmış. Baba-oğul atın adını “Kırat” koymuşlar. Eğitim sonucu Kırat kutsal bir hayvan niteliği ve yeteneği kazanmış. Öyle ki; artık nehirleri bir atlayışta geçer, dağları bir sıçrayışta aşar, rüzgarlarla-sularla yarışır, sahibi üzülünce ağlar, sevinince güler, her bir sözü anlar ve sahibine bile yol gösterir olmuş.

Hikmet Çocuk bir büyük adam tutumuyla bakışlarını arkadaşlarının yüzlerinde gezdirerek sözlerinin onlardaki etkilerini anlamaya çalıştı ve sonra yeniden anlatmaya koyuldu :

- Bolu Beyi Behram Bey ‘den öcünü alabilmesi için Seyis Yusuf ‘un gizemli güçlere sahip olması gerekmekteydi. Basit bir at bakıcısı olarak bu öcü ondan alabilmesi olanaksızdı. Bu nedenle oğlu Ruşen Ali ‘yi de yanına alıp aylarca sürecek bir yolculuğa çıktı. Aras Nehri kıyılarına kadar uzandı. Sonra oralarda beklemeye durdu.

- Neyi bekliyor bu Seyis Yusuf ‘la Ruşen Ali şimdi?

- Dur yav, kesme oğlanın sözünü.

- Meraklandık iyherif.

- Dinlemeyi bilirsen giderir merakını.

- Gidersin öyleyse.

Hikmet Çocuk gülümseyerek araya girdi :

- Seyis Yusuf günlerdir ne beklemekte olduğunu oğlu Ruşen Ali ‘ye de söyledi. Orada, bu nehrin kaynaklarının birinden çıkıp sulara karışarak gelecek olan üç kutsal köpüğü beklemekteydiler. Bu kutsal köpükler, onları içecek olan Seyis Yusuf ‘u hem ölümsüzleştirecek hem de ona gizli güçler kazandıracak olan köpüklerdi.

- Peki gelmedi mi o üç köpük?

- Geldi. Fakat onları, erken davranıp Ruşen Ali içti.

- Ruşen Ali mi içti? Deli mi bu Ruşen Ali?

- Hani Seyis Yusuf içecekti?

- Kime niyet, kime kısmet. Seyis Yusuf içemedi. Ruşen Ali içti. Seyis Yusuf buna üzüldüyse de fazla üstelemedi. Oğlunun kendisinden genç olduğunu, onun daha iyi öc alabileceğini düşünüp avundu.

Hikmet Çocuk, sözlerinin burasında durup derin bir soluk aldı, sonra söze yeniden girdi :

- Gel zaman, git zaman, Seyis Yusuf öldü. Ruşen Ali ölümsüzleşti. Duygusallıkla, ataklıkla, yiğitlikle ve binbir türlü gizli güçle donandı ve “Köroğlu” diye düze-dünyaya ün saldı. Bolu Beyi Behram Bey ‘in sarayının karşısında bir kale yaptırdı. Ününe güvenip İstanbul Kasapbaşısı ‘nın oğlu Ayvaz ‘ı kaçırdı. her biriyle bir ayrı yiğitlikte tanışıp arkadaş olduğu Deli Hoylu ‘yu, Demircioğlu ‘yu, Kiziroğlu Mustafa Bey ‘i, Köse Kenan ‘ı, Koca Bey ‘i, Reyhan Arap ‘ı ve Hikmet Çocuk ‘u kaleye topladı.

- Sen ne diyorsun lan? Sen de mi oradaydın?

Hikmet Çocuk gülerek başını salladı :

- Yok yav, ben orada değildim, yanlış söyledim. Elbette ki ben yoktum aralarında.

- Peki bu “Deli Hoylu” ne demek oluyor? Bu nasıl ad?

- Ben de bunu tıpkı böyle sordum böyganama. Böyganam dedi ki : “Oğul, bunu hep böyle anlatırlar. Ben de böyle öğrenmişim. Köroğlu ‘nun bu arkadaşı deli-dolu bir yiğit olduğundan, buna bu adı ya “Deli huylu” anlamında koymuşlardır ya da; İtan ‘ın bizim sınırımıza yakın olan Hoy ‘da doğduğu için böyle bir ad vermişlerdir.”

- Böyganası öyle demişse öyledir arkadaş.

- Yalan mı söyleyecek koskoca böygana?

Hikmet Çocuk sözlerini sürdürdü :

- Köroğlu, eşi-benzeri görülmemiş bir halk kahramanıdır. Zira; yalnız göğüs göğse çarpışmakla kalmayan, aynı zamanda saz çalıp koçaklamalar söyleyen bir yiğittir.

- Koçaklama nedir?

- Koçaklama, kahramanlık yani yiğitlik şiiridir : “Mert dayanır, namert kaçar, Meydan gümbür gümbürdenir, Şahlar şahı divan açar, Divan gümbür gümbürdenir…” Türünden. Bilmiyorsan öğren iyherif.

Hikmet Çocuk gülerek onayladı :

- Evet, tıpkı Kocakelle A ‘met ‘in dedikleri gibi.

- Şimdi su dolu hendeği nasıl geçtiklerine gel.

- Geleyim. Derken, bunlar Bolu Beyi ‘nin sarayına akın üstüne akına kalkarlar. Koçakları bu akınlarından tek bir sonuç alamayınca; Köroğlu ‘nun canı sıkılır ve saraya tek başına bir akın yapmayı kafasına koyar. Amacı Behram Bey ‘in bacısı Döne Hatun ‘u kaçırıp onunla evlenmektir.

- Of be. Güzel miymiş bu Döne Hatun?

- Bey bacısı olur da güzel olmaz mı? Ayın ondördü gibiymiş.

- Niye ayın onbeşi gibi değilmiş?

- Bilmem. Öyleymiş. Köroğlu Kırat ‘ı sürüp saray yakınına geldiğinde, sarayı çevreleyen o su dolu hendekle karşılaşmış. Fakat biri Köroğlu, biri Kırat. Hendek-mendek vızgelir her ikisine de. O ikiyüz metrelik hendeği bir sıçrayışta aşmışlar ve saray kapısına dayanmışlar. Köroğlu sarayın demir kapısını tek bir pençede koparıp başının üstünde bir-iki çevirmiş ve kaldırıp fırlatmış.

- Hay maşallah…

- Bin maşallah…

- Kırkbirbuçuk maşallah… Kırkı Köroğlu ‘ya, buçuğu Kırat ‘a

- Sıçrayıp hendeği aşan kırati iyherif. Sen ona buçuk maşallah çekiyorsun, Köroğlu ‘ya kırkbir maşallah veriyorsun.

- Koskoca Köroğlu ‘ya buçuk maşallah verilir mi oğlum?

- Verilmezse; yarısını Köroğlu ‘ya, yarısını da Kırat ‘a versene.

- Susun… Bağrışmayın… Durun, dinleyelim.

Hikmet Çocuk tartışmaların arasına girdi :

- Saray kapısının koparılıp atıldığını duyar duymaz, Bolu Beyi Köroğlu ‘nun üstüne yetmişbin kafir yollamış. Fakat Köroğlu yedi dakikada tümünü yere sermiş, vurmuş, öldürmüş, gebertmiş. Behram Bey bu kere ikiyüzbin gavur daha göndermiş. Köroğlu onları da onbeş dakikada kırıp tüketmiş. Korunaksız kalan saraydan Döne Hatun ‘u kapıp Kırat ‘ın terkisine vurmuş ve Çamlıbel ‘in yolunu tutmuş.

- Sen neler anlatıyorsun burada, çocuk?

Bir el sağ kulağının memesini yakalamıştı. Hikmet Çocuk susup anında başını yukarı kaldırdı ve kaldırmasıyla da, bir süre önce gölgede tütün sararken gördüğü ıspanakçıyla göz göze gelmesi bir oldu. Adam tepesine tıpkı bir dev gibi dikilmişti. Kara-kuru ama uzun bir şeydi. Başındaki eski ve kirli kasketin tereği tam ortadan ikiye ayrılmıştı. Sırtında, omuzlarının vatkaları dışarı çıkmış ve kullanılmaktan rengi atmış bir ceket vardı. Sakalı birkaç günlüktü. Kulağını çekmekte olduğu halde yüzü güleçti :

- Adını bağışla.

- Hikmet.

- Hikmet, sen kimin oğlusun?

- Hüseyin Bey ‘in.

- Neci bu Hüseyin Bey?

- Bankada müdür yardımcısı.

- Bu evde mi oturuyorsunuz?

- Bu ev Kocakelle A ‘med ‘gilin. Bizim ev Küpeli ‘de.

- Sen gel bakayım benimle biraz.

Adam hem yürümekte, hem de kulağından yakaladığı Hikmet Çocuk ‘u kendisiyle birlikte yürütmekteydi:

- Senin tüm anlattıklarını dinledim duydum. Diyordu. Benim her bir adımım yetmişbeş santim kadardır ama sen say ki; birer metredir. Hele şimdi seninle şöyle bir ikiyüz metre yürüyelim bakalım. Biiir… İkiii… Üüüç… Dööört… Beeeş…

Hem adım atıyor, hem attığı adımları sayıyor, hem de Hikmet Çocuk ‘u kulağından çeke çeke kendisiyle birlikte götürüyordu. Adımları tekdüze ve uzundu. Hükmet Çocuk, normal adımlarıyla bu adımlara yetişemediği için arada bir koşmak zorunda kalmaktaydı. Arkadaşlarının nerede kaldıklarından, ne yaptıklarından artık haberi yoktu. Fazla acıtılmadığından kulağının derdinde de değildi. Adamın güleryüzlü oluşu ve sadece bir ikiyüz metrelik yürüyüşten söz edişi, ona, bir o kadar yürüdükten sonra kulağının bırakılacağı güvencesi gibi geliyordu. Öyle de oldu :

-Yüzdoksandokuuuz… İkiyüüüz…

Ispanakçı durmuş, Hikmet çocuk ‘un kulağını da bırakmıştı :

- Şimdi bir dön de bak bakalım. Bir at buradan ta o evin önüne yani ikiyüz metre öteye atlayabilir mi?

Hikmet çocuk geri döndü ve “Kocakelle A ‘med ‘gil” in evlerine doğru baktı. Ev çok uzaklarda kalmıştı ve arkadaşları, olduklarından çok daha küçük görünmekteydiler. Adamın ıspanak yüklü arabası, çitsiz-duvarsız bahçe, kemerli taşlarına serçelerin konup konup kalktıkları havuz, evin önündeki çakıl taşı döşeli taraça, kırmızı kiremitli çatı, küçük bir resim kağıdı üstüne sığabilecek bir tabloyu andırıyordu.

- Atlayabilir mi?

Hikmet Çocuk o yetersiz aklıyla bile, hiçbir atın o kadar uzağa atlayamayacağı kanısına vardığı halde, bunu bir türlü söyleyemiyor, böyle bir itirafta bulunmayı Köroğlu ‘ya ihanet sayıyordu.

- Senin söyleyemediğini ben söyleyeyim : Atlıyamaz oğlum, at-la-ya-maz…

Adam Hikmet Çocuk ‘un yüzüne bir süre baktı, sonra o güleç yüzüyle mırıldandı :

- Diyeceklerim henüz bitmedi. Gel şimdi benimle yine.

Yeniden eve doğru yürümeye başladılar. Fakat bu yeni yürüyüş, eskisi gibi ölçülü-biçili bir yürüyüş değildi. Nitekim, her ikisi de adımlarını gelişigüzel atıyorlar ve hiç konuşmuyorlardı. Arada bir kaçamak bakışlarla incelemeye çalıştığı adam, Hikmet Çocuk ‘un gözünde başkalaşmıştı. Onu artık, kasketinin tereği ortadan ikiye ayrılmış, ceketinin vatkaları çıkmış bir ıspanak satıcısı olarak değil, bir beyba, bir öğretmen, bir herşeyibilen gibi görmekteydi. Adamın traşsız yüzü gözlerinin önünde kaymaklaşmış, kasketi yenilenmiş, ceketi taptaze, pırıl pırıl bir hal almış, tertemiz pantolonu jilet gibi ütülenmişti.

Ispanak arabasının yanına ulaştıklarında, evin önünde fısıldaşmakta olan çocuklar, çekingen bakışlarla yanlarına koştular ve çevrelerinde halkalaştılar. Ses çıkarmaktan korkarcasına bir Hikmet Çocuk ‘a, bir de ıspanakçıya bakıyorlardı. Ortada, henüz anlayamadıkları bir şeyler bulunduğunun bilincindeydiler.

- Kocakelle A ‘med hanginizsiniz?

Havuzlu evin bireylerinden olan çocuk, arkadaşları arasında adıyla, lakabıyla anılmanın ve aranmanın gururuyla bulunduğu yerden bir adım kadar öne çıktı :

- Kocakelle A ‘med benim iyherif.

- Kocakelle A ‘med, git evden masa saatinizi getir bana.

Çocuğun eve dalması tepesi parlak çıngıraklı bir masa saatiyle birlikte geri gelmesi bir oldu.

Ispanakçı, çevresini saran çocuklar arasında, onlara ders veren bir öğretmeni andırmaktaydı. Masa saatini sahibinin elinden almış, Hikmet Çocuk ‘la arkadaşlarına göstere göstere konuşmaya başlamıştı :

- Camın altındaki bu beyaz ve yuvarlak yüzeye “Kadran” denir. Kadrandaki şu kısa okun adı “Akrep” tir. Biz bu uzun oka “Yelkovan” diyoruz. Akrep bize saatleri, yelkovan ise dakikaları gösterir. Dakikalar saatlerden daha az zaman içerdiklerinden, yelkovan akrepten çok daha hızlı ilerler. Örneğin; kadrandaki şu minik çizgiden bu minik çizgiye kadar ilerlediğinde yedi dakika geçmiş olduğunu belirtir. Şu minik çizgiden şuradaki minik çizgiye kadar geldiğinde ise; ikisi arasında onbeş dakikalık bir zaman geçmiş olduğunu bildirir.

Adam, pantolonunun arka cebinden çok görevli bir gereç çıkardı. Bunun bir dolu parçaları arasında bir bıçak bulup açtı, sonra onu öylece Hikmet Çocuk ‘a uzattı :

- Bu bıçak, şunlar da ıspanak. Dedi. Şimdi benden sana istediğin kadar izin. Bu bıçakla şu bir demet ıspanağı enlemesine dilim dilim doğrayacaksın ve ben de bu arkadaşlarının önünde sana saat tutacağım. Tamam mı?

- Tamam.

- Tamamsa; başla bakalım. İşte çıngırağı beş dakikaya ayarladım. Çalınca yarışma bitmiş olacaktır.

Beş dakikalık bir zamanla Hikmet Çocuk arasında soluk soluğa bir yarış başlamıştı. Hikmet Çocuk, tüm yaşamında ilk kez eline aldığı bir büyük ve keskin bıçakla bir iri demet ıspanağın taptaze ve yemyeşil yapraklarını kesmeye çalışıyor, çevresindekiler ise meraklı bakışlarla yelkovanın ilerleyişini izliyorlardı. Heyecan büyüktü ve hep bir ağızdan bağırmaktan kendilerini alamamışlardı :

- Haydi Hikmeeet… Çabuk Hikmeeet…

Çıngırak çıngırdadı ve ıspanakçı Hikmet Çocuk ‘un elindeki bıçağı aldı, yerine yerleştirdi, cebine koydu :

- Şimdi ona söyleyeceklerime tümünüz kulak verin. Dedi. Bu arkadaşınızın anlattıklarına bakılırsa; Köroğlu, Bolu Beyi ‘nin sarayında, üst üste gelen yetmişbin kafiri yedi dakikada, sonraki ikiyüzbin gavuru da onbeş dakikada kırmış, tüketmiş. Hesaba vurduğumuzda; Köroğlu ‘nun yirmiiki dakikada ikiyüzyetmişbin savaşçıyı kırabildiği ortaya çıkıyor. Oysa; arkadaşınız ne yaptı? Yedi dakikada bir demet körpe ıspanağı bile doğrayamadı. Kendisine yirmiiki dakikalık zaman tanısaydık; yine doğrayamazdı ve ivedilikten belki de parmaklarını keserdi. Peki, bu onun yeteneksizliğinden midir? Asla değildir. Zira; kim olursa olsun, bir insan bu kadarlık bir süre içerisinde üç aşağı-beş yukarı, ancak bu kadar ıspanak doğrayabilir. Kaldı ki; insanı, hatta tepeden tırnağa silahlı bir savaşçıyı doğramak ıspanak doğramaya da benzemez. Köroğlu ‘nun Köroğlu olmasına karşın, yirmiiki dakikada, şaşırmadan ikiyüzyetmişbinlik bir sayıyı dahi onar onar bile sayabileceğini sanmıyorum. Dolayısıyla; Köroğlu ‘nun yirmiiki dakikada ikiyüzyetmişbin silahlı adamı kırdığı yolundaki sav, çocukça bir abartmadır. Bu abartmayı elbette ki; Köroğlu ‘nun kendisi değil, onu tutanlar, onu sevenler yapmışlardır. Bence bu; Köroğlu ‘ya iyilik değil, kötülüktür. Çünkü; “Yap” dense; yapamayacağı bir iştir. Birini, yapamayacağı şeylerle övmek yani övgüyü abartmak, onu zamanla bu abartmalı övgülere inanmak ve onları sahiplenmek zorunda bırakır. Belki de bu yüzdendir ki; Köroğlu da, İran Şahı Abbas ‘ın kırk savaşçısının hakkından gelebileceğini sanmış fakat ne kadar yazıktır ki; daha aralarına daldığı anda öldürülmüştür. Bir başına bu gerçek bile Köroğlu ‘nun ölümsüz olmadığını ortaya koymaktadır. Köroğlu elbette ki; bir yaman yiğittir, bir yaman ozandır, bir gözü pek, bir yüreği çift çatal kişidir, adı destanlaşmış, koçaklamaları olanca sıcaklığıyla, olanca içtenliğiyle günümüze kadar gelebilmiş bir insandır. Ama bir insandır. İnsanların yapamayacaklarını yapabilen bir Tanrı değildir. Sevince; onu kendi öz gerçeğiyle sevmeli, yapabildiklerini övmelidir. Abartma kimseye bir şey kazandırmaz fakat çok şeyleri götürür.

Ölümsüz sandıkları Köroğlu ‘nun öldürülebilmiş olması, çocuklar arasında derin bir şaşkınlık ve derin bir üzüntü yaratmıştı. Ispanakçı bunun böyle olacağını biliyormuş gibiydi. Etkili bir sesle sözlerini sürdürüp durmaktaydı :

- Arkadaşınız, Bolu Beyi ‘nin ikiyüzyetmişbin kafirinden, gavurundan söz etti. Onu suçlamıyorum. Zira, öğretenler, anlatanlar ona böyle öğretmiş, böyle anlatmışlardır. Ben bunun gerçek olmadığını söylemekle yetineceğim. Bolu, Osmanlı Dönemi ‘nde de, bu Cumhuriyet Dönemi ‘mizde de bizim bir ilimizdir. Oranın halkı da, tıpkı bizim gibi bu ülkenin halkı ve bu ulusun bireyleridir. Bolu Beyi ‘nin adamları kötü adamlar olabilirler ama kafir yani gavur değillerdir. Zira, dinimiz onların da dinidir. Üstelik de, bir insanın veya insanların Müslüman olup olmadıklarını ancak Tanrı bilebilir ve başkaları asla bilemezler.

Ispanakçı tabakasından çıkardığı bir sarma sigarayı dudaklarının arasına sıkıştırdı, kavlı çakmağıyla yaktı, ilk dumanını havaya üfürerek yeniden anlatmaya başladı :

- Osmanlı Padişahları ‘ndan Yavuz Sultan Selim ‘in son yıllarında Bozok ‘lu Şeyh Celal adında biri, çevresine topladığı çiftçilerle birlikte devlete başkaldırmıştır. Bu Bozok, Yozgat yöresinde bir yerleşme birimidir. Başkaldırma ilk kez Tokat ‘da ortaya çıkmıştır. Başlarındaki o adam yüzünden bu başkaldırmalara “Celali Başkaldırmaları” denmektedir. Başkaldırmanın nedeni, bazı vergi toplama görevlilerinin devletten gizli ulusa haksızlıklar yapmış olmalarına dayanmaktadır. Kendilerine “Levend” adı verilen bazı işsiz-güçsüz ve topraksız köylüler, “Sekban” denen bazı paralı erler ve halk arasında “Suhte” olarak anılan bazı medrese öğrencileri bu başkaldırılara katılmışlardır. Başkaldıranlar, köylerdeki-kentlerdeki insanların varını-yoğunu talan etmişler ve halkı da canından bezdirmişlerdir.

Ispanakçı, ışıl ışıl parlayan kara gözlerini, çevresindeki çocukların yüzlerinde gezdire gezdire bir süre soluklandı. Sonra söz yeniden girdi :

- Köroğlu yani Ruşen Ali, bu başkaldırmaların Bolu yöresindeki önderidir.

Ispanakçı, yanındaki Kocakelle A ‘med ‘in başını bir eliyle ve Hikmet Çocuk ‘un başını da obir eliyle okşadı :

- Yanlışlıklar ve haksızlıklar her zaman ve her toplumda ortaya çıkabilir. Ancak, bunlar yüzünden devlete başkaldırmak, hele özellikle, bunu neden edinip başkalarının varını-yoğunu ılgarlamak uygar yurttaşlığa yaraşan bir çözüm değildir. Hak aramanın, haksızlık gidermenin uygun yolları da vardır. Kişinin herhangi bir canıyanmışlığı varsa; bunun acısını devlet çıkarmalıdır. Yenmiş bir hakkı söz konusuysa; bu, devletçe aranmalıdır. Cumhuriyet ‘le yönetilen ülkemizde, bunlarla görevli mahkemeler vardır. Biz bunların tümüne birden “Yargı Organı”, “Yargı Erki” diyoruz. İşi bunlara bırakmayıp herkesin kendi hakkını kendisinin aramasına pekilenirsek; bizi biz yapan sosyal dengeler alt-üst olur. Gücü yeten gücünün yettiğine kan kusturmaya başlar. Böyle bir ortamda tüm güçsüzler ezilir giderler. Oysa; dünyada, güçlüler kadar güçsüzlerin de yaşama hakları vardır. Bu hak insana Yaratıcı yönünden verilmiştir. O nedenle; yaratılmışlar hakka ve haklıya saygı göstermek zorundadırlar.

Ispanakçı sözlerinin arasında yeni bir soluk almak zorunda kaldı ve sonra :

- Çocuklar… Dedi. Geçmişi kana-savaşa bulanmış olan bu Türkiye, bu Kutsal Ülke artık kan ve savaş istemiyor. Barış istiyor. Onun içindir ki; Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk “Yurtta barış, dünyada barış.” demiştir. Sadece yurtta değil, dünyada da herkesin mutluluğundan yanayız. Yerli-yabancı herkesi sevmekten, herkesle kucaklaşmaktan yanayız. Artık bunu anlamalıyız ve anlayabilmek için de, yalanlardan kaçmalı, abartmalara pabuç bırakmamalı, sadece ve sadece gerçeklere yönelmeliyiz. Bizi gerçeklere götürecek olan da söylenceler, uydurmalar, nabza göre şerbet vermeler ve abartmalar değil, ilimdir. Atatürk ölmüştür ama Atatürk yaşamaktadır. Zira; O ‘nun mirası başka hiç kimseye, hiçbir ulusa değil, bize, Türk Ulusu ‘na kalmıştır ve “Yaşamda en gerçek yol gösterici deneysel ilimdir.” Diyen O ‘dur. Bir ıspanakçının da size öğüdü şudur : Benim size yaptığım gibi hiçbir şeyi denemeden, onun her yerde, her zaman aynı sonuçları verdiğini görmeden o şeye inanmayın. Yaşadığınız ve yaşayacağınız her şeyi bu ışık altında sorgulayın. Sonunda zararlı çıkan siz olmazsınız.

Ispanakçı, tereği tam ortasından ikiye ayrılmış kasketiyle, pamuklu vatkaları omuzlarından fırlamış kirli ceketiyle, buruşmuş ve rengi solmuş pantolonuyla ve ayaklarındaki burnu patlamış ayakkabılarıyla ıspanak yüklü arabasına doğru ilerledi. Eğildi, arka tekerlekler altına koymuş olduğu taşları aldı, onları yakındaki duvarın dibine özenle bıraktı, tabakasından yeni bir sarma sigara çıkardı, çocukların meraklı bakışları altında sigarasını kavlı çakmağıyla yaktı. Sigarasından bir-iki soluk alıp bahar havasına üfürdü, ıspanak yüklü arabasını arkadan elleriyle iterek çocukların yanından ayrıldı ve sağa-sola bağırarak uzaklaşmaya başladı:

- Ispanağım vaaar… Körpe körpe, yeşil yeşil ıspanaklarım vaaar…

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

İLKLER (Hikmet Çocukun İlkleri) İsimli Öykülerinden > 201 -219/219)

(Antoloji.com sitesine kaydı 11 bölüm halinde ve 07/03/2007 tarihinde tamamlanmıştır.)

 

Meçhullükler Ve Ben

Huseyin Akcam

Beyhude gecen bir zamanın,
Otobüsüne bindim deryadan,
En ön koltukta yer aldım hoyratın,
Bilinmeyene yelken açtım hayatın,
Uçsuzluğun etrafında dolandım,
Ben dolandım o dolandı ekseninden,
Kalabalığın arasındaki suskunlukların,
Haykırdım kendi kendimin içinden,
Nereye, nereye gittiğini bilmeden,
Bir meçhullüğün kapısının ardından,
Ses versen duyacak mı seni tanımayan,
Olsun sırrını çözeceğim bu meçhullüklerin,
Ardı sıra gelen karanlıktan,
İster uçsuz bucaksız olsun,
İster bir ömür sürsün,
Yanlış olan ben miyim,
Akıp giden zamanın,
Ne güzeldir oysa baktığımda ayla gün,
Dış yüzüm mü değişsin,
Ey ahali bana bunu söyleyin,
Bana hiç benzemesin mi;
İçimdeki suretim…

Hüseyin AKÇAM

İlk İstiklal Marşı

ilklerHikmetCocuk

Bahar Hikmet Çocuk ‘u büyülemişti.

İlçede biri “İstiklâl”, obiri “İnkılâb” adında iki ilkokul vardı ve o, “İnkılâb” İlkokulu ‘nun birinci sınıfında okumaktaydı.

Başında, çevresi tek sırmalı siyah bir kep taşıyordu. Parlak siyah renkli pantolonunun paçaları çıplak dizlerinin üstündeydi. Sırtında parlak siyah bir önlük ve boynunda bembeyaz bir yakalık mevcuttu. Ayaklarına yeni alınmış olan beyaz yazlıklarını giymişti.

Ruhu, süt rengi çiçekler arasında cıvıldayarak kanat çırpan kuşlar gibiydi. İnmek, ayaklarını toprağa basmak bilmiyor, sürekli olarak uçuyor, uçuyor, uçuyordu. Evden okula gitmek için çıktığı halde, okula gitmesi gerektiğini bile unutmuştu. İki yandan yapılarla çevrilmiş olan toprak yolda, karşılaştığı her şeye bakıyor, baktığını-gördüğünü yercesine, içercesine, solurcasına içine sindirmeye çalışıyordu.

Kokuları ruhlara işleyen ve gönülleri sarhoş eden leylaklar, mor salkımlar halinde bahçe duvarlarının üstlerinde sere-serpe güneşleniyorlardı. Meyve ağaçlarının bembeyaz, taptaze, körpecik çiçekleri bahçelerin bayramlıklarına benziyordu. Evleri, bahçeleri, çiçekleri, çimenleri ve yemyeşil tarlaları sımsıkı kucaklayan günün taze serinliği daha yeni ısınmaya başlamıştı. Körpe gölgeler bir uçtan bir uca leylak kokuyorlardı. Çevresi ılık yeşil sürgünlerle kuşatılmış olan taş pınar leylaklar içindeydi. Güneşin ilk pırıltıları, taş oluktan taş yalağa akan duru suda yıkanmaktaydı. Kalbur dolusu serçe, yalağı bir kenara bırakmış, oluktan su içiyor ve pınarın oluğuyla taşları arasında pırpırlıyorlardı. Pınarın yanında birbirinden güzel, birbirinden körpe, birbirinden yaramaz iki köpek eniği altlı-üstlü oynaşıyor, sütdişleriyle birbirlerini ısırmaya çalışıyor, tırnaksız pençelerle birbirini pençeliyor, mini minnacık “Hev… Hev…” lerle birbirine bir şeyler söylüyordu. Ilık toprağa sereserpe uzanmış olan az ötedeki anaları, saklanmış bir gururla ve ilgisiz bir ilgiyle onları izliyordu.

Hikmet Çocuk köpeklerden hiç korkmuyordu. Zira; onlar masallarındaki “Köpek Kardeş” leriydi. Kendisi onları sevdiği için onların da kendisini sevdiklerinden emindi.

Alfabesiyle defterini sağ kolunun altından sol kolunun altına aktararak ana köpeğin önünde sevgiyle çömeldi ve eliyle başını okşamaya başladı :

Sen bir pınar köpeği misin? Kimsecikler bu duru suyu kirletmesinler diye mi bekliyorsun? Senin mini-minnacık yavruların mı var? Sen onların yaramazlıklarından mı hoşlanıyorsun? Senin yavruların çok mu güzel? Böylesine güzel yavruların var diye sen çok mu şımarıyorsun? Burada olduğunuzu bilseydim; etli etli kemikler getirirdim ben de size. Ne yazık ki; bu anda kemik falan yok yanımda. Çünkü; ben okula gidiyorum. Okula giderken kemikle gidilmez ki. Ben tertemiz gidiyorum okuluma. Bak, nasıl bir kesmişim tırnaklarımı, nasıl bir fırçalamışım dişlerimi, akıllım. Ne kadar şaşılacak şeydir ki; sen diş bile fırçalamadığın halde, senin dişlerin benim dişlerimden beyaz, senin dişlerin benim dişlerimden temiz.

Hikmet Çocuk, eniklerine elatmadan önce, ananın okşanıp sevilmesi gerektiğini biliyordu. Bu bilgisi doğru bir bilgi olmalıydı ki; köpek, eniklerinin birer birer kucağa alınmasına, sevilmesine bir tek kere bile karşı çıkmadı. Eniklere gelince; onlar tatlı tatlı mızıldandılar, sevilip okşanmaktan hoşlandılar ve körpe dilleriyle Hikmet Çocuk ‘un çenesini-yüzünü yaladılar. Ana, onların sevildikten, okşandıktan sonra yerlerine bırakılacaklarından emin gibiydi. Öyle de oldu. Hikmet Çocuk enikleri yere bırakıp uzaklaşırken, yavrular onun peşinden birkaç adım koştular, gitmemesi için “Veh… Veh…” lediler ve sonra yeniden kendi yaramazlıklarına döndüler.

Leylak kokuları içindeki çiçekli yol, az ötede inişe vurmuştu. Yaşlı bir kadın, elindeki yeşil bir dal parçasıyla önündeki ineği yokuş yukarı çıkarma kaygısındaydı. Hemen arkalarından gak-gaklayan ve paşa paşa yürüyen bir-iki kaz göründü ve kazlar kendisine değer bile vermeden, ağır ve güvenli adımlarla çiçekli bir yıkıntıda kayboldular.

Hikmet Çocuk, bir sağ ayağının, bir de sol ayağının üstünde seke seke ilerlemeye koyulmuştu. Okul görününce, bu sekmeli yürüyüş soluk soluğa koşuya dönüştü.

Okulun bahçesi pazaryeri gibi kalabalıktı. Önlüklü-önlüksüz bir dizi çocuk sevinçli haykırışlarla şuraya-buraya koşuşuyor, oyunlar oynuyor, birbirleriyle ayakta söyleşiyor, birbirlerinden bir şeyler kaçırıyor, birbirlerini kovalıyor, bir-iki dizesi olan fakat gerisi olmayan şarkılar söylüyorlardı. Okulunun önündeki çifte trabzanlı taş merdiven çocuk doluydu. Ve körpe bahar havasında yine körpe leylak kokusu vardı.

Bahçedeki körpe bağrışlar ve bitip tükenmeyen kaynaşmalar çalan zilin sesiyle bıçak gibi kesilivermişti. Zil sesinin ardından, elindeki kısacık ve incecik çubuğuyla başöğretmen okulun taş kemerli kapısında göründü. İçeriden birer birer çıkan kadınlı-erkekli bir öğretmenler grubu, başöğretmenin yanından korka-çekine geçerek ve taş basamakları birer birer inerek öğrencileri Atatürk büstünün önünde sıraya sokmaya koyuldular.

- Haydi çocuklar, sıralanın… Herkes kollarını önündeki arkadaşının omuzlarına koyup mesafesini ölçerek yerini alsın ve artık konuşmayın : Bayrak Töreni başlamak üzere…

Atatürk altındandı. Sabah güneşinin körpe ışıkları altında Atatürk Atatürk parlıyordu. Yüksek bir dayanağın üstünde Atatürk Atatürk duruyordu. Fakat kolları olmadığı gibi, göğsünden aşağısı da yoktu. Dayanağın tam altında “Türk, Övün. Çalış. Güven” sözcükleri yeralmaktaydı.

Hikmet Çocuk, Türk olduğu için önce övünmesi, sonra çalışması, çalıştığı için de kendisine güvenmesi gerektiğini, bu sözcükleri ilk gördüğü, bu okula ilk geldiği gün kendiliğinden öğrenmişti. Ama Atatürk ‘ün kollarının, ellerinin ve göğsünden aşağısının neden olmadığını kendiliğinden bir türlü bulup çıkaramıyor, kendiliğinden bir türlü öğrenemiyordu. Bunu kendisine birinin, bir başkasının öğretmesi gerekiyordu fakat kimse de öğretmiyordu. Evde beybasından sormuş, yanıtını alamamıştı. “Beyban hamal olsa ve gereken yanıtı bilmese; ne yapardın?” “Kendim araştırırdım, kendim düşünürdüm, kendim bulurdum.” “Yap öyleyse dediklerini.”

- Öğrenciler, susun… Konuşmayın artık…

Okulun en uzun boylu öğrencisi Atatürk büstünün önünde durmaktaydı ve elindeki uzun çubukta büyükçe bir bayrak vardı. Bayrak “Bizim Bayrağımız” dı, “Türk ‘ün bayrağı” ydı. Uğruna seve seve kanımızı dökmemiz, seve seve canımızı vermemiz gerektiğini biliyordu. Ama bu bayrağın çubuğa takılı yerinin neden diklemesine beyaz, zemininin neden kırmızı, ayla yıldızın neden beyaz olduklarını, ayın neden yarımay veya dolunay olmadığını, yıldızda neden beşten az, beşten çok köşe bulunmadığını Hikmet Çocuk bilemiyordu. Öğretmenleri neden kendilerine bunları anlatmamışlardı? Bu bayrak Türk ‘e nereden bayrak olmuştu? Bayrak aslında Türk ‘ün nesiydi? Bayrak Bazan neden direklerde, Bazan neden yapıların balkonlarında-pencerelerinde, Bazan neden böyle uzun boylu öğrencilerin ellerindeki çubuklardaydı?

Öğretmenlerin tümü, yüzleri bayrağa dönük olduğu halde sıraya girmişlerdi. Onlardan sadece biri öğrenci dizilerinin önündeydi ve yüzü çocuklara, arkası bayrağı tutana doğruydu. Elinde bir çubuk vardı ve bu çubuk başöğretmenin elindeki çubuktan bile uzundu. Hem sağ eliyle bu çubuğu havada tutuyor, hem de öğrencilere seslenip duruyordu :

- Ben “Bir, ki, üç” deyince, hep bir ağızdan İstiklâl Marşı ‘mızı söylemeye başlayacağız. Hazırlanın. Dikkat. Bir, ki, üç.

Uyarıdan sonradır ki; tüm öğrenciler öğretmenleriyle birlikte marşa başladılar :

“Korkma, sönmez bu şafak…

Larda yüzen alsancak.

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak, o be.

Nim milletimin yıldızıdır parlayacak. O benim…

Dir, o benim milletimindir, ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal,

Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet, bu celal, sana…

Olmaz dökülen kanlarımız sonra helal, hakkıdır…

Hakka tapan milletimin istiklâl.”

Öğrenciler, öğretmenlerinin gözetimi altında ve diziler halinde okula ve sınıflarına girmeye koyuldular. Hikmet Çocuk, yanındaki arkadaşlarının kimler olduğunu, basamakları ne zaman çıkıp bitirdiğini, sınıfına ne zaman girdiğini, Hayat Bilgisi dersinin ne zaman başladığını hiç anımsayamıyordu. Kafası allak-bullaktı. Arkadaşlarının her şeyi bildiklerini, sadece kendisinin hiçbirşeyi bilmediğini düşünüyor, bilmediklerini sormaya çekiniyor, başkalarına alay konusu olmaktan korkuyor, o sormadan da hiç kimse kendisine, o bilmek, o öğrenmek istediklerini söylemiyor, anlatmıyor, öğretmiyordu.

İstiklâl Marşı ne demekti? İstiklâl neydi? Marş neydi? Niçin İstiklâl Marşı ‘nı her pazartesi günü derse başlamadan önce ve niçin her cumartesi günü dersten sonra söylüyorlardı? Bayrak niçin İstiklâl Marşı söyleneceği zaman ortaya çıkarılıyor, başka günlerde de ortaya çıkarılmıyordu? Bu marş söylenirken niçin öğretmenler ve öğrenciler hazırola geçiyorlardı? Marşı söyleten öğretmenin elinde niçin o ince, uzun çubuk vardı ve niçin çubuğuna boşlukta ilginç hareketler yaptırıyordu? Marş okunurken herkes yüzünü bayrağa çevirdiği halde, o niçin bayrağa arkasını dönüyordu? “Korkma, sönmez bu şafak” neydi? “Larda yüzen Alsancak” ne demekti? “Sönmeden yurdumun üstünde” sözcükleri ne anlama geliyordu? Marşın bir yerinde niçin “Tüten en son ocak, o be” deniyordu? Neden “Nim milletimin yıldızıdır parlayacak o benim” diyorlardı? “ Dir o benim milletimindir ancak” ne anlamda söyleniyordu?

Yoksa; İstiklâl Marşı derslerin başladığını veya bittiğini vurgulayan bir simge miydi?

Marşın sonunda neden “İstiklâl” den söz ediliyordu?

Hikmet Çocuk, ilçede iki ilkokul bulunduğunu, kendi okullarının adının “İnkılâb”, obir okulun adının da “İstiklâl” olduğunu anımsadı ve yetersiz de görünse; sorularına az-çok bir yanıt bulabilmenin sevincini yaşadı. Bulmacayı çözmüştü : Kendileri İnkılâb İlkokulu öğrencileri olarak her pazartesi ve her cumartesi günü, onların marşını yani “İstiklâl Marşı” nı söylerken, onlar da aynı günlerde kendilerinin marşını yani “İnkılâb Marşı” nı söylüyor olsalar gerekti. Okulunda bu marş “İstiklâl” diye bitirildiğine göre; İstiklâl İlkokulu” nda da aynı marş “İnkılâb” diye bitiriliyor olmalıydı. Belki de ortada bir centilmenlik yani bir incelik anlaşması vardı.

Hikmet Çocuk başını kaldırdı. Hayat Bilgisi Öğretmeni üstüne eğilmiş, onun beş numaraya vurulmuş başını okşamaktaydı :

- Hikmet… Yavrum, acaba kimlerin camını kırıyorsun hayalinde? Acaba hangi kuşu vuruyorsun sapanınla? Acaba hangi kapının zilini çalıp kaçıyorsun?

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

İLKLER (Hikmet Çocuk’un İlkleri) isimli Öyküler’inden > 129 -136/219)

Arkadaşım Kitap

kitap

 

Bir aşktı benimkisi,

Kitap aşkı.

Şairlerle yüzüyorum,

Akdenizlerde…

 

Sahile girmişim,

Sen yoksun yanımda,

Aşkı bulmuşum,

Çiçek açmak bilmiyor.

 

Kelebekler uçuyor,

Masallara dalıyor.

Bir gülümseme  var.

Kitabımın içinde…

 

Olmaz

Olmaz

Ateşle barut yan yana gelmez,

Benim gönlüm sensiz yürümez.

Karanlıktan çıkan ışık gibi,

Sen sürükledin aşka beni.

 

Bazı mermiler deler geçer kalbi,

Acıtır seni, benim gibi,

Olmaz bizim aşkımız gibisi,

Sensin benim kalbimin sahibi.

 

Geçmez yıllar sensiz,

Bir an geldin kalbime, vakitsiz,

Çaldın gittin aklımı, kalpsiz,

Bu kez olmaz sensiz.

 

Durmaz kalbimin sesi,

Kıskanır başkaları seni,

Olmaz, olamaz böylesi!

Bitmez, kalbimin sevgisi.

 

Kırmızı gül gibisin,

Akarsular senin sesin.

Kalbim atar senin için,

Bir an bile bitmeksizin.

 

Mermiler deldi yüreğimi,

Kapandı gözlerim sanki.

Dayanamadım, kaldım senin gibi,

Olmadı, bu seferki.

 

Sensin aşkımın simgesi,

Kalbimin gözbebeği.

Benim sevgim senin gibi,

Olmaz, benim aşkım gibisi.

Kalp Acısı

KalpAcisi

 

Bir özlemdi benimkisi,

Seni bir gün bulabilmek.

Hani rest çekiyordun,

Leyla’yla Mecnun’a

 

Hani beni bırakmayacaktın,

Bana güller getirecektin,

Ne oldu , ne oldu söyle bana!

Sevgimiz aşkın oyununa mı geldi?

 

Bitti mi her şey bu kadar mıydı?

Ne kadar  çabuk geçti yıllar?

İşte buldum dediğim an

Benim sonum oldu…

Başlangic

Tek kişi başlar yeni bir hayata, sonra eşini bulmuştur. Öteki yarısı da tamamlanmış, mutludur. Ardından aileye yeni üyeler merhaba der, sancılar çekilse de varlıkları ile unutturur. Bir, iki derken aile iyice çoğalır. Günler su gibidir, durmaz yerinde akar en istemediğin zaman parmaklarının arasından. Zamana hükmün geçmez. Bir bakarsın ne çok şeyi geride bırakmışsın. Özledikçe anarsın geçmişindeki güzel izleri. Kim bilir kaçı hafızandan silindi.

Gün gelir belleğindeki kalıntılar ağlatır seni. Tekrar o günlere dönmek ama bu kez o günleri farklı yaşamak istersin amma velakin ne mümkün. Giden gitmiş, biten bitmiştir. Anılarına yapışır kalırsın. Yapıştıkça kanamaya başlarsın. Çaresizliğini bir kez daha anlar ve boynunu bükersin, razı olmalısın geçen, giden zamana. Senden götürdüklerine. Kabullenmek yok etmez ama azaltır acılarını. Azaltmasa kaç yazar ki?

Güçlü yaratılmışız, ne işkencelere, ne acılara dayanır da bu yürek yine isyan etmez, yine yıkılmaz, yine ölmez vadesi dolmayınca. Ölmek de zormuş, öyle diyorlar. Ölmeyi istemez kimse, en hastası bile bir nefes daha fazladan almak için çırpınır ama ölmek zormuş, anlasana!

Yaşarken ölenlerden olmak daha zor. Ruhun ayrı gibidir bedeninden ama ayrılamaz. Dar gelir yüreğine ama taşamaz. Dostunu seçebilmişsen eğer; itaatkar olabiliyorsan, verdiklerinin değerini anlamışsan hangi acı isyan ettirebilir ki seni?

Vuslat gibi görüyorsan ölümü, vuslata güzel hazırlanmalı. Yalancı dünyanın, yalancı sevdalarında kaybolmamalı.

27 Kasım 2008

Paraf

Paraf

Tüm laptop fırsatları için tıklayın !

bedava flash oyun pocoyo pocoyo oyna perilice oyun