Ocak, 2009 icin arsiv

Düşenler Ağlamaz Kendi Düşünce

Gülme artık bana; yaralanmışım,

Cehennem azabı tattım ömrümce.

Darmadağın olup parçalanmışım,

Güya aşka düştüm kendi gönlümce.

Sen hep bayramlarda, ben hep matemde,

Bir kötü, kısacık ömürde hem de,

Her şey gelip gitti, ne kaldı elde?

Bana armağanın yalnız işkence.

Kanlı gözyaşımı içime gömdüm,

Derdime katlandım ve hep süründüm,

Her gün ele karşı mutlu göründüm,

Düşenler ağlamaz kendi düşünce.

Haberin oldu mu çektiklerimden?

Hiç pay çıkardın mı gördüklerinden?

Acep utandın mı ettiklerinde?

Edenler bulurmuş günü gelince.

Gülüyorsun artık, inanayım mı?

Kalkıp da yeniden aldanayım mı?

Bu kez ben reddedip kurtulayım mı?

Gör neler çekersin sevilmeyince.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003)‘ nun

HANÇER YARASI isimli Hece Şiirler’ inden > 71 -72/100)

Hayrettin TAYLAN

 

Viran edilmiş gönül köyümüzün azası sen, bense muhtarı… Kalbime düşülmüş bir imza istedin sevme derinliğinden. Ömrüme yazılmış, gözlerine yazılmış dertlerime azıl bir aşk sundum sana.
Bir umut, içimde yanıp yanıp sönen senleri aydınlattı. Apaydınlığın aşk beyazında uyanmak ve bilmek  arasında sana  münzevi  bilinç oluyorum.

Nesnesi değilim aşkın ve gitmelerin ya da benden uzak kalmaların. Ben atamdan öyle gördüm, öyle yaşı yorumu yaşatmayan  belilerdeyim.

Harf harf yazıldım sevda defterine ama uzaksın. Ebru gibi işledim hayatıma
aşkın ta kendisini geçerek. Aşktan öte aşkım. Örselenmiş özlemlerime seni ektim.
Hani dargın, kırgın olursan yersin barışma meyvemden. İşte gözlerimde tesellisi bakışların  öz merhemim. Bakışın tecellisi işte bak
kalbimde temennisi seni tuttular içimden seni yaşamak melodisindeyim.
Başımı yastığa huzurla koyman telaşındayım. Belalarında beli umutların pamuğunu koydum. Uzak kalışına şarkılar çalar içimde. Rüyâlı özlerle uyanırım her sabah
rüyâlı gözlerimde hayâline ısmarlarım kendimi. Riyasız aşkların alışmalarındayım. Biliyorum aşk ezâsız  yürümez. Biliyorum, özlemek de var yalnız kalan gecelerimize. Hangi gece yıldızını unuttu sensiz  karanlıklarımda. Gözlerin neden güneşimi batırır. Yalnız bana bakasın diye mi?

Aşk herkesi kırar, sarar, sorar, yorar, eksilmesin senli anlarımı, daha seni ben kadar tanımadım. Sen bana dediğinden bu yana kırıklar bir bir yanar. İçimde silinmeyen yitmeyen bir sen koşar benimde. Senle tutunmuşluğum tutkularda fırtınalara, dalgalara rotamı kaybetmiş bir gemi gibiyim. Yalpa yalpa aşıyorum aşılmazları, varılmazların vavlarında… Günahını yaşıyorum sensizliğin. Biraz kendime sürgün ve süreğen dünyam. Aşkımıza ağlıyor şimdi yağmurlar bir de gözyaşların. Gökyüzü döküyor içindekileri damla damla senin gibi. Sana sürgün ettim beni. Bitmeyen bir gelişlerin kollarına bıraktın. Sürgünlerdeyim, süren dolar, sürgünlüğün azar, ben benden geçer. Senli hasretlerim çoşar çoşar kalakalırım. Aşk bize sıla, aşk bize Fırat, aşk bize, Kızıldeniz. Aşk bize aşk.
Gözlerimin önünde yüzün o masum bebeksi gülüşün resim sergisi kaçmıyor. Uzaklardayız bir birimize aramız da aşılmaz engeller. Aramızda başka eller, seller, başka yollar, başka hayaller var. Akıp gidiyor hayat senden uzak, sana yakın her anda, her beklemede.
Aşk bize gurbet, gurbet aşkın içinde sense içime uzaklar sunan sunulmuş susmaların süreğen savısın.
Zaman akıp gitmiyor. Her şey aklıma bir sen düşene kadar düşlerim döşeniyor… Büyüyor tekrar gelişin içimde. Tarif ettiğim amalı sızılar sarıyor, kramplar giriyor kalbime kaskatı kesilip kalıyorum kalmalarında.

Damarlarımda kan akmıyor, sen krizine dönüşüyorum. Patlatıyor damarlarım yine de yoksun.

Tende lazer, sende sürgün halimi kesiyor giyotinler. Giden sürgün, ben kalan kaçak. Gitmelerin bıçağı kesiyor kesişmelerimi. Kesilmişim yarim senden. Yarım bir sen oldun. Yarın bir sen. Yatısına yatsı olmadan önce her anın yatır gibi güllerine çaput bağlasam da hala ben kokuyorsun.
    Yüzün gibi parlıyor ilk açılan yıldızda bu gece. Tebessümler kalmaya geliyor yüzüme. İlk kez gülümsüyorum; ama  yetmiyor sensizliğe. Sürgünüm aşkına, şaşkın umutlarımın akışı nereye nasıl akacak? Her yerim yare yara. Yaralarım kanıyor. Kanlanıyor, dağlanıyor sen tepem. Bağırıyorum  ayrılıklar örtsün tepemi, ıssız bir geliş akışında siyahlar sarmalıyor beni.

Kapkara anlara ayna oluyorum, ne kendimi ne de seni görüyorum. Görünmüşlüğe görülüyor senle göründüğümüz her an…

Kapat yaramı, açıl kara gecelerime ay ve aşk olarak. Gelişin kurtarsın gecemi. Bu gece ece değil. Ecelin hecesi mi? Yalnız ecel mi yoksa acele giden pişmanlık  utkusunun unutkanlığı mı anlayamadım gülüm.

Sensiz geçen anların yarası kapatsın artıklarımı. Sıkışmasam hep iki ara kalpte. Sen en iyisi bende tam bitsen ve kapatıp aşklarının kapısını mühür vursan olmaz mı?
Kimim kimsemdir yaşlanan yalnızlığım. Ahu gözlerin, ah o gözlerin neden hala yıldızlar varken hala seni bana ışınlıyor. Gidecek aşkı var olup da sende kalan ah ben ah… ben.
Çok kimseyim, çokça yaşanılan aşkların sahilinde.
Hiçbir şeyimsin, hiçbir şeyime şehir olamadığımsın. Ruhumun caddelerinde gezemediğimsin. Gözlerini ruhumun caddelerin kırmızı ışık eylemediğimsin.

Dokunamadığımsın, donmuş sıcaklarımı ısıtamadığımsın. Alışmışım alışındasın ama  alışamadığımsın. Hiçbir şeyimsin hiç gidemediğimsin. Her zaman bekleyeceğimsin, bil ki hecelerimin sözcesi  benli  sevmelerin son kuşağısın. Düş tacirleri bir bir para sayıyor hayallerimize, beni sana pazarlıyor güzeller. ”beni yok edecek düğmeye basmakta özgürsün”

”Kendin ol”, ruhumun tapınakların üzerine kazılı ve filozofların savunduğu  öz sözü ”marka” olarak kullan beni silkmede ve seni silmede, yeniden bana gelmede.

Hiçbir şeyimsin, hiçbir şeyime şehir olamadığımsın. Ruhumun caddelerinde gezemediğimsin. Gözlerini ruhumun caddelerin kırmızı ışık eylemediğimsin. Dokunamadığımsın, donmuş sıcaklarımı ısıtamadığımsın.

Ve benim olduğun, benim olmadığın, benimle kaldığım, bensiz kaldığın, beni aldığın ve beni saldığın özlemin ve aşkın salıncağındasın. Dünya sallamıyor seni, sen sallamıyorsun dünyayı. Öylesine gidişin son  kafiyesi olarak yazıldın şiirlerime. Bana da seni yazmak, sonunu hep aynı sevgilere kafiyelemekti.

Hayrettin TAYLAN

Eminlik Benim Köyüm – (1)

Huseyin Akcam

Kuş kayasının heybetli duruşunu
Höyük tepesinde macera dolu oluşumu
Silahçılık oynarken o tatlı vuruluşumu
Özlemin, hasretimin var oluşumu

Eminlik benim köyüm kır çiçeğim
Yüreğimin içindeki solmayan memleketim
Uzun yollar ardından titrek bir yürekle gelirim
Sen benim sevdiğim, koklar, ağlar tekrar giderim

Eminlik benim köyüm, hüzün rüzgârım
Hayalin hep özümde hep sevgi uğurlarım
Soğuk esen ayazların ben seni özlerim
Yüreğimde dinmeyen sonsuz mabedim

Kömür tepesindeki kuytu sessizliğin
Gece sessizliğini bozan dertleşen böceklerin
Derin derin sigara çekip volta atan gençlerin
Kayıp giden zamanlarının vazgeçilmez parçasısın

Eminlik benim köyüm vazgeçilmezim
Her girişimde mezarlıktan ağlamaktayım
Kimse bilmez sağanak akan ince yaşlarım
Mırıldanıyor yine ayrılık nağmelerim

29.11.2007

Hüseyin AKÇAM

Sahte Cennetin Kapıları

nergiz

Yanlış zamanda, en yanlış yerde, en yanlış kişilerle…

     Geleceğinin şekillenmeye başlayacağı o geri dönüşü olmayan gençlik yıllarında, sahte cennetin kapılarının ardına kadar açık olduğu o kapıdan giren gençleri nasıl bir son beklediği belli madde bağımlılığından bahsediyorum. Sigara, alkol, uyuşturucu vs.

     Önceleri heyecan ve zevk vericidir. Sonrasında ise kişiyi bekleyen karanlık günler. Madde bağımlılığının en yaygını sigara. Sigara içmiyorsanız hiç başlamayın. İçiyorsanız en kısa zamanda bırakın. Siz hiç sigara içen birinin akciğerlerini gördünüz mü?

     Alkoliklerin çoğu depresyon altındadır ve sorunlarını unutmak ve iyi vakit geçirmek için içerler. Alkoliklerin işlerini kaybetme ve evsiz kalma ihtimali alkolik olmayanlardan daha yüksektir.

     En kötüsü de uyuşturucudur. Çoğu insan kaçmak istediği başka problemlerden dolayı depresyona girdiğinde uyuşturucu kullanmaya başlar. Uyuşturucu kullanmak sorunları ortadan kaldırmaz. Bir süre daha iyi hissedebilirsiniz ama etkisi geçtiğinde eskisinden daha kötü hissedersiniz. Sevdiklerinizle aranızdaki köprüleri yıkarsınız. Artık yalnızlık sizi beklemektedir. Bir gün sokakta aşırı dozdan ölebilirsiniz. Hayatınız bu kadar değersiz mi?

     Madde bağımlılığı kölelikten başka bir şey değildir. Siz köleliği mi seçiyorsunuz, özgürlüğü mü? Duyarlı olan herkese sesleniyorum, uçurumun kenarındaki insanlarımızın elinden tutalım onları kazanalım.

Deniz – Akrostiş

hunter38

Dünyamı aydınlatan güneşimsin sen,
En güzel çiçeklerden bir buketsin sen,
Ne yaparsan yap kopamam ben senden,
İste kölen olurum, istersen ölürüm ben,
Zamansız gönlümde açan goncasın, gülsün sen…

Eminlik Benim Köyüm – (2)

Huseyin Akcam

Bir bozkır türküsü gibidir benim köyüm,
Sen benim ekmeğim kokladığım çiçeğimsin,
Eminlik özlem kokan gecelerine hasretim,
Sen benim hüzün kokan neşem, canım sevdiğimsin.

Hiç üzülmüyorum sana olan ayrılığıma,
Biliyorum döneceğim er geç yanına,
Acı bir ihanetin bedeli olmasan da,
Saklayacaksın biliyorum bu bedeni kucağında.

Nice sevdalarım, rüyalarım yok oldu gitti,
Sen onlar gibi olmayacaksın onlar bitti,
Gönlümü yaralayan dikenler gibi,
Eminlik açacaksın her daim içimdeki gülleri.

Ben seni hiç kolay yaşamadım,
İçimde kaldı her gidişimde uhdelerim,
Bir borandın Niğde Bor gidişlerim,
Ankara Ulukışla otobüs bekleyişlerim.

Toroslardan kışın dondurucu esen o soğuk tipi,
Hiç unutmadım Ovacık’la Hüsnüye arasındaki iti,
Kapatmış yolları karlar, kimse yok ağlıyorum içli,
Bir kırbaç gibi vuruyor ayaz kimse görmez halimi…

02.12.2007
Hüseyin AKÇAM

seni-seyretmeye-doymam-doyamam

Uyuyorsun aynen melekler gibi,

Düşlere sığınan bebekler gibi,

Saçların yastıkta ipekler gibi,

Seni seyretmeye doymam, doyamam.

Gül pembesi bir renk sarmış tenini,

Atmışsın yastığa körpe elini,

Renkli bir tablonun renkli gelini

Sana gönül verim caymam, cayamam.

Kapalı gözlerin sedeften farksız,

Sanki bir gelinsin telsiz duvaksız,

Vurdun yüreğimden oksuz, odaksız,

Ben bunu yaradan saymam, sayamam.

Tenin ürperiyor güzel düşlerle,

Yüzün süsleniyor menevişlerle,

Gönlüm hayran oldu titreyişlerle,

Seni terk etmeye kıymam, kıyamam.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003)‘ nun

HANÇER YARASI isimli Hece Şiirler’ inden > 93 -94/100)

Çığlık

Çığlık

     Roman, hikaye, öykü, şiir gibi her yazılmış eser yazarın iç çığlığıdır. Fikirlerini, duygu ve düşüncelerini paylaşmanın altında yatan en güçlü sebep içini akıtmak ve okuyucu ile bütünleşmek, duyulmayan çığlığını duyurmaktır.

 

   Çığlıksız kalmak ise, paylaşamamak, aktaramamak, anlatamamaktır. Konuşmalar uçar gider ama yazılanlar ise kalıcıdır. Kimi zaman mirastır geleceğe taşınacak. İnsan yazarken kendini bulur. Çünkü yazdıkları içinde barındırdıkları, ufku ve düş dünyasının yansımasıdır.

 

   Çığlık atmak için ne yazar ne de şair olmaya gerek yok, herkes çığlık atabilir. İçindekileri dökebilir. Çığlığınız hiç kesilmesin.

Ebru – Akrostiş

hunter38

En büyük aşkım, taptığım kadındın sen…
Baharı müjdeleyen kardelenimdin sen…
Razıyım dikenlere yeter ki gül sen…
Ulaşmadığım nadide açan bir gülsün sen…

Elimde olsa seni bir kalemde silerdim,
Beni benimle bırak git derdim,
Riyakâr olamazdım bunu bil sevdiğim,
Unutulanlar defterine senin ismini de ekledim…

Feylesof İle Nataşa

Feylesof İle Nataşa

 

 Ruhun ve yosunun kokusu sinerdi, sinerjik gelmelerimize. Yağmur üstüne gözyaşların eklenirdi, hazan yaprağıma.
Suskunluklar dilenirdi kapımın önünde. Biraz ahlarımı verirdim, giderdi sensizliğin her demine.

Biliyor musun, kendi düşlerinde kaybolan deliler ders veren aşkın kali havarisiyim.

Meryem’e vebalı,  Julyet’e doğurgan, sana  üreğen.
Ve hasretinin rahmine kavuşma menisi düşer benden, gelmelerinle buluşur.

Islak, özlemi çatlamış ayrılıklar mı doğurur, onca parçalanmış her parçayı tümleyen o büyük sevda mı bilinmez.

Ve sen kendi bilinmezliklerinde hatırımı sallayan gözden ırak aşk bebeğisin. Bensizliğin sütünü içmeden, yapmacı sevi mamalarla büyüyemezsin.

 

Gelmen doğurgan,  sılaya anılmış gün-aahları bana yazılan güncelerin tüm anlarına yazgı olmuşum. Ciğerimde sütünların varken, hangi üvey tutku beni senden kaçırır ki.

 Ilık uzaklarda dinlenir gelişlerin… Hep gelme halinde misin?

Gel misin?  Gelende misin?  Gelecek misin?


Çinli Tanrıçaların  portrelerine benzeyen her benzine biraz gelişini resmleyledim.
Gözlerim kapalı seni yazıyorum ki güneş kadar beyaz görüntülerine hemhal olayım.

 

Gözlerimiz kapalı, kapalı hatta altınla kaplanmış hayallere sen de dalıver.

İki kişilik yalnızlık senfonilerimizi gör ve de ki: Aşk sen kendi  hücrelerini üret ve beni onsuzluğa alıştırmadan yeniden ona gönder.

Tümcelerin uzun olmasın geleceğine dair kitaplarda. Arka kapakta özetlenen sözceler kadar özetlensin  yaşamaklarımız yaşanır hali. Öznesiz yüklemlerde kaybolma, sen o cümlenin mantıklı yüklemesin, yüklü yüreğinle.

Arafa arasında sana yaptığım rafta sensizlik kitabeleri gelemediğin her güne çizdiğim resimler  sıralanır. Sıratımızın her adımda sen sergisi, bütün ölümcül sevdalar sana aitlerimi geziyorlar. İsimsiz güzel olarak kalma aşkımın ahir günlerine.
Kanaviçeler işle, tığı kalp atışlarımın üstüne batır, biraz sen aksın kırmızılarım.

 

Ummalarımın yayını çektim işaret edilen aşkın ortasına saplanmalı… 

 

Hedefin tam ortasında kalbim dururken yüzde yüz vurulmalıyım.

Ki vuruluşlarımız bizi hedef kıldı. Sen kal, bekle hasret satırlar arasında. Sen kal, kalmasın gizil buluşmalar yokluğunda. Aşan aklım akacak… akacak… seni aşan her derde, her özleme.

Kaygılı sevi limanlarına gelecek ihracat fazlası sevilmelerim. İthal sözlerinle değil, yerli ve kalpten tüm  hallerinle gel. An açacak, zevk açacak, an açacak bir gül gibi sevdamızın çıkmaz sokağında ehli keyfin  monteleriyle. Beni lehimleyecekler bakışlarına. Kalakalacağım uzak ara senin uzak kaldığın her ana her yöne… Hangi yöne baksam sanki geliyorsun, salına salına Sunaklarına, suskunluğumun ve susamışlığımın  her şeyi işlendi. Bir ömür sunuldum açıver tavus kanatlarını her renginde huzuru yaşat bana.

Adınla şanınla geleceğinle yazıldı, yıkayıp yıkayıp silemediğim hazlarım.

 Kalvenizmli gizillerine toklarımı sırladım. Sensizliği sırtladım, gözlerin gözüme vuruyor hasretin hançerine. Gözümde tütüyor, her akışın kimseyi görmeme körlüğünden kurtarmalısın.

Beni benden alan, çalan, bende kalan her duyguda, aralar, satırlar, eklentiler, çizgiler, gözler, sözler, dahası tüm duyumsama çeşnisi bir arada sen yoksun sevgili…

Ilık uzaklarda dinlenir gelişlerin…Hep gelme halinde misin?

Gel misin?  Gelende misin?  Gelecek misin?

Hayrettin TAYLAN

Sen Yok Musun Sen

sen-yok-musun-sen

Sen yok musun sen

Hayatımda esen ılık bir meltemsin

Sen yok musun sen

İçimde tarifsiz bir sızısın

 

Sen yok musun sen

Dilimden hiç düşürmediğim şarkımsın

Sen yok musun sen

Duyduğum en derin Sevdamsın

 

Sen yok musun sen

Gönlümü ısıtan güneşimsin

Sen yok musun sen

Karanlık günlerimin nur ışığısın

 

Sen yok musun sen

Fani dünyamın cennetisin

Sen yok musun sen

Yüreğimde beslediğim aşk muhabbetimsin

 

Sen yok musun sen

Kalbimi yakan huri meleğimsin

Sen yok musun sen

Bende anlam bulan her şeyimsin

ayağım-yeni-bastı-sevdanın-eşiğine

Ayağım yeni bastı sevdanın eşiğine,

Lakin ömür tükendi, son kışı yaşıyorum.

Bedenim bebek gibi imrendi beşiğine,

İnişleri tükettim, yokuşu yaşıyorum.

Kader neden güzeldir merhamete gelince?

Gün neden değerlenir ömürler tükenince?

Yer yerinden oynuyor gönül aşka düşünce,

Dönmeyecek günlere bakışı yaşıyorum.

Sevda kar gibi yağdı ağarmış saçlarıma

Ve damlalar bıraktı kirpiğin uçlarına,

Kovam boşuna indi kuru sarnıçlarıma,

Yerimden yorgun argın kalkışı yaşıyorum.

Saniyeler ne tatlı, gönül nasıl kanatlı,

Aşkım denize vuran mehtaptan şatafatlı

Gönül akıldan deli ve akıldan inatlı,

Ömür boyu özlenen alkışı yaşıyorum.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003)‘ nun

HANÇER YARASI isimli Hece Şiirler’ inden > 87 -88/100)

Gidiş Menkıbesi

Gidiş Menkıbesi

 

kahinin gözleriyle gittin benden
düyunu sihrime şifreledin
donanmıştı saf bilinç ile

sen nesin diye sorulduğunda
ben farkında lığım diyebiliyordu

incinmekten ve incitmelerden, inciler dizdim sana
antenlerin açık, kalbi iki kez yaralıydın ve yoktun
giden yollar vardı gitmelere
ipotekli ve rehinli bir ayrılık arasında saklandı hüzünlerim
vadeli can borçları ve aşka bölünen taksitler
çevremizi sarmış tehditler ve ihanetin timleri
güvensizlik lades
yazgılardan kaçtık yazıldık ayrılığın aguşlarına
paralel yaşantıları aldım gözyaşlarından
sordu sırlar ve sorulanlar ve de sorulamayanlar
bilsem ne değişir bilmesen değişmez
kolay dertleri seçtin
karma amaçlarım maçta
düşlerim ama 
taratıyor gözlerim detayları
bana hem inan hem güven
davut olmak niyetimi anlamadan gitmek ne zor
perde arkasını görmeden gitmek oyunlarımdan
sezgilerin buhurundan yağmuruma yakınken
sunduğun gözyaşların akınken
bir yer var senden yar

bir yer yar

yar bir yer

bir yerdeyiz…

kahinin gözleriyle gittin benden

sihrini çözemedim bende Musa’nın asası varken

gidişini çözemedim bende sen hevesi artarken

 

evet gerçek bugün biraz daha olasılıksız

evet gerçek oldu

la dedi  gitmeler

min’lerim mumyadır ben ruhuna umman

binlerim seni sunar sunakladığın arzuhalime

kahinin gözleriyle gittin benden

sihrini çözemedim bende Musa’nın asası varken

gidişini çözemedim bende sen hevesi artarken

Hayrettin TAYLAN

Çek Git – Akrostiş

Çile çektim, şerbet niyetine zehir içtim,
Ettiğin yanına kâr mı kalacak sandın,
Kahpe dünyada bir gün yüzü göstermedin…

Git kızım git, sana son sözüm unut ve git…
İstesen de beni, ben istemiyorum seni,
Tükettin içimdeki sevgini, hayatımdan çek git…

Anne Olmak Zor

anne-olmak-zor

   Anne olarak öyle büyük bir acı yaşadım ki. Yirmi bir yaşında güzel mi güzel bir kızım var. Gençliğinin baharında hastalandı.Bundan üç sene önce sırtında bir yağ bezesi olmuştu. Çok doktorlara götürdüm ama onlar bana bu bir yağ bezesidir bir şey olmaz dediler. Üç yıl boyunca götürdüğüm her doktordan aynı yanıtı almak, onlara inanmamıza sebep oldu.

   Aradan geçen üç yılın sonunda kızımın sırtındaki beze büyüyüp acı vermeye başladı. Büyüdükçe büyüdü yumruk kadar oldu. Yavrum gözümün önünde, okulda bayılmaya başladı. Öyle çok üzülüyordum ki. Yavrumun yanında “korkma annem”  bir şey olmaz diyordum ama bir yandan da kötü bir şey çıkacak diye çok korkuyordum.

   Korktuğum başıma gelmişti. Kızımı teyzesi Tıp Fakültesine götürmüştü ve sonuç hüsran, daha korkunç olanı ise Devlet Hastanesinde ortaya çıktı. Yavrumdan alınan parça acımasız bir hastalık olan kanserdi. Bunu öğrendiğim de dünyam karardı. Öyle bir karardı ki o an ölmek istedim. Çünkü yavrum, ilk göz ağrım, canımdan can olan kızım kanserdi. Ona kanser olduğunu bile söyleyemedim.

   Kızım hastalığını doktorun masasında unuttuğu raporu internetten araştırıp öğrenmiş, teyzesine hastalığını sorunca teyzesi korkulacak bir şey olmadığını söyleyince, “bana yalan söyleme ben hastalığımı biliyorum” demiş.

   Teyzesi buna çok üzülmüş. Bu arada doktorlar bizi Ankara’ya gönderdiler. Biz Ankara’ya çok ümitsiz bir durumda gittik. Doktorlar yavrumun sakat kalabileceğini felç olabileceğini, yani bize her şeye hazırlıklı olmamızı söylediler. Yıkılmış kahrolmuştum, bu acıya nasıl dayanacaktım. Gurbete gittiğim bu yoldan yavrumsuz dönebilirdim. O zaman benim de yaşamamın bir anlamı yoktu. Çünkü o benim kanım, canım, nefesim kısaca yaşam sebebimdi.

   Kızım ameliyata girdi, ameliyat dört saat sürdü. Dört saat sürdü ama ameliyathanenin önünde ömrümden ömür gitti. Teyzesi bir yanda ben bir yanda ben o üzülmesin diye, o da beni üzülmesin diye ağlayamıyorduk. Ama dakikalar, saatler geçtikçe direncimiz kırıldı. İkimiz de gözlerimizde, sakladığımız gözyaşlarını bıraktık.

   Sonunda ameliyat bitti. Biricik yavrumu odasına aldılar. Her şey bitti dediğimiz anda patolojiden gelen sonuç bize, bir güneş gibi doğdu o an ki duygularımı anlatamam. Kızımın sonuçları temiz çıkmıştı. Ellerimi yukarı kaldırıp “Allah’ım sen ne büyüksün kızımı bana bağışladığın için sana şükürler olsun” diye dua ettim. Yüce Rabbim öyle büyük ki kimse onun gücüne sorgu edemez.

   Biz Ankara’da bir ay kaldık, daha sonra evimize geri döndük. O yalnız hastayken değil ömür boyu benim yaşam kaynağım olacak. Ben anne olarak böyle bir acı yaşadım. Rabbimden dilerim ki bu acıyı başka anneler yaşamasın.

Gem Vurma Gözyaşlarına

gem-vurma-gözyaşlarına

Gözyaşlarına gem vurma ki, esarette olma,
Kır gönlünün zincirini, prangalar ağlasın sana,
Sevda aktır, sevda sudur, sevda ağıttır yaşama,
Vuslatı bitişe ekme, gör ve ör hayatı ağına.

Hüzün bakan gözlerin eleme inat,
Bir sevgiliye dağ misali yüreğini uzat,
Bilinmeyen yolların meçhullüne biat,
Göç et gem vurma yaşanacaklara, güzeldir hayat.

Mülteci kaçışların olacak ara sıra,
Kendi içinde kalacaksın tüm yargılarla,
Bazen kalemini kıracak, gideceksin savrulmuşluğa
Yaşanmışlıkları asacaksın idam sehpasına.

Gözyaşlarına gem vurma, bir nefeste varsan,
Bu yolculuklar hiç bitmeyecek, olacak hüzün,
Gözlerin yağmur misali temizlesin gül açsın yüzün,
Sen güzel baktıkça güzel görecektir özün…

05.12.2008

Hüseyin AKÇAM

O Güzel Yüzünü Gördüm Göreli

Sanki yüreğime mızrak saplanmış,

Sanki ayaklarım prangalanmış,

Sanki bu bedenim çarmıhta kalmış

Ben sana gönlümü verdim vereli.

 

Gözlerim yaşlıdır bayramda bile,

Hüküm geçmez oldu garip gönlüme,

Değer vermez oldum en güzel güle

O güzel yüzünü gördüm göreli.

 

Şu gaddar dünyada nasıl mağdurum,

Ayaklar altında kalmış gururum,

Ne rahatım kalmış ne de huzurum

Yüzümü saçına sürdüm süreli.

 

En tatlı ballarda zehir tadı var,

Dilimin bitmeyen bir feryadı var,

Kalbimin ne hali ne takati var

Sensiz eşiklerden girdim gireli.

 

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

HANÇER YARASI isimli Hece Şiirler’ inden > 51 -52/100)

 

Lâ Dedi Demeler

Hayrettin TAYLAN

                                                               Lâ dedi lal özlemlerin bulutu

                                                               Ey bozulacak dünya

                                                           Bir ünlem-bir ünleme kadar kaderler

                                                Aşk-su-öz-ruh kadar mı

Ve sadece mi!

Bir ünlem söz-sadece… Bir öze

b-akışlarımdaki  akışlar  gibi, dikilmeli  sevi

bulmalı… Su suyu

yıkamalı her hatayı aşktan sonra

-susayışlarımın buzlanmasını da eritmeli ermiş savlamalar

Nura kafiyeleşmeli onurlar

Hünerler  payında artmalı bölünen her sevi-ye

            ” kılcal damarlarında, üreğinin en-mahrem yerlerinde yaşamalısın d-okunulmayı…”

Ya  ruh rujunu sür süslen insanlığa

Ya aşk tarat saçlarını  özün aynasından

Ya  ben içte sen  kendine gelmesin

Sadece bir ünlem olmalı yaşamak

Sadece bir soru imi olmalı gitmeler

Sadece mi

Ki sen kal 

Sadece bir bağlaç olmalı yaşamak

Ki bağlansın dünyam sana

Hayrettin TAYLAN

Töre Cinayeti

   Adına töre derler. Bir kanı bozuk çıkar masum bir kıza tecavüz eder. Sanki kendisine tecavüz edilmesi onun suçuymuş gibi, her töreye çok uyulurmuş gibi tecavüze uğrayan kızı öldürürler.  Ölmesi gerek çünkü kendisine tecavüz edenin kendi öz babası ya da amcası, ya da dayısı olduğunu söylemesinden korkarlar. Susturulması gerekiyordur çünkü, namus işi başka şeye benzemez.

   Erkekleri anlamak kolay da kadınları anlamak zor. Erkeğin biri tecavüz eder, cezayı az alsın diye evin küçük erkeğine ablasını öldürmesi görevi düşer. Buraya kadar herkes razı da, anne nerede diye isyan edersin. Bu kızı koruyacak annesi yok mu diye düşünürsün. Düşünme boşuna, annesinin söz hakkı mı var ki? İtiraz etse de, yırtınıp, dövünse de nafile.

   Adı töreymiş bu adi suçun. Töreyi de kirlettiler, dünya gibi, umut gibi, genç kızın son nefesi gibi. Töreler yerini bulur da, kirlenmiş, kana bulanmış vicdan hiç sızlamaz?

   Töre cinayeti üzerine ne desek az olur bu tür olaylar bazı yörelerde oluyor onların da bilinçsizliğinden kaynaklanıyor ellerine ne geçiyor bilmiyorum ama bildiğim bir şey böyle insanların şarjları tükenmiş kendilerini kanıtlamak için böyle şeyler yapıyorlar aslında yapmıyorlar yaptırıyorlar. Ben onları Allah’a havale ediyorum Allah(c.c) akıl versin.

Annem – Akrostiş

Ağlarken belli etmeden ağlardın,
Ne kadar bahtsızsın hep çile çektin,
Ne zulümlere, ne iftiralara katlandın.
Ellerim ellerini ararken senin,
Mâtemimle beni, sen yalnız bıraktın…

Dargınlığa zaman yok; ömür öyle kısa ki,

Her saniye bir lütuf geçip giden zamandan.

Seni daha ben bugün görüp tanıdım sanki,

Gel artık ayrılalım pupa yelken limandan.

 

Dur seni sevdiğimi söyleyeyim ben şimdi,

Sonradan söylemeye fırsat bulamam belki,

Yaşadığımız günler öyle güzel günler ki;

Sabahları altından, akşamları billurdan.

 

Baki saman yolları, fani olan bizleriz,

Kısacık ömrümüze çok değil mi çilemiz?

Sanma ki hep duracak bu güzel mavi deniz,

Gül, üzülüp durmasın gün çileden, kahırdan.

 

Perçinlensin sevgimiz zaman akıp gittikçe,

Başlasın günlerimiz bir eskisi bittikçe,

Seviyorum ben seni hem erkekçe, hem mertçe,

Çünkü ruhum meltemden, gözyaşlarım yağmurdan.

 

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003)‘ nun

HANÇER YARASI isimli Hece Şiirler’ inden > 57 -58/100)

 

Üst Bende Sen Gökdeleni

Üst Bende Sen Gökdeleni

   Göz önce “dışını” görür. Söz önce düşünü görür. Aşk önce aşkını görür. Bense bütün toplamlardan seni gördüm. Ara-süreçlerden geçerek “en-son olarak” “görmesini görmeye” çalışır, gelişler ve gidişler. Ben eskiden hep gitmelerle alışverişteydim sen gittikten sonra gerçeğim değişti.

   İşte “orada-da” kör-düğümler içinde düğümleriyle oynaşır kalır. Görmeyi görmek istemek, seni görmeden tanrıyı görmek istemek veya tanrı-olmak isteğim değildir ki. Benimin istediği seni görmek alışkanlığının artçı heves pençeler atmasıdır.Ayrılık öküzüm kaçtı, ipi de yok… Gayrı bir boğayım  öküzlükten çıkımı alarak narinlerine aklandım.

   Görmeyi de “dışarıdan” görmek zorunda olmak, aşkın zuhuruna  dublajsız “görüleni eklemekti. Seninle çektiğimiz film gişe rekorları kırmıştı. Filmin sonunda ruhun, sözlerin, gözlerin, gelmelerin, sevmelerin,  sarılmaların her şeyin beyazdı. Beyaz bir gelinliği karalayan gelmene ağlayan hariç…

   “Görülen enleri” güvensiz hale getirip, duvak arası, dudak arası  uçuklarda beni terk-i bendin son bendinde vasıtasız ve mahlasız yazarak gitmeni kabul etmiyor bünyem.

   Hayat denilen, aşk denilen, gelmen denilen önce yaşanır. Tüm ara-süreçlerden, tüm arayışlarından, tüm karalamalardan sonra, “en son olarak”, hayat-denilen “ele-geçirilmeye” çalışılır.

   İşte tam da bu noktada “o” elden-kayıp gitmeye başlar. Benle anıldığın  ilk “dare ” şifrelerinde kaybetmişim seni. Elde olan ve “sahip-olunan” aranmaya konu olduğunda o orda bitmiştir. Yeni anlıyorum. Sen o gün bitmiştin bende demek… Yaşıyor-olduğumuz hayatı arayan, ”görmeyi görmek isteyenin” durumuna benzer. Aşkımız da öle değil miydi? Sen bütün ömrünü yükledim üstelik masum bir yüklem olarak. Bense, öznen olmaya o  kadar koştum ki sözceler yetim kaldı, arş nasip kaldı. Hislerimin hesabında açıklar oldu. Gelişlerinin faizi yükseldi her şey senle kazanç gibiydi.

   Tüm bu açmazların temelinde ise, tutku-denilenin ”zorunlu olarak” getirdiği, “hasis – durum” vardır. Tutku  başlı-başına bir “egoid ” yapıdır, “id olmak egoları - yarmak zorunluluğundadır. Aslında  tutku  psikiyatr  bir vakadır. İçsel özlemin açlığını doyurmaya, nefsin de sıvılaşma azılmasında  emişleşmeye geçiş zorunluluğudur. Ve  mecburların  bizi kandırma sürecine yenik düşmektir.

   Bu zorunluluk aşkın-değmeye çalıştığı “her-şeye” sirayet eder. Suretine üfleniş değil, suretine bağlanış  dahası,  güzelliğinin kimyasındaki daha derinlere su olmak özlemidir.

   Sevmenin, bağlanmanın, dahası aile veya evlenme moduna  bir bir şifrelenmeyi oynadık. “Her şeyin orta-yere getirip bıraktığı bu “sevi -ben-lik” durumu, “benlik-arayışını” getirdi. Sana meşhur ve bir o kadar meçhul bağıllığım arttı. Arzuların yoluna öz beni katarak beni taşıdılar benine. Sevi haritandaki göller, ovalar, dağlar, arzular, görünmeyenlerin  meraklarıma  masiva oldu.

… Bu yalnızlık seni sen eder, beni ben eder. Bu yüzden yalnızlıklardan kaçıp asıl yalnızlık senle ikenler gelmek.

   Sen çoğaldın, ben varoluşa tutundum, dalı, amacı, senli yamacı kırılmadı. Hücrelerime yazıldın, nefsime azıldın. Ruhuma akıtıldın. Özümün erkinde turnusol renge  revaçlar ekledin. Ve yazgının çizdiği bütün  çizgilerle, kendimize bir aşk filmi oynadık. İyi de oynadık, iyi de  seviş -gen, geoslarda, geometrik açılımlara açı olduk, acı olduk.

   Gel gör ki, hatalar şeytanın ekmeğiydi. Ki erkeğim ya… Ki çok ekmek  kullanırız salya öncesi sulu sepken yemeklerde. Arzu arası arz. Arzu arası  senli gizillerin ilgisiz tepesi… Pişmanlık kıtmiriyle birlikte mağarasında uykuda. Uyanık tek his… Yeni zevklere afişe olmaktı sanki.

   Ve farklı bir kaçış, farklı bir akış, dahası iç çocuğun açlığı henüz bitmemesiydi özümde.

   Ekmek, su, bir de sen… Bir de gizil kaçışlarda farklı zevklere  girift bir böğüm eklemekti.

   Yasak elmam, yalancı cennetim. Yaşayamam ben bu ay’da Kraterlerinde suyun yok. Başka çöller döllenmeye hazır Leyla gelmiş. Yaşayamam ben bu aşkta. Kopkoyu mavileri tutamam sensiz başka gecede. Her birisi kaybolur gider yalnızlığımda.

   Verdiğin umutları, asıyorum güneşe, aldığın bütün birliktelileri saklıyorum gecenin karalarında… Bana olan dünyandan büyük güvene atomlar atarak gidiyorum başka koyunlara.
   Yasak mevsimimde ay tutulmuştu, ben koparılmıştım. Koparamam benim değil bu meyveler diyemedi bu nefsi emarelerim. Ne kadar haklıysa hak… bende bir haksızın sızıyım.

   Tutku  başlı-başına bir “egoid ” yapıdır, senden kaçmak başlı başına öz depremidir, bilmeden ölçmeden, bilince değinilere bakmadan gittin hislerinle. Biraz mantık diyor, biraz sabır diyor, biraz barış diyor, biraz arayış diyor, biraz sen diyor, biraz gelsen diyor bu ben… arası sen arası… biz gerçeği…

Hayrettin TAYLAN

   Askerliğimi yaparken tanışmıştım onunla ve çok sevdim. Tek isteğim onunla bir an önce evlenip, yuva kurmaktı. Günler geçmek bilmiyor sanki uzadıkça uzuyordu hasretim. Abimin kredi borçları yüzünden ailem sıkıntıya girmişti. Askerliğimin bitmesine bir ay kala durumu aileme açtım ve evlenmek istediğimi söylediğimde borçlar bitene kadar bir girişimde bulunamayacakları cevabını aldım, yıkıldım.

 

   Bir an önce borçların ödenmesi için çalışmalıydım. Nihayet  askerliğim bitti eve döner dönmez de ailemi kızın ailesine gitmeleri için ikna etmeye çalışıyordum. Abim kumar oynamış ve bunu da bankadan çektiği kredi ile yapmıştı. Borç çoktu ama ben de sevdiğim kızla evlenmek istiyordum. Nişan takıp bu arada borçları bitirip evlenmek için bir işe girdim. Tam her şey yoluna giriyor diye düşünürken bu kez abim bir arkadaşının üzerinden aldığı krediyi de kumar masasına bırakmış. Bunu öğrenen nişanlım da beni terk etti.

 

   Abimin saçmalıkları ve düşüncesizliğinden dolayı sevdiğim kızı kaybettim. Kız hemen evlendi ben ise iki sene sonra ailemin istediği bir kızla evlendim ama hala aklım da gönlüm de sevdiğim kızda.

Elagözlüm Fm (Akrostiş)

 

 

Elalem değil âlem dinlesin,
Lâtifelerle, müziklerle eğlenirsin.
An gelir hüzünlenirsin,
Gün gelir sevincini paylaşırsın,
Önceleri yabancılık da çekebilirsin,
Zamanla tiryakisi olabilirsin,
Lâkin zaman ne gösterir bilemeyebilirsin.
Üzülme yine de dostça karşılanırsın.
Maksadımız hep muhabbet olsun.

Fani bu dünya, dostlukların bâki kalsın,
Manilerle, fıkralarla kahkahalar atasın…

Kocaya Kaçmak

kocaya-kacmak

Evlilik, aile kurmak, neslini devam ettirmek aynı zamanda da can yoldaşını seçmek anlamına geldiğinden titiz davranılması ve özenilmesi gereken bir kurumdur. Eş seçimi de huzurlu, mutlu bir gelecek için büyük önem taşır. Kadınlar içgüdüsel olarak, ileride sahip olacakları çocuklarına  iyi baba olabilecek erkekleri seçmeye meyillidir.

Evliliğin kesin bir yaşı olmadığından her an evliliğe açık halde yaşamlarını sürdüren gençlerin sevgi, aşk adına evden kaçtıklarını duyduğumda yüreğim acıyor. Çünkü başarılı bir evlilik olma şansı yarı yarıyadır. Hayatımızda her zaman doğru insanlar yoktur. Bu nedenle de gençlerin evlilik adına kaçmamaları gerektiğine inanıyorum.

Gençlerin evden kaçmalarının bir sebebi de ailelerin bu gençlerin duygusal gelişme ve ihtiyaçlarını görmezden gelmesine de bağlıyorum. Kaçtığı için başına kötü olaylar gelen genç kızların haberlerini duyunca ister istemez aileleri yok mu diye düşünüyorum.

Gençleri böyle bir yanılgıya sürüklememek için onları anlamaya çalışıp, uzlaşıcı olmak onların dünyaya gelişine sebep olanların görevidir. Daha sonrasında üzülmemek için başta çocuklarımıza bu bilincin verilmesi gerekiyor.

Her bir ayrılığın kavuşması var,
Üzülme; bu dünya bir günlük değil.
Gün gelip bir yerde buluşması var,
Giyme karaları, gelinlik değil.

Sanma ki; unuttum bir tek gün seni,
Boşa mı çekmişim tüm elemleri?
Çekmeyen bilemez bu kederleri
İçimdeki ateş, serinlik değil.

Emelim; yolunda ölüp mahvolmak,
Ardında yorulmak, koşmak, dolanmak,
Tek arzum; her zaman seninle olmak
Ta ölene kadar, bir günlük değil.

Yüz bin cefa etsen bir kez inlemem,
Zincirimi çözsen; inan istemem,
Nice çabalasam tam belirtemem;
Aşkım öyle sonsuz. Ölümlük değil.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

BAYRAM AKŞAMLARI isimli hece şiirlerinden > 21 -22/100)

Seni Seviyom Derya – Akrostiş

Sensiz kaldım,
En güzel andı,
Nefesini hissettiğimde,
İçim sende kaldı.

Sensizlik zor geliyor bana,
Elimde olsa kıyarım bu cana,
Vasiyetimdir arkamdan ağlama,
İhanet etmedim yâr ben sana,
Yâr, söylenenlerin hepsi iftira,
Onların sözüyle kıydın bu aşka,
Mahşerde beklerim gülüm, şimdilik elveda…

Dillerde dolaşır oldu sevdam,
Elaleme inat seviyorum inan…
Rüyam, hülyam benim dünyam,
Yârim sevdim seni gerisi yalan…
Aşkın canımı yakıyo biriciğim; ağlamam ondan…

Bakış Açısı – 3

   İnsanların dürüstlük, adalet, hele hele de güzellik gibi konularda seçimleri – beğenileri birbirinden çok farklıdır. Bu, gerçekte her konunun doğru bir çözümü olduğu veya en güzelin belli olduğu gerçeğini değiştirmez. Sosyal doğruların, soyut doğruların, manevi doğruların tam olarak saptanamaması insanın manevi ölçüm yeteneğinden yoksun olmasından kaynaklanmaktadır. Güzellik seçimini yanlış yapan veya sevgi derecesini ölçemeyen bir yaratıktır insan. Genel olarak güzel ve çirkini ayırabiliriz veya iyi-kötü  insan ayırımında genelde hemfikir olabiliriz ama hepsi o kadar. Biraz işler karışınca örneğin, iki güzel insanla karşılaşınca hangisinin daha güzel olduğu artık kişiden kişiye değişir. Veya sevdiğimiz iki insanın hangisi daha çok seviliyor tarafımızca… işte bu konularda zorlanırız. Fizik, matematik gibi konularda ölçüm ve sıralama anlaşmazlıkları çıkmaz.  Altı (6), ikiden (2)’den büyüktür… Sıcaklık gibi, ölçülen olgularda da sonuç bellidir.

   Kuşlara şarkılar öğretebilen bir insanı veya çocukları çok sevebiliriz ama bunu sadece “çok” diye tanımlar geçeriz. Ayrıntılı matematik ölçümlere ve ifadeye gücümüz yetmez.

   Her şeyi yorumsuz, çözümsüz bırakmayın bir köşede. Belirsizlikler sizi köle gibi kullananların işine yarıyor. Örnek mi istiyorsunuz, kendimin ve sizin maddi olanaklarının düzelmesini isteyip düşünce bazında mücadele başlatmaya çalışıyorum, siz ise bana engel oluyorsunuz, kafaları karıştırarak. Diyorum ki, insan yazın bir değil iki ay tatil yapabilmelidir. Üstelik bu tatili, istediği otelde yapabilmelidir. İnsanın aleyhine olarak diyorsunuz ki, isteklerin sonu yoktur, insanlar dünya turu da yapmak isterler. Tamam, o zaman, dünya turu yapacak maaşı verin onlara. Ya da, diyelim ki bu olanaksız, bari karambol yaratmayın. Dünya turu lüks diye konuşup, bir haftalık tatil köyü parasını bulmalarına engel olmayın insanların. Ölçütü tam saptayamıyorsanız bari alt seviyeyi görün. Hiç tatile çıkamayan milyonlar var, kör müsünüz! “İnsanın talepleri bitmez” deyip, sonra hiçbir şey vermemek ne demek. Normal olanı ölçemeyip karambol yaratmak ne demek. Kararlı olun. Dünyayı gezecek para istemesek de Akdeniz kıyılarını herkes gezebilsin örneğin.

   Neyse. Ben kendimden eminim. (Cahiller ve ahmaklar kendinden emindir)… « Böyle düşünmeyen milyonlar yanılıyor da bir tek sen mi yanılmıyorsun » diyenlere bir örnek daha vereyim, milyonların toplu halde yaptıkları yanılgılarından :Sayısal lotoda 6 bilinmeyip devrettiği haftalar sonunda 1 trilyon TL birikirse insanlar heveslenip daha çok oynuyor. Fakat, artışın asıl nedeni, yeni katılanlar oluyor. 2 milyon kişi oynuyor diyelim. Yine bilinmeyip devrederse yani 2 trilyon TL birikirse bu kez 4 milyon kişi oynuyor bu şans oyununu. Şimdi, bu (sonradan katılan), 2 milyon kişi aynı anda hata yapıyor. Yani 2 trilyonu beğeniyor da bir hafta önce henüz 1 trilyon TL iken beğenmiyor mu ikramiyeyi bu kişiler? Böyle bir şey olamayacağına göre, yanılgı içindeler. Ne yaptıklarını bilmiyorlar. Bu arada, enflasyona yenilmiş lanet bir yerde yaşadığımız için, 5 yıl sonra trilyonun anlamı kalmayabilir. Onun için açıklama yazayım : 1 trilyon ile bugün Ankara’da lüks semtlerdeki lüks olmayan (standart) apartman dairelerinden otuz tane alınabiliyor. Her neyse; her zaman ikincil nedenler vardır. Fakat sorunları halletmek istiyorsak, bu tür ikincil nedenlerin hiç üstünde durmamalı ve asıl nedeni bulup onun üstüne gitmeliyiz.

   Göreceliliğin ne kadar doğru olduğu konusunda bir örnek daha geliyor aklıma: Karnı tokken portakaldan son derece nefret eden bir kişinin, karnı son derece açken, portakaldan aynı derecede nefret etmesini bekleyemeyiz. Doğrunu tek olduğunun ve göreceliliğin bir arada yaşadığına bir örnek daha : Pencerenin saydam olduğu bir gerçektir. Başka yönden bakan kişinin, yani batan güneşin yansımasını gören kişinin pencereyi kızıl kabul etmesi, bu gerçeği değiştirmez. Sadece o yönden bakınca kızıllık göründüğü doğrudur. Yoksa pencere kızıl falan olmamıştır. Albert Einstein’ın İzafiyet Teorisi (Görecelilik Kuramı) kitabındaki trenden düşen taşın yere dik olarak (yani dünyanın merkezine doğru) düştüğü aslında tek doğrudur. Trende giden adamın düşen taşı nasıl gördüğü onun sorunudur. Fakat, tabii ki, görecelilik kavramı, baz alınacak veriler ve açıklamalar açısından sonsuz derecede önemlidir.

   20.yy’ın hemen başında, hastasına yetişmek için sıkıntı içinde koşturan bir doktor düşünün, hastası kasaba dışında bir evdedir, yürüyerek yirmi dakikada gidilebilmektedir. İşte bu doktor, birdenbire bir kasabalının atlı arabayla geldiğini görse ve arabayla yola devam etseler ne kadar rahatlar! Birden, olayı, 1950′lere getirin, o eski doktorun, yarış arabalarını bildiğini ve (ölmek üzere olan hastasına iki dakikada yetişebileceğini fakat öyle bir arabanın orada bulunmadığını) varsayın; bu takdirde atlı araba onu eskisi gibi rahatlatabilir mi? Ve, yüz yıl sonrasını tahmin etmeye çalışın. Bu yazımdaki  yarış arabası torunlarımızı güldürmeyecek mi? 20.yüzyıl başında, 100 km/s sürate erişen arabanın, müthiş bir teknik aşama sayılması bugün nasıl komik geliyorsa, bugün de, 1000 km/s hızla giden arabalar yapabiliyoruz diye övünmek, o kadar saçmadır. Hatta daha saçmadır. Çünkü artık, teknoloji vb. olguların, hemen hemen sonsuz olduğu anlaşılmıştır.

   Soyut olgularda bile “tek bir doğru” bulunduğu iddiam, sosyal ve psikolojik ayırımları yapmama engel değildir. Herkesin, subjektif şartları nedeniyle içinde bulunduğu farklı konumlar olabileceğini kabul ederim. Örneğin: Bir zenginin (süper zengin adamın), vasat bir yaşama mahkûm edildiğindeki feryadını anlayabilmek için aslında ne denli içten ve haklı olduğunu bilebilmek, olayı, çelişkisinin ağırlığını duyarak düşünmek gerekir: Yaşamı, her gün ziyafetlerde geçen bir komprador ile hep kuru ekmek yemiş birisini, tüm yaşamları boyunca olmak üzere normal sofralara oturtsanız, birincisi belki intihar eder.

   İkincisi ise, “hayat boyu minnettar kalmak”tan bahseder, (kompradorun) düşüşünden dolayı intiharı söz konusu edilse sinirinden çatlayabilecek olan ikincisi bile, “sonraları” aynı derecede bir düşüşe uğrasa belki o da intihar eder! Kimin (+) ya da (-) olarak, nelerden ne kadar etkilendiğini kimse ispat edemez!

Görecelilikle ilgili olarak aklıma gelen acıklı şeylerin özeti : Kelebekler acaba yaşamlarını iyi geçirme içgüdüsüyle donanmış mıdır? Eğer öyleyse ve ömürleri de sadece iki gün sürüyorsa onlara gülmeli miyiz? Kesinlikle hayır. Çünkü o zaman, bin yıl yaşayan bir canlıya, insancıkların yetmiş yıl civarındaki ömürleri için gösterdikleri çabanın ne kadar basit geleceğini hatırlamalıyız hemen.

Cedrıc Duamont demiş ki: “Öyle horozlar vardır ki öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar.”

Benden ek:  Ve böylelerine, gerçeği anlatamazsınız. Çünkü hep aynı saatte (güneş doğarken) onlar da öter, böylece bu yanılgıları devam eder.

Bakış Açısı – 2

   Tabii insanların kararsızlıkları ve olayları belirsiz bırakma hastalığı sadece güzellik seçiminde ortaya çıkmaz. Örneğin bir futbol uzmanı (hem de bu işi bilen bir uzman), gelmiş geçmiş en iyi futbolcudan bahsederken, “en iyilerden birisiydi” der. Oysa o futbolcu, en iyilerden değil, resmen “en iyisi” dir. Böyle belirsiz konuşarak, kendilerini korurlar. Çünkü hırtın biri çıkıp “bana göre en iyisi o değil” der. Bu nedenle her konuda  „enler” den birisi olabilir en iyi olan bile… Halbuki en iyiler deyince 30 tane “en iyiler” sıraya girer.   

   Bir çok şeyin farkında olarak yaşamak tabii ki zordur. Farkındalıklar bazen hayatî meseleleri kapsar, bazen de basit şeyleri. Fakat, unutmamalıyız ki, basit gözüken gerçekler aslında hayatımızı rezil eden tarzı oluşturan şeylerdir. Örneğin, Jeep kullanan kadınlardan bahsettiysem, erkeklerin yaptıklarından da bahsedeyim. Önemsiz bir örnek vereyim. Siz de, bu önemsiz hatayı yapan ve bunu yutan tarafların, çok daha önemli sosyal olgularda ne gibi hatalar yapacaklarını tahmin edin.

    Örneğin, arkadaşınız arabada yanınıza oturur ve siz vitesi yanlışlıkla gacırdatırsanız, size „yazık oğlum arabana” der. Halbuki onun düşündüğü sizin arabanızın yıpranması değildir. O sadece kendini tatmin ediyordur. Yani, o cümlenin türkçesi şu anlamdadır : “ben senden çok daha iyi araba kullanırım”.

   Kişisel muhabbetler yanında, insanların kurumsal bazda yaptığı aldatmacalar da vardır. Örneğin Alman arabalarında hava yastığı, ABS fren vb güvenlik donanımları zorunlu iken, Türkiye’de üretilen (üstelik başka ülkenin patenti ile üretilen) bir arabada TDIXLS gibi yüzlerce harf yazar, markasının yanında. Oysa bu “lüks” vb kavramlar, bir tek hava yastığı takınca ilâve edilen L harfiyle gösterilir. X, T falan, hepsi başka bir donanım unsurunu gösterir. Bu fabrikanın yöneticileri ise utanmazlar; başka ülkede zorunlu olan unsurların her birisi için başka bir harf koymaya. Ruhunda hiç bir fark olmayan modellerini dışarıda harflerle yüceltmeye çalışırlar. Yoksa D harfinin dizeli ifade ettiğini ve patlamalı motorun farkını ben de biliyorum. Bu gereksiz ayrıntılara takılanlar, genelde, gerekli ayrıntıları hayatta es geçenlerdir.

   Başkalarının davranışlarının yorumu ile hayatımı tükettiğim için kendime esef ediyorum ama hiç olmazsa bazı gençler gibi, başkalarının saçma sözleri ve davranışları üzerine kurmuyorum hayatımı. Sadece yorumluyor ve ders çıkarıyorum. Oysa gençlere dikkat ettim; hayatlarını, okul ve mahalledeki geri zekâlı arkadaşlarının hatalarına bozularak ama yine de onların hatalarıyla ve onlar ile birlikte yaşayarak geçiriyorlar.

  Bir de “bardağın yarısı boş mu yoksa dolu mu” hikâyesi var. Ben de kendi görüşümü yazayım: Bunlar, analiz yeteneğinden yoksun kişilerin; analiz yeteneğinden iyice yoksun halkı (özelliksiz kalabalıkları) kandırıp idare etmek, kafalarını karıştırmak için uydurduğu olgulardır. Benim gibilerin kafasını ise asla karıştıramadıkları için, böyle kafaları koparmak için fırsat kollarlar. Hemen açıklayım, bu konunun neden benim kafamı karıştıramadığını ve çözümünü: Ben, hiçbir söyleneni, kendi beynimde evirip çevirmeden kabul etmedim hayatımda. Bardağa gelince; bu bir iyimserlik, kötümserlik meselesi değildir. Kendileri trilyoner olanlar rahat yaşarken, fakir kalabalıkların şikayet etmemesi için uydurdukları “iyimser olun, hata sizin bakış açınızda” mesajıdır. Yani, yalandır. Oysa, çözüm basittir. Eğer çok susamışsak, yani bir sürahi su gerekiyorsa, “yarısı boştur” tabii ki, o bardağın. Fakat, arabada gidiyorsak ve susuz değilsek, koltuğa dökülebilecek olan “yarısı doludur”. Bize karışamazlar yargımızda. Bu iki durumda cevabın farklı olması; her iki durumda da tek bir doğru olduğu gerçeğini yok edemez. Gerçekler duruma göre değişebilir ama hep tektir. Yani birinci durumda bardağın yarısı boştur ve o durumda hiç kimse bize “kötümsersin” deme hakkına ve yeni yeni bakış açıları yaratma hakkına sahip değildir. Kafa bulandırmak ve kararsız kalmak için bu hayat çok kısadır. Kısacası, bardağınızdaki suyun yarısını çalan ve sonra size  “karamsarlık yapma lan; dolu kısmı gör”  diyenlere; isterseniz inanın. Ben yokum bu sahte yolda.

Bakış Açısı – 1

    Bayanların araba seçim zevkleri, bazı hasta sürücüler tarafından örselenmiştir. Hasta ruhlu sürücüler, bayanların acemice sürüşlerinden yararlanıp onların üstüne üstüne gittiği için, yeteri kadar parası olan bir çok bayan şehirde yüksek arazi aracı kullanırlar. Çünkü küçük arabalarla trafiğe çıkmaya korkarlar. Jeep ve benzerleri onların kendilerini güvende hissetmelerini sağlar. Buraya kadar tamam. Fakat güzel olanı seçme konusuna gelince işler cıvıtır. Çünkü arazi araçlarının güzel olduğunu ileri sürerler. Tamam; II.Dünya Savaşında’ki Willys arazi araçlarından tabii ki daha güzeldir bugünkü 4 çekerli araçlar.

   Fakat bu güzellik sadece arazi araçları arası bir kıyaslamanın sonucudur. Yoksa, Nissan, Range Rover, Mercedes, Jeep gibi markaların 4×4′leri, hiç bir zaman binek otoları kadar güzel olamaz. Sadece “farları güzel” diye, bu araçları güzel saymak veya altı yüksek olduğu için bunlara “güzel” demek, estetik yanılgıdan başka bir şey değildir. Arazi araçlarının en güzel biçimlisi bile, çocukların araba çizimlerine benzer. Tek bir hatta giden kenarlar ve ani dönen köşelerden oluşur.

   Tek doğrunun bulunduğu fakat insanın bunu bulamadığı konusunda ileri sürebileceğim mantıksal ispat bağlantısı şudur : İnsanlar güzeli – çirkini ayırabilirler. Fakat bunu belli bir dereceye kadar yapabilecek kapasitededirler. Örneğin Kuşadası’nda denize uzaktan bakan gökdelenlerin o doğa harikası içine yakışmadığı ve çirkin olduğu hakkında fikir birliğine varmayan arkadaşım yok. Demek ki bariz güzellikleri ve bariz çirkinlikleri ölçecek kadar gelişmiş beynimiz. Eğer soyut olaylarda da bir doğru cevap olmasaydı, bir çok kişi sahil kasabasındaki o gökdelenleri çirkin bulurken, bir çoğumuzun da güzel bulması gerekirdi. Demek ki sorun beynin gelişme derecesindedir. Olgunun somut veya soyut oluşunda değil. Yani soyut olgular karar vermeyi sadece zorlaştırır, yoksa olanaksız kılmaz. Tembel insanlar da, biraz zor bir seçim söz konusu olunca  “soyut olgularda kesin sonuç yoktur” deyip işin içinden sıyrılırlar. Derseniz ki, Kuşadası’ndaki gökdeleni güzel bulan bir kaç kişi de var; derim ki, “tabii… algı ve karar yeteneği sizinkilerden de zayıf olan birileri tabii ki vardır.”

   Bir örnek daha geldi aklıma. Hangi kuruyemişi sevdiğimizin veya bunun farkında olup olmamanın, yaşamı etkileyen hiç bir yönü yoktur fakat iyi bir örnektir. Çoğu kişi, arkadaşıyla evde iki tek atacaksa, karışık yemiş alır. Ben ise bu gibi durumlarda sadece fıstık ve badem alırım. Bana çok şaşırırlar. “Sadece o ikisini mi seviyorsun?” derler. Ben de derim ki :  “Evet… Üstelik siz de aslında bunları seviyorsunuz; göreceksiniz ki, leblebi ve çekirdeği boşuna alıyorsunuz”.  O sırada benim saçmaladığımı düşünen arkadaşlar, karışık kuruyemiş alırlar. Oysa, iki gün sonra yolumuz o içki içilen eve düştüğünde hepimiz görürüz ki badem ve fıstığın yerinde yeller eserken, ortalıkta hâlâ bir sürü leblebi falan duruyor. Şimdi bunu okuyanlar da iddia edecektir  “senin arkadaşların hangi yemişi canlarının çektiğini bilmiyormuş” diye. Oysa bu iddiada bulunanları da davet ederim denemeye. Birlikte içelim. Görecekler ki ertesi gün bir sürü çekirdek ve leblebi artmış olacak. Oysa başlangıçta herkes, her yemişin yerinin ayrı olduğunu, hepsinin güzel olduğunu ve hepsinin yeneceğini söyleyecektir. Ben bu hikâyeleri yüz kez dinledim.

   Zaman durmadığına göre ve şartlar sürekli değiştiğine göre; tabii ki “en güzel” ve “en doğru” olan da, sonsuza kadar değişebilir. Fakat bu olgu müthiş zevkli olsa da, çözebileceğimiz bir şey değil (yani sonsuzluk).

   Benim demek istediğim şu : Daha sonra şartlar değişince asıl doğruların her konuda bulunabilecek olması; bugün (hali hazır şartlarda bulunmuş olan) doğruları da karambole getirmemizi gerektirmez. Yani, örneğin en güzel renk mavi ise, mavidir. Bunun sonsuzlukla ilgisi yoktur. Binlerce yıl sonra da mavi en güzel olacaktır. Ancak ve ancak şu var : Binlerce yılda insanın göz algılaması veya ruhsal yapısı değişebilir. O zaman da kırmızı en güzel gelebilir. Benim demek istediğim; bugünkü tek doğru veya bugünkü en güzel belliyken bile; milyonlarca kişi tersini söylüyor. Yani ben değişme olmaz demiyorum. Olacak… Kesin…   Benim çabam sadece şu : Bugün en güzel rengi sorunca herkes “mavi” diyecek ruha ve mantığa sahip olmalı. Binlerce yıl sonra şartlara göre “kırmızı” ise gereken; herkes o zaman da onu söyeleyebilecek yapıya sahip olsun. Bir çok şey aslında belli iken, karambole getiriliyor; ölçüp biçemeyen beyinlerin tembelliği ve yeteneksizliği yüzünden.

   Bunları neden bu kadar çok dert ettiğime gelince… Her gün bir yerlerde, birileri arasında mutluluk yolunda çekişmeler kapışmalar yaşanır. Bu sırada daima güçlüler kazanır. Bir sonraki olayda da daha güçlüler… Oysa, gerçek insanlık yerli yerine otursaydı, karmaşık günlük çekişmelere anında müdahale edilebilecek tarzda bir sistem kurulsaydı ve mutluluğu adil olarak paylaşmak için güç değil mantık ve iyilik duygusu kullanılsaydı her şey hallolurdu. Ölüm hariç… Yani kendimizden güçsüzlere sıramızı devredebilseydik. Tabii gerçekten onun hakkıysa o mutluluk sırası. Tabii sosyal olaylar çok yönlüdür ve kimin ne kadar haklı olarak neyi elde etmeyi ne kadar istediğini ölçmek benim becerebileceğim bir şey değil. Keşke insanların arabalardaki benzin göstergeleri gibi ibreleri olsaydı da gösterseydi… haklılık, istek derecesi, acil ihtiyaç durumu gibi gerçekleri. Tabii ki bir insanın yüzünün kızarmasından, bakışlarından vs. doğru söyleyip söylemediğini, gerçekten aç olup olmadığını bir dereceye kadar anlayabiliriz. Fakat iyi rol yapanları ayırt edemeyiz ki…  Ya da, haksız yere işinden uzaklaştırılan bir adamın çocuğunun gerçekten aç kalıp kalmayacağını nereden bileceğiz? Yani, bazılarımızın atadan kalma seksen tane evi var; Bazılarımızın hiç bir malvarlığı yok. İşte bu gerçeklerin hepsinin elektronik ortamda kayıtlı olduğu bir uygarlığa ulaşırsak ve daha önemlisi “iyi kalpli” ve mantıklı olabilirsek hiç sorun kalmaz. Bugün benim yemeğimi ve sizin yemeğinizi alırlar, Afrika’daki aç çocuğa verirler. Bizim yemeğimiz bitince de, anında başkaları bize gönderir gereksinim duyduğumuz şeyleri. Sonra, tiyatroya gitme isteği veya seks isteği gibi binlerce talep derlenir toplanır. Hepsi anında herkese ulaştırılır. Tabii ki öncelik sırasıyla. Bu sıra, kişilerin konumuna değil, gerçek insanlık ölçütlerine göre belirlenir. Şu anda ütopya gibi gelen bu olgular aslında hiç de gerçekleşmesi zor hayâller değildi. Dünya kaynakları da yeterliydi hiç kimsenin aç kalmaması için. Fakat olmadı. Olamazdı da… Çünkü insan bencildir. İnsan bencil olmasaydı, orman yangınlarına, silahlara, lüzumsuz eğlencelere ve dikkatsizlikten çöpe atılan yiyeceklere harcanan para bambaşka alanlarda değerlendirilebilirdi. Örneğin o kadar kaliteli bir haberleşme, ulaştırma ve “kişisel bilgi kayıt” ağı kurulurdu ki, her sorun anında halledilirdi. Tabii bunlar, yakında zaten çözülecek olan sorunlar. Asıl çözülmesi gereken sorun, insanin beyni ve ruhunda gizlidir. Yani, kayıtların iki saniyede belirteceği gerçeklere göre, elimizdekini hemen paylaşacak mıyız ihtiyacı olan tanımadığımız kişilerle? Üstümdeki montu anında verecek miyim, üşüyen birisine? Bana hemen o montun aynısı gönderilecek mi “merkezi sistem” tarafından? (Çünkü o mont benim için manevi değer taşıyor olabilir). Ya da, zaten böyle bir iletişim ve ulaştırma ağı varsa, benim, paltomu falan vermem gerekmez hiç kimseye. Ona zaten merkezden gelir ihtiyacı olan şeyler. İlginç olan şudur; herkes bu bilinçte olsa, merkeze, iletişime falan da gerek kalmaz. İnsanlar kendi aralarında halleder sorunları. Oysa tam tersini yapıyor ve güçsüzün elinden kapıyoruz mutluluk gereklerini. Sokakta birisine sadaka verip de sonra işyerinde bizden daha güçsüz olanı ezmek değildir insanca yaşamak. Bunlara benzer hayâllerimi gençken arkadaşlarıma anlattığımda, eskiden böyle yaşanan yerler olduğunu, Hazreti Muhammed’in böyle bir düzen kurduğunu falan anlatırlardı bana. Böyle şehirler gerçekten var olsa ve zaman boyutuna yenilmeyip bugüne kadar gelebilse en katı müslüman ben olurdum. (Katılıktan kastım, savaş çıkarıp kendi aşiretime üstünlük sağlamak değil).