Şubat, 2009 icin arsiv

Ey Dağ!

Huseyin Akcam

Ey dağ, kendini büyük mü zannediyorsun,

Yalnızlığında, kendini nasıl ağlatıyorsun,

Esen rüzgar, yağan kar, yağmura mı teselli oluyorsun,

Hangi fırtına seni süpürdü de bana mutlu musun?

Hangi gecede sessizliğinde ses buluyorsun,

Heybetin neye, kime bu kızgınlığın konuşmuyorsun,

Aslında farkı yok birbirimizin, biliyor musun?

Ben oncasının arasında yalnız, sen heybetinden.

Ey dağ gel yaren olalım, sessizliğimde sana dalayım,

Sukuta eleme inat, çirkinlikten uzak yaslanalım,

Bozulmuş insanlığa, dostluğun farkındalığını gösterelim,

Tepesinden bakalım sahteliğin, güzelliği serpiştirelim.

27.02.2009

Hüseyin AKÇAM

Ruhsal Aydınlanmanın Bordrosu

Hayrettin TAYLAN

Korkuların matrahında çöküntülerin hesaplanamıyor

Kokusunu gülün ruhunda alan senli gelecek yoksul ve esrik

Uzakların dalgalarında derya üzre deryalar varken

Açıklanmamış hoşlukların çininde deniz kesmiyor arsızlığı yarsızlığı sensizliği

a)

Kuşkunun kışlarında cenk yerine keşmekeşliğin cazı

aynı duruşun benlik haritasında duraklamasına künhıraş

yeni zevklerin içsel tükenişi yeni neslin netliği

sanal hoşluğun boşluğunda, klavye atomik sent ve ruhi sent

b)

alışılmışlığın anlaşılmasında

sen ki sen içre sen ve son

bu bir birin birdeşi

suyun ruhuna su su içre su

c)

Uzakdoğu sarsıntıları gibi yüreğin ve leyli hoşluğun

Aynı tusunamilerde yeniden kurtulmak mecnunluğa

Yok olmanın yok olana giden hissi ticaretinde

Sen kim ?

Bunu ancak mecnun bilirmiş ama Leyla öldü

Eğer her şey bu kadar aşka kaviyse

Gitsin ve bitsin bulutların buhurla sevdası

Ki biz balçığa aşina

Ki biz havaya ve havva’ya aşina

Ki biz ateşe ve arzuya aşina

Ki biz en çok suya aşina

Ki biz en çok ene aşina

Ki biz eni tanırız

Ki biz”la “dedik”lan” değil

d)

çok geçmişin türküsündeki kavuştaklarla kavuştuk

uyuyan sevinçlerimize kış uykusu eklendi aynalar

aynı değiliz aynalar

burası

bu

arası

bu

ar

bu

as ve

us

bitik özlemlerin özüne eklenen tözün son oyunu

ki gitmenin yokuşunda yol ve yorgunluk bitti

yeni arayışların arasatında sen ve ben kutupları

umudun sıcaklığıyla ısınıyor

küresel ısınma senle ben arasında başlıyor

bu mevsim bin hissin özetinde özleniyor

e)

bir bulut ısmarladım benden ve benden

yarın yağmurdur

yarından sonra güneştir

diğer yarın yarin

diğer yanımda yarim

diğer yarinde yarın

ve yarın yarindir hayat…

Hayrettin TAYLAN

Benden Ve Ben Olamayan Senden

benden-ve-ben-olamayan-senden

Dalgalarım kıyılarıma vurduğu vakit İstanbul oldum. Sen koca Fatih Sultan Mehmet’tin yüreğimi fethettin.

Gidişinin ardından Roma’ydım. Sen imparator Neron, yüreğimi yaktın, yangınında yandım.

Bu hükmedişin adını sevda koydum. Ucu yanmış İstanbul sevdama kulak ver!

Anlatacağım Fatih’in fethi,

Dinlediğin Neron ateşi…

Benim tarihe sığdıramadığım bu sevdayı sen zaten yüreğine sığdıramazdın.

İşte bu yüzden tarihler birbirini tutmadı

İşte bu yüzden yüreğim Roma’da kaldı.

Oysa İstanbul’un Fatih’i sendin, bu toprakların kokusunu yüreğine çekmeliydin.

İstanbul’u dinlemeliydin…

Sonra yüzüme dokunup alnımdan öpmeliydin.

Yeni fetihlere çıkarken bu yangını yakıştıramadım sana.

Ama sen kendini yok etmeye adamıştın ve yüreğimi Roma’da bıraktın.

Şimdi neyin Fatih’i,

Şimdi neyin ateşi olacaksın?

Şimdi hangi tarih seni saklayacak?

Hangi sayfalarda okunmadan kalacaksın?

Bu sevdayı ne Roma’da ne İstanbul’da bulacaksın?

Züleyha Selçuk

MuhendisBey

 

Teyze

 

-1-

Hay ‘lardan kazanmış da Huy ‘lara vermemişti,

Hasan Tahsin Yıldırım kötü gün görmemişti.

 

Bilmiyordu dünyada bir denge olduğunu,

Kefeden eksilenin yerine konduğunu.

 

Sanıyordu hesaplar öte dünyanın işi,

Adamın düşüncesi kırabilmek kirişi.

 

Kaç köşeyi dönmüştü sayısı hiç bilinmez,

Bilmiyordu kandırmak insanı iflah etmez.

 

Derler ki; var dünyada çok sağlam muhasebe,

Onun işi dengedir sen onu bilmesen de.

 

Kimden ne eksilirse o olur alacaklı,

Kim fazladan alırsa o olur verecekli.

 

Eksik tamamlanmazsa; fazlalar verilmezse;

O hesabı düzeltir, borçlular düzeltmezse.

 

Hasan Tahsin Yıldırım böyle olmuştu zengin,

‘Hasan Tahsin’ dediğin şişelerden çıkan cin.

 

Yani bir tek mikropken oldu koca bir ejder,

Hem de öyle ejder ki; denizi versen içer.

 

Amansızca öğütür taşı koysan önüne,

Vantuzlarla yapışır önünde gördüğüne.

 

Az zamanda bu adam kurdu döviz bürosu,

Başlamıştı ötmeye piyasada borusu.

 

Taşıyordu parayı bankaya vagonlarla,

Depoladı parayı şurya-burya tonlarla.

 

Ele güveni yoktu, işi kendi yapardı,

Parasına can verir, ilah gibi tapardı.

 

Öyle çalışırdı ki; sanki resmi daire,

Çalışma saatinden asla vermezdi fire.

 

İş içinde kat ‘iyyen tuvalete gitmezdi,

Paydos-maydos etmeden yemek-memek yemezdi.

 

Çöpe baksa; çöp olur onun gözünde para,

Para diye bakardı taşlara, topraklara.

 

Evi-barkı da yoktu bu zengin muhteremin,

Kalırdı odasında istediği otelin.

 

Çoluk-çocuğu yoktu, zaten umursamazdı,

Sokakta tek kadına, tek bir kıza bakmazdı.

 

Aklı-fikri paraydı, aldığı soluk para,

Parasız selam bile vermezdi insanlara.

 

-2-

 

Bir gün geldi büroya genç irisi bir adam,

Kıl kadar farkı yoktu Yunanlı ilahlardan.

 

Genç adam fildişinden bir çehre sahibiydi,

Simsiyah saçlarıyla tıpkı artist gibiydi.

 

Çok kibar giyinmişti, uysaldı davranışı,

Denizlerden farksızdı o masmavi bakışı.

 

Bir ferahlık, soyluluk yer almıştı sesinde,

Gülün kokusu vardı taptaze nefesinde.

 

Gülümseyince çıktı inci dişler ortaya,

Bambaşka bir atmosfer iniverdi büroya.

 

Dedi: ‘Affedersiniz, görüşmek istiyorum,

Vaktinizi almaktan çekinip ürküyorum.

 

Fakat işim önemli, kârınız söz konusu,

Bana vakit ayırmak iyi olur doğrusu.

 

Ziyaretim ilgili yirmi milyon dolarla,

Benim başım hoş değil zıpçıktı bürolarla.

 

Büronuz çok ciddiymiş, çok duydum şöhretini,

Lütfen değerlendirin benim ziyaretimi.

 

Efendim, bir teyzem var; cimri, titiz bir bunak,

Asla mümkün olmuyor bu kadına yaranmak.

 

Allah çocuk vermemiş; kendisi dul kadındır,

Sağ olası yine de vicdanlı bir hatundur.

 

Ben öksüz olduğumdan beni evlat edindi,

İnanın sayesinde ben çok rahat ettimdi.

 

Teyzemin işlerini bizzat takip ederim,

Yapması gerekeni bizzat ben öğütlerim.

 

Fakat aksi insandır, kimseye güven duymaz,

Karun kadar zengindir, bankaya para koymaz.

 

Kâr etmeyi pek sever, sinekten yağ çıkarır,

Çıkarına az bassan kıyametler koparır.

 

Zengin olduğu halde tam hizmetçi kılıklı,

Zaten altmış yaşında, güçsüz ve hastalıklı.

 

Bilirsiniz; paranın hiç değeri kalmadı,

O kadar kemer sıktık enflasyon azalmadı.

 

Yani tasarruf etmek en büyük enayilik,

Zira para eriyor durdukça, ilik ilik.

 

Teyzemin yaşı fazla, yatırım vız geliyor,

Haliyle parası da durduk yerde eriyor.

 

O düşünmez bunları ama ben düşünürüm,

Çünkü geleceğimi bu servette görürüm.

 

Teyzem ölüp gidince servet bana kalacak,

O nedenle bu işe biraz katkım olacak.

 

Diyeceğim şudur ki; ben dolar peşindeyim,

Yarın için planlar yapacak yaşımdayım.

 

Teyzemi ikna ettim; eşanjman yaptıracak,

Türk parası vererek biraz dolar alacak.

 

Talep ettiği dolar şimdilik yirmi milyon,

Bakalım neler saklar öbür yüzde madalyon.

 

Mayayı saldım gitti, inşallah yoğurt tutsun,

Öyle kâr alınız ki; sizi bir yıl korutsun.

 

Tavuklar esirgenmez kaz gelecek yerlerden,

Yeğenler de geçinsin yaşlanmış teyzelerden.

 

Demiştim; hastalıklı, yaşlı ve cimri teyzem,

Ben onu döviz için buraya getiremem.

 

Mecburen gitmeliyiz dövizle ayağına,

Jesttir ki yapmalıyız bu varlıklı kadına.

 

Yirmi milyon doları çantaya yerleştirin,

Çantanız elinizde benimle eve gelin.

 

Alın Türk lirasını, teslim edin dövizi,

Teyzem abad eylesin hem beni hem de sizi.’

 

Hasan Tahsin doldurdu çantaya dolarları,

İndiler inişleri, çıktılar yokuşları.

 

Yürüyüş on dakika, onbeş dakika sürdü,

Derken yaşlı teyzenin evi-barkı göründü.

 

Ev tek katlı bir evdi, benziyordu villaya,

Birkaç tık-tak vurdular çift kanatlı kapıya.

 

Kapıyı teyze açtı, yaşlı, modern bir kadın,

Yüzü-gözü buruşuk, tam Osmanlı bir hatun.

 

Süsünden, giyiminden belliydi soyluluğu,

Tutumu koymaktaydı ortaya ululuğu.

 

Dedi: ‘Demek geldiniz, buyurun içeriye,

Çok fazla geciktiniz, artık bilmem ki niye.

 

Buyurun, geçin, geçin, bir kahve pişireyim,

Kahvemizi içerken paketleri göreyim.

 

İçeriye geçerek girdiler bir odaya,

Odada çok şey yoktu; bir duvarda bir ayna.

 

Yerde bir-iki kilim, birkaç kirlenmiş koltuk,

Duvarda birkaç resim, hem çok eski hem soluk.

 

Başka şey de arama; teyze yaşlı. Gerekmez,

Zira; yaşlı terazi herbir yükü çekemez.

 

Erkeklerin her biri bir yer bulup oturdu,

Yaşlı, güngörmüş teyze kahveleri getirdi.

 

Hal ve hatır sordular kahveleri içerek,

Kadın yerinden kalktı paketi isteyerek.

 

Dövizci çantasından çıkardı paketleri,

Onları sarmaladı teyzemizin elleri.

 

Kadın saymadı bile paketteki dövizi,

Kayıtsızca gezindi üstünde iki gözü.

 

Duvardaki küçücük dolabı tutup açtı,

Pakete hiç bakmadan içeriye bıraktı.

 

Dedi: ‘Borcum ne size? Ne kadar vereceğim?

Türk parası olarak peşin ödeyeceğim.

 

Dövizci gülümsedi: ‘Beşyüzmilyar ediyor,

Onların değerini yeğeniniz biliyor.’

 

Kadın gülerek dedi: ‘Parayı getireyim,

Bana makbuz da verin, sizden rica edeyim.’

 

Kadın anahtarları koydu dolap üstünde,

Sonra odadan çıktı iki eli böğründe.

 

Dövizci hazırladı vereceği makbuzu,

Delikanlı dedi ki: ‘Affediniz domuzu,

 

Kimseye güveni yok, çöp alsa makbuz ister,

Sanki bütün insanlar ya katil, ya gangster.

 

Sanki kadın serveti mezara götürecek,

Ahrette zebaniye makbuz ibraz edecek.’

 

Güldüler, gülüştüler, hayli sohbet ettiler,

Teyze görünsün diye bir hayli beklediler.

 

Delikanlı gülerek ‘Şuna bakayım.’ dedi,

‘Ya para sayıyordur ya kuyruğu titretti.

 

Keyfinize bakınız, ben şimdi getiririm,

Geciktiği için de özürler diletirim.’

 

Dövizci çok rahattı, zira dolap önünde,

Üstelik anahtarlar destesiyle üstünde.

 

En küçük pürüz çıksa, alırdı dolarları,

Gelenler olmayınca çevirdi anahtarı.

 

Dolabı açıp baktı, inanmadı duruma,

Dolabın dibi yoktu, inme indi adama.

 

Ya dolarlar? Onlar yok. Yel esiyor yerinde,

Kasılmalar başladı adamın ellerinde.

 

Öyle bir haykırdı ki; tavanlar yere indi,

Ne bir kapı açıldı, ne bir kimse göründü.

 

Fırladı ki odadan, ev zaten tek odalı,

Sanki yüzyıllar geçmiş hırsızlar kaybolalı.

 

Ev önünde kükrerken rastladı bir adama,

Adam dedi: ‘Bu evi kiraladık onlara.

 

Ne bileyim a beyim, güya teyze-yeğenmiş,

Baksana, namussuzlar evi çoktan terk etmiş.

 

 

Yalnız iki gün oldu bu ev kiralanalı,

Böyle iş görmedim ben, ev sahibi olalı.’

 

Birlikte duvarları dışardan yokladılar,

Dolap hizasındaki kanala rastladılar.

 

Adam dedi: ‘Vay anam, duvarımı delmişler,

Dolabın tam içinden dışarı yol vermişler.

 

Her ne koysan dolaba haydi yallah dışarı,

Rabbim neden yarattın bu kötü insanları? ‘

 

Dövizci saç-baş yoldu, hırladı, inildedi,

Çektiği ızdıraptan yer kalktı, gök gümledi.

 

Dedi: ‘Tanıman gerek ikisinden birini,

Birini bir buldummu bulurum obirini.’

 

Ev sahibi dedi ki: ‘Kadını biliyorum,

Arada bir tepeye çıkarken görüyorum.

 

Sanırım ki; bu kadın Huzurevi ‘nde falan,

Çünkü başka yol geçmez o tepenin oradan.

 

Gördüğümde, kadının file vardı elinde,

İnan ki sen; o kadın mutlak Huzurevi ‘nde.’

 

Dövizciye gün doğdu, ışıklandı gözleri,

Toplanan insanları yardı, itti elleri.

 

Zaten polis gelmişti kalabalığı görüp,

Dağıttı topluluğu birkaç düdük öttürüp.

 

Problem anlatıldı, bilinenler söylendi,

Olanlar sık dokundu, ince ince elendi.

 

Ev sahibi, dövizci, polis bindi otoya,

Huzurevi ‘ne doğru hemen çıkıldı yola.

 

Az gitti uz gittiler Huzurevi ‘ne kadar,

İlk soluğu müdürün odasında aldılar.

 

Öyküler yenilendi, herkes aydınlatıldı,

Teyzenin macerası tümüyle anlatıldı.

 

Teyze hanım bulundu ve çağrıldı makama,

Bütün gözler dikildi orta yaşlı hatuna.

 

Herkese tatlı tatlı gülümsüyordu kadın,

Tavrında yeri vardı, merhametin, şefkatin.

 

Herkesle tokalaştı bir şey olmamış gibi,

Hepsine gülüyordu yorgun gözlerin içi.

 

Müdür dedi: ‘Yalnızdır. Yok dünyada kimsesi,

Bu hanım evimizin inanın, bir tanesi.

 

Adı Müzeyyen Hanım, kendisi Yerköylü ‘dür,

Seçkindir, sevecendir, hassas ruhlu biridir.

 

Yanında bulur onu her kim darda kalırsa,

Dışarı çıkıp gezer canı çok sıkılınca.

 

Herkese yardım eder, herkese yakınlaşır,

İşlediği mendiller elden ele dolaşır.

 

Eline her ne geçse yemeyip biriktirir,

En içten sevgilerle ona-buna yedirir.

 

Ak sütte leke olur, bu hanımda olamaz;

İşi-gücü şükretmek, oruç tutmak ve namaz.’

 

Hasan Tahsin haykırdı: ‘Bu kadın o Teyze ‘dir!

Ben elleri bilemem, tek tezgâhı bizedir! ‘

 

Dedi: ‘Sen almadın mı ellerimden paketi,

Götürüp atmadın mı o dolaptan içeri? ‘

 

Kadın gülümseyerek yaklaştı dövizciye,

Dedi: ‘Bugün rastladım ben o evde bu beye.

 

Oluyor iki-üç gün, bir gençle karşılaştım,

Yürüdü bana doğru, onunla selamlaştım.

 

Elimdeki filede meyve ve sebze vardı,

Yük yaşlı bedenimi çok incitir, zorlardı.

 

Delikanlı uzanıp aldı filemi elden,

Belli ki; hoşlanmıştı genç adam biraz benden.

 

Teyzesi vefat etmiş, mezarına gidermiş,

Vefat eden teyzesi tıpkı bana benzermiş.

 

Beni ilk gördüğünde zannetmiş ki; ben oyum,

Bunları öğrenince kırıldı elim-kolum.

 

Yakışıklı bir gençti acıdım zavallıya,

Yokmuş bir tek kimsesi, şu zalim dünya bu ya.

 

Lokantada çalışıp yaparmış yüksek tahsil,

İnce narin bir beden, baldan tatlı güzel dil.

 

Parklarda yatıyormuş; otele yok parası,

Bekâra kiralık ev el vermez, kahrolası.

 

Dedi ‘Bana yardım et, teyzemmiş gibi davran,

Kiralık ev bulayım, böyle istiyor devran.’

 

İnsanlık ölmüş mü ya? Yaptım dediklerini,

Bularak kiraladık şu adamın evini.

 

Döndüm bin bir neş ‘eyle ben bu Huzurevi ‘ne,

Sevincimden sığmadı yüreğim içerime.

 

Biliyordum öyle genç kimseye pek yük olmaz,

Elin garibanının tek ricası kırılmaz.

 

Yaptığım doğru değil fakat hayırlı işti,

Yoksa delikanlının ömrü kayıp gitmişti.

 

Telefonla aradı ertesi gün gariban,

Dedi: ‘Teyzem, dardayım, muhtacım sana, aman.’

 

Varıp gittim yanına, sordum problemini,

Görüverdim bu yüzden döşediği evini.

 

Birkaç koltuğu vardı, bir-iki de kilimi,

Merhamet pençesine almıştı yüreğimi.

 

Evi tek odalıydı, biz öyle kiraladık,

Hem yeterdi o gence, hem başka bulamadık.

 

Delikanlı dedi ki: ‘Bugün hocam gelecek,

Yazdığı kitapları bu fakire verecek.

 

Bilmiyor ki; gariban, pis garsonun biriyim,

Fakat onun gözünde tüm gençlerin piriyim.

 

Aman teyzem, ben senden fazla birşey istemem,

Senin gibi meleğe hiç bir yük yükleyemem.

 

İstediğim şudur ki; hocamı hoş karşıla,

Gerekeni almışım, bize kahve hazırla.

 

‘Göreyim paketleri’ De, odaya girerken,

Vereceği paketi al kahveyi içerken.

 

Pakette kitaplar var, hocamın eserleri,

Parayla ölçülemez hiçbirinin değeri.

 

Onları götürüp koy bin özenle dolaba,

Dolabın kapağını yine özenle kapa.

 

Anahtarı hiç alma dolabın üzerinden,

Güvensizlik sayarak çok üzülür derinden.

 

Hocam şakayı sever, şakacıya can verir,

Şakayı beğenirse gülücükler gönderir.

 

Şakacıktan sen de ki; ‘Ne kadar vereceğim?

Türk parası olarak peşin ödeyeceğim.

 

Umarım ki sana der: ‘Borcunuz beşyüzmilyar’.

Zaten bir-iki kitap hiç eder mi o kadar?

 

Yani anla ki; şaka, gülümse, çık odadan,

Yollan Huzurevi ‘ne çıkar çıkmaz binadan.

 

Yalvarırım yardım et, yapıver bana bunu,

İnan ki sen olursun mutlak cennet hatunu.’

 

Yaptık dediklerini. İstediği nedir ki?

Birini mutlu etmek atla deve değil ki.

 

Çocuk iyi bir çocuk, soylu yerin evladı,

Yüreğim ricasına hiç fazla dayanmadı.

 

Benim yaptığım budur, bir hata mı yapmışım?

Sanmayın ki; ömrümde yanlış adım atmışım.’

 

Anlaşıldı ki; kadın, hırsıza değil ortak,

Yalnız hayır işlemiş kalkıp aldatılarak.

 

Sorup soruşturdular, kadının bilgisi yok,

Yapılan hırsızlıkla kat ‘iyyen ilgisi yok.

 

Adını bilemiyor üçkâğıtçı hırsızın,

Bir tür oyuncak olmuş elinde vicdansızın.

 

Tek bildiği; o gencin bir gariban olduğu,

Geçimin çarklarında ezilip boğulduğu.

 

İnanmış ki; kimsesiz, zavallı delikanlı,

Ömrü azap içinde hep feryatlı-figanlı.

 

Beklemiş, görememiş hiç kimseden iyilik,

Kendine imdat’ demiş ömründe ilk seferlik.

 

Bir aylık kira vermiş evinin sahibine,

Taksitle borca girmiş koltuklarla kilime.

 

Dikili fidanı yok merhametsiz dünyada,

Serveti iki kitap, onlar da o dolapta.

 

Alınmamalı gencin iftirayla günahı,

Kalmaz asla kimsede garibanların ahı.

 

Özetle; hırsız kayıp. Polis dedi: ‘Çıkalım,

Merkeze uğrayarak olayı anlatalım.’

 

Ev sahibi zararsız, hatta kârlı durumda,

Dövizciyi sormayın, çok efkârlı durumda.

 

Ah ediyor Allah ‘a, temiz adammış gibi,

Çevreye saldırıyor kuyruğu yanmış gibi.

 

Bilmez ki; basamağı çıkmak gerek tek ve tek,

Üçer-beşer çıkanlar düşer yelemyelpirdek.

 

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

MÜHENDİS BEY isimli Şiirsel Gülmeceler ‘inden > 73 -85/100)

Kış Bitti, Yaza Yalnız mı Yazılır?

Vuslatlar sana doymak, kanmak için… Bir kere geldik dünyaya hasbelkader de olsa seçilmişiz bir kere. Yaşamak için farklı eğilimlerle yolumuza devam etmeye çalışırken yanımızda bize güç veren bir soluk arıyoruz. Yalnızlık bize göre değil.

Kışı da çıkardık sağ salim ama hala vuslata erememişim. Yaza hazırlanmak lazım baharla birlikte ruhumun çiçekleri de açmalı başka çiçeklerin açmasına da şahit olmalıyız. Yaşam enerjisi ile dolmalı ve enerji vermeliyim ama hala yalnızım.

Yalnızlık yazı mıdır? Ben mi yazmışım, bana mı yazılmış bilmesem de bu yazıyı değiştirmek için harekete geçmem gerektiğini biliyorum. Ben beklerken çıkıp “ben geldim” demesini beklememeliyim. Ömrümün takvimi tükeniyor, ben tükeniyorum. Tükenerek geldiğim bugün artık tükenmeden yaşamam gerektiğini düşünerek yaşam çizgimi de bu yönde değiştirmeye karar verdim.

Yaza yalnız çıkarsam, yazılamazsam bir gönüle her geçen gün bittiğimi hissediyorum. Gönlüm bir gönüle derman olmak için yanıp tutuşurken ben gönülsüz yalnızlığımın gölgesinde kala kalmışım. Kıramadım bu sessizliği…

giderken-sen-biraz-senden-biraz-benden

Ne zaman bitti dediysem yeniden başladı ve ne zaman sustuysam aşk savaştaydı!

Her boş vereyim dedikçe boş almaktan kurtulamadım

İnan, kuralı bu değildi sevdanın

Sevda yürek işiydi; öyle sorumsuz öyle gurursuz olmuyordu işte.

Ben de bir mana sezmiştim bu son gidişte.

Öyle bir gidişti ki bu öyle bir bitiş;

Dur diyebilmenin son nabzı atarken yattığı yerden kaldıramadım cesaretimi!

Gözlerinin önüne seremedim senin olan bu emanetini

Bu yürek senindi DUR diyemedim!

Sen zaten bıkkınlığın zirvesinde, sen zaten gidişinin hevesinde,

Galip geldiğin savaştan habersiz umuda yelken açmış bir gemi güvertesinde

Ve ben ne zaman seni düşündüysem gözpınarlarım çağladı.

Bu kaybettiğim en ağır savaştı, bu yenildiğim en umut bakıştı,

Bu sustuğum en güzel şarkıydı,

Bu buz olduğum en sıcak yangındı.

Bu unutamadığım en eskiyken yeni ilk ime firarî bir aşktı…

Züleyha Selçuk

Sessiz Çığlık

 Huseyin Akcam

Sessiz çığlıklarımı görebiliyor musun?

Beni kendinden seçebiliyor musun?

Elemin demine vurabiliyor musun?

Sahteliği benim gibi seçebiliyor musun?

 

Özgüveninin içinde kalabiliyor musun?

Yarına bu günden açabiliyor musun?

Vuslata zincir vurup kırabiliyor musun?

Mutsuzluğun son mermisini sıkabiliyor musun?

 

Mutluluğu sessiz çığlığında alabiliyor musun?

Umutsuz, umutlarını sezebiliyor musun?

Türkülerin tadını bulabiliyor musun?

Notaların dizilişini görebiliyor musun?

 

Sensizliği sessizliğe vuruyorum biliyor musun?

Dilim lal olmuş, sen bende gidiyorsun,

Sol yanımda resmin, sessiz çığlıkta haykırıyorsun,

Ses ver sesime, ten ver tenime neden kayboluyorsun.

26.02.2009

Hüseyin AKÇAM

Bu Gece Benden Çal

Hayrettin TAYLAN

 

   Sensiz HİCAZ yüzüm. Yüreğimin sen yarısı ateşlere not veriyor. İçlerini taşlıyor minimize elleriyle sana büyüyen melodik bebeğim.
Sensizliğime ağlamışsın, göz pınarlarının türküsünü okuyor duyanlar. Gözyaşlarının gözyaşlarımla buluştuğu gelmeler denizinde dudaklarından dökülen HÜZZAM duadır bana.
Segah perdesinde karar eden bir makam gibi akışın. Gazi Giray Han’a ait ilk peşrevdir sözcelerin Neva’da Hicaz göstererek seyrine başladım. Gerdaniye’de asma kalışlarınla kal yaptım sana. Perdelerden sana teslim oldu hüzün halim..

Ruhumun içinde ruha şuh olan şehirlerinden şehirlerin ruhuna doğru bir sen şehri kuruldu mehteran eşliğinde. Her his bunu alkışladı.

Hatırlar mısın; seni gördüğümde canlı müzik çalınıyordu, çalakalem bakışlarını gözbebeklerim çizerken sen de bakışlarıma nazlı kaçışlara cevap verircesine yandan bakmıştın. Bir güzelin kaçamak bakışlarından anlarım ki meyilleri musikime ruhtaş.


“Çok aşk şehrin ruhunu sana remizledim. Paşa gönlüm bilir… Manisi bol, “

“Şeftalinin irisi

Geçti kızlar sürüsü

Sürüsünden fayda yok

Yaktı  beni birisi”

 

Gözlerim sel, gönül eskiten yellerim  ve dahi bundan gayrı  her halim  yakışlarına telmih… Rast gelişlerimizin tesadüflerinde kalakaldım.

Hangi makam, hangi an,hangi beste, hangi yazgının silgisi beni sana ağırladı.

Her hendesi güzelliğinin bir köşesinde saklambaç oynuyor keder… Benim cânım beni senden alınışımı güfteledi…! Ecel gelse kapıma… Söylesene, ecel ne der?

Hangi makamdan beni senden alır bilmeden sevilerime huri oldun kaldın şevk-i  şehirlerimde.

FERAHFEZA günlere hasret kalışından, şükranlar sunarak, sultan-ı  segahıma alarak tanıdım seni. Bir de göz gözelerimizde yaktığın NİHAVEND şarkılardan başladı bülbül haldaşlığım.

   Hüzün kokan, hazan eken, ruhu daralan bir dervişin SEGAH tebessümünde görünmeyenlerinin güleçlerine yetiniyorum.

Kor kor yücelen aşk ateşinin benli ermişliğinde NEY çalan bir Neyzenin niyazindadır sema ve sevapların.

Evet, senin asla kıvrak ezgilerin olamazdı sandukalarda. Ki benli çeyizin vardır diye oturdum sandukalarının üstünde. Yaprak yaprak kopardığım güllerin ağaçları çoktan kaktüslüğün kavuğunu giymişti. Çırılçıplak  özlemlerin mahur bestesiyim.

Bu gece benden çal…

Bu gece bitmesin benden ve senden…


Çok uzun zaman oldu çalmayalı MAHURun kapısını. Maruf’un kapısını her an çalarak yaşamalı sevda  masalımız. Masal içre masallar çıkmalı.Tutinamelerimizin tutilerinden “tayrımız “ hayrımıza  bizden çalıyor.

Gayrı bu gece benden çal…

Mayamızda coşku olan HÜSEYNİ yeminlerimizin andını yenileyelim. Dügah perdesinde karar kılan bir makam, ya da mi notasıyız hüsnünle, hüsnü zanınla. Bunca sıkıntıdan sonra gayrı özlenen doğrunun   teğetinde bende kal…

 
-Kararsızlık kararmışken, yemin yemin üstüne üstelenirken, eminlerimiz bizi en bilindik notaya taşısın. Ve bizi hep aynı mutluluktan bestelesin yazgımız. Çalgımızın algısında

Önce senin “re“ sesin sonra… ben durmadan da… söylesem. Sevdamız hep uzasa da, bakışlarımız hep olsa da, sen bende, ben sende bir da hali olsam çok olmaz daa…

 

    Ve sen bırak bohçanda coşkunun koldaşı hüznü. HÜSEYNİ vedalarını sırala, sıraya girsin güzel sözcelerin nakaratları. Sen konuş benden, ben çalınayım, ben salınayım.

Ben alınayım SEN makamında. Ahların, vahlarımın güftesi sildirsin. Ve hep sen okunsun ruhumun ezberinde… Ahın MUHAYYER’ dir bilirim. TİZ ve titiz perdelerde seyrini aşırdım.

 

Bu babımızın feryadında salkıdım seni, benli türküler çaldım ruhuna kavuştak olan kavuşmalarımızı. İntikamın takımı kümeye düştü.”Şiki şiki baba” söyleyerek uğurladı uğrumuz.

Ahımızı yıldızlar el ele Lorke Delo Loy söyleyerek unutturdu. Bizi kulaklar, bizi kötülüklerin ulakları  değil, candır kavuşturan, bizi bizden çaldıran.

Çünkü, duyan candır. Çünkü, gören göz değildir; candır, canandır. Çünkü, yaşadıklarımız kılıklı bir hal değil insandır. Bir aşk özlemidir sakınmalarımızın Ve tutkun RUHSUZLARA NİHANDIR. Beni benden alışından bellidir, güzelsin, kumruluğun anası, ahuluğun ablası, bilgeliğinin bil incesi…  
     Öyleyse SULTANİYEGÂH tırmanışa aşık olmaktır, aşk kalmaktır hayata. Aşk için aşka makam olmaktır, olmaya olmaktır, kalmaya kalmaktır, sevmeye sevmektir, özlemeyi özlemektir sevda bestelerimizin son sözcesi…

Makamı aşk içen köklü bir aşk çınarısın. Dallarına yuva yapan bülbüllerime şansın, şanssın, şahsiyetimin  şehrinde büyüyen bir çınarsın. Hu desin gül halin sallansın dalların, efil efil eşsin dokunamadığım boyalı mı boyasız mı saçların.

 

Bir TAKSİM- lik ömrün varsa dünyada; Neyin varsa Ney’inle inle gecemde, sen olan hecemde…

Ve ey aşk, her şeye, her öze, her kusura, ya da her rağmenlere rağmen bu gece benden çal…

Hayrettin TAYLAN

O Yabancı

o-yabancı

Bir umut çiçeği yeşermişti yüreğimde

Sevgiydi sadece onun hayat suyu

Aktı gözlerimden istemeden

Soldurdun bir umudu daha

Değer miydi o yabancıya

Ardına bile bakmadan çekip gidecek bir gün

Hayır diyemediğin o yabancı

Hatırlamayacak belki de yüzünü hiç

Gününü gün ettiğine sayacak

Bir hiç yüzünden kırdığın kalpten

Eksilen sevginin farkına bile varmayacaksın

Düşünemediğin değerler bir bir yok olacak

Sen yine o sonsuz gururunla yaşayacaksın

O yabancıyla birlikte yüreğimden çoktan uzaklaşmış olacaksın.

Ezgi

Her Gün Sahillerde Gece Boyunca

HancerYarasi

Kumlar altın tozu mehtap altında,

Deniz bir atlastan şala benziyor,

Hayalin geliyor bir at sırtında,

Her gün sahillerde gece boyunca.

 

Saçların karışmış at yelesine,

Sesin karışıyor kişnemesine,

Alıştım mazinin dirilmesine

Her gün sahillerde gece boyunca.

 

İki omzunda ayın ışığı,

Ellerin göllerde yıkanmış kuğu,

Bitmiyor gönlümün bu yolculuğu

Her gün sahillerde gece boyunca.

 

Ne o at duruyor ne geliyorsun,

Oysaki habire at sürüyorsun,

Uzakta duruyor ve bekliyorsun

Her gün sahillerde gece boyunca.

 

Esince rüzgârlar serap bitiyor,

Hayalin parlayan suda eriyor,

Gönlüm hep yanıyor, hep tükeniyor

Her gün sahillerde gece boyunca.

 

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003 ‘nun

HANÇER YARASI isimli Hece Şiirler’ inden > 40 -41/100)

 

Çay Keyfi

Akort Edemedim Ki Ben Sevdamı!

akort-edemedim-ki-ben-sevdamı

 

Her tele basışımda ses yaptı,

Belki bir hata belki bir günahtı

Belki bir umutsuz bekleyişti

Akort edemedim ki ben sevdamı.

 

Bu sevda beni tüketti yar,

Faili firar olan sevdam,

Şimdi bana oldu faili meçhul,

Akort edemedim ki ben sevdamı.

 

Gasp edilen yüreğim şimdi titremekte,

Severken üzülmek niye ki,

Ya sevdiğini üzmek ne diye,

Akort edemedim ki ben sevdamı.

 

Bir türkü gibiydi sana olan sevdam,

Her sözünü yüreğimle okumak

Sözün her notasına doğru basmak istiyordum,

Akort edemedim ki ben sevdamı.

 

Ölürsem sakın arkamdan üzülme sevdiğim,

Görüyorsun seni kaybettim,

Ve sevginden de mahrumum,

Akort edemedim ki ben sevdamı.

Harflerin Esrarı

Hayrettin TAYLAN
“Herkes laftan anlar, insan odur ki rumuzdan anlaya”

İnsan esma’dan esma harflerden mürekkeptir. Kelimelerin ruhu harflerdir. Bir dilin irfani mi yoksa dünyevi mi olduğunu kelimelerinin içinde barındırdığı harflere bakarak anlayabilirsiniz. Harfler tek başlarına ayetlerdir (bknz. hurufu mukatta) ancak idraki dar insanın ayetleri anlayabilmesi için harfler kelimelere dönüştürülmüştür. Kelimelerden cümleler kurar, cümlelerden paragraflar örer, paragraflardan uzun uzun yazılar inşa eder anlatmaya çalışırız. Halbuki insan rumuzdan anlayana denir. Az kelimeyle çok şey anlatmaya şiir denir. Mecazdan anlayana bilgili kişi, alegoriden anlayana arif kişi denir. Az söz söylemek dilin zekatı, az kelime kullanarak çok şey anlatmak yazarlığın şanındandır. Bu anlamda Osmanlı yazı dilinin harekesiz oluşu onun irfani bir çaba içinde oluşunun göstergesidir.

Harfler sırdır. Sırrı ifşa eden S harfinin eSrarını kelimelerin ormanında harflerin peşine düşerek bulabilirsiniz. S hangi harfin içine girmiş ise Sır olmuştur, eSrar olmuştur, efSun olmuştur. Mesela gizem ve Sırrın öz akrabalığı yoktur: inSan gizlemek ister halbuki toprak çömleklerin üzerine çekilen cilaya verilen Sır ismi gibi, Sır açığa çıkarılması istenen beklenen bir şeydir. Açıktadır ancak herkeS göremediği için Sır olmuştur. Ş gösteriŞ’in remzidir. İçinde yer aldığı kelime ulvi olsun süfli olsun göz kamaŞtırır, Bütün bakıŞları üzerine çeker. İçinde Ş harfi olan bir tane iddiasız kelime bulamazsınız. GüneŞ, ateŞ, aŞk, Şehvet, Şevk, nakıŞ, Şhov, Şehit. Oysa bu kelimelerin benzerleri yakın akrabası sayılan diğerlerine baktığımızda daha Sade, daha Sakin bir hal görürüz. Yukarıdaki Ş li kelimelerin S li benzerlerine bakalım isterseniz. AteŞ ten yükselen ıSı, aŞk ile atışan Sevgi, Şehvetle at koşturan köSnü, Şevk ile yola düşen iStek, nakıŞ ile göz okşayan deSen, Şhov ile sahne alan göSteri ne kadar da Sönük kalıyor Ş nin yanında.

AŞk ile ateŞin kızı, Şah ile Şeytanın arkadaŞı: Ş. Bir kelimenin önünde yürüdüğü zaman ona Şekil verir, kelimenin ortasında yer alırsa esası teŞkil eder, kelimenin ayak ucunda bile dursa onu baŞ yapar.

İçinde Ş harfi olmayınca Şah olmaz hiçbir kelime. Ş insanı tanımlayınca insana Şahsiyet verir. Onu, Şah yapar, Şeyh yapar, Şövalye yapar, Şakir yapar, Şakirt yapar, Şehsuvar eder. Şerefli yapar, Şeytanla iŞbirliğine girer Şaki yapar, Şırfıntı yapar, Şempanze yapar, Şirret yapar, Şerefsiz yapar .

Yakıcıdır; GüneŞ ten alır ateŞini. GüneŞ, ateŞ, Şems, Şahap hep ş ile ıŞıldar.

S Sırları barındırır karnında. Ş nin yanında Sönük kalır ama bir nevi ş’nin akıllı kardeşidir. Aşık olmak yerine Sevmeyi Şüphe etmek yerine Sorgulamayı, teŞhir yerine sergilemeyi Salık verir. TaSnif eder, Soru sorar, Sorgular, Şekillendirmez belki ama sonuçlandırır.

Pek çok harf için bu karşılaştırma, bu kıyas yapılabilir. V harfi ile B harfinin yönetim ile ilgili yer aldığı kelimelerin kısaca kıyasını yapar isek karşımıza şu kelimeler dikilir ve ifşada bulunur. V harfinden pek çok yönetici kelime neşet eder… Vasi olur, padiŞah’a akıl veren Vezir olur, Vali olur, Vekil olur. Valide olur ama Baba olmaz. Oysa diğer bir yönetici harf B bakan olur amma BaşBakan da olur, Bey olur, Buyruk verir, Baş olur emir verir, Baba olur devlet ile özdeşleştirilir.

Geveze ve bilge harfler vardır. Türkçe’de sesli harf dediğimiz A, E, I, İ gibi harfler çok konuşup az söyleyen harflerdendir. Zurnaya, Kavala ses veren nefestir ancak boşluğa üflediğin nefesten ancak tıs sesi alırsın. Sesli harf dediğimiz harflerin bir kısmı bilge bir kısmı yönetici bir kısmı savaşçı mahiyettedir. Öte yandan harflerin tek başlarına tuttukları anlam alanı ile etkileşimlerinden doğan anlam dünyası genişleyebilir İttifaklar kurunca farklı kombinasyonlar farklı karakterler ortaya koyarlar, yükselen burcun, burçlar üzerindeki etkisi gibi, kaymaklı kadayıf gibi.

Hülasa harfler sırdır. Yukarıda ifade ettiğim düşüncelerimin bilimsel bir mahiyeti yoktur. İstatistiklerle, nicel gözlemlerle desteklenmemiştir. Modern hurifiliğin temelini atmak gibi bir niyete de sahip değilim. Ancak uzunca bir süredir harflerin kendi başına manası olduğu, tek başına konuştuğuna dair bir inanca sahibim. Harfler sırdır. Sırrına ulaştır ya Rabbim!

Ve (Allah Teâlâ) bütün eşyanın isimlerini Âdem’e bildirdi. Sonra bu eşyayı meleklere göstererek, «Bunların isimlerini Bana haber veriniz, eğer siz sâdık iseniz» diye buyurdu. (Bakara No:31 / Ömer Nasuhi Bilmen Meali)

Dediler ki: «Seni tesbih ederiz, Senin bize bildirdiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphe yok ki alîm, hakîm olan Sen’sin.» (Bakara No:32 / Ömer Nasuhi Bilmen Meali)

Buyurdu ki: «Ey Âdem! O şeyleri adları ile meleklere haber ver!». Âdem de o şeyleri adları ile haber verince (Cenâb-ı Hak) buyurdu ki, «Size dememiş miydim ki, Ben şüphesiz göklerin de yerin de gizliliklerini bilirim. Ve sizin izhâr ettiğiniz ve gizlediğiniz şeyleri de bilirim.» (Bakara No:33 / Ömer Nasuhi Bilmen Meali)

Hayrettin TAYLAN

Ağlayan Portre

Züleyha SELÇUK

      Züleyha’yı düşte gördüm ağlıyordu. Garipsedim bu yanılgı çehresini, kör çığlıklar bile susmuştu; Züleyha ağlıyordu. Bir yangından çıkmıştı belki susuzluğa kanıyordu. Oysa gözyaşları vardı yanaklarında, oysa ağlıyordu düşümdeydi Züleyha. Bütün pencereleri kapatmıştı zindana yaren olmaktı niyeti. Kimsesizlik düşlerde bile onu terketmedi. Sandıklar dolusu umudu tüketip düşlere gizlenmişti, ağlıyordu durmadan. Cevapsız bir soruydu Züleyha, Eylül bakışlı bir amâ. Düşlerde ağlıyor, düşlere aldanıyordu. Çorak bir yüreğe düşmüştü bir yaz gecesi hatıralar kabuk altı kanayan bir yaranın bilmem kaçıncı senesi. Yıllar geçip giderken düşlerin tek gerçeğiydi Züleyha.

   Düşte gördüm ağlıyordu Züleyha, bir martı kanadıydı gözleri sulara doymuyordu. Gün gibi aklımda Züleyha ağlıyordu. Beyaz bir sevdaya karalar giydirip sevdayı toprağa adıyordu. Matemi vardı yorgun omuzlarında, belki bu yüzden ağlıyordu Züleyha. Kan kızıllığında gözleri uçurumlara dalıyordu. Düşümdeydi, ellerimi bırakıyordu. Sorgusuz bir kaçağın suç mahallinde duruşuydu Züleyha. Kimseye cevabı yoktu kaçışları dönüp dolaşıp aynı yere uğruyordu. Düşümde Züleyha vardı ve ağlıyordu. Kırıp camı çerçeveyi hıncını alamıyordu. İçine atıp bütün kederleri geçmişe yol alıyordu, duraklar hep Eylül’dü, Züleyha hazan. Mutluluk gidiyordu gözlerine uğramadan.

   Bir akşam gökyüzüne ahlar salıyordu, bu yüzden bütün bulutlar kızıllığı tadıyor, Züleyha ağlıyordu. Yolculuklar yaşamış yollardan ayrılmıştı. Sabah esintisi saçları toprağı öpüp, Züleyha’dan ayrılmıştı. Kim bilir daha ağlamadığı kaç acı yaşamıştı. Düşümde Züleyha vardı ağlayan bir kadın! Gözleri nemli bir buluttu, hüznünün adını koyamadım. Kapanan bir kapının kilidiydi düşleri. Rüyaları çıkmaz bir sokağın adresi. Bulup buluşturup ödünç umutlar almıştı, ceplerinde çakıl taşları düşümde soluklanmıştı. Sonra kimseye sitem etmeden ağlamaya alışmıştı. Bu yüzden Züleyha düşümde ağlamıştı. Kimler vardı yırtılmaya yüz tutmuş günlüğünde kimlerin adını karalamıştı? Kime sevda yanığı bir yürek adamıştı? Ahları gökyüzünden yağmur yağmur süzülüp hangi duvarlara çarpmıştı. Bugün düşte gördüm Züleyha ağlamıştı. Gitmelerin acısı dost bakışlı bir düşman kiniydi belki. Bu yağmalanmış yaşam kader değildi ve kim bilir daha kimler gitmelerin ardına düşüp yollar tüketecekti. Şimdi düşlerde ağlamak vardı sokak çocuğu masumiyetiyle, şimdi düşlerde gizlenmek vardı Züleyha’nın kimliğiyle.

    Kimliksiz bir yaşamdı aslında Züleyha. Düşümde bile kapanmayan bir yara. Büyüttüğü rüyalar bile yalandı aslında. Hangi aynaya baksa yüzüne nefretler çarpıyordu. Hangi denize aksa susuzluğu tadıyordu ve bugün düşümde Züleyha ağlıyordu. Sitemler yoktu gözyaşlarında hakkını sormuyordu yaşanmadan tükenen yıllarından. Hasretle bakmaya kalacaktı geçen Eylül’ler ardından. Her şey bitmişti çoktan ve unutmalar başlamıştı buruk hatıralardan. Bir lokma ekmeğe sürülecek katığı yoktu zamanın. Hiçbir an umudu takıp koluna geçmeyecekti hayatından. Bu yüzden duramazdı ağlamadan.

   Umudun geleceğe gizlendiğini bilmez gibiydi. Gözyaşları biraz dinse belki baharı görecekti. Ama Eylül’lere saplanıp kalan bir hüznün anatomisini benimsemişti. Bir kez baksa gözlerime bütün gerçekleri söyleyecektim, kelimeler salacaktım gökyüzüne ve anlacaktı anlamını yücelttiği birçok cümlenin ne kadar sıradanlaştığını. Belki dünlerden kopup düşlerden ayrılacaktı, belki kelimelerime umut bağlayacaktı. Ama düşümde bir mahkumdu ve ağlıyordu Züleyha. Demir parmaklıklar, tel örgüler, yüksek duvarlar, dar koridorlar yoktu; hüzün gama vurmuş Züleyha ağlıyordu. Geceler uzayıp gidiyor, gündüzler düşüme uğramıyordu. Alacakaranlıktan beri aynı resim vardı gözlerimde. Ağlayan bir kadın… Vefasız bir gündüz müydü beklediğim; gün doğmuyordu. Sonra uzattım ellerimi gözyaşlarını silmekti niyetim. Ellerim gözlerinden geçip, gözyaşlarına değmeden gidiyordu. Tekrarlar başladı sonra… Ama nafile bu yalnız ıslak bir düştü ve Züleyha öylece ağlayacak; ben düşümü ırmak ırmak içime akıtacaktım. O ağlayacak; ben sevdanın rengini anlayacaktım. O ağlayacak ben Yusuf’u arayacaktım. O ağlayacak; ben katıksız gözyaşı tadacaktım.

   Bu yüzden bugün düşte gördüm Züleyha ağlıyordu. Yadırgadım bu yanılgı çehresini. Artık unutamam Züleyha’nın gerçeğini. Züleyha ağlayan bir kadındı aslında, tek heceli bir mısra. Geceleri hastane koridorlarını arşınlayan bir hasta…

    Sussun artık bütün çığlıklar Züleyha ağlıyor, yar diye Eylül’e yanmalar Eylül kalmalar bitsin. Bir seher vakti düşleri yırtıp kulak pasımı silsin kahkahalar. Dinsin artık gözyaşları Züleyha ağlamasın. Hiç dostum yok mu benim birisi gelip beni ıslak düşten kurtarsın.

Züleyha Selçuk

Elalem Arasında

HancerYarasi

 

Çileler beni buldu

Elalem arasında.

Yandı canım mahvoldu

Elalem arasında.

 

Bir ben çile çekerim,

Bir ben ağlar inlerim,

Bir ben yaşlar dökerim

Elalem arasında.

 

Kalmadı tek uğraşım,

Aktı tükendi yaşım,

Satır altında başım

Elalem arasında.

 

Çilelerim tükenmez,

Ömrüm bitse o bitmez,

Aşk beni iflah etmez,

Elalem arasında.

 

Yandıkça yanıyorum,

Hala inanıyorum,

Bir ben aldanıyorum

Elalem arasında.

 

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003)‘ nun

HANÇER YARASI isimli Hece Şiirler’ inden > 44 -45/100)

 

Sevmiştim

Sevmiştim

Sevmiştim seni karşılıksız

Sevmiştim seni yalansız, dolansız

Kanmıştım güzel gözlerine

Aldanmıştım güzel sözlerine

Öyle bir aşktı ki

İnsanı yakıp, kavuran

Öyle bir aşktı ki

Bir Asır’a bedel

Öyle bir aşktı ki

Sevgiye muhtaç, ben

Öyle bir aşktı ki

Kadere boyun eğen yine ben

Öyle bir aşktı ki

İnsanı bir ömür boyu ayakta tutan.

Benim Sevmelerim

Huseyin Akcam

Bir zümrüdün pırıltısıdır gözlerin
Sanki notalara dizilmiş sözlerin
Mecnuna döndürdü her kelimelerin
İhanetlerle yüreğim kararmışken

Gönlüme sığmayan bir okyanustun
Bembeyaz diyardan, dağlarımın karıydın
Sen o nazlı çiçek, ufkunda ki sevdan
Belki bendim aradığın geldim yarından

İnsafsız değildir benim sevmelerim
Bir ince kuğudur benim gülmelerim
Yüreğine dokunur her serzenişlerim
Cihanı tanımazsın güzeldir bakışlarım

Unutulan ayrılıklar, yeniden başlayan sevdalar
Bunlar bende değil ki, ben de çıkarsız yürek var
Bir diğeri giderken ötekine açılmaz kapılar
Ne sahte yüzler ne yalan gülümsemeler

Evet ben bendeyim sen de sendeysen gel
Yalansız, çıkarsız, anlayacaksan, yanımda kal
Yüreğin yüreğimse hiç durma kalbime dal
Yok bir rüya bir hayalsen oynayacaksan ırak ol

12.12.2007

Hüseyin AKÇAM

Ağlamanın Ağlatılması

Hayrettin TAYLAN

(sen ağlama, şair bütün ağlayanlar için gözyaşlarıyla yazmaya ithaf)

Yoktun! Yokluğunun esemesinde
Savruldum rüzgârlarına
sustum susmakla susamak arasında sasani hazanlarında
işsiz ve aşksız bir kelebeğin güneşine ısmarladım beni
Güneş doğdu, ben içinde ben doğurdum gitmelerine
Gece başlandı hecelenmeye, harf harf öldüm alfebende
Sustum
küstüm kırılmalara
Dünyayı kapadım sustum
belalarımı sardım sustum
Susmalar sustu, ben susmadım, ben susamazdım
Küsmelerin tayrını uçurdum gökkuşaklarıma
Kuşlar uçtu ta benden, ta gittiğin yerden
Ta senin beni bıraktığın andan, nefesten, gözyaşından

İçimde yalnız benim yaşadığım
Bir sızı türküsü çalınır çala kalem, ala alem hislerle
yüreğiminin senli derinliğinde devrik bir aşk güncesine yok olurken
Yolcuyum
uzaklara uzak
Tuzaklara tuzak
Yazıklara yazık
yorgunum  yorgun sevdalara
gözyaşı dolu omzumda aşk dolu, sen dolu heybesiyle
Beni sana getiren Cudi’nin zevk aşınmasında
kalbimi alıp getirdim
ayrılıklarla delik deşik kalbimi
başka bir şeyimde yoktu getirecek
Yoksulum,
Çaresizim
Bir dilim sevda
Bir bardak gözyaşı
Bir dirhem de kavuşma umudu
umut ağacımın en ince dalında sensizliğin sallandığı yerde yarda
anka tutuluşa yuva yapmış
sensizliğimin koynumda ateş içinde ben ateşi
seni aradım bir kentin her keresinde
yapayalnız ve bir o kadar de mecnun
ve
yorgun
yoktun

Çocuklara sordum ağladılar ben ağladım kent ağladı
ırmaklara sordum çağladılar, dalgalandı esrik yüreğim
Çiçeklere sordum boyun büktüler meyveler
ağaçlara sordum yaprak döktüler, döküldü dünyam
sığındığım kuşlar da uçtu gitti, uçurumlarındayım
bir başıma kaldım kalakalmalarda
babası ölmüş bir genç kız gibi
Sarıldım gül dalına
Bülbül salına
bir tomurcuktun hayatın kollarında ve kollarımda
küskünüydün gönlümün en peygamberimsi çiçeğinde
seni aradım sende ve bende her an
yorgun
ve
yalnız
acıkmış bir tornado gibi
dolaştım durdum sokakları ve terk edilmişlikleri
yoktun
tüm denizlere sordum akıp gittiler
yıldızlara sordum bir bir söndüler, ruhum söndü
sigaramı ve tütülmelerimi efkâr ettim savurdum gökyüzüne
hazan ve naz sardı boynumu yaprak yaprak
yavaş yavaş bedenime girdi
ne senden esen bir yel
ne senli bir damla gözyaşı
ne de aşka ve ruha çağıran bir nefes

Gülüşünle aydınlanan sokağımı
sesinle şenlenen caddemi
yürüyüşünle canlanan şehrimi
bir de vedalar bıraktığım durakta şiirler okudum
kentli bir mecnun haliydim
acıyan gözlerle bakıyordu herkes

Sonra gözlerimi,
ağlamaktan yorgun gözlerimi
Ki ağlayan bir şairin ağlaması kimseye benzemez
ulaşamayacağım uzaklara yolcu ettim yol bitmedi
kara trenlere mendil sallayarak. Alil alil oldu yüreğim
duygularımı bir vagona kilitleyip kitlendim sensizliğe
bin ah sürüp dudaklarıma Kaflarımda Kafka okuyarak
sustum!
ne kadar susulacaksa o kadar sustum

son dileğimin aynasında, son perme perişanlarımda
kalbinin durduğu yerde kalbimin durduğu anda
bu aşka ağlayan gözyaşlarının hatırına gel dur kalbimde yeniden

Hayrettin TAYLAN

Kader

Ezgi

Kader baştan yazmış yazgısını

Bize yaşamak düştü

Her yeni güne sevinirken

Bir o kadar da hüzün veriyordu

Bir kıvılcım düştü önce yüreğime

Sonra cehennem gibi yaktı

Cenneti bilmesem de

Tanrım seninle cenneti yaşattı

Rüya aleminde dünyadan çok uzaktaydık.

Uyanma vakti geldi dendi

Gözlerimizi açtığımızda

Birbirimize veda ediyorduk

Ezgi

Kurşun Kalem_im

zuleyha selcuk

    Renkler umutla uçtuğum vakitlerin yanıltması. Gözlerin zaten zeytin karası, umutlu bakışların saflığın beyazı. Ben senden uzaklarda ve ben böyle bir başıma siyah beyaz günlerdeyim. Yaşadığım üç aşağı beş yukarı siyahın yası. Anladım ki bilinmez bir matemdeyim. Son dediğim günleri özlemekte sonun manasını çözememekteyim ve ben şimdi kurşun kalem bir cümleyim. Gözlerinden ve yüreğinden bir gecenin kimsesiz bir anında silineceğim. Varlığım aydınlıkta, varlığım gündüz vakitleriyle gelecek. Yıllar sonra bu hatırlayışta bitecek. Biten yılların ardından kurşun kalem cümle silinecek.

    Oysa kırmızı güllerle gelebilmekti bütün hayallerim. Sarı güller dikecektim masandaki saksıya. Menekşelerin renkleriyle okşayacaktım saçlarını. Gözlerine papatya renginde bakacaktım. Ruhuna yeşil çimenler serpecektim. Buz gibi soğuklarda nevruzla çiğdem gibi tutacaktım ellerini. Hayatım boyunca sana adayacaktım bütün renklerimi.

    Şimdi siyaha vurgunum, yasını tutmayı hayal etmedim. Sen olunca siyahı hiç sevmedim. Şimdi koyu siyah bir cümleyim. Benim payıma umutların değil, yasların rengi düştü. Yüreğin yalnız bu rengi mi büyütmüştü?            

 Züleyha SELÇUK

Mahkum

Neriman-AKGÜL

Gök gürültüsüne ve şimşeklere
Karıştı çığlıklarım
Yüreğim yargılanmakta
Dibe vurdu pişmanlıklarım
İşte bu yüzdendir kalemleri
Bir bir kırmalarım!

Teselli istemem dostlar
Beni bir ben anlarım
Vicdanımın sesini bundan böyle dinlerim
Kaldırdı sınırları yaptığım hatalarım
Dibe vurdu günahlar
Dibe vurdu pişmanlıklarım
İşte bu yüzdendir kalemleri
Bir bir kırmalarım!

Unutturur mu zaman bu vicdan azabını?
Sonbaharda dökülür mü acaba günahlarım?
Vicdanım kurtulur mu?
Ne zaman rahatlarım?
Dibe vurdu günahlar
Dibe vurdu pişmanlıklarım
İşte bu yüzdendir kalemleri
Bir bir kırmalarım!

Dönmem asla sözümden
Bundan böyle ölsem de
Diri diri yansam da, diri diri gömülsem de
Aksın artık gözümden yaş değil de, kanlarım
Dibe vurdu günahlar
Dibe vurdu pişmanlıklarım
İşte bu yüzdendir kalemleri
Bir bir kırmalarım!

Kapattım kapıları çıkmam artık dışarı
Hücre ettim kendime şu karanlık odayı
Karşımdadır yüreğim durmadan yargılarım
Dibe vurdu günahlar
Dibe vurdu pişmanlıklarım
İşte bu yüzdendir kalemleri
Bir bir kırmalarım!

 

Neriman AKGÜL

Sen Şairine Gülümse – 1

Hayrettin TAYLAN

     Gelme, hep şair kalayım, hep sair yazayım, hep ve şiirle kalayım. Sözlerini amentü olarak okuyayım aşk pınarlarında ruhun abdestini alırken.

    Sen ürkek ve  küçük ceylandın sevda kıyılarında. Tutkularıma vurulan minik dalgaların beni istila eder, dururdum. Sularına karışan sucu olarak gelirdim. Ab-ı hayattan sana arş-ı alaya ali sevgilerimi sunardım. Ve sen kaçardın ne kadar uzak varsa bütün tuzaklarımı da çalarak… Bense aşk denizinde acemi bir yüzücüydüm. Boğulmamak için çırpınırken yüzmeyi öğrettin bana, aşk içinde aşka…
Sonra koskocaların bir dalgayla kıyılarıma vururdu, alırdı beni tümden. Dünden ve her andan kalanlarımı  alır götürürdü. Sularıma akıttığın gözyaşların da eklenince taşırdım başlardım sana soneler yazmaya sinemin en derin kalemiyle. Senin denizindeyken çok cesurdum, sular seller gibiydim sularına ve aşklarına. Saklı yüreğinde saklı bir kent olmuştun. Yalnız ikimiz sözde biliyorduk.

Oysa suların aktığı her yere söylemiş kumrular...
Sevmeyi öğrenmiştim sevmeden, korkmadan ve saklı yüreğimi sularına sermiştim utanmadan… Ben her şeyi öğrenmiştim, sensizliği bir türlü öğrenemedim kafam almıyor, yüreğimin süzgecinden geçirdim seni o da almıyor, almıyorum sensizliği… Sensizliği öğretmedin beni başka denizlerde yüzmeye ittin. Şimdi bu tuzlu, şimdi bu buzlu, şimdi bu nazlı denizlerde sensizliğe nasıl yüzeceğim…

     Sen şairine gülümse güzel çiçeğim. Her an gül koksun yüreğin. Gözlerin sevdamı lal etsin sözlerin kal kılsın sözlerimi.
Sen gülümse şairine…

Har koksun gülücüklerinden arta kalan bütün artırılmış özlemlerimden.
Hüzünlerimi sustursun gelişin ve beni benden alışın.
Yeni şarkılar söyle mutlu, umutlu aynalarda, taran ve aran benimde…
Çilesi dolan hayatın dolambaçlarında baçlarını oynasın melekler. Sen şairine gülümse…
Varsın gidişlerin kanayan yanına senli yanlarımın yangını. Küllerinden zevklerinin tozu havalansın aşka. Gözlerinden damlalar akmasın. Huzurun takvimlerinden bir bir beni söküp oku ve yaşa…


İçimde klorlanan sensizliğin taşını düşürsün gülümsemen. Böbrek yetmezliğini yaşayan her aşina gelişinde düşsün taş sevdam.
Talan olsun ve yalan olmasın asli aslı-lılığın.


Sen gülümse şairine… Şiirler yürütsün tutku gemimizi. Herkes erisin sana yazdıklarımda…

   Sen gülümse gül bayramında kıpkızıl kavuşmaların süfli ve hisli akışında…
Ben hüznü akıtayım, terk edilmiş eskiz pınarların kuruyan çeşmelerinde… Bir testi de benim uğrumda kıran son gidenin bütünlerini benden silen suya giden aşka giden güzeldiri oyna içimde, dışımda, yazımda, kışımda, harımda, narımda, zarımda zararımda ve de sende…

     Hoyrat rüzgarlar saçlarını estirsin dalgalandırsın savurgan saçların ve benli açların…

Sen şairine gülümse…

   Bir ömrün sabahına kadar açıl, yalnız yanımda saçıl güzel çiçeğim…
Ben nadasında kaldım bunca aşka ürün üstüne verirken.
Her an mahsul gagalayan, aşk öten bir bülbülün son şubesiyim. Henüz dinlemedin benden bendeler…
Hüzün şarkıları mırıldar dudaklarım usulca çöl rüzgârlarına benzeyen esişlerdeyim.

 

      Sözlerin amentüm olurdu olmuş, olmamış henüz benle doğmamış sevdalarda.

     Tuti terennümlerin dizilirdi dizinde aşk çöktüğüm her gelmenin kavisi. Kavlarımı büyüttün, kibrit çöpü olan olmuşlarını çakıver. Yansın, yakılsın sevda ocağı… Önce sensizliği pişir, yanına ikimizden bir tatlı yap, yardan, serden, ardan ve bütün kavuşmalardan da anlamlı olsun.
Gelme, hep şair kalayım, hep sair yazayım, hep ve sana… ruhumun kulesi… aşk zindanımın Leyla’sı…

Sen gülümse şairine… Bir ömrün sabahına kadar açıl, yalnız yanımda saçıl güzel çiçeğim.

Hayrettin TAYLAN

Can Dostum Eylül’e

Zuleyha SELCUK

    Evet, Eylül aradan geçen kocaman zaman seni unutturmaya yetmiyor, yine satırlarım sana sesleniyor ve yıldızların ilhamı kelimelerime yetmiyor. Anlatamıyorum dostluğunu seni her unutmak isteyişimde daha derinlere gizleniyorsun ve ben sanki bunca yaşanmışlığı bilmez gibiyim. Yaşanmışlığım yaşlanmışlığım satırlarıma sığmayan tek dostluğum söyle ne olur sen de özlüyor musun? Dalıyor mu gözlerin uzakların kıyısına? Denizin sonsuzluğu gibi acıların sonsuzluğu siniyor mu gözbebeklerine? Oysa ben yalnız senin güz soğuğu gözyaşlarına dayanamazdım. Şimdi uzaklardayım ve sen öylesine uzaklardasın. Uzatsam ellerimi gazellerine dokunacağım, uzatsam hiç tutmayan ellerimi kuruyup savrulacaksın sözlerin gibi… Sonra unutacaksın baharı bitenlerin baharı olduğunu. Eylül olacaksın yine eskiden olduğun gibi. Yok olacaksın gözlerimden karanfillerimin gizli sözleri gibi. Yüreğimde kuruttuğun yapraklar hediyen olacak. O yapraklar gibi bu can senin için ağlayacak. Sen bilmeyeceksin ve görmeyeceksin özpınarlarındaki savruluşları. Hayatımın baharı olduğunu söyleyeceksin ve ben aldanacağım bu bahara. Bitmeyen bir şiir gibi gelecek sonra uyandıracaksın bin yıldır uyuyan acıları, vaktin dolduğunu söyleyeceksin ve arkanı dönüp gideceksin.

     Bir bahar sabahı pencerende kuşları göreceksin. Yine gittiğin güzlere baharı götüreceksin. Tıpkı yapraklarının benim güzüme getirdiği bahar gibi. Yine güz yağmuru gibi gözlerimi ıslatıp geçeceksin. Yine bir gün sonraya kalacak paylaşılamayan paylaşmalarım. Yine üzgünüm Eylül beni affet seni bu kadar öz canım bildiğim için. Dostluğunu yaşam kaynağım ettiğim için. Bir sonraki Eylül Baharı bekleyeceğim için. Beni affet…

Züleyha SELÇUK

Karasevdalara Karşı Duramam

karasevdalara-karşı-duramam 

Rastladım ben sana karlar içinde,
O yüzden baharı, yazı aramam.
Kar çiçek olmuştu sarı saçında,
Kış nasıl gelir de ben hatırlamam.

Baktım ki; saçını öpüyor karlar,
Yüzünde, gözünde geziyor rüzgâr,
Gülüşün tipiye yazdan yadigâr,
Karasevdalara karşı duramam.

Gönlüm rüzgâr oldu eteklerinde,
Kalbim halhal oldu bileklerinde,
Öldüm gözlerinin bebeklerinde,
Ben kış kurbanıyım, yaza yaramam.

Yine tıpkı öyle karlarda mısın?
Ürpermiş yüzünle dışarıda mısın?
Uçuşan saçınla rüzgârda mısın?
Ben senden sorarım, elden soramam.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

BAYRAM AKŞAMLARI isimli hece şiirlerinden > 23 -24/100)

Şiirim

Neriman AKGÜL

Seni severek yaşadım
Seni severek yaşayacağım
Seni sevdiğim kadar yazdım
dâr-ül-bekâya kadar yazacağım
Mısralarım,hecelerim
Dizelerimsin sen
Kalemim, kağıdım, şiirlerimsin sen
Ah… sen canım sen
Böyle bir aşığı nereden bulacaksın
Ah… sen canım sen
Kim bilir?
Bundan başka hangi dizelerde var olacaksın?
Ve… sen canım sen
Benden başka
Hangi şairin şiirlerine yar olacaksın?

 

  Neriman AKGÜL

Askerim Der Ya!

Askerim Der ya

Aklıma gelmeyen başıma geldi,
Sevdanın hançeri bağrımı deldi,
Kalbime söz geçiremedim cezamı verdi,
Ellere gülerken sevda başıma geldi,
Rüyalarıma gelen prenses, yanıma oturuverdi…
İpek gibi teni, deniz gibi gözleri vardı,
Mahkum etti beni kendine, sonra yol verdi…

Dalganı geçiyorsun seni sevenlerle,
Elbet sende vurulursun bir kanı deliye…
Rabbime dua edersin, benim olsun diye.

Yüz verdi diyerek koşacaksın sevgiliye,
Aşık olmamış ama hoşlanıyormuş sadece…

Gelincik Gibisin Hiddetlenince

HancerYarasi

Mermerler üstünde duru beyazsın,

Bir tatlı pembesin öfkelenince.

Öğle güneşinde bir sarı sazsın,

Gelincik gibisin hiddetlenince.

Tenin denizlerden alınmış sedef,

Gözlerin benzeri bulunmaz necef,

Yüreğim attığın oklara hedef,

Melekler gibisin bebeklenince.

Şalın omzunda deniz mavisi,

Varlığın bir körpe ceylan yavrusu,

Ruhum gülüşünün olmuş delisi,

Yırtıcı kaplansın yüreklenince.

Saçların sırmaya dönüp duruyor,

Yüzünde yıldızlar yanıp sönüyor,

Nabzın yüreğimde atıp duruyor,

Mehtap gökyüzüne direklenince.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003)‘ nun

HANÇER YARASI isimli Hece Şiirler’ inden > 97 -98/100)

Zemherimde İklimimsin

Hüseyin AKÇAM

Ayvaz gecelerin,
Avaz yolcusuyum
Dilim sussa da
Yüreğimi susturamıyorum.
Duramıyor oldum,
Geceyle gündüz sensizim,
Ben bana sığmıyor.
Dağlara doğru
Koşmak istiyorum,
Gönül yokluğuna hasret
Her şeyi bırakıp sana yanıyorum.
Na mümkün
Sensiz hayal bile kuramıyorum.
Bendeki seni dizginleyemiyorum,
Sahra çölünde ki;
Suya hasret gibi bekliyorum,
Mevsimim oldun,
Her şeyde seni görüyorum,
Nereye, nelere baksam
Bilemiyorum,
Biter mi bu ızdırap,
Kabuğumu kıramıyorum,
Çiçeklerin kokusunu,
Seni tanıdığımdan beri alamıyorum,
Çiçeğim oldun
Her kokusu sende,
İklimim oldun
Baharları sende,
Güneşim oldun,
Gözlerimin ışığı sende,
Katığım oldun,
Seni düşünmeden
Doyamıyorum.
Zemheri ayazlarlardayım,
Ateşim sende,
Yolumu bulamıyorum,
Pusulam sende,
Denklemim oldun,
Kendimi çözemiyorum,
Çözümüm sende,
Beni geri ver senle,
Her şeyim sende…

22.02.2009

Hüseyin AKÇAM

Sularım Durulsun

sularım-durulsun

Kenetlendi ruhum bir acıya

Çıkar mı yarına

Yarın bensiz, ben sensiz

Yarın olsa kime ne

Şehrimde çiçeklerim solmuş

Viran olmuş, incitilmiş

Yapışsam saçlarına hayatın

Yeniden sever miydim korkmadan tüm kentlerimi

Yine de sensizsem

Ne şehrim ne durağım olsun

Hüzün kulak arkamda yer bulsun.

Limanıma yanaş ki

Sularım durulsun.

23 Şubat 2009

Melike Ayan

Aşk Arası Aşka Mucize

Hayrettin TAYLAN

Geçilecek her sevda önünde, geçmekteyim deli ırmaklar gibi taş güzellere çapraşa çapraşa…

Fundamentals imgelerimin yıktığı fildişi kulelerimden mucizevi bir aşka akışlarımı bağlıyorum.

Soramadım bir çift söz… Zühre yıldızı gibi yaryüzümde parladı. Üstelik, naif ve ürkek bir ceylan gibiydi. Kendi kendine ağlayan, çaresizliğini gözyaşlarıyla yıkan bir ceylanın yüreğindeki aşk kimyasını almak mucizesindeyim. Beni sarmış benlerim. Umurdan öte, simerenya beyaz tenli beyaz atlı yüreği amalı bir prens olsam da yazılmıyor aşk bana bir türlü.

Daha fazlasına fazıl olup rüzgarlarımı hazırlıyorum beklemeli hazlarımla. Ki onun nazlarına karşı zülfünü  savuracak bir şeylerim olmalı! İçim rüzgar.  Benim rüzgar; aşk evleri uçurmaktayım! Dokunmaktayım nazlı bir gül zülfüne… fırtınadan sessizliğe… sessizlikten sonsuzluğa bilemem, esersem ne yana eserim… bakarsın yüzüne eserim… eser de geçerim… Ya da son mucizemsin diye hep sana eserim. Ne varsa geçilecek, nasıl esilecekse eser ve benden sen’e geçerim!

İşte mucize burada. Benden sene esmek ve  seninde aşk kavimleri yaratmak ve de çoğalmak sevgilere. Hazır mısın ki? Gözyaşlarını biriktirdin mi? Akıttın mı Benistan’da geçen hazan ırmağıma. Sensizlikten dökülen yapraklarımı sürükledi mi gözyaşların. Mucize gerek demi, beni sana uçurak bir rüzgarın adı gerek. Hangi alize, hangi meltem, hangi, muson, hangiler e ısmarladın beni.

Oysa beni sana ancak yerleşik ve içten çoktan yaralı bir tusunami getirebilir.

Bin bir tahammülden geçmekteyim… kırdığım hoyratça özlemlerimi derlemeliyim yeniden. Yıkmalıyım pervasızlığımın arsız surlarını… Tahammülden tahayyüllere geçmekteyim mucizeyi nar-aşk! Gönenmiş bir sevim yok… Tutkuların için; yoktan ve benli şoktan geçmekteyim.

Varın varından,  yarin yârindan… yandığım, tanımadığım… duyduğum, duymadığım… gördüğüm, göründüğüm, görmediğim… dokunduğum, dokunmadığım. İçlendiğim her ne varsa birazını değil tümünü kullanıyorum tusunamilerine karşı.

Aristokrat bir hevesle seçildim gönül sınıfına benden sene geçtim. Şimdi sendeyim. Bütün dersler, bütün tersleri geçtim; yalnız senden kaldım. Oysa çok çalışmıştım, eski aşklardan kopya bile hazırlamıştım. Üstelik kopya çekmiştim; ama yakalandım sana. Aldın kopya kalplerimi, okudun bensizliği. Kağıttan sevinçler derlemiştim, kalptenkentlere sevilme bayrağımı çekmiştim.

Mucizeyi bekliyordum senin uğrunda, oysa mucize bendim. Mucitliğim seni bulmakta zorlansa da şimdi  pınarının beyazlarında akışlarım derliyor benimi…

Uçsuz bucaksız uçurumları öğreniyorum. Sensiz kalmaya cesaretim yok!

Ruhunda suyu içmeliyim… Muğlak düşlerinden mutlak gerçeklere gereklerimi zincirlemeliyim.

Bin hazar, hezeyanlarımı ancak paklar. İronik hazlanışım başlar sana hazırlanışımda. Bir umut tayfunundan  kendimden geçtim uçtum sana. Gözlerin bakışıma vurur hançeri… Gözbebeklerim evet, aşk bebeğin işte bu olsa gerek diyerek içimdeki bütün meyilleri sana yöndeş kılar.

Mucize bu olsa gerek, hiç göremediğimken, hiç dokunamadığımken, hiçbir şeyimin bir harfi değilken aynı  kalpte yeşermek… Aşk fidanım büyüyor, bütün büyücü güzeller beni sende kurutmak istese de bir kere  benden sene geçtim. Tusunamilerim benimi sana akıttı gayrı ruhun okyanusunu fazla kızdırmadan usul usul yaşayalım anların anılmışlarını…

Hayrettin TAYLAN

Tüm laptop fırsatları için tıklayın !