Hayrettin TAYLAN

 Sen sessizleşince, sesimden suların şarkısı çalınırdı. Suskun dertlerimin bütün halleri sergilenirdi. Kimsesiz kalırım şehrin orta yerinde. Aşk araması yapıyor sivil aşkın tecimenleri, üstümde senli bir şiir çıktı yakaladılar. Ne yapayım seni yazıyorum her dem.

Büyük şehir ki ortasında sen, kıyısı ben… Gidiyoruz metropoliten zevklerin sonelerine.

Dağılırım, serpişirim, kuytu mahallerin çimenlerine. Yüreğimde karanlık bendler yükselir. Bir yanım ikiz kuleler, bir yanım sensiz gecekondu özlemler. Saçı ve sakalları uzamış, durumların fotojeniğiyim. Kendime çekmişim kent içre sensiz ötelere. Sakallarımı ve geceyi uzatıyorum. Ruhumun son uzantısıyla her an seni düşlüyor can televizyonum.

Gülücüklerinden sonra reklamların başlar. Ütü reklamında iyi oynamışsın. Ütüsüz bütün beklemeleri reklamında oynadığın varavara ütünle ütüleyeceğim. Ha bir de son dizini çok beğenerek izliyorum. Dizide sen oynayınca dahası konusu hep ben olunca, senaryosu özümden çalınınca kalakalıyorum dizinde. Ah keşke bir de dizinde… Neden dizinde hep “yapmasaydın” sözcesini tekrarlıyorsun. Aciz bir mecnunun  hatası bu kadar derince işlenir mi? Reyting kaygıları taşıyorsun Nazlıcan… Oysa bizim aşkımız çoktan gişe rekorları kırmıştı.

 Bensizliği bir dizi şeklinde her gece yayımlatmana anlam veremiyorum. Ha sevgilim gündüz biraz iş güç derken tekrarlarını izlemiyorum. Arada haberleri sen sun. İçimde ölen Ayşeciği anlat izleyenlerine. Seni gözleyen gözlerimi yalnız yayımlat… Saçlarımı ve yüzümü değil. Gözlerim renklidir ve televizyonla da uyum sağlar sen üzülme Nazlıcan… İçim karıncalanıyor, sensiz tam çekmiyor her şeyim. Biraz antenimle oynar mısın? Çanak tutan her şeyden bir çanak yapar mısın bana? Bari sensizliği rahat rahat izlemek istiyorum.

       Bir karınca dolaşıyor kalbimin atan yerinde… Bir karında topluyor tutkularını İstanbul’un onca trafiğini aşarak seni bana taşıyor. Kışa, aşka, yalnızlığa nemalanıyoruz.

Elime alıyorum, sensiz gülleri, yüreğimde yetiştiriyorum,düştüğü zamandan kaldırıyorum

ve özneleşen gelmeni asıyorum ruh ağacıma. Amaçlarım susayınca susuyorum, annesi tarafından korkutulan masum bir çocuk gibi. Ama sen konuş içimde, sen bağır içimde.

Sen konuştukça sözceler bereketli pamuk tarlası gibi beyazca raks ediyor

sen konuştukça sana dokunuyorum sankilerim. Sancılarımda sanrılarım sarılır benimle… Okunursan bilinmezliğe bilmediğim bir ırmakta yıkanır umutlarımız. akar parmak arasından sevda pınarımız. Oltası hazır bir balıkçı gibi bana yakalanmanı bekliyor aşk. Yakalanırım sana. Sessizliğini_kimse-sizliğini emmek istercesine bebekleşir. Ağlarımla ağlarım yanında.

Sen sen ol… Beni emzir tutkularında dahası hayal ettiklerimi.

Konuşmak isteyen suskun sevdamla konuş, aynalarımı toparla senli konuşmalarla travma geçiren içlemlerim. Susma… Dilinde yaralar benli de olsa, bensiz de olsa susma aşka.

Yalnızlığım kanırtsa da… Su serp üşümelerime. Kimliksizliğini açıklamayan uzak akışlarımız üzmesin seni. Sen “su”sun. Su akışır suya.

Tüm  kavuşamamalarımız  “sessizliğe” ulansa da,aramızda Çin sedleri örülse de

yalnızlığım benim ilk kervansarayım uğramak istersen uğurlarını bozdur da gel.

Hatta yalnızlığını azaltan başka ederler çıksa da kullan benim yolumda…

Aynı anda aynı şeyi düşlere almak mümkünmüş meğer, dil susar, yürekler Türkçe anlatamaz sensizliği biraz yabancı sözceler giriyor ki aşk yabancı sözcük, ben sana yabancı olacak o kadar. Öyleyse atıyorum geleceğe güneşi. Biraz ışılda umutlara. Seni bir tanıdık saysın geleceğimiz. Aynı cümleleri harca aşk panayırında. Her aşığın dükkanından biraz benden al. Biriktir beni, küresel krizim geçerse, aramızdaki buzul aguşlar erirse, bir de eskilerim eskirse bil ki seni yazmış kader. Benim için tüm günlerden başka bir gün değildi senli olduğum günceler. Zamanın bölünüşünü senli her anın toplamıyla meşguldüm.

İlginç bir güncenin orta yerinde Zind ile konuşuyor zindelerim. Bir kurgu tilmizinden temiz bir an öğreniyorum.

Bana “bakışını gösteren” samimi içlenişler öğreniyorum. Leyla’dan çok farklısın. Leyla  çirkindi, Leyla sosyal değildi senin kadar, Leyla aşk zenginiydi. Acep Leyla kadar zengin misin? Duyuyorum, anımsıyorum nehirlerinin çağıldamalarını, imkansız şarkılar besteleyip gözyaşlarınla okuduğunu biliyorum. Ya bu yeter mi Leyla olmana, Ben Mecnun’un atasıyken. Serin ve sakin bir bekleme ekle dert denizi akıyor aşkımıza.

Bir gülümsemen dalgalandırıyor. Bir bakışın çılgın gelişleri akıtıyor.

Bu olgun sular susarsa gecemize. Bu senli dalgalar kapanırsa uçuk özlerime.

Sen en iyisi günışığını taşı cebinde. Karanlığın her köşesinde beni senden çalmak isteyen onca güzel ırmak çağıldarken.

Hadi, sen gün ışığını yolla aşkıma. Karanlık katran bir gecede gidenin yüzü yüreğimde resim sergisi… sonrası yok bunun… ve olmamalı da…

sadece bir “hadi!” demeni özetliyorum

Kışkırtır bana gelmeleri, bana dönmeleri. dünyan o gün senin için dönsün.

Kışkırtmadan usulca bir aşk getirme, aşklaşmış bizli karışımdan karışmış bir sevda boğazı aç. Ben Marmara, sen Karadeniz, buluştursun özlem gemimiz sularımızın karışacağı bir güne. Bu hadiyi çok içledim. Birikmiş yılların…

diyesim geliyor. Şimdi tam zamanındayım yaşamanın Ya Rab bunu da çok görme…

Soru üstüne soru yazıyorum ve sen… Kime yazıldığı belli olmayan bir soru gibi cevabını sorunun içinde dahası bir gün bana gelmende saklıyorum.

Hayrettin TAYLAN

Print Friendly