Mart, 2009 icin arsiv

Hüseyin Akçam’da Kadın

Hüseyin AKÇAM

Neden kadınlarımızı incitiyoruz!
Sormadan anlamadan,
Anlatmadan, öylesine,

Şuursuzca,
Bazen boş vermişliğe başkasına olan hıncımızı onlardan çıkartıyoruz.
Elinin altında ya başka şeye sinirlenir, ses çıkartamayışlarımızın faturasını onlara kesiyoruz.
Erkeğin canı istediğinde kadınını seviyor, sonra da kırıyoruz.

Gülü kokladıktan sonra neden çöpe atıyoruz, filiz verse erkek daha güzel olmaz mı
Üstünlük kurma çabaları neden? Yaratan emanetinize güzel bakın dememiş midir?

Ana kucağında yetişmemiş midir bir erkek?

Misk-i amber kokusunu ondan almamış mıdır? Kadın değil midir doğuran?
Hep onlar mı bizi anlayacak?
Peki, biz “onları” ne zaman anlamaya başlayacağız?
Hep şiddet, dövmek, fiziksel üstünlük, can olanı ezmek bu mudur erkeklik?
Sonrasında da af dilemek çoğu erkekte,

Ahh Hüseyin, Ahh
Kim ne kadar erkek?

Ne kadınlar gördüm erkekten daha erkek,

Anlamak anlaşılır olmak değil midir? bir hayatı hep mutlu kılmak, fedakarlık değil midir? asıl olan, iki canı bir yapmak değil midir? sevgiye aşka ekmek

Kadın ekmek su gibi ihtiyaç,

Çiçek görmek gerek onları ki, erkeği gül bahçesine çevirsin, kadın unutmaz yapılanı, duygudur o, yürekleri yeşerten,

Huzuru acıya ekmeyelim, erkek erkekliğini, kadın kadınlığını bilmeli, okşamalı bilinmeyen notalarını, melodiler bulunmalı karşılıklı, monotonluğa ekmemeli güzel geçen yaşamı, yedek bir hayatımız yok, iki kez gelmiyoruz dünyaya birbirimizin değerlerini bilelim, hoşgörü ile yaklaşıp, negatifliği pozitifliğe çevirelim, fedakârlığa serpiştirelim, çiçekleri soldurmayalım,

Erkek tohum kadın filiz vermeli, kadın filizi erkeğini yeşertmeli.

29.03.200

Hüseyin AKÇAM

Dinle

dinle

Yaşamı toplasam gülüşünden ibaret,

Gözyaşı görmedim senin gözünde,

Mutluluk iklimini bir kere terk et,

Gerçekleri göreceksin hüzünde.

Bırak kolay olmasın hayata tutunmak,

Bitişler başlangıcı sürüklemesin ardından,

Bu kadar zor mu kederli cümleler kurmak?

Mânaların gizemine dalacaksın hüzünde.

Gülümseyişin yeni bir lezzet kazanacak,

Mutluluk ne demek anlayacaksın,

Hayatın paha biçilmez olacak,

Hüznü bir zırh gibi sarmalayacaksın.

Züleyha SELÇUK

Tezat

tezat

Zaman aklımın ölmez akrebi

Yıl yaşadım an içinde…

Bağımlı olmanın aşikar sebebi

Sır yaşadım ayan içinde…

Çalar saatim ölüme kurulmuş

Suç sayılmış azraile vurulmuş

Gün, ay ve yıl lahzaya karılmış

Teki yaşadım cihan içinde…

Mekandan mekana dönen yazgı

Zor’da uzun meşkte az; yanılgı

Doğumla fikrime dolanan sargı

Beni yaşarım can içinde…

Ebed-ezel arası yine süre

Sonsuzu saklar girift zerre

Yer ile sema hep aynı kürre

Dibi yaşarım asuman içinde…

Toprağa düşüş, yedi kata varış

Cennete bağlanmış garib yarış

Nedenim, nasılım bitmez haykırış

Hakkı ararım insan içinde…

Soru muamma, cevap muallak

Ata’dan beni oluşturan alak

Ruhum dünyada daim kalak

Öte bulurum mekan içinde…

Külliyat

Hayrettin TAYLAN

İksirsiz, umutsuz, gelişlerin seyrine doyulmaz kanyonlarında dertlerimin kamyonuna yükledim sensizliği. Varmanın izdüşümüyle ağlarım aşınıyor, semah ve ney eşliğinde coşkumuzun sularına atılıyoruz.
Gölgenin şanslarında üreyen serinlenişine anılıyorum, gece gündüz bütün tenhalarda…
Bakışına sırtımı yüreğine sırrımı içime, sırrına depremlerim, susamışlıklarına bende ölümcül seni büyütüyorum vay vay…
Kutsal sefayla çocuksu gözbebeklerimden bebek yapıyorsun ayrı kaldığımız özlem kumaşlarından.
Hani hatırlar mısın seninle bir akşam evinizin yanındaki parka gitmiştik, seni ilk kez sallamıştım, yüreğimin ipi kopmuş oracıkta kalakalmıştım, suni teneffüs etmiştin oysa ben onun için bayılmıştım zaten…

Özleminle demlenmiş sıcacık kahvenin kırk yıl, kırk gece ve bir bilmece kadar sarhoş aşklara atıyorum kendimi.
Sensizlik denizinde tüm unutuluşları, arlanmış bir ayrılığa aşık sallıyorum yenilmişliklerimden.
Ruhunun sularında sal parçacıkları taşıyan sol yanımdaki şafak rengi acılarla susmuş derinlikleri tembihliyorum büyüsünler sensizliğe.

Canevimin saçaklarına aklanan bir düş bozumundan sonra geldin hayatıma… Baharla har arasında kalıntılı bir akışla besledin sensizliği…
Yeni açılan çiçeklere uçan arı gibi, yüreğime etiketlenen kumru gibi usul usul açılan kıpkızıl bir gül gibi dahası sen gibi girdin hayatıma.
Hangi soruyu sorsam, hangi soruda kalsam, hangi anda kalsam da yine sen…
Masallardan, filmlerden, ayrılmışlıklardan, dahası her çeşit duygudan alfabe olan İstanbul Türkçesi gibi konuşuldun özlemevinden.

Alazlanmış, palazlanmış kentin adımlarında adın da olmalı bensizliği bilmeyen uzakların ismi de kaldırımların her karesine seni yazmalıydı.

Kavuşmayı arşınlayıp gelecek zamanların aşk kaymalarında duru tümcelerle sınavda öğrencilerin rahat çözebileceği bir anlatım bozukluğu sorusu gibi geldim girdin test çözen ruhumun alışma odasına.
Sözcüklerimin kilitli andıklarında gülüşlerin, sevişlerin akışıca, kafiyesiz düşlerime gül rumuzlu bir gazel oldun, ünlü gazelhan “hafız burhan “ bugün güneşime dokunmayı okudu tüm ülke duydu, tüm ülke ağladı; ama sen demek duymadın, sen demek ağlamadın yoksan yanımda vardır bir hikmeti…
Oysa herkesten önce yaralı ozan göğsümü sen sarmalamalıydın. Başını omzuma koyup yıldızlarla birlikte ben masalımı anlatmalıydın.
Bakir yüreğine bakırlar döşedim pak dudaklım, benden senlerine ölümsüzlük ışığı yayılacak… Ve sen bir aşkın ışığı olarak tüm kuytularımı aydınlatacaksın özden ve gözden öte sevgilerinle…

Nemlenen rüyalarıma geleceksin gece silinince adını ötecek şafak bülbülleri.
Özleminin yalnızlıklarında örgeni hazlar sunacaksın, sürgülü kalbinden bir bakışın kilidi, duygulu yüreğini açacak, açılacak kavuşma anlarımız.
Her gece vuslat duvarlarına yeni resimlerini asıp önünde kalakalmalarımın resmini sen gel çiz sevgilim. Ben on kendimde değilim bilemiyorum nasılım, nasıl eriyorum sana…
Akrebin ara çınlanışını duymadığım yelkovan arası aşk hayalimden
yenilgiler taşıyan bu sevi coğrafyamda söyler misin hangi şehir kadarsın bana?
Ninnili beşiklerde gülüşlerinle gül derlediğim bebekkentte misin?
Yaraları kabul bağlanmış, aşk ile yara arasındaki visalkentte misin?
Sevdanın hızlı trenler için döşeli raylarını çığlıkla döşeyen olasılıksız
Kentte misin?
Kimliksiz insanların, sırsız, arsız, sensiz yaşadığı yalınçkentte misin?
Yoksa bizim kentimiz, bizim sevdamıza göre kurulacak diyorsun ve hiçbir şeyin hiçliğinde hoşluğumun gökdelenlerinde bekliyorsun.
Ve bir elimi cebimde çıkarmadığım damat gibi giyiniş halimle sana gelmemi mi bekliyorsun.

İmkansızlık tepelerinde akan dünyanın en büyük şelalesinden ruha ruh akıtan suların toprakla derince öpüştüğü ama sevdanın eşercikçe dudak aradığı, tutku felsefesinin asırlarına sır olup, kademlerimin bitmesini mi bekliyorsun.
Bu sevmek nedirin oğullanmasında yüreğimin arıları senli gülistanlarda balını valsını ararken başka soru sormama gerek var mı her şeyimin her şeyi…

Hayrettin TAYLAN

Bugün 29 Mart 2009 Seçim Zamanı

Engelli yasamak

bugün 29 mart 2009

oy vereceğimiz gün

hangi partiden olursan ol

küçülmek insanlara yakışmıyor

bu gün 29 mart 2009

insan seçimlerini bile

hediyelerle satıyor

satacak hale geliyor

çay, kahve, karanfil, tv

suyu olmayan köye çamaşır makinesi, bulaşık makinesi

nerdeyse ev, araba verir hale geldiler

biz de satıyoruz geleceğimizi

bugün 29 mart 2009

iyi ki de ölmüş Muhsin Yazıcıoğlu

ölünün arkasından sevinilmez ama

ben sevindim

gündem değişti

iki günden beridir kafamızı dinledik

muhalefet yapamayan muhalefet lideriyle

çiftçiye ananı al git diyen liderin sokak kavgasını izledik

muhalefet yapamayana destek veren

Asena’dan ürediğini düşünen lideri de nasıl unuttum

bugün 29 mart 2009

seçimimiz ne olursa olsun

a parti, b parti,

insanlığını unutma

SATMA ve SATILMA

Muhsin Yazıcıoğlu

Muhsin Yazıcıoğlu

Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker

Gökten ecdad inerek öpse o pâk alnı değer

Ne büyüksün ki; …

Sevgili Başkanım;

Ecdad-ı islam ecdad-ı Türkistan

Gelsin de öpsün o pak alnından…

Er geldin er kişi adamlığınla erdin rahmete

Açıldı pencereler güvercinlerle gittin…

Gayrı ebedi üşümeyeceksin cennette…

Külliyat

Hayrettin TAYLAN

 Sen sessizleşince, sesimden suların şarkısı çalınırdı. Suskun dertlerimin bütün halleri sergilenirdi. Kimsesiz kalırım şehrin orta yerinde. Aşk araması yapıyor sivil aşkın tecimenleri, üstümde senli bir şiir çıktı yakaladılar. Ne yapayım seni yazıyorum her dem.

Büyük şehir ki ortasında sen, kıyısı ben… Gidiyoruz metropoliten zevklerin sonelerine.

Dağılırım, serpişirim, kuytu mahallerin çimenlerine. Yüreğimde karanlık bendler yükselir. Bir yanım ikiz kuleler, bir yanım sensiz gecekondu özlemler. Saçı ve sakalları uzamış, durumların fotojeniğiyim. Kendime çekmişim kent içre sensiz ötelere. Sakallarımı ve geceyi uzatıyorum. Ruhumun son uzantısıyla her an seni düşlüyor can televizyonum.

Gülücüklerinden sonra reklamların başlar. Ütü reklamında iyi oynamışsın. Ütüsüz bütün beklemeleri reklamında oynadığın varavara ütünle ütüleyeceğim. Ha bir de son dizini çok beğenerek izliyorum. Dizide sen oynayınca dahası konusu hep ben olunca, senaryosu özümden çalınınca kalakalıyorum dizinde. Ah keşke bir de dizinde… Neden dizinde hep “yapmasaydın” sözcesini tekrarlıyorsun. Aciz bir mecnunun  hatası bu kadar derince işlenir mi? Reyting kaygıları taşıyorsun Nazlıcan… Oysa bizim aşkımız çoktan gişe rekorları kırmıştı.

 Bensizliği bir dizi şeklinde her gece yayımlatmana anlam veremiyorum. Ha sevgilim gündüz biraz iş güç derken tekrarlarını izlemiyorum. Arada haberleri sen sun. İçimde ölen Ayşeciği anlat izleyenlerine. Seni gözleyen gözlerimi yalnız yayımlat… Saçlarımı ve yüzümü değil. Gözlerim renklidir ve televizyonla da uyum sağlar sen üzülme Nazlıcan… İçim karıncalanıyor, sensiz tam çekmiyor her şeyim. Biraz antenimle oynar mısın? Çanak tutan her şeyden bir çanak yapar mısın bana? Bari sensizliği rahat rahat izlemek istiyorum.

       Bir karınca dolaşıyor kalbimin atan yerinde… Bir karında topluyor tutkularını İstanbul’un onca trafiğini aşarak seni bana taşıyor. Kışa, aşka, yalnızlığa nemalanıyoruz.

Elime alıyorum, sensiz gülleri, yüreğimde yetiştiriyorum,düştüğü zamandan kaldırıyorum

ve özneleşen gelmeni asıyorum ruh ağacıma. Amaçlarım susayınca susuyorum, annesi tarafından korkutulan masum bir çocuk gibi. Ama sen konuş içimde, sen bağır içimde.

Sen konuştukça sözceler bereketli pamuk tarlası gibi beyazca raks ediyor

sen konuştukça sana dokunuyorum sankilerim. Sancılarımda sanrılarım sarılır benimle… Okunursan bilinmezliğe bilmediğim bir ırmakta yıkanır umutlarımız. akar parmak arasından sevda pınarımız. Oltası hazır bir balıkçı gibi bana yakalanmanı bekliyor aşk. Yakalanırım sana. Sessizliğini_kimse-sizliğini emmek istercesine bebekleşir. Ağlarımla ağlarım yanında.

Sen sen ol… Beni emzir tutkularında dahası hayal ettiklerimi.

Konuşmak isteyen suskun sevdamla konuş, aynalarımı toparla senli konuşmalarla travma geçiren içlemlerim. Susma… Dilinde yaralar benli de olsa, bensiz de olsa susma aşka.

Yalnızlığım kanırtsa da… Su serp üşümelerime. Kimliksizliğini açıklamayan uzak akışlarımız üzmesin seni. Sen “su”sun. Su akışır suya.

Tüm  kavuşamamalarımız  “sessizliğe” ulansa da,aramızda Çin sedleri örülse de

yalnızlığım benim ilk kervansarayım uğramak istersen uğurlarını bozdur da gel.

Hatta yalnızlığını azaltan başka ederler çıksa da kullan benim yolumda…

Aynı anda aynı şeyi düşlere almak mümkünmüş meğer, dil susar, yürekler Türkçe anlatamaz sensizliği biraz yabancı sözceler giriyor ki aşk yabancı sözcük, ben sana yabancı olacak o kadar. Öyleyse atıyorum geleceğe güneşi. Biraz ışılda umutlara. Seni bir tanıdık saysın geleceğimiz. Aynı cümleleri harca aşk panayırında. Her aşığın dükkanından biraz benden al. Biriktir beni, küresel krizim geçerse, aramızdaki buzul aguşlar erirse, bir de eskilerim eskirse bil ki seni yazmış kader. Benim için tüm günlerden başka bir gün değildi senli olduğum günceler. Zamanın bölünüşünü senli her anın toplamıyla meşguldüm.

İlginç bir güncenin orta yerinde Zind ile konuşuyor zindelerim. Bir kurgu tilmizinden temiz bir an öğreniyorum.

Bana “bakışını gösteren” samimi içlenişler öğreniyorum. Leyla’dan çok farklısın. Leyla  çirkindi, Leyla sosyal değildi senin kadar, Leyla aşk zenginiydi. Acep Leyla kadar zengin misin? Duyuyorum, anımsıyorum nehirlerinin çağıldamalarını, imkansız şarkılar besteleyip gözyaşlarınla okuduğunu biliyorum. Ya bu yeter mi Leyla olmana, Ben Mecnun’un atasıyken. Serin ve sakin bir bekleme ekle dert denizi akıyor aşkımıza.

Bir gülümsemen dalgalandırıyor. Bir bakışın çılgın gelişleri akıtıyor.

Bu olgun sular susarsa gecemize. Bu senli dalgalar kapanırsa uçuk özlerime.

Sen en iyisi günışığını taşı cebinde. Karanlığın her köşesinde beni senden çalmak isteyen onca güzel ırmak çağıldarken.

Hadi, sen gün ışığını yolla aşkıma. Karanlık katran bir gecede gidenin yüzü yüreğimde resim sergisi… sonrası yok bunun… ve olmamalı da…

sadece bir “hadi!” demeni özetliyorum

Kışkırtır bana gelmeleri, bana dönmeleri. dünyan o gün senin için dönsün.

Kışkırtmadan usulca bir aşk getirme, aşklaşmış bizli karışımdan karışmış bir sevda boğazı aç. Ben Marmara, sen Karadeniz, buluştursun özlem gemimiz sularımızın karışacağı bir güne. Bu hadiyi çok içledim. Birikmiş yılların…

diyesim geliyor. Şimdi tam zamanındayım yaşamanın Ya Rab bunu da çok görme…

Soru üstüne soru yazıyorum ve sen… Kime yazıldığı belli olmayan bir soru gibi cevabını sorunun içinde dahası bir gün bana gelmende saklıyorum.

Hayrettin TAYLAN

Sana Yazardım

Sana Yazardım

 

Gecenin ışıkları şehre vururdu,

Ben hep sana yazardım.

 

Gökyüzü kahrından deli olurdu,

Ben hep sana yazardım.

 

Yıldızların dilinde türkü olurdum,

Ben hep sana ağlardım.

 

Bir kez olsun kalemime alamazdım,

Yıldızların türküsünü, öksüz büyüsünü

Ben hep sana yazardım.

 

Umutlar çığ gibi bana koşardı,

Ben kapımı sana açardım.

 

Uzardı geceler sevilmek için,

Aydınlık gündüzü özletmek için,

Ben hep sana ağlardım.

 

Güneşin ışıkları beni yakardı,

Ben hep sana yanardım.

 

Baharda tomurcuklar çiçek açardı,

Ben hep sana yazardım.

 

Kuşların dilinde şarkı olurdum,

Ben hep sana ağlardım.

 

Bir kez olsun şarkılarda duyamazdım;

‘seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi’

Ben hep sana kanardım.

 

Yeniler gölge gibi izlerdi beni,

Ben hep sana dalardım.

 

Yazardım sesimi duyurmak için,

Ağlarken ateşte yanmalar niçin?

Ağlayan sesimi susturmak için;

Her gün yeniden tövbe bozardım;

Ben hep sana yazardım.

               Hep sana kanar

                       Sana yazardım.

11/02/2003

züleyha SELÇUK

Kadınlar

Kadınlar

Nazım Hikmet, Abidin Dino’ya şöyle seslenir;

“bana mutluluğun resmini çizebilir misin?”

mutluğun resmi aslında onun için

memleket ve kadınlardır

kadınlar aşktır

sevgidir

ulaşılmazdır

ulvi yetenekleri vardır kadınların,

ana olmak gibi

bu yüzdendir ya

dayanma kudretini, sabır etme yeteneğini, kadınlara vermiştir

erkeğe doğum ağrısını verseymiş

dayanamaz

ölürmüş

bu topraklara neden Anadolu demişiz ki

anne gibi bağrına bastığı için

zümrütle de mutlu olur kadın

bir tek gülle de

hoş geldin canım diyorsa

eve geldiğinde eşine

eş eşse tabii

cennete gelmiş gibi olur

çünkü cennet anaların ayağının altındadır

kadınlar mutluğun resmidir

size bir şiirle anlatmak istiyorum

Vera’ya (Nazım Hikmet’in son şiiri)

 

Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana

Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm

1963

Gurbet – Akrostiş

hunter

Gökyüzüm sen ol birtanem…
Umudum ol, umutsuzca bekleyeyim…
Refakatçim olsun sensiz gecelerim,
Bir dakika bile seni görse gözlerim…
En güzel halini rüyalarımda düşlerim.
Ta ki benim olana kadar seninleyim…

Hunter38

Gurbet - Akrostiş

Tüm laptop fırsatları için tıklayın !

bedava flash oyun pocoyo pocoyo oyna perilice oyun