
Küçük kuşun parlak mavi tüyleri, arasına özenli ve düzenli bir biçimde beyaz noktacıklar yağdırılmış mine çiçeklerini andırmaktaydı. Başının maviliğinde yeni yeni beyazlar soluk almaktaydı. Gagasının temizliğine çok düşkündü. Yeri dar geldiğinden olmalı ki; fazla uçmuyor, mini mini adımlarla fakat hızlı hızlı yürümeği yeğliyordu. Uçuşları, kanatlarını belli etmeyen sıçramalar, atlamalar halindeydi. Başı bedeninin her yanına uzanmakta, her noktasına yetişmekteydi. Boyuna tatlı ve süslü bir uzunluk veren kuyruğunun teleklerini gagasıyla başından ta sonuna dek tarıyor, temizliyordu.
Uçtuğunda görülen açılmış kanatlarının altı birbirinden güzel desenlerle süslenmişti. Yukarılardan aşağılara dalış yapmayı seviyordu. Davranışlarının, uçuşlarının ve dalışlarının alkışlanması hoşuna gitmişti. Bağrışmalardan, şaklabanlıklardan hoşlanmaktaydı. Gürültüden, ışıktan rahatsız olmuyordu. Pencereye hükmedebilen kuş seslerine anında yanıtlar veriyordu. Sadece adını değil, Ferhat Dede ile Perişan Nine ‘nin varlıklarını da pekilenmişti. Odada birisi eksik olduğunda onu aradığını ve bulduğunda rahatladığını açıkça belli ediyordu.
Makineyle yazı yazdığı bir sırada atlayıp masasına konması Ferhat Dede ‘ye dünyaları bağışladı. Kuşu, bir kuş olarak değil, bir küçük çocuk olarak pekilenmiş gibiydi. Onunla muhatap olabilmek için sanki çocuklaşması gerektiğini sanmaktaydı.
Cacik cacik cacik… Diyordu. Bacik bacik bacik. Sen benim masama mı geldin Parmak Çocuk? Küçük çocuk… Mavi çocuk… Kuş yavrusu… Yavrunun kuşu…
Yakınlaşmıştı, yanaşmıştı, makinenin önüne önüne gelebilmişti. Metalik gövdeden yana çıkmış olan şaryodaki kâğıtla ilgilenmekteydi. İki ayağının üstüne dikilmekte ve kaçmaya-uçmaya bile gerek görmeden gagasıyla kâğıdın yanlarından yanlarından küçük küçük koparmaktaydı.
Ferhat Dede başını öne eğip sesini yalancıktan sertleştirerek:
-Hey ne yapıyorsun sen? Koparma kâğıdımın yanlarını…
Diye seslendi. Parmak Çocuk kâğıdı bırakıp bir koşu makinenin arkasına kaçtı ve merdaneye sarılı olup bir kesimi yukarı kalkık duran kâğıdın arkasında görünmez oldu. Fakat bu saklanış birkaç saniye bile sürmedi. Yeniden yürüdü, yeniden ortaya çıktı. Alttan yukarı dikildi ve Ferhat Dede ‘ye meydan okurcasına üst üste birkaç kere cik çekti. Sonra, merdaneye sarılı kâğıdın yanlarını gagasıyla çekip çekip koparmak hakkıymış gibi yeniden işe koyuldu.
Parmak Çocuk ‘un bu kafa tutuşu ve kağıdı koparmaktaki inadı yaşlı adamı kahkahalara boğdu ve Ferhat Dede odadan sofaya doğru seslenmeye başladı:
-Heeey Hanııım… Gel biraaaz… Çabuk geeeel…
Odanın açık kapısında görünen Perişan Nine heyecan içindeydi:
-Hayrola bey?.. Ne var?.. Ne oldu?..
-Korkma korkma. Yok bir şey. Ne yaptı Parmak Çocuk, biliyor musun? Önce makinemle ilgilendi. Sağını-solunu özenle inceledi Sonra kağıdın şu yanını gagasıyla küçük küçük koparmaya başladı. Engellemek için kızar gibi davrandım. Kaçtı, makinenin arkasına saklandı. Hemen sonra dışarı çıktı. Aman nasıl bir diklendi, aman nasıl bir meydan okudu, şaşarsın. Bayağı kafa tuttu bana ve yine kâğıdını koparmaya girişti.
Ferhat Dede, merdaneden çekip aldığı kâğıdı karısına gösterdi. Kâğıdın bir yanı boydan boya minik minik kırpılıp kopartılmıştı ve gaganın koparıp aldığı yerler yukarıdan aşağı bir dantelâyı andırmaktaydı. Dede, parmağının ucunu bu kırpıntıların bir kesimine doğru uzatarak:
-Şuraya bak, Allah aşkına. Dedi. Şurası benim profilimi andırıyor mu?
Perişan Nine güldü:
-Yanı-yöresi kırpılmış kâğıtlar, yel üstündeki bulutlar gibidir. Neyi dilersen ona benzerler.
-Yok, yok, gerçekten bana benziyor, görmüyor musun?
-Sen o sayfayı çıkar ve anı olarak sakla. Eğlenceyi buldun nasıl olsa.
Ferhat Dede dayanamayıp yerinden kalktı. Ruhunun derinliklerinden fırlayan sevinçli, şaşkın, kıvançlı bir çocuk odaya atlamıştı ve sofaya doğru koşmaktaydı. Nine ‘yi mutfakta bir şeyler yıkamaya çalışırken buldu.
-Perişan… Diye haykırdı. Buldum buldum…
-Neyi buldun Allah aşlına? Hamam tasının su dolu kurnada yüzdüğünü görüp suyun kaldırma gücünü bulan ve hamamdan “Buldum… Buldum…” diye fırlayan Arşimed gibi?
-Evet, evet, tıpkı Arşimed gibi. Ama ben suyun kaldırma gücünü değil, kilim üstündeki sigara izmaritinin nedenini buldum.
-Bulmana ne gerek vardı? Ben biliyorum: Dalgınlığına gelmiş ve izmariti yere atmışsın. Neredeyse ahşap evi yakıp kül edecek ve bizi evsiz-barksız bırakacaktın.
-Öyle şey yaptığım olmuş muydu hiç? Ben özenli insanım. İzmaritimi söndürmeden bırakmam. Çok gerekirse küllüğümü yanımda taşırım.
-Peki ama ne diyeceksin bakalım?
-Bulduğum da oydu. Sönmüş izmariti küllükten alıp masadan aşağı atan Parmak Çocuk ‘muş.
-Neden yapsın ki?
-Anlayamadın mı? Kuşta yuvasını temizleme içgüdüsü var. Sen bir kadın olarak evini nasıl temizliyor, fazlalıkları nasıl çöpe atıyorsan, o da bir dişi kuş olarak aynısını yapıyor. Fazlalık saydığı şeyleri yere atıyor.
-Deneyelim öyleyse, atsın izmaritleri görelim.
Denediler, gördüler. Parmak Çocuk, küllükte izmarit bulunmasını hazmedemiyor, gagasıyla yakaladığını sürüp götürüp masadan aşağı atıyor, attıktan sonra da arkasından bakıp yerini bulup bulmadığını kontrol ediyordu. Onun bu davranışı, Ferhat Dede ‘yi küllükte izmarit bırakmamaya yöneltti. Gözlemledikçe yeni ve güzel tutumlarını sezmeye, bulmaya başladı. Küçük kuş, davranışları yönünden sineklere benziyordu. Kovuldukça geliyordu. Ferhat Dede, onun bir ara perdenin saçaklarını gagasıyla çekip koparmaya çalıştığı bir sırada, “Yapma, etme” anlamında uzun bir “Hiiiişt…” çekti ve çekince de bu sözcüğün Parmak Çocuk yönünden “Gel” anlamında pekilendiğini gördü, öğrendi. Kuş bununla da kalmıyor, “Gel gel gel…” i, “Git git git…” anlıyordu. Yaşlı adam o yaşında bunları öğrendi ve bunları kullanmaya başladı.
Makineyi masadan kaldırmıştı. Başını eğiyor, çenesini bomboş masaya yaslıyor, sağ elinin işaret parmağını masaya vurarak “Gel gel gel…” yapıyor, Parmak Çocuk ‘un minicik adımlarla kayarcasına koşarak kendisine doğru geldiğini, gagasını dudaklarına değdirdiğini görüyor, parmağının ucunu masaya vura vura ona doğru yürütüp “Git git git…” diyor, kuşun geri geri kaçtığını gözlemliyor, bunu yineledikçe yineliyordu. İletişimden kendisi de Parmak Çocuk da hoşlanmışlar ve bunu bir oyun haline sokmuşlardı.
Ferhat Dede ‘nin sözlüğü yeni yeni sözcüklerle dolmaktaydı:
-Hiiiş… Parmak Çocuk… Nerdesin, hiiişt…
-Gel kuşum, gel gel kuşum…
-Parmak Çocuk, cicik çocuk… Cacik cacik cacik, cicik cicik cicik…
-Sen Parmak Çocuk, ben Ferhat… Ferhat… Ferhat… Haydi kuşum “Ferhat” de…
-Bak cicik, cacik, bu “Su”… Bu “Mama”… “Su, mama…”
Ele gelmiyor, parmağa konmuyor ama el-mel değdirmeden masaya çene yaslanıp ağızla çiğnenmiş ekmek verildiğinde büyük bir güvenle yanaşıp yiyordu. Daha sonra Perişan Nine ‘nin ağzından da yem yemeğe başladı. Omuzlara konmakta, kola konup dudaklara yanaştırıldığında yem yemekte, oyun oynamak istediğinde; masaya rasgele bırakılmış bir elin parmaklarını ısırıp afacan afacan kaçmakta, oyunu anında “Gel gel gel…”, “Git git git…”, “Gıdı gıdı gıdı…” ya bağlamakta, her gelişinde gagasını öptürmekteydi. Yokluğunda Perişan Nine ‘yi aradığı ve bulamayınca huzursuzlandığı halde, tüm sevgisini, tüm ilgisini Ferhat Dede ‘ye bağlamıştı.
Ferhat Dede dolaptan bir şeyler almaya çalışırken onun çıplak topuğunu hafifçe ısırdığını, yürüdükçe arkasından yürüdüğünü, koştukça kanat çırpmaksızın arkasından koştuğunu fark ettiği gün, Karun ‘un hazinelerini bulmuş kadar sevindi. Sonraki günlerde, işini-gücünü bıraktı, salt arkasından yürütmek için evin her yanında gezinmeye koyuldu.
Geliyordu ve minicik bir köpeği andırmaktaydı. Kendisi neredeyse o oradaydı. Özenli adım atmayı, bastığı yere dikkat etmeyi, yeri görüp belirlemeden ayak basmamayı yaşamında ilk kez bir kuştan öğrenmişti. Bunu unuttuğu, adımını yanlış attığı anda Parmak Çocuk ‘u ezebileceğinin bilincindeydi ve yine tüm yaşamında ilk kez attığı adıma, bastığı yere dikkat etmesi gerektiğini eşine söylemekte, rica etmekte, bu konuda onu uyarmaktaydı.
Bir minicik mavi kuş, iki yaşlı-başlı insana, rasgele kapı-pencere açmamayı, salt kendileri için yaşamamayı, salt kendilerini düşünmemeyi öğretmişti.
Kafesinin anahtarı Parmak Çocuk ‘un belindeydi. Ve kafes, onun için bir yemlikten, bir pınardan, bir yatak odasından başka şey değildi. Günü masada ve yerlerde geçmekteydi.
Bir akşam yemeğinde kafesin üstünden atlayıp masaya indi ve Ferhat Dede ‘nin tabağından pirinç pilavı yemeğe başladı. Dağıtıcı, bozucu, dökücü, kirletici değildi, insana şaşkınlıklar verecek ölçüde kibardı. Porselen tabağın yanına konuyor, büyük bir oburlukla yağlı pirinç pilavını tane tane yiyor, doyduktan hemen sonra “Haydi size afiyet olsun” dercesine masadan ayrılıyordu. Kendisini masaya öylesine ortak etmişti ki; her pilav pişirildiğinde, kendi pilavının bir çay tabağı içinde önüne koyulması zorunda kalındı. Hakkının hak olduğuna inanıyor, verildiği kadarını pekileniyor, son pirinç tanesine kadar tüketiyor ve kafesine dönüp gagasını tellerde temizledikten sonra suluğundan suyunu içiyordu. Alışmıştı. Yemek masası hazırlanmasından hoşlanıyor, tabak-bardak, çatal-kaşık seslerini tanıyor ve onlarla birlikte masadaki yerini alıyordu.
Evde artık iki kişi değil, üç kişiydiler. Varlığı belliydi, soluğu belliydi, sevdikleri-sevmedikleri belliydi. Ferhat Dede ‘nin ayrılmaz ve kopmaz bir parçası olmuştu. Kafesine dönmeden işemiyor, işemeden kafesinden çıkmıyordu. Kendisi uyanıkken kimsenin uyumasına katlanamıyordu. Ferhat Dede onun bu özelliğini, bir sabah yatak odasında ağzının bir gagayla öpülmesi üzerine uyandığında ve Parmak Çocuk ‘u yastığında bulduğunda anladı.
Tüyleri beyaz kar tanecikleriyle süslü parlak mavi kuş yanındaydı. Gagasıyla dudaklarını acıtmadan ısırmakta, bazen alt, bazen üst dudağını gagasının arasına almakta, uyandırmaya yetmeyince; gagasını ağzına sokmakta, sonuç alamayınca; gagasıyla burnunun bir kanadını acıtacak ölçüde ısırıp çekmekteydi. “Haydi gidelim” der gibiydi. Zira uyandırır uyandırmaz yere atlıyor, minicik adımlarla kafesinin bulunduğu odaya doğru yürüyor, gelinip gelinmediğini anlamak istercesine arada bir dönüp geriye bakıyordu. Ferhat Dede, onun, kafesteki örtünün altından nasıl sıyrıldığını, kapalı oda kapısının, halı-kilim sürütmemesi için bir parmak enine kesilmiş altından nasıl çıktığını bilemiyor, ancak Parmak Çocuk ‘un yassıla yassıla çıktığına olasılık tanıyıp kendisine gelmek için gösterdiği o sevgiye, katlandığı o sıkıntıya hayranlık duymaktan kendini alamıyordu.
Her ne zaman tuvalete gereksindiği için banyoya girse; Parmak Çocuk kesinlikle yanında ve kesinlikle ayaklarının altındaydı. Kendisi içeri alınmadan kapı kapatıldığında; huysuzlanıyor, ciklemelerini değiştirip cak cak ötüyor, kapıyı gagalıyordu. İçeri her alındığında sakindi, uysaldı, sabırlıydı. Klozetteki Ferhat Dede ‘nin ayakları dibindeydi, yönünü onun yönüne uyduruyor, o işini bitirip kalkmadan yerinden ayrılmıyor, sesini çıkarmıyordu.
-Gel bakalım Parmak Çocuk, lavaboda bir de ellerimizi yıkayalım, sonra çıkalım.
Anlar gibiydi. Ellerin yıkanıp kurulanmasını öylece beklemekte, birlikte girdiği banyodan Ferhat Dede ‘yle birlikte çıkmaktaydı.
Birbirlerine doyamayan iki sevgiliye benziyorlardı. Günleri, saatler, dakikaları, saniyeleri ayrı geçmiyordu. Kanatları olduğu ve uçabildiği halde, masaya her oturuşunda Ferhat Dede ‘nin ayağının üstüne atlıyor, onun, ayağıyla kendisini biraz yukarı kaldırmasından, sonra elinin üstüne almasından ve daha sonra masaya yavaşça atlatıp “Gel gel gel…”, “Git git git…” yapmasından, her “Gel gel gel…” sonunda dudak-gaga öpüşmekten, hiçbir şey yapmayacakmış gibi durup ansızın parmak ısırarak kaçmaktan hoşlanıyordu. Alıp vermeyenlerden, her şeyi başkalarından bekleyenlerden ve “Her şey için teşekkür…” edenlerden değildi. Aldığından fazlasını vermekteydi. Aldığından fazlasını vermekteydi. İçi sevgi doluydu ve sevgisi, dipten yüzeye fıkır fıkır kaynayan arı-duru gözeleri andırmaktaydı. Evin neresinde olursa olsun; Perişan Nine ‘nin yemek masası hazırladığını seziyor, anlıyordu. Çağırmaya gerek bırakmayacak ölçüde hazırdı, duyarlıydı, uysaldı, kibardı. Masanın her hazırlanışında, evin bir üçüncü bireyi olarak kendiliğinden yerini alıyor, kendi tabağından ve tabağa girmeden pilavını yiyor, kendi suyunu kendi tabağından içiyor, masa toplanıncaya kadar kafesinde oyalanıyor ve sonra “Gıdı… Gıdı…” için yine masadaki yerini alıyordu.
Ferhat Dede:
-Şuna bak Allah aşkına Perişan… Demekteydi. Günün hangi saatinde, hangi dakikasında sevgisine, ilgisine, varlığına gereksinsek; vermeye, göstermeye, kanıtlamaya öylece hazır. “Yahu, bugün olmaz; rahatsızım. Keyfim yok. Uykum var. Başka zaman bulamadın mı?” dediği olmuyor. Canını, ruhunu, aklını-düşüncesini olduğu gibi bana bağlamış bu güzel çocuk, bu tatlı Parmak Çocuk, bu mavi kuş yavrusu.
Yaşlı adam, o yaşında birini, bir başkasını, bir varlığı salt kendi keyfi, salt kendi çıkarı, salt kendi yararı için kullanmaya kalkıştığını düşünüyor, bundan utanıyor ama yapmaktan da kendini ala koyamıyordu. Günün rasgele bir zamanında, rastgele bir dakikasında, kendisini sedire boylu boyunca bırakıyor, yalancıktan uykulara dalıyor, Parmak Çocuk ‘un uçarak yanına gelmesinden, gagasıyla dudaklarını öpmesinden, gagasını dudaklarının arasına sokmasından ve kendisini uykulardan uyandırmak amacıyla burun kanatlarını ısırmasından çok büyük bir zevk alıyordu. Böylesi anlarda, yalancı uykusu bitmek tükenmek bilmemekte ve yerinden ancak, Perişan Nine ‘nin “Yahu üzme Parmak Çocuk ‘u Allah Aşkına.” diye uyarmasından sonra kalkmaktaydı.
Çocuğu yoktu, torunu yoktu, eşinden öte kimi-kimsesi yoktu ama her şeye bedel bir Parmak Çocuk ‘u vardı. Aşırı zorlayıcı nedenler olmadan sokağa çıkmadığı için, taze ekmek olmadığı zamanlarda kahvaltı bile yapmayan yaşlı adam, bayat ekmekleri candan-yürekten pekilenir olmuştu. Evden ayrılacağı zamanlar, Parmak Çocuk huysuzlanıyor, huysuzlaşıyor, cak cak ötüyor, minicik fakat hızlı adımlarla arkasından merdiven başına kadar koşuyor, onun gideceğini, kendisini evde bırakacağını anlıyor, Perişan Nine ‘nin kendisini iki avucu arasına almasına ses çıkarmıyor, “Ferhat Gidiyor.” denerek uzatıldığında, gagasıyla yaşlı adamın dudaklarını öpüyor, o basamaklardan inerken avuç içinde çırpınıyordu.
Ferhat Dede, artık eski Ferhat Dede olmaktan çıkmıştı. Hiçbir şey onu, işinin gerektirdiğinden fazla sokakta tutamamaktaydı. Alacağını alıp, vereceğini verip bir an önce evine-yuvasına dönmek istiyordu. Zira; evinde bir de değil, iki bekleyeni vardı. Yolunu iki gözleyeni, kendisini iki özleyeni, varlığını iki arayanı, ocağını iki tüttüreni mevcuttu. İkisi de onun yaşlı yüreğinin ve yorgun nabzının birer atışı, aklının-başının birer karasevdası, tükenmeye yüz tutmuş yaşamının birer dayanağı, titreyen ellerinin birer tutanağıydı. Kendisini yaşamının son günlerinde bir kimsesizler yurdundan küçücük bir çocuk almış, bir babalık heveslisi olarak görmekteydi. İkircikliklerden-tedirginliklerden kendisini kurtaramadığı anlar vardı. Yaptığının bazen doğru bazen yanlış olduğunu çok düşünmüştü. Ancak; sahiplenmek, bakmak, sevmek, besleyip büyütmek güvenli yarınlar istiyordu. Ama kendi yarını hiç de güvenli değildi, hatta ne denli güvensiz olduğu ortadaydı. Ölürse; Parmak Çocuk ‘un hali ne olacaktı? Onu kimlere bırakıp gidebilecekti? Parmak Çocuk ‘u, o minicik kızı bir baba, bir dede gibi sevmekteydi. Ve Parmak Çocuk onu karasevdalı ir yar, bir erkek, bir Ferhat Dede olarak pekilenmişti. O onsuz nasıl duramıyorsa, kendisi de onsuz bir öyle duramıyordu.
Kapının çalınması, açılması. sesin “Ferhat geldiii, Ferhat geldiii…” diye yükselmesi Parmak Çocuk için bir müjde, bir bayram sevinci, bir eşi-benzeri görülmemiş mutluluktu. Evin neresinde, hangi köşesinde, hangi dibinde bulunursa bulunsun, hangi derin uykularda olursa olsun; minicik adımlarıyla ve inanılmayacak bir hızla, cikleye cikleye kapılara koşmaması, Ferhat Dede ‘yi kapılardan-merdivenlerden karşılamaması olanaksızdı. Çalınan ve açılan kapılardan onun yerine başkalarının görünmesi, başkalarının çıkması, hüznünün bir baş belası, bir karabasanı, bir can düşmanıydı. Kanatlarını, salt başkaları karşısında ve onlardan dehşet içinde kaçmakta kullanıyordu. Kendisini Ferhat Dede ‘yle Perişan Nine ‘den başkasına teslim etmemekte ve belki de böyle bir şeyi tertemiz bir aşka, arı-duru bir sevgiye ihanet saymaktaydı.. Ferhat Dede yanında olduğu sürece, her nereye götürülürse götürülsün, her nereye koyulursa koyulsun, her nerede tutulursa tutulsun; mutluydu, huzurluydu, kabulleniciydi.. Kafesiyle birlikte dışarılara çıkartıldıktan, parklarda-bahçelerde havalandırıldıktan, şurada-burada gezdirildikten sonra eve getirilip kafesini kapıları açılınca; ilk işi odayı, kafesinin yerini, üzerinde “Gıdı gıdı” yaptığı masayı, içine konduğu koltuk pencerelerini, oturma odasındaki her bir şeyi incelemek, tanımak oluyor ve hemen arkasından masaya gelip yaşlı adamın şurasını-burasını öpmeye başlıyor, bunu da bir teşekkür, bir minnettarlık olarak gerçekleştirdiğini belli ediyordu.
Perişan Nine, ancak kendisinin evde bulunmadığı zamanlarda Parmak Çocuk ‘un ilgisini ve sevgisini kendisine yönelttiğini, evde arkası sıra yürüyerek dolaştığını, minicik bir köpekten hiçbir farkının bulunmadığını, iki eli kanda olsa; her kapı çalınışında kapıya deliler gibi koştuğunu, saatler geçince huzursuzlanıp huysuzlandığını, bir tek tane bile yem yemediğini, tek bir yudum dahi su içmediğini, bazen sofada-odalarda bulamadığı sıralarda, onu kapı dibinde Ferhat Dede ‘yi beklerken gördüğünü, yerden kapı koluna ve kapı kolundan yere sıçraya sıçraya kapının açılmasına hu çektiğini anlatmaya çalıştığını söylüyordu.
Yaşlı adamı kapılardan alıp oturma odasına götürdükten sonradır ki; boğazından birkaç tane yem, bir-iki yudum su geçebilmekteydi. Ferhat Dede ne kadar ayık kalırsa; o da o kadar ayık kalıyor, onun kendisinden önce uyumasına şans tanımıyor, yatılması gereken zamanı çok iyi biliyor, sabahları uyandıktan sonra, belli sürelere kadar ses çıkarmıyor , geziniyor, dolaşıyor ama alışılmış zamanın tek saniye geçmesine de asla izin vermiyordu.
Yaşlı adam o ilerlemiş yaşından sonradır ki; o günlere dek ayak bile basmadığı mutfağa ayak basar olmuştu. Her sabah ilk işi; bir kahve cezvesinin içine birkaç damlacık su, bir yarım kaşıklık pirinç ve bir toplu iğne başılık yağ koymak ve Parmak Çocuk için pilav hazırlamaktı. O da bunun farkındaydı. Mutfakta ayaklarının altında dolanıyor, arada bir yumuşak gagalarla topuklarını ısırıyor, pilavının bir an önce pişirilmesini, bir an önce çay tabağına konulmasını, Ferhat Dede ‘nin bir an önce masaya oturmasını, kendisini bir an önce ayağının elinin üstüne almasını ve masaya aktarmasını istiyordu. Nazlıydı. Var oldukları halde kanatlarını kullanmıyor, onların çok büyük kolaylıkla yapabilecekleri işi yaşlı adama bırakmaktan hoşlanıyordu.
Ferhat Dede ‘yi tekeline almıştı. Onun kendisini şu veya bu nedenle unutmasından nefretler etmekte, bunu her davranışıyla ortaya koymakta ve unutulmasına da asla fırsat bırakmamaktaydı. O, evde sadece Ferhat Dede ‘nin ve Perişan Nine ‘nin bulunmasına alışmıştı ve onlar dışındakiler kendisine şaşkınlık, tedirginlik vermekte, fazla gelmekteydiler. Evde birkaç konuk varken, ortalarda görünmeyen Ferhat Dede ‘ye önce oturma odasından art arda “Hiiiişt…” ler çekiyor, seslenişleri yanıtsız kaldığında; başka hiçbir bölüme aldırış etmeden, doğrudan doğruya konuk odasının açık kapısına yürüyordu. “Aaa… Kuş geldi…” diye şaşkınlıklar içinde kalan konukları, bir büyük adam gibi tek tek süzüyor, onları yabancıladığını açıkça ortaya koyuyor ve yaşlı adam “Yanımıza mı geldin Parmak Çocuk? Gel kuşum…Gel gel kuşum… Cacik cacik cacik… Cicik cicik cicik…” demeden yanına gitmiyor, sehpaların bacakları arasından geçip Ferhat Dede ‘nin ayağına atlıyor, kaldırılıp el üstüne alındığında ve öylece oturma odasına götürüldüğünde avunuyordu.
Kuşçu, yıllarca önce, muhabbet kuşlarının hiç de uzun ömürlü olmadıklarını söylemişti ama Parmak Çocuk iki yaşlının yanında yedi yılı aşkın yaşadı, gösterilen ilgi ve verilen sevgi yüzünden olmalı ki, körpeliğinden hiçbir şey yitirmedi. Tüyleri parlaklığını ve güzelliğini kaybetmedi. Sevgisi, ilgisi, bağlılığı arttıkça arttı ve Ferhat Dede, gözlerini aydınlığa açtığı her sabahta, Parmak kafesinde ölü bulmaktan korktu. Düşlerinde minicik kuşunun öldüğünü kerelerce gördü. Uyandıkça; onu sağ gördüğü için şükürler etti. Yüreğiyle, beyniyle, her zerresiyle Parmak Çocuk ‘la özdeşleşti. Onun gagası oldu, gözleri oldu, tüyleri oldu, kanatları ve ayakları oldu. Kuş gibi düşünmeye, kuş gibi oynamaya, kuş gibi davranmaya, kuş gibi yemeğe-içmeye başladı.
İki yaşlı karı-koca, bir sabit dalgınlık anında, o kanatları olduğu halde uçmayan, uçmayı, o uçamayan insanlara haksızlık sayan Parmak Çocuk ‘u ayaklarının altında ezmemek için elden gelen çabayı-özeni-dikkati gösterdiler ve bir o kadar yıl onu ezmekten ölesiye korktular. Seslenmeden, onun “Cik” lerini duymadan, kendisini görmeden bir tek adım bile atmadılar. Adım atmadan önce de nasıl atmaları gerektiği konusunda sürekli olarak birbirlerini uyardılar, öğütlediler.
Körpe bir bahar güneşi, çiseleyen bir utangaç yağmurla gözlerini sabaha açmıştı. Sokağı seyreden ağaçlardaki yapraklar körpe körpeydi, körpe yeşildi, körpe ıslaktı. Onlara değmeğe, dokunmaya ve onları yana-yöreye itmeye kıyamadı, aralarından kibarca süzüldü ve iki katlı evin önündeki taşlığı, ayaklarından başlayıp başına kadar öpmeye koyuldu. Nereye gideceklerini bilmeksizin taşlığı bir baştan bir başa geçmeye çalışan bir-iki karıncayı sarıp sarmaladı, ev kapısını kucakladı, kilitli bulduğundan olmalı ki; yükselip pencerelere abandı ve camlardan girerek Ferhat Dede ‘yle Parmak Çocuk ‘u izleyip gülümsemeye başladı.
İçerde, yıllardan bu yana sürüp gelen sabah fasıllarının bir yenisi yaşanmaktaydı. Perişan Nine yataktaydı, sağ yanının üstüne yatıyordu, yüzü güneşli pencereden yanaydı ve henüz uyanmamıştı. Ferhat Dede birkaç dakikadan beri uyanıktı ama ılık ve minicik gaga dudaklarının arasına birkaç defa girip çıksın, acıtmadan dudaklarını birkaç kere daha ısırıp öpsün ve burun kanatlarını biraz daha çekip uyandırmaya çalışsın diye Parmak Çocuk ‘a uyuyormuş görünmekte ve yaşına-başına bakmadan nazlar çekmekteydi. Konuşabilse; küçük kuş, “Uyan artık Ferhat… Ne uykusu bu böyle?” diye seslenecekti.
Yeni bir güne, yeni bir ilkbahar sabahına, yeni yeni “Gel gel gel… Git git git… Gel kuşum, gel gel kuşum… Gıdı gıdı gıdı…” lara başlamak üzere Ferhat Dede, o anda uyanmış gibi yaptı ve:
-Uyandım çocuk… Dedi. Günaydın… Nasılsın Parmak Çocuk? İyi misin? Cacik cacik cacik… Cicik cicik cicik…
Mavi kuş, anlayamadığı ancak sezdiği soruları sevgi ve sevinç dolu ciklerle karşılayıp yastıktan yere atladı ve Ferhat Dede ‘nin karyoladan sıyrılıp oturma odasına gitmek üzere önüne düşmesini bekledi.
Yaşlı adam mutluluklar içindeydi. Hafifçe doğrulduğu yastıktan yanında yatmakta olan karısına seslendi:
Valla hanım. Dedi. Parmak Çocuk tıpkı çalar saat gibi. Vaktini saniye sektirmiyor. Gece bizimle yatıyor fakat sabahleyin bizden de erken kalkıyor. Kalk lütfen. Uyuyormuş görünmene gerek yok; Parmak Çocuk seni öperek uyandırmaz. Öğrendik artık.
Perişan Nine ‘nin uykusu genellikle hafifti. Çıtıltıya uyanır, seslenmeyi ikiletmezdi. Ama o anda uyanmak istemiyor gibiydi. Geceleyin biraz fazla oturmuş olmak ve birkaç kap-kaşık yıkamış bulunmak kendisini yormuş olmalıydı. Ferhat Dede, önce onu rahat bırakmak, uykusunu bozmamak istedi fakat sonra onu yanında-yöresinde dolaşır görmeden edemeyeceğini anladı ve yaşlı eşine yeniden seslendi:
-Perişan Nine, kalkar mısın lütfen. Parmak Çocuk ‘la Ferhat Dede güne sensiz başlamak istemiyorlar. Kalk artık. Akşam biraz erken yatar, alırsın uykunu.
Yaşlı kadın dönmedi, doğrulmadı, durumunu değiştirmedi. Nice bir yinelenen seslenmeleri, başına-omuzlarına dokunuşları ve sarsışları da yanıtsız bıraktı. Yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. Ferhat Dede emektar eşinin bu gülümsemelerini tanıyor ve onları düşte meleklerle şakalaşmak olarak niteliyordu. Yine derin bir düşte kendisini melekler gülümsetiyor olmalıydı. Sabahın körpe ilkbahar güneşi gülümsemesini yaldızlıyor, öpüyor, okşuyor, seviyor fakat saçlarının tüm aklığını olduğu gibi ortaya koyuyor ve saçını yüzünden yaşlı gösteriyordu.
Ferhat Dede, nice bir yıllanmış sevgilisinin, nice bir emektar eşinin, nice bir tadına doyulmaz yoldaşının ve nice bir kendisine bir bebek gibi kol-kanat germiş karısının uykuda ölmüş bulunduğunu geçten geç anlayabildi. Anlamasına anlayabildi de, pekilenmesine bir türlü pekilenemedi, inanabilmesine bir türlü inanamadı. İki katlı yerli ev acı haykırışlarla indi indi kalktı, odalar, sofa, mutfak, banyo ve merdivende dinmek bilmeyen bağırışlar uzun süre dolaştı durdu:
-Perişaaan… Perişaaan… Perişaaan… Parmak Çocuk, Perişan öldüüü… Parmak Çocuk Perişan yoook… Parmak Çocuk Perişan gittiii… Perişan bizi bıraktııı… Perişan Nine Ferhat Dede ‘yi ve Parmak Çocuk ‘u mahvettiii…
Mavi kuş, anlamaya-öğrenmeye çalıştığı zamanlardaki gibiydi. Başını omzuna yatırmıştı ve yaşlı adama bir gözüyle bakmaktaydı:
Cik? Ciiik?
Yaşı başından aşkın ve bir ayağı çukurda olan Ferhat Dede, tüm yaşantısında ilk kez yedi yaşındayken annesiyle babasının bir sarhoş kamyon altında kaldıklarında ağlamıştı ve bu, ömrünün ikinci ağlayışıydı. Yedi yıldan bu yana Parmak Çocuk ‘u ilk kez, sisler arkasından görmekteydi. Odalar boşalmıştı, sofa, mutfak, banyo, merdiven boşalmıştı. Yıllardır her çatlağı, her yıkıntısı onarıla gelen, sularla çevrili bir eski kale, olduğu gibi çöküp bedenlerinin üstüne devrilmişti. Bu; yıllarca bakılan, sulanan, beslenen, yeşertilen, güvenilen ve kendisine umutlar bağlanan bir yüz yıllık çınarın devrilişi gibiydi. Bu; aydınlık günü hazmedemeyen bir karanlık gecenin, saatinden önce gelişi gibiydi. Bu; inanılmak istenmeyen ve çıkacağından korkulan bir düş gibiydi. Bu; duygulara gün ortasında çullanan bir karabasan gibiydi.
Ferhat Dede, yığılıp kaldığı sofanın çıplak tahtaları üstünde kendine geldiğinde Parmak Çocuk o minicik gagasıyla dudaklarını öpmekte, gagasını ağzına sokup sokup çıkarmakta ve burun kanatlarını çekiştirip ciklemekteydi. Mermere kesmiş bir yüzle, ellerine-dizlerine yüklenerek yerinden kalktı. “Gel kuşum, odamıza gidelim” diye mırıldandı, Parmak Çocuk ‘un önüne düştü, oturma odasına girdi, bir yerlerden içi yem dolu ağır bir kese kağıdı çıkardı, yemi kapısı açık kafesin dibine boşalttı, tellere meyveli yemler astı, masaya oturdu, ayağının üstüne atlayan mavi kuşu elinin üstüne aktardı ve ayağa kalkıp Parmak Çocuk ‘u kafesine koydu. İçinin pamukları boşaltılmış yapma bebekler, uykuda gezen adamlar, dalı-yaprağı budanmış kavaklar gibiydi. Odadan çıkıp mutfağa geçti. Kahve cezvesine bir çimdiklik pirinç, birkaç zerre tuz, bir toplu iğne başılık yağ attı. Parmak Çocuk ‘un pilavını pişirip bir çay tabağına koydu. Bir büyük yayvan kaba su doldurdu. Getirip odadaki masanın üstüne yerleştirdi. Telleri sarı sarı parlayan kafesin önünde diz çöktü ve :
-Beni bağışla Parmak Çocuk. Dedi. Perişan Nine ile Ferhat Dede, bir uzun yaşamda birbirlerine yalan söylemediler. Söz verdiler, yaptılar. Birbirlerinden ayrılmadılar. İşte bu saat sözünü tutma saatidir. Beni lütfen bağışla kuşum.
Gözlerinin yaşı yanaklarına iplik iplik düşmekte, damla damla yağmakta ve pörsümüş yanaklarını ıslatmaktaydı. Odadan çıkarken kapıda durup geriye, sarı telli kafese baktı, sonra dönüp yürüdü ve yatak odasına girerek Perişan Nine ‘nin solgun-durgun yüzünü incelemekten korkarak öptü. Yatağın önüne diz çöktü ve:
Bütün bir yaşam boyu bir tek kere bile ayrılmadık ki; şimdi ayrılalım, Perişan ‘ım. Diye mırıldandı. Sakın üzülme güzel yavrum; yalnız değilsin. Ben yanındayım. Ferhat yanında. Ferhat Dede yine senin yanında. Yedi yıldan buyana Parmak Çocuk ‘u bir başına bırakıp gideceğimizi biliyor ve ah aman Perişan, bundan çok korkuyordum. İnşallah bu bir ihanet ve bu bir vefasızlık değildir. Fazla gecikmeyelim küçüğüm. Haydi gidelim artık. Ver elini elime lütfen.
Ferhat Dede, ellerine-dizlerine yüklenerek yerinden kalktı., pencereyi açtı ve kendisini tam bir pekilenmeyle dışarı bıraktı.
Sokağa şöyle bir girmiş bulunan başı kara tablalı ve tablası halka halka simitli adam “Simiiit…” diye bağıramadı, önce uzun bir “Siii…” çekti ve sonra :
-Koşun babam… Diye haykırdı. Pencereden adam düştüüü.
Ferhat Dede, hayli uzun yıllardan sonra ilk kez çevresini saran kalabalıklar arasındaydı. Kendisi sağ ve bu kalabalık arasında olsaydı; pencereden düşen kendisine ne yapılması gerektiğini çok iyi bilirdi. Ama iş başkalarına kalmıştı ve her kafadan bir ses yükselmekteydi:
-Bu adam nasıl düşmüş pencereden? Başı mı döndü acaba?
-Yahu birisi telefona koşup bir cankurtaran istesin.
-Yer yüksek değil ama kafasını taşa çarpmış adam. Bakın, kafa kan içinde.
-Çok da yaşlı yoksul.
Başında öyle ya da böyle konuştular, sigaralar içtiler, yazıklandılar, sağını-solunu ellediler, pijamalarını, evini, penceresini incelediler, kim olduğunu ve kimi-kimsesi bulunup bulunmadığını sordular-soruşturdular, hayli zaman şamata ettiler.
Sokağa, cankurtarandan önce kadınlar-erkekler, çocuklar-gençler-yaşlılar geldiler ve sonra kalabalık yarılıp araya bir cankurtaranla birkaç beyaz önlüklü, birkaç üniformalı girdi. Ferhat Dede bir yerlere gönderildi. Ev kapısı bir çilingire açtırıldı.. Yaşlı kadının o güne dek toz kondurmadığı merdiven basamakları, sofa ve odalar tozlu-çamurlu pençe pençe izleri-kirleri içinde kaldı. Perişan Nine yatağında solgun bir gülümseme içinde bulundu. Bir tanıyan- bir bilen:
Nah işte bu ikisi. Emekliydiler. Yalnızdılar. Kimleri-kimseleri yoktu. İkisi de ölmüş. Dedi.
Perişan Nine ‘yi bir yatak çarşafının içinde, yatağından alıp merdivenden indirdiler. Getirilen kirli ve eski bir tabuta uzattılar ve kapıyı kilitleyip gittiler.
Kimse, onların yalnız olmadıklarını bilemedi, kimse tedirginlikten masa altına saklanan Parmak Çocuk ‘u göremedi, kimse Ferhat Dede ile Perişan Nine ‘yi de bir bekleyen, bir yollarını gözleyen, bir arayıp bulamayıp huzursuzlanan bir yemden-sudan kesilen, bir o minicik varlığıyla ocaklarını tüttüren yakınları olduğunu düşünemedi.
Aynı günün eriyen, solan, sararan akşam güneşi, Perişan Nine ‘yi kimsesizler mezarlığının karayoluna yakın bir yanına gömülmüş buldu ve eğilip körpe toprağını öptükten sonra eteklerini toplaya toplaya gitti.
Ferhat Dede, duvarları beyaza boyanmış bir odada, beyazlar içindeki bir yataktaydı. Burnuna-ağzına-bileklerine sondalar takılmış, ötesine-berisine teller-kablolar bağlanmıştı. Çevresinde biri; hafif kambur, gözlüklü, ak saçlı-ak bıyıklı-ak kaşlı egemen davranışlı ve obiri; genç, yakışıklı, gözlüksüz, saygılı iki beyaz önlüklü vardı ve bu sonki :
Bir hafta oldu hocam. Demekteydi. Komadan çıkamadı. Bir haftada bir kere az-boz kendine gelir gibi oldu ve sadece “Parmak Çocuk perişan.” diyebildi, o kadar. O andan bu yana ııınnnh.
Beriki durgundu ve:
Kendimi ciddiye alamaz oldum Sedat. Diyordu. Ben şu insan denen varlığı bir türlü çözemedim ve artık çözebileceğimi de sanmıyorum. “Parmak Çocuk” dünyada ünlü bir çocuk öyküsü, bir çocuk klasiğidir. Ta çocukluğunda okumuş ve etkisi altında kalmış olmalıdır. Bu yaşında bize aktarabildiği bir tek bu. Adam komada. Bir haftada bir-iki saniye az-boz kendine gelir gibi oluyor ve bize bir onu söylüyor. Şu tahlillerine bak da şaşma: En çok 110 olması gereken açlık kan şekeri 420, en yüksek riski 240 sayılan kolesterolü 398, karaciğer haşat, akciğerde bronşların büyük çoğunluğu tıkalı, yürek büyümüş, bacaklarda-kollarda had safhalı ödemler, böbreğin biri devreden çıkmış, obiri çıkmak üzere. Bu adamın bundan 6 -7 yıl kadar önce ölmüş olması gerekirdi delikanlım, ama yaşıyor. Düşme yüzünden kemikler kırılmamış ve kafa travması görmemiş olsaydı, çok şaşardım ki, bu adam yine yaşardı. Bu durumdaki bir insanı 6 -7 yıldan beri yaşatan güç nasıl bir güçtür? Bu ne inanılmaz şeydir? Olağanüstüyü neden gökten meleklerin inmesine bağlıyoruz ki? İşte sana olağanüstü. Önünde. Ona iyi bak, onu iyi tanı ve ona, gerekince en kutsal şeyler üstüne andlar içecek ölçüde tanık ol.
Ferhat Dede, komadan çıkamadı. Yağmurlu bir pazartesiyi güneşli bir salıya bağlayan sekizinci gün öldü. Sordular, soruşturdular, kendisini Perişan Nine ‘nin yanına gömdüler.
Akşamın aylı-yıldızlı bir geceye kendini teslim ettiği bir günün rastgele bir saatinde, ıssızlıktan yararlanıp yol kıyısına işeyen bir çocuk, sidiğini yerlere damlata-döke, yolda kendisini bekleyen ve deklanşörleri yanmakta olan bir otomobile doğru koştu. Dehşet içindeydi ve haykırmaktaydı:
-Baba, anneee… Buradaki şu iki mezardan sesler geliyor…
Arabanın açık kapısından bir kahkaha yükseldi:
-Mezardan ses mi gelir oğlum? Çığrından çıktın yine.
-Geliyordu baba… Geliyordu anne… Yurda-bayrağa andlar içerim…
-Peki, ne diyordu o sesler?
-”Parmak Çocuk… Parmak Çocuk… Parmak Çocuk…” Diyordu, and içerim…
-Haydi bakalım, atla arabaya. Geciktirme bizi. Bir daha da okuduğun o uyduruk öykülere kaptırayım deme kendini. Yalan olur ama e bu kadarı da olmaz yani.
Otomobil başını alıp gitti ama içindeki anlaşmazlıklar uzun süre bitmedi.
Kentin ara sokaklarındaki kapısı resmi mühürle mühürlenmiş bir evde, bir-iki gramlık bir yürek pıt pıt atmakta, mini-minicik ayaklar odalardan odalara, sofalardan mutfaklara koşup koşup durmakta, parlak küçücük gözler kapalı bir merdiven kapısına yüzlerce, binlerce kere bakınmakta, bayatlamaya giden yolda taptaze umutlar birilerine birilerine bağlanmakta, bir derin sessizlikte ve büyük yalnızlıkta birilerinin ve birilerinin çıkagelmeleri beklenmekteydi.
Parmak Çocuk önceleri bıdı bıdı yürüdü, sonra ivecen ivecen koştu, sonra pırpırlayıp uçtu, kendisini umutlardan umutlara attı. Bekledikleri gelmedi, beklediklerini göremedi, beklediklerini bulamadı.
Aylarca yiyecek yemi, günlerce içecek suyu olduğu halde, tam tamına beş gün bir tek tane yem yemedi, bir tek damla su içmedi, kapıları ardına kadar açık duran sarı tellerden yapılma kafesine bir tek kere girmedi, odaları, sofayı, mutfağı bırakıp kapalı merdiven kapısının arkasında bekledi, beklerken minicik ayakları çöktü, pörsüyen beyaz çiçeklerle süslü mavi gövdesi yana yıkıldı, sorguçlu başı yana düştü, bedeni çekildi, kurudu, ağırlığını yitirdi, pırıltılı gözleri kapandı, sarı gagası birkaç kere açılıp açılıp yumuldu ve mini minnacık ciğerlerindeki son soluğunu verdi.
Son soluğunu verirken, onca yıllık yaşamında öğrenebildiği tek sözcüğü söyleyebildi:
- Ferhat.
Hikmet BARLIOĞLU (1933 – 2003)’ nun Deve İsimli Öyküler’ inden > 63 – 143 / 143