Nisan, 2009 icin arsiv

Hayrettin TAYLAN  

       ”sen benim olmadığın sürece bu cümlenin ilk kelimesi anlamsız”     

   Kendi hatalarımın okyanuslarına yüzme bilmeden dalan bir dalgıcım. Anlatılmaz anların dalgalarını yüreğimin incelenmemiş kuytularına taşıyorum ki seni ve sensizliği paklasın her hissim. 

Yaşanmışlıktan aşınmış gelmelere bezirgân gidişler üreten hallerinin “den” halinde değerin doğruları durmadan eksiler üretiyor. Yerelleşen bir Sibirya esintisi yalnızlığımın sahiline senli penguenler getiriyor.

     Sensiz her yanım kutup olmuş meğer acıların penguenleri oynar buzul yaralarımla. Bir kutup ayısı, ayın dolunay haline sana dolanışımı resmetmiş. Gel de artmasın buzulluğum. Küresel ısınmanın sevi ikliminde güzeller iklimimi değiştirmeye başladı. Nemli gözlerin, sensiz kurak sevdamı kurtaramayacak gül bayramlarının gülü. Dedim ya güzellerin sevgi iklimindeyim, birisi çok yakında beni yaza taşıyacak. Cemrelerim bitti gelmedin. Çiçek açan özlemlerim açıldı gelmedin, hazandan azan senli kazanımlar yemyeşilliğe büründü, sen gelmedin. Gelmeler geldi, elde etmeler geldi, imkânsızlığın tümleri tümlenip, bütünleşip geldi bir sen gelmedin.

    Paylaşmak ve akışmak için açılan bu yelkensiz gemide ben yaralı bir kaptandım, pusulasız sensizliğin denizine doğru rotam, elimde bir not…

 Pusula yerine ”sen benim olmadığın sürece bu cümlenin ilk kelimesi anlamsız”

 İşte bu sevdanın denizlerine dehlizlerimin üreyen yüreğini ağlarına, bağlarına, sevmelerine, gelme  oltalarına atan bir balıkçıyım. Bunun için sensizliğim, bahtsızlığım masmavi. Her dalgasında farklı maviler çıkar, masmavi gözlerini arar deniz ve ben. Hanginiz mavi, ya içimde yamalanmış mavilerin ivmesinde hangi yürek suyu durulayacak dertlerimin esintisini.

Eşsiz güllerin kıpkızıllarında oğullanan kesret haline tomurcuk oldu sevgim. Lale akışlarının benimi yıkadığı Çamlıca tepesinde İstanbul’u sensiz izliyorum ilk kez. Laleler açılmış, birlikte çekildiğimiz her karenin toprağına gidiyorum, eğilip öpüyorum, kokluyorum, bir avuç cebime koyuyorum, oraya sen basmıştın, orada sen çekinmiştin. Ordadır duruşun, ordadır kokun diye geçici hafızalar kaybederek seni yaşıyorum, seni aşıyorum, senden ve benden geçiyorum.

Bana geldiğin beyaz günlerin yağmur düşleri damla damla sızlıyor özgür baharlarıma. Harını bana sunan Sunaların sunaklarındayım. Dönem bu dönem. Dönem sana diyorum.

Teninde hasret terini anıştırıp duruşlarında birkaç kapsül alarak yeni hayata mesajlar ekliyorum.

Gagasında bütün sevenlerin yüreğini eriten yazılarımın güvercini ufuk çizgilerini senin umudun çatısına çizdi. Yuva yaptı yaralı güvercin.

İki yumurta yaptı hayata. Biri sen, hangi sen olduğu meçhul. Bir ben, aşkın, aşkı yazmanın, seni unutamamanın post modern bülbülü.

Sensiz uçamayan, sensiz bakamayan aşık yanımla yangınlarını aşacaktım, kalışlarına kal olacaktım, kav olacaktım sönen ahlarına.

 Sensiz, öyle yanık, öyle tutuşmaya, yana yana “kaknus“ kuşu olmak istedim. Yeniden küllerimden yeniden sana doğmaya, yeniden senden ölmeye… Var mısın? Varan mısın? Aranan mısın? Aşıkan mısın?

Sırılsıklam hayallerimden ürkek hasretlerin ceylanı kaçıyor ummalarımdan.

 Paslı anılışlardan kurtardın beni, bir derdim var ki yaşıyor ve yazıyorum.
Öpücük çeşnimden kurumuş dudaklarının pınarlarına sulu sepken hevesler derledim. Çapaladım nadas kalmış arzularımın sevda tarlasını

  En eski yani seni tanıdığım ilk “anı“ ektim. Giderken akıttığın gözyaşlarını bir şişeye doldurmuştum ya… İşte onunla sevda tarlanın giriş kapısının önüne kıpkızıl, son kızıllığını, genç kızlığından ve özel kızlığından alan bir gül. İlk bana açılacak kadar tüm kızıllığı ve kızlığı şifreli ve gizemli.

Düşünüşlerimizin, efsane gömütlerinde saklı kalmayacak bir gün kavuşmalar… Kızgın buluşmamız sevdamızın incinmiş, inci mercan anılmalarını aklayacak.
Bendeki sevgi seni sen edecek, sendeki sevgi beni ben edecek, gelecek anın deminde bütün yalnız kaldığımız her şey yüreklice sevmenin ve beklemin süzgecinden geçecek ve hep biz olarak sunulacağız hayata.

Hayrettin TAYLAN

Yüreğimde Yaşa

Yüreğimde Yaşa

Hem kırdım hem kırıldım
Kırmayı değil kırılmayı yeğlerdim

Telafisi yok mu hataların
Bir kalemde nasıl sildin
Ben seni ben, sen beni sen bildin
Hayır biz bu biz değiliz ki
Ömrümce silemem senin adını
Yaşadıkça yüreğimde adın da yaşayacak
Yazdığım onca sözün hepsi gerçek olarak kalacak
Yalan olan senin yokluğun olacak
Cevap almadığım her sorunun baş harfi olacaksın
Son noktası asla konmayacak
Belki hiç duymayacağım sesini
Belki hiç görmeyeceğim yüzünü
Belki bir meçhulde kalacağım
Anlaşılmayanlar, çözülmeyenler gibi
Öyle bir çizik attın ki yüreğime
Kurşun olsa deler geçerdi
Belki oracıkta can verirdim
Adını her andığımda ağlamazdı gözlerim
Hançer gibi saplandı yüreğime sözlerin
Çıkartıp atamam her kelimede bir sitem
Her kelimede öğüt var
Çıkarıp atsam kan yerine sen damlar.
Ömrümce kalsın ki o hançer
Yüreğimde hep yaşa sen, hep bende kal.

Yetmez

yetmez

 

Birkaç sevgi kokulu sözcük,

Birkaç güzel gülücük,

Anlatmaya gücü yeter mi?

Bıraksalar anlatayım;

Ama sığmaz;

Elimde bir avuç zaman…

Yüreğim kafeslerde,

Küfleniyor duygularım;

Ama ölmez benliğimde yüce sevdan!

 

1998

Züleyha SELÇUK

Seni Severek Ölüyorum

Seni Severek Ölüyorum

ölmek mi, var olmak mı

hangisi daha zor

diye sorarsan bana

var olmak derim sana

ölmeyi her an yaşıyorum

seni severek.

İmkansız Sevdam

Arkim

Zemheri soğuğundayım yârim
Sensizliğin pençesindeyim
Bir adım ötesindeyim ellerinin
Bir anlık zamandır sesinin uzaklığı,
Ellerim uzansa yakalayamaz ellerini.
Yürek verir de kendini, duyamaz sesini
Bir başka dünyadasın sevgili.
Seyran olmuşsun gözlerime yâr
Seyrederim seni uzaklardan.
Umutlu bir imkansızlıkla beklerim
istekli bir beklentisizlikle severim
Nasıl anlatsam yârim derdimi
Haykırırım ismini
Dağ duyar
Taş duyar
Gök duyar
Bilirim hissedersin sen de yârim
Duyamazsın ama beni
Bilirsin uzaklardayım ben
Yüreğinde yaşatırsın sevgili beni
Gözyaşların akar sessizce
Bilirsin hissederim gözyaşlarını
Ama tutamam ellerimle.
Silemem gözyaşlarını dudaklarımla
Bilirsin sevgili.
Mesafeler değildir bizi ayıran
Bir kuş olur uçardım yine sana
Bir rüzgar olur eserdim senden yana
Yağmur olur yağardım sana.
Güneş kavurmaz yüreğimi
Bilirsin çölleri aşarım da gelirdim sana
Bilirsin mesafe tanımaz bu sevda
Bilirsin imkansızlıklardır bizi ayıran
Sen ve yüreğinle kalırsın baş başa
Ne yere koyacağını şaşırırsın sevdanı
Bilirsin Kimle konuşacağını, bilemezsin
düşlerine girer de dinlerdim seni
Sana kendimi verirdim de yoldaşlık ederdim sana
Bilirsin uzaklıklar değildir bizi ayıran
Bilirsin çaresizliklerdir yollarımızı bağlayan
Yüreğin daralır
Gözlerin kısılır
Bir acı duyarsın sevince benzer
Bir yara olur imkansızlıklar yüreğinde
Bilirsin lokman hekim gerekmez
Bilirsin ilaç kâr etmez
Bilirsin bir sevdalı sözcüğün yüreğindedir dermanın
Bilirsin sevdalı bir bakışın sevecenliğindedir çaren
Bilirsin bir anlık çalınmış sevişmelerdedir canın
Ah sevgili ah
Ahlar düşer dillerden sevdamıza dair
Bilirsin bir imkansız sevdadır bu
Bilirsin zamandan çalınmış bir andır buluşmamız
Yaşamın bir armağanıdır bu sevda bilirsin.
Bir armağandır bu sevda imkansızlıklar içinde yaşansa da
Bilirsin sevgili bu sevda yaşanmamıştır kimselerce
Bilirsin belki yaşanmayacaktır bir daha
Bilirsin umutlu bir imkansızlıklardır bu aşkın adı
Bilirsin de yüreğine söz geçiremezsin yine de
Yürek kanatlanmış sevene doğru
Yürek ne mesafe tanır
Ne de imkansızlıklar
Bırakırsın kendini yüreğinin sesine
Yüreğin taşır seni aşkın denizine

Unutmak Lazım

Unutmak Lazım

 

Bende hatırası kalmayacak, unutacağım o günü,

Unutacağım seni sevmeyi,

Seni sevmek ağır bir vebalin yüküydü.

Unutmazsam yaşam ağırlaşır,

Bütün trenler sensizliği taşır yurdumun en ücra köyüne,

Ben şehirler tanımazken köyler beni nasıl barındırır,

Hem unutmazsam seni;

Bütün mevsimler ayrılığı yaşar.

Ben bir Eylül günü seni bulmanın tadına varamam.

Unutacağım seni bu yürek elbet baharlarında koluna takar,

Eylül yaşlanır bir zaman sonra, kasımlar benden usanır,

Ben veballerle yaşamam.

Unuturum koca bir yalan farz edip,

Unuturum seni, dünlere hapsedip,

Yarınlardan medet umarım,

En sonbahar günümde seni tanımamış sayarım!

Unutacağım o günü,

Seni nakış nakış gönlüme işlemek;

Hayatımın en yalan öyküsüydü.

 

21.06.2008

 

Züleyha SELÇUK

Yokluğunun Son Baskısı

Hayrettin TAYLAN

   Gülücükler, yüreğinin lekelerini estirir, yokluğun bastırır bir ömür bastırılmış içsel özerklerimi. Aşk doğarken kaçışmalarımın ovalarına, aşka düşerim, aşka aşarım senli pınarların doğduğu beyaz dalgacıklar eşliğinde. İçimin bentlerini, sevginin bilenen ayet yüzlerinde okur, servetim, kerevetim kanilerine kitabe olur, olunmazdan önce, öncelikli hesaplarım tutulur sende.

      Bir tutam kül kalmış, küflenmiş acıların yanılma yerinde. Ollarımın kelepçelerini çözecek anahtarı ruhunun kimyası süzer. Koşmuş, kalışlarımızın alevlerinde yanıklara merhem üreten umudun durularında duruldum ben. Şu kahrolası geçmişimizin sarhoş ve hatalara sarmaş dolaş olduğu anları silecek silgin nerde?

    Hani hatırlar mısın bir aile ziyaretinde dönerken şehirlerarası, aşklar arası yolculukta kar yağmış, yar beyazlığın yağmıştı. Hani içimdeki buzlar daha erimemişken yolun buzlu yollarında otobüsümüz şarampole doğru yuvarlanmış ve sen çığlık çığlığa kucağa atılmıştın. Ölümün sıcak ateşinde, sıcaklarımız kurtarmıştı ölümden. O büyük sevgimiz bizi o kazadan kurtarmıştı. Otobüs yavaşlarken açılan kapından karın üstüne atlamıştık, birlikte yuvarlanıp bu aşkın ölümsüzlüğünü kurtarmıştık. Yeniden buzlarım büyümüşken sensizliğe, yeniden benle uluslar arası, gönüller arası bir yolcuğa var mısın?
Işıdıkça gelemeyişin bir yağmur tadına verdim adını. Sevginin en başı, en sonu belliymiş, acıların sonu hiç belli değilmiş, senin acını yaşarken anladım pıtırcığım.

Seninle ilk buluşmamızda yağan yağmur, yağmurun içindeki sen buğusu ve mavi gözlerindeki ömürsel ışıktı. Bütün sevgimi bir kelebeğin kanadına, bir arının iğnesinde, bir kirpinin piklerine ha bir de yüzündeki bene yükledim. Her biri bin bir yerden beni sana taşıyacak bilesin. Karlar altında, yarlar altında, aşklar altında, aylardır görmediğim senler altında yetişen ve büyülü beyazlarını açan kardelenlerim seni bekler. Dağlarımızdaki karlar erimiş, yalnızlık deremiz, kar suları,sen suları, kavuşamamanın imkansız ulaklarıyla taşkın taşkın akar, gözlerim aşkın aşkın son fotona bakar.
Serbest bir şiir gibiyim. Oyunlardan, huylardan sıkıldığında, içinin enlem boylarında kendini imgelere yükleyen bir karışık benden ne çıkar hiç düşündün mü?

 Arzularımın kapsüllerini patlattım dermansız kaldığım kavuşma yokuşlarında. Terimi güzeller nakışlı mendilleriyle sildiler, beni senden sildiler. Mutlu musun? Hep yokuşlar ürettin gitmelerden, etmelerden.

Darmadağınıklığın uzağından kurtulmak için yüzdüğüm tüm denizler tuzlu ve sen kokulu. Deniz anları benimi sarar, yunus balığı yunus anlatır bana. Der ki sen mi Yunus mu… daha çok çekti. Hanginizin sevdası özden tüllenir. Hangi dalga sizi aşırır sonsuz okyanuslara.

Kaf dağının ardından kapatmışsın bensizliği, yaralarımın loş ışığında yalnızlığını beslerken çaresiz hallerden. Kozandaki ipekler benim şiirlerimi örerken tüm yüreklere bir gün yüreğin sızlamadı mı?

Bu sözceler seni kırgınlığın dinsizliğinden çıkarmadı mı? Bu kadar imansız kaçış olur mu? Merhametin metinleri seni sağlama almış olmalı.

Tutsaklığı bitmeyen kardelen çiçeğim. Ruhunun en karışık müziklerinden biraz benden çal.
Seni taşıdığım gönül salımda, sen alına alına, sen salına salına gidince ölü denizlere demir attı uzatmalarım. İkilemler arasında senli iklimler oluşmuşken yine bir kırk ikindi yağmur ve gidişlerini tümleyen bir gökkuşağı çıkar her renkte beni sana ve sensizliğe bütünler.

   Yaşanmamış evgin kalışlar döllemez içindeki bensizliği. Tutkunun inciten iksirlerinde beni içen güzellerden sana biraz söz derledim.

    Nefesini zorlayıp dalabilirsin yazınlarımın dalgalı denizine. Her cümlede ne kadar sen varsın, her kelimede ne kadar eritmişim okuyuver pıtırcığım.

Hayrettin TAYLAN

Ayılara Hakaret Etmeyin

Ayılara Hakaret Etmeyin

hayvanlar iki türdendir

haycanlar bir de hayvanlardır

haycanlar = kedi, köpek, ayılar ve benzeri

hayvanlar ise

evrimini tamamlamamış insanlar

evrimini tamamlamamış genellikle

erkeklerdir (evrimini tamamlamış erkeklere lafım yok)

bu tür hayvanlar her türlü pisliği yaparlar

sokağa tükürür

küfür eder

tacizde bulunur

en kötüsü

eşi dediği kişi dişisine (hanımına)

şiddet uygular

öldürür

ve tecavüz ederler

dişisi zayıf güçsüz olduğu için

erkek hayvanlar öyle sandıkları için

dişiler güçsüz değillerdir

zayıf hiç değiller

yaratan Allah

sabır etme

aza kanaat getirme

doğurganlık özelliklerini

dişilere vermiş

buna rağmen dişileri

güçsüz görmeleri

erkek hayvanın kıskançlığıdır

ben size

şimdi soruyorum

ayılara hakaret etmiyor muyuz?

Gidişlerin Vurulma Anı

Hayrettin TAYLAN

Nişan aldım düşlerin sularına vuruldu dalgalanışım
Gitme ile kalma arasında bin kez vuruldum hala yaşıyorsam bundan
ruhuma okunan son şarkının enfüsinde ben yoktum sızılar çalardı saz
hasretinin gecesinde ay ve yıldızlar beni dinler benden
gece taşar yüreğimi aşar
isyan çığlık atar sen yoksun diye
zorluk ılgıt ılgıt yoksunlarına akar
bekleme mecalim eceline ecir olur

Heveslerimin adağında ben kesilir
sana hazır gözyaşlarım akar
siperine bekleyişlerim yerleşir
belki gelmenin pusunda vurulurum yine sana
yeşerir umutlarım senin sahilinde

şehri terk eyleyen vislina kuşları
yuva yapar can bulur yalnızlık sarkacımda
gidişin susar,
yeniden varışın vurulur gölgeme
ıssız bir an çıkar sensiz her bakışa
bakarım ama ne sen ne de senden bir akış var

bunca seni bekleyişimin faturasını getirir ebabil kuşları
yalnızlığıma iliştirdiğim yaralı halimden ödenir her şey
benden gidişinin sahibi
özleminde bürünen buhurlarından yağmur ve gözyaşı gönder
ki gökkuşağından sonra ağlayarak sana geleceğim
üşüyen ve de üşengeç hesapların tutarında sen fazlasın
seni sevmemin sustuğu yerde yar sen susturulmaya zamlandın
çok yakın yaralardan seni bekledim kent içre içimin kentinden
şahdamarından bir damar yol açtı sensiz her ana
acılarına iner iniltilerim ahlarım senin destanında
akar bekleyişimin senli nehirleri

tutku fuarlarında anılırsın giden diye
günahları çok rahat öpen dudaklarımın gösterisinden kaçtın
işgal ediyorum sensizliği
benden sonra yüreğindeki tüm mültecileri vuracağım
son mermiyle ya seni ya da kendimi senden vuracağım
seni yunus hilalimden seni Leyla helalinden vuracağım

Tebessümlerini tespih eyledi tembihlerim
senden ötesi ben
bilmelisin beni
Uranüs ünleminde üryan hecelerim
Seninle başlayan her harfime kelepçe
gel beni anlat bana
Gel gidişini anlat bana

Hayrettin TAYLAN

Unuttur

Unuttur

 

Her gün unuttum seni

Her gün yeniden sevdim ismini.

Hep yeniden yaprak döküp;

Acılarımı üstüme alınmadan,

Yeni baharlara yollandım,

Bilerek sonbahara geleceğimi.

Sonumun baharına geldim yine,

Çık artık toprağımdan,

Seninle yeniden filizlenmeme izin verme.

Sevda dedim,

Aşk dedim,

Sen dedim,

Gitme dedim.

Ne olur diyorum,

Artık diyorum,

Git diyorum.

Söküp yüreğimi al,

Öylece hissetmeden kanayayım.

Yoksa kanıyorum yaralı bereli,

Ağlıyorum şarkılı şiirli,

Kalıyorum benli değil, senli,

Düştüm kalkamıyorum,

Uzanmıyor dallarım kırılıyorum,

 

Seviyorum seni yokluğunla kirlenen sabahlarda,

Büyürsün küçüğüm demiştin ne zaman?

Unutursun demedin!

Sahi unutur muyum bunca unutamayışlara rağmen.

Nasıl bir beyazdın dünümde?

Neden kirlenmedi rengin?

 

Koy kalbimi eşiğine,

Gelip geç üzerimden her gün!

Onurum onursuzluğa ayna olsun,

Unutsun seni bu can,

Yâdıma vesilem ol!

Kır dök incit inatçı kalbimi

Unutayım.

Dilden dile anlatılıp; seni unutuşumla nam salayım.

 

28.04.2009

Züleyha SELÇUK  

Hasret

Engelli yasamak

hasretin ne demek olduğunu anladım

sen

anlattın

ben

dinledim

sessizce

hasret eşittir ölüm

ben ölmek istemiyorum ki.

Yine Beklerim

yine-beklerim

Hasretin yaşatmaz beni

Nefes almayı özledim

Özgürce gökyüzüne bakmayı

Özledim senden ayrı bir ben olmayı

Hasretin yaşayamadığım ömrümün katili

Gönlüm ihtiyarladı

Beklemek, beni senden çok ölüme yakınlaştırdı

Ansızın yumsam gözlerimi

Bir daha hiç açmasam

Bitecek mi hasretim

Mahşerde de yine seni beklerim.

Efkan

1 Mayıs

1 Mayıs

29 yıl sonra 1 mayıs yeniden resmi tatil

kimileri için tatil kimileri için bayram

kimileri de pikniğe gidiyor bugün

kimileri için anlamsız geliyor

“tatil cennetine döndük” diyorlar

kimileri için mücadele günü

kimileri için işçilerin birliği

işçiler emekçiler el ele…

resmi anlamda,

29 yıl önce bayram şimdi bayram

arada geçen süre ne idi bilinmiyor

herkes için farklı anlamı olabilir

ancak,

1 mayıs geçmeli kavgasız gürültüsüz ve

1977, 1 mayıs anısına

Taksim’de olmalı bu bayram.

Gitmem Lazım

Gitmem Lazım

 

Eylül gelmeden gitmem lazım,

Cesaret henüz uyanmadan uykusundan,

Yürek dillenip söze başlamadan,

Gitmem lazım.

Suskunlukla açılmasın aram,

Soru sormadan meraklı gözler

Ve kimseye verecek cevabım olmadan.

 

Eylül kapıda diye duydum,

Toparlanıp bir an önce;

Sorgusuz sualsiz,

Dostsuz tanıdıksız gitmem lazım,

Eylül öncesi gitmem lazım.

 

Rüzgar ağaç dallarına dokunmadan,

Bütün yapraklar dalındayken hala gitmem lazım.

Neresi olursa olsun fark etmez,

Yeter ki; Eylül tadından uzak kalayım,

Onda hüzün kokulu duygular tatmayayım,

Bekle beni ölüm Eylül gelmeden seni yaşayayım.

 

Eylülde vuruldu düşlerim,

Eylülle son buldu gülüşlerim

Bir daha Eylülce yaşamak zor gelir,

Bütün tesellim toprakta gizlidir,

 

Eylül gelmeden gitmem lazım!

Yoksa bu kederle nasıl yaşlanırım?

 

01.08.2008

 

Züleyha SELÇUK

Son Damlan Yarama Damlasın

Hayrettin TAYLAN

       ‘Tutuluşun kandilleri sönerken, uzakların ışığı yakamozlarıma yakalanırken sen yine yoktun. İçimdeki yangının dersine çalıştı özlemin suları, seni söndürdü; ama beni ve senli her şeyimi söndürmedi.
Yakamozların yazamadıklarında gelinmişliğinin dalgaları seni yazdı. Seni ben eden yakamozlar renk veren yedi veren beyazların içsel hıcısı içindeki aydır, sen beni hep içinde saydır.

Bülbüller rüyalarımda susunca, düşüp yollara savurma ayrılık eteklerini. Gül tozlarını serpiştirip yollara işte benim sevdam her adımda, her yolda kokar diye bana aitlerini yakarak özletme beni.

Canhıraş bir şarkı gibi, yalnızlığa melodik tatminler yollama, son gelen iletinden ilintili bir hüzün virüslerini aşk belgelerime buluşturur. Ve artık her anıma, her yazıma, her hissime sen varsın.

  Tanrılar divanında ben sana yollanmış, ben sana nakışlanmış, yüreğimin her demi sana hislenmiş, ali  anların son şahıyım. Ruhumdaki fırtınalar ermiş bir menkıbenin tufanına estirir. Ben, benden uçtu. Hangi sen, beni kendi inine indirir bilinmez.

Benim de içimden geçen denizlerinde yakamozların doğuşunu seyretmek için ilk baktığın tepeye gittim. Hani tepede beni izlerdin aşkla senle aşağı doğru yürüyüşümü. Çocukça bir hevesin ederinden, kederinden, nazarından ne kaldı ki? Sana son kez bakarken düşmüşlüğüm de aşktı.

Hani önce gülmüştün, sonra tüm hızıyla koşmuştun, kanayan avuçlarımı mendilinle silmiştin. Şimdi kanayan yüreğimi kim silecek hiç düşündün mü?

Gönlümde büyüttüğüm, belki sevda geçmişime anıtlaştırdığım sevilme labirentinde okların, ne de denizin mavisi sözlerin deldi yüreğimi. Gitmek zorunda kalmışlığın kömür karası eritti.

Koynumda barındırdığım icra mecraların malihülyaları nice sahte gözleri, unutulmuş coşkuları yeniden devşirir. Yeniden sultanı semahgahına namelerimle alırdın belki. Rüyalar gerçek olsayı oynamıyorum sen   yaşadığım tek rüyamdın. Hangi geceye yazılsam, ay tutulması olur ben ile sensizlik arasında. Arada aşkıma uçan beyaz kelebekler olsa da senin güneş pervaneni görünce gelir, senli ölürler oracıkta.

Kavuşma ile kavuşmamak döllemeyi istemiyor gibi bütün imkansızlıklarım tüm bebek yoluyla senli bir  aşk bebeği doğurmaya nazırdır gülnazım. Yarın sana yar olurken bekle geleceğim sensiz ve seni unutmuş olarak. Peri masalımı perimle yaşayarak, yarama karalarımı bandıra bandıra herkesin içinde bağıra bağıra, sensizliği çağıra çağıra çağrılar bırakacağım perime. Daha yaşanılmamış acıların hazını duyarsın bir hayıflanma güncesinde bu gün neden yoktum. Yüreğin nitel çocukları sevindirir, nicel özlemler yuva yapar kırılmış gül yaprağımın üstüne.

İki yumurta yapar ebabil kuşu, tam yavru ve sevda yapma anında gül dalın, bensiz halin kırılır. Yavrular yere düşer, ben düşer, sevda düşer, gelmeler düşer, düşülmesi gereken ne varsa düşer. Bir sen düşmez ne kadar zor gülnazım.

Susmanın çağı çoktan seçmeli sorularla günlerimi eritir, gayrı unut, gayrı yazma, gayrı azma mısralarda. Bu hasret böyle unutulmaz, bu yara böyle kurumaz. Oysa geçmişin büyülü masallarında cinlerin inime inmiş olmalı. Sayrılar, sanrılar, metafizik öteler arasında kendimi oynuyor gibiyim. Hangi ben seni unutmadı, hangi sen benden gitti ne ben, ne aşk, ne de hiçbir şey çözemiyor.

Gelmelerin fiyatı artmış, kalışların faizini ödemekle geçiyor vasie yaşamın kuyruğunda yaşadığım  

Yarım bıraktığımız nice anların tayfında esiyor tayfunların, beni esir ediyor, esrik, eşiği senle beşik olmuş, olmanın bebekliğini sallayan umutlarım tel olur senli elektriği taşır, için o yüzden aydın. Sen kaçmaya  çalıştın ülkenden de kaç, kaçmalardan da kaç, benden de kaçamazsın.

Acılar sancısız çekilmez, yalnızlık sensiz çekilmez be güzelim, sen nemli gözlerle gittin, insan her istediğinde ağlayabilir mi ki? Hadi şimdi ağla?

Vurgun olduğum, dargın kaldığım merhabalarında yeniden alıştırmalar yap ben ile seni bir türlü unutamayan ben arasında. Ödev ver gelmelere, sözlü yap seninle sözlü kaldığımız anların huzuru gibi. Parmak kaldırmadan, içten kavrularak, istendik her güzelliğin adıyla son notunu ver bana. Hocasın, kanaatlerine kaldı senden geçmem. Son sınava çalışamamıştın, başka birine bir gecelik çalışmadan gidip geçmiştim.

Evet hocam, işte bazılarına hiç çalışmadan geçiyorken, şeytanın verdiği ödevi koşarak, azarak, coşarak yaparken asıl senli sınava çalışamadım.

Bunun sosyolojik, psikolojik hatta biyolojik jiklerini anlatsam da yürek anlar mı ki? Hangi yürek  bu  sınavsız geçişle geçtiğim mum ışıltı günah ışıldayan sınavı mı?

Acılar sancısız çekilmez, yalnızlık sensiz çekilmez be güzelim, sen nemli gözlerle gittin, insan her istediğinde ağlayabilir mi ki? Hadi şimdi ağla?

Son kez ağla ki senli, sensiz büyüttüğüm sevda fidanım ve  vicdanım kurumasın.

Hayrettin TAYLAN

Yeniden Sevebilir Miyim?

Ezgi

Gittikçe kopuyorum ben bu hayattan

Hani nerede yüreğimdeki dingin umudum

Bir yudum sevgi, bir yudum su, bir dilim ekmeğe şükrederdim

Sevgisizliğe inat, sevmeyene inat severdim

Yorgunum, hırpalandı yüreğim

Geçiyor ömrüm sevgiye hasret

Kadir kıymet bilmeyene ben ne diyeyim

Emanet verilen bu cana ihanet mi edeyim.

Yeniden başlasam, hayatın neresinden tutunsam

Geçmişi hiç hesaba katmasam

Fırtınalarım dinse

Işığım hiç sönmese

Belki yeniden severdim seni hayat

Ezgi

Annem

Engelli yasamak

herkesin annesi kutsal ve cennetliktir

benim gözümde

ama

engellilerin anneleri iki kat daha çok

kutsal ve cennetliktir

annem örnek bir kadındır

beni ben yapan en büyük sebeptir

babam savaşmayı öğretmişse

annem de sabır etmeyi öğretmiştir

29 sene sabırla savaşımda en büyük

destekçimdir

“yapamıyorum” kelimesini kabul etmez

“acıma” kelimesini kabul etmez

“yapacaksın” der

“acımaz” der

annem bana acısaydı

düştüğüm zaman bir daha kalkamazdım

iyi ki de senin oğlunum

evladın

Mehmet

Bir Daha

gurselileri

Erteleme arzularını sevgilim yarına

Giden zamanı getiremezsin geri, bir daha

Gel

Hadi gel bana

Bu gece yatağı dağıtalım

Ne vida kalsın ne yay

Sen, zevkten inleyip, dedikçe, ayy!

Bir daha, bir daha

Yine yine

Vuralım aşk kadehinin dibine

Bu gece saatler bize yetmesin

Güneş, sevişmekten bitkin bedenlerimizi

Birbirine kenetlenmişken enselesin

Sabah oldu diye yarıda bırakmayalım

Devam edelim yine

Sun kendini bana kahvaltı niyetine

Yine yine, bir daha

Dipleyelim aşk kadehine

Teninin kokusunu çekip içime

Bir milyon kere öpüp bedenini

Her yerini

Çığlık çığlık uçurup seni

Zamanı durdururcasına sevişelim

İşte öylesine

Arzuları, istekleri boşaltıp aşk kadehine

Bir daha sun, bir daha

Ne varsa yaşamaya değer, böylesine…

Gürsel İLERİ

Bilsen Nasıl İçimdesin

Kulliyat

Korkar gülüm beni bahçıvan sanır
Heyhat bilmez ki bülbülü şeydasıyım…

Bakmaz ve görmez yüreğim o için yanar
Ezel ebede sığmaz sonsuz sevdasıyım…

Ol canda feryad figan çığlığımı; avazımı
Vah bana duymaz da; şen şakrak toy bilir

Titrerim ruhunda; kış eyler yazımı
Gel derim sarmaya; hasret kalır…

Yusuf kılmaz bizi, hükümsüz bıraksa da
Görmez, o hücresinde mahpusum ben

Halil közünü saklayıp, cehennemi yaksa da
İbrahim’in bağında meşk ederim, dem bu dem

Ey yar; lütuf olur Mansurca dar’a vursan
Gül’(ücük) atsan, Azrailim raks eder meşkimle

Hülya aleminde gerçek hayaldir, ah sarsan
On sekiz bin alemi ters döndürürüm aşkımla…

Külliyat

Ney İdim

Ney İdim

 

Yalnızlıklarım hiçbir şeydi,

Benim ömrümde çığ gibi çaresizliklerim vardı.

Ve benim olmayan sevdalara tutunduğum

Zifiri zindan gecelerde,

Bir avuç gözyaşım saklıydı.

Benim ömrümde çocuk gülümseyişleri olmadı,

Hüzünlerim zirveye tırmandığında,

İç çekişlerim sırdaşımdı.

Hiçbir zaman silemediğim iki kelime;

Hayatımda yıkılmaz bir duvardı.

Yalnızlığım hep çok şeydi,

Bir bebekle paylaşamadığım hasretlerim vardı,

Benim Ömrümden Dönülmez Mutsuzluklarım Kaldı!

 

2001

Züleyha SELÇUK

Hayrettin TAYLAN

içinde bir fide büyür, kadınsın, ruh suyun büyütür

bense köklerini sulayıp senin çiçek haline ordan meyve haline

dahası senin gibi yeni bir güle bırakacağım meyve halini

sana benzeyen bir güle su olmak öz olmak çabasındayım

biraz ısıt ruhunu biraz büyüt geceleri ve bensizliği

 

“annelik çiçekleri açma zamanındasın

bir fide yetişiyor sende

meyvesine tat oldum”

 

unutkan değil hevesler, utkun bir vaziyetin vazosu olsun akışlar

seyrine dal, izle özlemlerini neon anlarında biraz benli koklan arzulara

kayıpsız yılların öcünü alsın hayalin, atıver malihulyalarını kara bahtının bahrine

 

özüm biraz Fırat’tır yıka Dicle’ni gel Basra’ya okyanusu özletmesin helallerin

suskun iç çocuk konuşsun dış beninde, esmer umutların sözlüğü olup

son kelimeye beni yaz yazgı bulutuyla

kelimeleri lal etsin berrak imaların imi

üç noktalı bir tümcenin sonuna yangınlarını ekle buzul uçuklarıma

bir ömür defteri aç, yazgının silgisini kullansın hayat

silsin yıldızlar beni esrik geçmişlerden 

ay uydu olsun yeni beyaz yağmurlarıma 

bereketli bir hissin tutku kentinde açılsın yeni şubemiz

açılışına gelsin bereketin her damlası

yağmura yağsın yağmur’um umuruma kanıt olsun uğurun

gibi gibiyim, İstanbul gibiyim

önce ürkütür, alışınca vazgeçemeyecek kadar büyüktür mecnunluğum

bulut haldeyim buhurlarımı yağmur hali senli içlenişle başlar.

ne oldu demenin son deminde demli bir gelmen belki karıştırır çayımızı

şekere gerek yok sen şeker haldesin aşka

karıştır özlemi erisin kavuşmalar başlasın içsel sıcaklık

yüzmeyi öğren kalpten kentlerde,

dalgalarım hırçındır ya kapıl ya da can simidi ol.

 Hayrettin TAYLAN

Ananı Avradını Düşün

Engelli yasamak

hayatımız küfüre endeksli

sevinirken üzülürken

acı ve

mutlu anlarımız da bile küfür

var

en acısı ne biliyor musunuz

ayağı, elleri öpülesi

anaların karıştırılması

anaları neden karıştırıyoruz ki

ben onu hiç anlamadım

ağzımızda sakız gibi

hiç duymadığım küfürler

ediliyor

hatta tekerlemeler yapıyoruz

hatta

marşları

bile küfüre çeviriyoruz

insanlığını hatırla

küfür etme

hele ki

analara

avratlara

bacılara…

Ayrılık – 1

Arjin

sessizliğin başladığı yerde başladı ayrılık

ölümün geldiği an gibi…

azraildi kılıcını çeken

ve yüreğimi biçip alan.

geceler kor gibi

bir yangının tam göbeğindeyim

alevler sarmış her yanımı

kırık cam parçaları içinde

kızgın bir güneş altındayım

bir çölü düşünüyorum…

bir kartalın açlığındayım

bir buğday tarlasının kuraklığında

ve ben kaybettiğimi arıyorum

her yer karanlık

ay ışığı ise firarda…

sonra düşlerime gidiyorum, düşlerim çoğalıyor

bir orman oluyor çoğu zaman

uzun zamandır duymadığım düşsel ezgileri dinliyorum

düş(sel) ezgiler ne kadar karmaşık yoruluyorum.

savaşı anlatıyorlar çünkü -ölümü-

ölümse kırık bir cam parçasıdır artık yüreğime saplanmış

ah saat ayrılığı vuruyor!…

Susuyorum (Issız Adam)

Huseyin Akcam

Belki geceler benim içinde

Aydınlığa doğar

Belki hayallerimi de

Bir gün biri boğar

Tesellide umut buldum;

… Susuyorum

Sahrada su arıyorum

Susuz kalmış zemheriler

Gider oldum

Issızlığımı düşlemekten,

ve dışlamaktan

… Susuyorum

Ad koyamıyorum, kendimdedir sesim

Konuşmaktan, düşünmekten, özlemekten

Acıdan, elemden kaderi kedere ektim

Yine ben kendimden kendimi seçtim

… Susuyorum

Ben kim, sende ki sen kim

Sen mi benim, ben mi sensin

İçimdeki ben sana sesleniyorum

Bendeki şu an ki seni

Bilmek istemiyorum;

Hayalini bile düşleyemem;

Git git, istemiyorum seni

Sende ki ben,

Ben değilim

Git sana   

… Susuyorum.

26.04.2009

Hüseyin AKÇAM

Parmak Çocuk – 4

Deve

Küçük kuşun parlak mavi tüyleri, arasına özenli ve düzenli bir biçimde beyaz noktacıklar yağdırılmış mine çiçeklerini andırmaktaydı. Başının maviliğinde yeni yeni beyazlar soluk almaktaydı. Gagasının temizliğine çok düşkündü. Yeri dar geldiğinden olmalı ki; fazla uçmuyor, mini mini adımlarla fakat hızlı hızlı yürümeği yeğliyordu. Uçuşları, kanatlarını belli etmeyen sıçramalar, atlamalar halindeydi. Başı bedeninin her yanına uzanmakta, her noktasına yetişmekteydi. Boyuna tatlı ve süslü bir uzunluk veren kuyruğunun teleklerini gagasıyla başından ta sonuna dek tarıyor, temizliyordu.

Uçtuğunda görülen açılmış kanatlarının altı birbirinden güzel desenlerle süslenmişti. Yukarılardan aşağılara dalış yapmayı seviyordu. Davranışlarının, uçuşlarının ve dalışlarının alkışlanması hoşuna gitmişti. Bağrışmalardan, şaklabanlıklardan hoşlanmaktaydı. Gürültüden, ışıktan rahatsız olmuyordu. Pencereye hükmedebilen kuş seslerine anında yanıtlar veriyordu. Sadece adını değil, Ferhat Dede ile Perişan Nine ‘nin varlıklarını da pekilenmişti. Odada birisi eksik olduğunda onu aradığını ve bulduğunda rahatladığını açıkça belli ediyordu.

Makineyle yazı yazdığı bir sırada atlayıp masasına konması Ferhat Dede ‘ye dünyaları bağışladı. Kuşu, bir kuş olarak değil, bir küçük çocuk olarak pekilenmiş gibiydi. Onunla muhatap olabilmek için sanki çocuklaşması gerektiğini sanmaktaydı.

Cacik cacik cacik… Diyordu. Bacik bacik bacik. Sen benim masama mı geldin Parmak Çocuk? Küçük çocuk… Mavi çocuk… Kuş yavrusu… Yavrunun kuşu…

Yakınlaşmıştı, yanaşmıştı, makinenin önüne önüne gelebilmişti. Metalik gövdeden yana çıkmış olan şaryodaki kâğıtla ilgilenmekteydi. İki ayağının üstüne dikilmekte ve kaçmaya-uçmaya bile gerek görmeden gagasıyla kâğıdın yanlarından yanlarından küçük küçük koparmaktaydı.

Ferhat Dede başını öne eğip sesini yalancıktan sertleştirerek:

-Hey ne yapıyorsun sen? Koparma kâğıdımın yanlarını…

Diye seslendi. Parmak Çocuk kâğıdı bırakıp bir koşu makinenin arkasına kaçtı ve merdaneye sarılı olup bir kesimi yukarı kalkık duran kâğıdın arkasında görünmez oldu. Fakat bu saklanış birkaç saniye bile sürmedi. Yeniden yürüdü, yeniden ortaya çıktı. Alttan yukarı dikildi ve Ferhat Dede ‘ye meydan okurcasına üst üste birkaç kere cik çekti. Sonra, merdaneye sarılı kâğıdın yanlarını gagasıyla çekip çekip koparmak hakkıymış gibi yeniden işe koyuldu.

Parmak Çocuk ‘un bu kafa tutuşu ve kağıdı koparmaktaki inadı yaşlı adamı kahkahalara boğdu ve Ferhat Dede odadan sofaya doğru seslenmeye başladı:

-Heeey Hanııım… Gel biraaaz… Çabuk geeeel…

Odanın açık kapısında görünen Perişan Nine heyecan içindeydi:

-Hayrola bey?.. Ne var?.. Ne oldu?..

-Korkma korkma. Yok bir şey. Ne yaptı Parmak Çocuk, biliyor musun? Önce makinemle ilgilendi. Sağını-solunu özenle inceledi Sonra kağıdın şu yanını gagasıyla küçük küçük koparmaya başladı. Engellemek için kızar gibi davrandım. Kaçtı, makinenin arkasına saklandı. Hemen sonra dışarı çıktı. Aman nasıl bir diklendi, aman nasıl bir meydan okudu, şaşarsın. Bayağı kafa tuttu bana ve yine kâğıdını koparmaya girişti.

Ferhat Dede, merdaneden çekip aldığı kâğıdı karısına gösterdi. Kâğıdın bir yanı boydan boya minik minik kırpılıp kopartılmıştı ve gaganın koparıp aldığı yerler yukarıdan aşağı bir dantelâyı andırmaktaydı. Dede, parmağının ucunu bu kırpıntıların bir kesimine doğru uzatarak:

-Şuraya bak, Allah aşkına. Dedi. Şurası benim profilimi andırıyor mu?

Perişan Nine güldü:

-Yanı-yöresi kırpılmış kâğıtlar, yel üstündeki bulutlar gibidir. Neyi dilersen ona benzerler.

-Yok, yok, gerçekten bana benziyor, görmüyor musun?

-Sen o sayfayı çıkar ve anı olarak sakla. Eğlenceyi buldun nasıl olsa.

Ferhat Dede dayanamayıp yerinden kalktı. Ruhunun derinliklerinden fırlayan sevinçli, şaşkın, kıvançlı bir çocuk odaya atlamıştı ve sofaya doğru koşmaktaydı. Nine ‘yi mutfakta bir şeyler yıkamaya çalışırken buldu.

-Perişan… Diye haykırdı. Buldum buldum…

-Neyi buldun Allah aşlına? Hamam tasının su dolu kurnada yüzdüğünü görüp suyun kaldırma gücünü bulan ve hamamdan “Buldum… Buldum…” diye fırlayan Arşimed gibi?

-Evet, evet, tıpkı Arşimed gibi. Ama ben suyun kaldırma gücünü değil, kilim üstündeki sigara izmaritinin nedenini buldum.

-Bulmana ne gerek vardı? Ben biliyorum: Dalgınlığına gelmiş ve izmariti yere atmışsın. Neredeyse ahşap evi yakıp kül edecek ve bizi evsiz-barksız bırakacaktın.

-Öyle şey yaptığım olmuş muydu hiç? Ben özenli insanım. İzmaritimi söndürmeden bırakmam. Çok gerekirse küllüğümü yanımda taşırım.

-Peki ama ne diyeceksin bakalım?

-Bulduğum da oydu.  Sönmüş izmariti küllükten alıp masadan aşağı atan Parmak Çocuk ‘muş.

-Neden yapsın ki?

-Anlayamadın mı? Kuşta yuvasını temizleme içgüdüsü var. Sen bir kadın olarak evini nasıl temizliyor, fazlalıkları nasıl çöpe atıyorsan, o da bir dişi kuş olarak aynısını yapıyor. Fazlalık saydığı şeyleri yere atıyor.

-Deneyelim öyleyse, atsın izmaritleri görelim.

Denediler, gördüler. Parmak Çocuk, küllükte izmarit bulunmasını hazmedemiyor, gagasıyla yakaladığını sürüp götürüp masadan aşağı atıyor, attıktan sonra da arkasından bakıp yerini bulup bulmadığını kontrol ediyordu. Onun bu davranışı, Ferhat Dede ‘yi küllükte izmarit bırakmamaya yöneltti. Gözlemledikçe yeni ve güzel tutumlarını sezmeye, bulmaya başladı. Küçük kuş, davranışları yönünden sineklere benziyordu. Kovuldukça geliyordu. Ferhat Dede, onun bir ara perdenin saçaklarını gagasıyla çekip koparmaya çalıştığı bir sırada, “Yapma, etme” anlamında uzun bir “Hiiiişt…” çekti ve çekince de bu sözcüğün Parmak Çocuk yönünden “Gel” anlamında pekilendiğini gördü, öğrendi. Kuş bununla da kalmıyor, “Gel gel gel…” i, “Git git git…” anlıyordu. Yaşlı adam o yaşında bunları öğrendi ve bunları kullanmaya başladı.

Makineyi masadan kaldırmıştı. Başını eğiyor, çenesini bomboş masaya yaslıyor, sağ elinin işaret parmağını masaya vurarak “Gel gel gel…” yapıyor, Parmak Çocuk ‘un minicik adımlarla kayarcasına koşarak kendisine doğru geldiğini, gagasını dudaklarına değdirdiğini görüyor, parmağının ucunu masaya vura vura ona doğru yürütüp “Git git git…” diyor, kuşun geri geri kaçtığını gözlemliyor, bunu yineledikçe yineliyordu. İletişimden kendisi de Parmak Çocuk da hoşlanmışlar ve bunu bir oyun haline sokmuşlardı.

Ferhat Dede ‘nin sözlüğü yeni yeni sözcüklerle dolmaktaydı:

-Hiiiş… Parmak Çocuk… Nerdesin, hiiişt…

-Gel kuşum, gel gel kuşum…

-Parmak Çocuk, cicik çocuk… Cacik cacik cacik, cicik cicik cicik…

-Sen Parmak Çocuk, ben Ferhat… Ferhat… Ferhat… Haydi kuşum “Ferhat” de…

-Bak cicik, cacik, bu “Su”… Bu “Mama”… “Su, mama…”

Ele gelmiyor, parmağa konmuyor ama el-mel değdirmeden masaya çene yaslanıp ağızla çiğnenmiş ekmek verildiğinde büyük bir güvenle yanaşıp yiyordu. Daha sonra Perişan Nine ‘nin ağzından da yem yemeğe başladı. Omuzlara konmakta, kola konup dudaklara yanaştırıldığında yem yemekte, oyun oynamak istediğinde; masaya rasgele bırakılmış bir elin parmaklarını ısırıp afacan afacan kaçmakta, oyunu anında “Gel gel gel…”, “Git git git…”, “Gıdı gıdı gıdı…” ya bağlamakta, her gelişinde gagasını öptürmekteydi. Yokluğunda Perişan Nine ‘yi aradığı ve bulamayınca huzursuzlandığı halde, tüm sevgisini, tüm ilgisini Ferhat Dede ‘ye bağlamıştı.

Ferhat Dede dolaptan bir şeyler almaya çalışırken onun çıplak topuğunu hafifçe ısırdığını, yürüdükçe arkasından yürüdüğünü, koştukça kanat çırpmaksızın arkasından koştuğunu fark ettiği gün, Karun ‘un hazinelerini bulmuş kadar sevindi. Sonraki günlerde, işini-gücünü bıraktı, salt arkasından yürütmek için evin her yanında gezinmeye koyuldu.

Geliyordu ve minicik bir köpeği andırmaktaydı. Kendisi neredeyse o oradaydı. Özenli adım atmayı, bastığı yere dikkat etmeyi, yeri görüp belirlemeden ayak basmamayı yaşamında ilk kez bir kuştan öğrenmişti. Bunu unuttuğu, adımını yanlış attığı anda Parmak Çocuk ‘u ezebileceğinin bilincindeydi ve yine tüm yaşamında ilk kez attığı adıma, bastığı yere dikkat etmesi gerektiğini eşine söylemekte, rica etmekte, bu konuda onu uyarmaktaydı.

Bir minicik mavi kuş, iki yaşlı-başlı insana, rasgele kapı-pencere açmamayı, salt kendileri için yaşamamayı, salt kendilerini düşünmemeyi öğretmişti.

Kafesinin anahtarı Parmak Çocuk ‘un belindeydi. Ve kafes, onun için bir yemlikten, bir pınardan, bir yatak odasından başka şey değildi. Günü masada ve yerlerde geçmekteydi.

Bir akşam yemeğinde kafesin üstünden atlayıp masaya indi ve Ferhat Dede ‘nin tabağından pirinç pilavı yemeğe başladı. Dağıtıcı, bozucu, dökücü, kirletici değildi, insana şaşkınlıklar verecek ölçüde kibardı. Porselen tabağın yanına konuyor, büyük bir oburlukla yağlı pirinç pilavını tane tane yiyor, doyduktan hemen sonra “Haydi size afiyet olsun” dercesine masadan ayrılıyordu. Kendisini masaya öylesine ortak etmişti ki; her pilav pişirildiğinde, kendi pilavının bir çay tabağı içinde önüne koyulması zorunda kalındı. Hakkının hak olduğuna inanıyor, verildiği kadarını pekileniyor, son pirinç tanesine kadar tüketiyor ve kafesine dönüp gagasını tellerde temizledikten sonra suluğundan suyunu içiyordu. Alışmıştı. Yemek masası hazırlanmasından hoşlanıyor, tabak-bardak, çatal-kaşık seslerini tanıyor ve onlarla birlikte masadaki yerini alıyordu.

Evde artık iki kişi değil, üç kişiydiler. Varlığı belliydi, soluğu belliydi, sevdikleri-sevmedikleri belliydi. Ferhat Dede ‘nin ayrılmaz ve kopmaz bir parçası olmuştu. Kafesine dönmeden işemiyor, işemeden kafesinden çıkmıyordu. Kendisi uyanıkken kimsenin uyumasına katlanamıyordu. Ferhat Dede onun bu özelliğini, bir sabah yatak odasında ağzının bir gagayla öpülmesi üzerine uyandığında ve Parmak Çocuk ‘u yastığında bulduğunda anladı.

Tüyleri beyaz kar tanecikleriyle süslü parlak mavi kuş yanındaydı. Gagasıyla dudaklarını acıtmadan ısırmakta, bazen alt, bazen üst dudağını gagasının arasına almakta, uyandırmaya yetmeyince; gagasını ağzına sokmakta, sonuç alamayınca; gagasıyla burnunun bir kanadını acıtacak ölçüde ısırıp çekmekteydi. “Haydi gidelim” der gibiydi. Zira uyandırır uyandırmaz yere atlıyor, minicik adımlarla kafesinin bulunduğu odaya doğru yürüyor, gelinip gelinmediğini anlamak istercesine arada bir dönüp geriye bakıyordu. Ferhat Dede, onun, kafesteki örtünün altından nasıl sıyrıldığını, kapalı oda kapısının, halı-kilim sürütmemesi için bir parmak enine kesilmiş altından nasıl çıktığını bilemiyor, ancak Parmak Çocuk ‘un yassıla yassıla çıktığına olasılık tanıyıp kendisine gelmek için gösterdiği o sevgiye, katlandığı o sıkıntıya hayranlık duymaktan kendini alamıyordu.

Her ne zaman tuvalete gereksindiği için banyoya girse; Parmak Çocuk kesinlikle yanında ve kesinlikle ayaklarının altındaydı. Kendisi içeri alınmadan kapı kapatıldığında; huysuzlanıyor, ciklemelerini değiştirip cak cak ötüyor, kapıyı gagalıyordu. İçeri her alındığında sakindi, uysaldı, sabırlıydı. Klozetteki Ferhat Dede ‘nin ayakları dibindeydi, yönünü onun yönüne uyduruyor, o işini bitirip kalkmadan yerinden ayrılmıyor, sesini çıkarmıyordu.

-Gel bakalım Parmak Çocuk, lavaboda bir de ellerimizi yıkayalım, sonra çıkalım.

Anlar gibiydi. Ellerin yıkanıp kurulanmasını öylece beklemekte, birlikte girdiği banyodan Ferhat Dede ‘yle birlikte çıkmaktaydı.

Birbirlerine doyamayan iki sevgiliye benziyorlardı. Günleri, saatler, dakikaları, saniyeleri ayrı geçmiyordu. Kanatları olduğu ve uçabildiği halde, masaya her oturuşunda Ferhat Dede ‘nin ayağının üstüne atlıyor, onun, ayağıyla kendisini biraz yukarı kaldırmasından, sonra elinin üstüne almasından ve daha sonra masaya yavaşça atlatıp “Gel gel gel…”, “Git git git…” yapmasından, her “Gel gel gel…” sonunda dudak-gaga öpüşmekten, hiçbir şey yapmayacakmış gibi durup ansızın parmak ısırarak kaçmaktan hoşlanıyordu. Alıp vermeyenlerden, her şeyi başkalarından bekleyenlerden ve “Her şey için teşekkür…” edenlerden değildi. Aldığından fazlasını vermekteydi. Aldığından fazlasını vermekteydi. İçi sevgi doluydu ve sevgisi, dipten yüzeye fıkır fıkır kaynayan arı-duru gözeleri andırmaktaydı. Evin neresinde olursa olsun; Perişan Nine ‘nin yemek masası hazırladığını seziyor, anlıyordu. Çağırmaya gerek bırakmayacak ölçüde hazırdı, duyarlıydı, uysaldı, kibardı. Masanın her hazırlanışında, evin bir üçüncü bireyi olarak kendiliğinden yerini alıyor, kendi tabağından ve tabağa girmeden pilavını yiyor, kendi suyunu kendi tabağından içiyor, masa toplanıncaya kadar kafesinde oyalanıyor ve sonra “Gıdı… Gıdı…” için yine masadaki yerini alıyordu.

Ferhat Dede:

-Şuna bak Allah aşkına Perişan… Demekteydi. Günün hangi saatinde, hangi dakikasında sevgisine, ilgisine, varlığına gereksinsek; vermeye, göstermeye, kanıtlamaya öylece hazır. “Yahu, bugün olmaz; rahatsızım. Keyfim yok. Uykum var. Başka zaman bulamadın mı?” dediği olmuyor. Canını, ruhunu, aklını-düşüncesini olduğu gibi bana bağlamış bu güzel çocuk, bu tatlı Parmak Çocuk, bu mavi kuş yavrusu.

Yaşlı adam, o yaşında birini, bir başkasını, bir varlığı salt kendi keyfi, salt kendi çıkarı, salt kendi yararı için kullanmaya kalkıştığını düşünüyor, bundan utanıyor ama yapmaktan da kendini ala koyamıyordu. Günün rasgele bir zamanında, rastgele bir dakikasında, kendisini sedire boylu boyunca bırakıyor, yalancıktan uykulara dalıyor, Parmak Çocuk ‘un uçarak yanına gelmesinden, gagasıyla dudaklarını öpmesinden, gagasını dudaklarının arasına sokmasından ve kendisini uykulardan uyandırmak amacıyla burun kanatlarını ısırmasından çok büyük bir zevk alıyordu. Böylesi anlarda, yalancı uykusu bitmek tükenmek bilmemekte ve yerinden ancak, Perişan Nine ‘nin “Yahu üzme Parmak Çocuk ‘u Allah Aşkına.” diye uyarmasından sonra kalkmaktaydı.

Çocuğu yoktu, torunu yoktu, eşinden öte kimi-kimsesi yoktu ama her şeye bedel bir Parmak Çocuk ‘u vardı. Aşırı zorlayıcı nedenler olmadan sokağa çıkmadığı için, taze ekmek olmadığı zamanlarda kahvaltı bile yapmayan yaşlı adam, bayat ekmekleri candan-yürekten pekilenir olmuştu. Evden ayrılacağı zamanlar, Parmak Çocuk huysuzlanıyor, huysuzlaşıyor, cak cak ötüyor, minicik fakat hızlı adımlarla arkasından merdiven başına kadar koşuyor, onun gideceğini, kendisini evde bırakacağını anlıyor, Perişan Nine ‘nin kendisini iki avucu arasına almasına ses çıkarmıyor, “Ferhat Gidiyor.” denerek uzatıldığında, gagasıyla yaşlı adamın dudaklarını öpüyor, o basamaklardan inerken avuç içinde çırpınıyordu.

Ferhat Dede, artık eski Ferhat Dede olmaktan çıkmıştı. Hiçbir şey onu, işinin gerektirdiğinden fazla sokakta tutamamaktaydı. Alacağını alıp, vereceğini verip bir an önce evine-yuvasına dönmek istiyordu. Zira; evinde bir de değil, iki bekleyeni vardı. Yolunu iki gözleyeni, kendisini iki özleyeni, varlığını iki arayanı, ocağını iki tüttüreni mevcuttu. İkisi de onun yaşlı yüreğinin ve yorgun nabzının birer atışı, aklının-başının birer karasevdası, tükenmeye yüz tutmuş yaşamının birer dayanağı, titreyen ellerinin birer tutanağıydı. Kendisini yaşamının son günlerinde bir kimsesizler yurdundan küçücük bir çocuk almış, bir babalık heveslisi olarak görmekteydi. İkircikliklerden-tedirginliklerden kendisini kurtaramadığı anlar vardı. Yaptığının bazen doğru bazen yanlış olduğunu çok düşünmüştü. Ancak; sahiplenmek, bakmak, sevmek, besleyip büyütmek güvenli yarınlar istiyordu. Ama kendi yarını hiç de güvenli değildi, hatta ne denli güvensiz olduğu ortadaydı. Ölürse; Parmak Çocuk ‘un hali ne olacaktı? Onu kimlere bırakıp gidebilecekti? Parmak Çocuk ‘u, o minicik kızı bir baba, bir dede gibi sevmekteydi. Ve Parmak Çocuk onu karasevdalı ir yar, bir erkek, bir Ferhat Dede olarak pekilenmişti. O onsuz nasıl duramıyorsa, kendisi de onsuz bir öyle duramıyordu.

Kapının çalınması, açılması. sesin “Ferhat geldiii, Ferhat geldiii…” diye yükselmesi Parmak Çocuk için bir müjde, bir bayram sevinci, bir eşi-benzeri görülmemiş mutluluktu. Evin neresinde, hangi köşesinde, hangi dibinde bulunursa bulunsun, hangi derin uykularda olursa olsun; minicik adımlarıyla ve inanılmayacak bir hızla, cikleye cikleye kapılara koşmaması, Ferhat Dede ‘yi kapılardan-merdivenlerden karşılamaması olanaksızdı. Çalınan ve açılan kapılardan onun yerine başkalarının görünmesi, başkalarının çıkması, hüznünün bir baş belası, bir karabasanı, bir can düşmanıydı. Kanatlarını, salt başkaları karşısında ve onlardan dehşet içinde kaçmakta kullanıyordu. Kendisini Ferhat Dede ‘yle Perişan Nine ‘den başkasına teslim etmemekte ve belki de böyle bir şeyi tertemiz bir aşka, arı-duru bir sevgiye ihanet saymaktaydı.. Ferhat Dede yanında olduğu sürece, her nereye götürülürse götürülsün, her nereye koyulursa koyulsun, her nerede tutulursa tutulsun; mutluydu, huzurluydu, kabulleniciydi.. Kafesiyle birlikte dışarılara çıkartıldıktan, parklarda-bahçelerde havalandırıldıktan, şurada-burada gezdirildikten sonra eve getirilip kafesini kapıları açılınca; ilk işi odayı, kafesinin yerini, üzerinde “Gıdı gıdı” yaptığı masayı, içine konduğu koltuk pencerelerini, oturma odasındaki her bir şeyi incelemek, tanımak oluyor ve hemen arkasından masaya gelip yaşlı adamın şurasını-burasını öpmeye başlıyor, bunu da bir teşekkür, bir minnettarlık olarak gerçekleştirdiğini belli ediyordu.

Perişan Nine, ancak kendisinin evde bulunmadığı zamanlarda Parmak Çocuk ‘un ilgisini ve sevgisini kendisine yönelttiğini, evde arkası sıra yürüyerek dolaştığını, minicik bir köpekten hiçbir farkının bulunmadığını, iki eli kanda olsa; her kapı çalınışında kapıya deliler gibi koştuğunu, saatler geçince huzursuzlanıp huysuzlandığını, bir tek tane bile yem yemediğini, tek bir yudum dahi su içmediğini, bazen sofada-odalarda bulamadığı sıralarda, onu kapı dibinde Ferhat Dede ‘yi beklerken gördüğünü, yerden kapı koluna ve kapı kolundan yere sıçraya sıçraya kapının açılmasına hu çektiğini anlatmaya çalıştığını söylüyordu.

Yaşlı adamı kapılardan alıp oturma odasına götürdükten sonradır ki; boğazından birkaç tane yem, bir-iki yudum su geçebilmekteydi. Ferhat Dede ne kadar ayık kalırsa; o da o kadar ayık kalıyor, onun kendisinden önce uyumasına şans tanımıyor, yatılması gereken zamanı çok iyi biliyor, sabahları uyandıktan sonra, belli sürelere kadar ses çıkarmıyor    , geziniyor, dolaşıyor ama alışılmış zamanın tek saniye geçmesine de asla izin vermiyordu.

Yaşlı adam o ilerlemiş yaşından sonradır ki; o günlere dek ayak bile basmadığı mutfağa ayak basar olmuştu. Her sabah ilk işi; bir kahve cezvesinin içine birkaç damlacık su, bir yarım kaşıklık pirinç ve bir toplu iğne başılık yağ koymak ve Parmak Çocuk için pilav hazırlamaktı. O da bunun farkındaydı. Mutfakta ayaklarının altında dolanıyor, arada bir yumuşak gagalarla topuklarını ısırıyor, pilavının bir an önce pişirilmesini, bir an önce çay tabağına konulmasını, Ferhat Dede ‘nin bir an önce masaya oturmasını, kendisini bir an önce ayağının elinin üstüne almasını ve masaya aktarmasını istiyordu. Nazlıydı. Var oldukları halde kanatlarını kullanmıyor, onların çok büyük kolaylıkla yapabilecekleri işi yaşlı adama bırakmaktan hoşlanıyordu.

Ferhat Dede ‘yi tekeline almıştı. Onun kendisini şu veya bu nedenle unutmasından nefretler etmekte, bunu her davranışıyla ortaya koymakta ve unutulmasına da asla fırsat bırakmamaktaydı. O, evde sadece Ferhat Dede ‘nin ve Perişan Nine ‘nin bulunmasına alışmıştı ve onlar dışındakiler kendisine şaşkınlık, tedirginlik vermekte, fazla gelmekteydiler. Evde birkaç konuk varken, ortalarda görünmeyen Ferhat Dede ‘ye önce oturma odasından art arda “Hiiiişt…” ler çekiyor, seslenişleri yanıtsız kaldığında; başka hiçbir bölüme aldırış etmeden, doğrudan doğruya konuk odasının açık kapısına yürüyordu. “Aaa… Kuş geldi…” diye şaşkınlıklar içinde kalan konukları, bir büyük adam gibi tek tek süzüyor, onları yabancıladığını açıkça ortaya koyuyor ve yaşlı adam “Yanımıza mı geldin Parmak Çocuk? Gel kuşum…Gel gel kuşum… Cacik cacik cacik… Cicik cicik cicik…” demeden yanına gitmiyor, sehpaların bacakları arasından geçip Ferhat Dede ‘nin ayağına atlıyor, kaldırılıp el üstüne alındığında ve öylece oturma odasına götürüldüğünde avunuyordu.

Kuşçu, yıllarca önce, muhabbet kuşlarının hiç de uzun ömürlü olmadıklarını söylemişti ama Parmak Çocuk iki yaşlının yanında yedi yılı aşkın yaşadı, gösterilen ilgi ve verilen sevgi yüzünden olmalı ki, körpeliğinden hiçbir şey yitirmedi. Tüyleri parlaklığını ve güzelliğini kaybetmedi. Sevgisi, ilgisi, bağlılığı arttıkça arttı ve Ferhat Dede, gözlerini aydınlığa açtığı her sabahta, Parmak kafesinde ölü bulmaktan korktu. Düşlerinde minicik kuşunun öldüğünü kerelerce gördü. Uyandıkça; onu sağ gördüğü için şükürler etti. Yüreğiyle, beyniyle, her zerresiyle Parmak Çocuk ‘la özdeşleşti. Onun gagası oldu, gözleri oldu, tüyleri oldu, kanatları ve ayakları oldu. Kuş gibi düşünmeye, kuş gibi oynamaya, kuş gibi davranmaya, kuş gibi yemeğe-içmeye başladı.

İki yaşlı karı-koca, bir sabit dalgınlık anında, o kanatları olduğu halde uçmayan, uçmayı, o uçamayan insanlara haksızlık sayan Parmak Çocuk ‘u ayaklarının altında ezmemek için elden gelen çabayı-özeni-dikkati gösterdiler ve bir o kadar yıl onu ezmekten ölesiye korktular. Seslenmeden, onun “Cik” lerini duymadan, kendisini görmeden bir tek adım bile atmadılar. Adım atmadan önce de nasıl atmaları gerektiği konusunda sürekli olarak birbirlerini uyardılar, öğütlediler.

Körpe bir bahar güneşi, çiseleyen bir utangaç yağmurla gözlerini sabaha açmıştı. Sokağı seyreden ağaçlardaki yapraklar körpe körpeydi, körpe yeşildi, körpe ıslaktı. Onlara değmeğe, dokunmaya ve onları yana-yöreye itmeye kıyamadı, aralarından kibarca süzüldü ve iki katlı evin önündeki taşlığı, ayaklarından başlayıp başına kadar öpmeye koyuldu. Nereye gideceklerini bilmeksizin taşlığı bir baştan bir başa geçmeye çalışan bir-iki karıncayı sarıp sarmaladı, ev kapısını kucakladı, kilitli bulduğundan olmalı ki; yükselip pencerelere abandı ve camlardan girerek Ferhat Dede ‘yle Parmak Çocuk ‘u izleyip gülümsemeye başladı.

İçerde, yıllardan bu yana sürüp gelen sabah fasıllarının bir yenisi yaşanmaktaydı. Perişan Nine yataktaydı, sağ yanının üstüne yatıyordu, yüzü güneşli pencereden yanaydı ve henüz uyanmamıştı. Ferhat Dede birkaç dakikadan beri uyanıktı ama ılık ve minicik gaga dudaklarının arasına birkaç defa girip çıksın, acıtmadan dudaklarını birkaç kere daha ısırıp öpsün ve burun kanatlarını biraz daha çekip uyandırmaya çalışsın diye Parmak Çocuk ‘a uyuyormuş görünmekte ve yaşına-başına bakmadan nazlar çekmekteydi. Konuşabilse; küçük kuş, “Uyan artık Ferhat… Ne uykusu bu böyle?” diye seslenecekti.

Yeni bir güne, yeni bir ilkbahar sabahına, yeni yeni “Gel gel gel… Git git git… Gel kuşum, gel gel kuşum… Gıdı gıdı gıdı…” lara başlamak üzere Ferhat Dede, o anda uyanmış gibi yaptı ve:

-Uyandım çocuk… Dedi. Günaydın… Nasılsın Parmak Çocuk? İyi misin? Cacik cacik cacik… Cicik cicik cicik…

Mavi kuş, anlayamadığı ancak sezdiği soruları sevgi ve sevinç dolu ciklerle karşılayıp yastıktan yere atladı ve Ferhat Dede ‘nin karyoladan sıyrılıp oturma odasına gitmek üzere önüne düşmesini bekledi.

Yaşlı adam mutluluklar içindeydi. Hafifçe doğrulduğu yastıktan yanında yatmakta olan karısına seslendi:

Valla hanım. Dedi. Parmak Çocuk tıpkı çalar saat gibi. Vaktini saniye sektirmiyor. Gece bizimle yatıyor fakat sabahleyin bizden de erken kalkıyor. Kalk lütfen. Uyuyormuş görünmene gerek yok; Parmak Çocuk seni öperek uyandırmaz. Öğrendik artık.

Perişan Nine ‘nin uykusu genellikle hafifti. Çıtıltıya uyanır, seslenmeyi ikiletmezdi. Ama o anda uyanmak istemiyor gibiydi. Geceleyin biraz fazla oturmuş olmak ve birkaç kap-kaşık yıkamış bulunmak kendisini yormuş olmalıydı. Ferhat Dede, önce onu rahat bırakmak, uykusunu bozmamak istedi fakat sonra onu yanında-yöresinde dolaşır görmeden edemeyeceğini anladı ve yaşlı eşine yeniden seslendi:

-Perişan Nine, kalkar mısın lütfen. Parmak Çocuk ‘la Ferhat Dede güne sensiz başlamak istemiyorlar. Kalk artık. Akşam biraz erken yatar, alırsın uykunu.

Yaşlı kadın dönmedi, doğrulmadı, durumunu değiştirmedi. Nice bir yinelenen seslenmeleri, başına-omuzlarına dokunuşları ve sarsışları da yanıtsız bıraktı. Yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. Ferhat Dede emektar eşinin bu gülümsemelerini tanıyor ve onları düşte meleklerle şakalaşmak olarak niteliyordu. Yine derin bir düşte kendisini melekler gülümsetiyor olmalıydı. Sabahın körpe ilkbahar güneşi gülümsemesini yaldızlıyor, öpüyor, okşuyor, seviyor fakat saçlarının tüm aklığını olduğu gibi ortaya koyuyor ve saçını yüzünden yaşlı gösteriyordu.

Ferhat Dede, nice bir yıllanmış sevgilisinin, nice bir emektar eşinin, nice bir tadına doyulmaz yoldaşının ve nice bir kendisine bir bebek gibi kol-kanat germiş karısının uykuda ölmüş bulunduğunu geçten geç anlayabildi. Anlamasına anlayabildi de, pekilenmesine bir türlü pekilenemedi, inanabilmesine bir türlü inanamadı. İki katlı yerli ev acı haykırışlarla indi indi kalktı, odalar, sofa, mutfak, banyo ve merdivende dinmek bilmeyen bağırışlar uzun süre dolaştı durdu:

-Perişaaan… Perişaaan… Perişaaan… Parmak Çocuk, Perişan öldüüü… Parmak Çocuk Perişan yoook… Parmak Çocuk Perişan gittiii… Perişan bizi bıraktııı… Perişan Nine Ferhat Dede ‘yi ve Parmak Çocuk ‘u mahvettiii…

Mavi kuş, anlamaya-öğrenmeye çalıştığı zamanlardaki gibiydi. Başını omzuna yatırmıştı ve yaşlı adama bir gözüyle bakmaktaydı:

Cik? Ciiik?

Yaşı başından aşkın ve bir ayağı çukurda olan Ferhat Dede, tüm yaşantısında ilk kez yedi yaşındayken annesiyle babasının bir sarhoş kamyon altında kaldıklarında ağlamıştı ve bu, ömrünün ikinci ağlayışıydı. Yedi yıldan bu yana Parmak Çocuk ‘u ilk kez, sisler arkasından görmekteydi. Odalar boşalmıştı, sofa, mutfak, banyo, merdiven boşalmıştı. Yıllardır her çatlağı, her yıkıntısı onarıla gelen, sularla çevrili bir eski kale, olduğu gibi çöküp bedenlerinin üstüne devrilmişti. Bu; yıllarca bakılan, sulanan, beslenen, yeşertilen, güvenilen ve kendisine umutlar bağlanan bir yüz yıllık çınarın devrilişi gibiydi. Bu; aydınlık günü hazmedemeyen bir karanlık gecenin, saatinden önce gelişi gibiydi. Bu; inanılmak istenmeyen ve çıkacağından korkulan bir düş gibiydi. Bu; duygulara gün ortasında çullanan bir karabasan gibiydi.

Ferhat Dede, yığılıp kaldığı sofanın çıplak tahtaları üstünde kendine geldiğinde Parmak Çocuk o minicik gagasıyla dudaklarını öpmekte, gagasını ağzına sokup sokup çıkarmakta ve burun kanatlarını çekiştirip ciklemekteydi. Mermere kesmiş bir yüzle, ellerine-dizlerine yüklenerek yerinden kalktı. “Gel kuşum, odamıza gidelim” diye mırıldandı, Parmak Çocuk ‘un önüne düştü, oturma odasına girdi, bir yerlerden içi yem dolu ağır bir kese kağıdı çıkardı, yemi kapısı açık kafesin dibine boşalttı, tellere meyveli yemler astı, masaya oturdu, ayağının üstüne atlayan mavi kuşu elinin üstüne aktardı ve ayağa kalkıp Parmak Çocuk ‘u kafesine koydu. İçinin pamukları boşaltılmış yapma bebekler, uykuda gezen adamlar, dalı-yaprağı budanmış kavaklar gibiydi. Odadan çıkıp mutfağa geçti. Kahve cezvesine bir çimdiklik pirinç, birkaç zerre tuz, bir toplu iğne başılık yağ attı. Parmak Çocuk ‘un pilavını pişirip bir çay tabağına koydu. Bir büyük yayvan kaba su doldurdu. Getirip odadaki masanın üstüne yerleştirdi. Telleri sarı sarı parlayan kafesin önünde diz çöktü ve :

-Beni bağışla Parmak Çocuk. Dedi. Perişan Nine ile Ferhat Dede, bir uzun yaşamda birbirlerine yalan söylemediler. Söz verdiler, yaptılar. Birbirlerinden ayrılmadılar. İşte bu saat sözünü tutma saatidir. Beni lütfen bağışla kuşum.

Gözlerinin yaşı yanaklarına iplik iplik düşmekte, damla damla yağmakta ve pörsümüş yanaklarını ıslatmaktaydı. Odadan çıkarken kapıda durup geriye, sarı telli kafese baktı, sonra dönüp yürüdü ve yatak odasına girerek Perişan Nine ‘nin solgun-durgun yüzünü incelemekten korkarak öptü. Yatağın önüne diz çöktü ve:

Bütün bir yaşam boyu bir tek kere bile ayrılmadık ki; şimdi ayrılalım, Perişan ‘ım. Diye mırıldandı. Sakın üzülme güzel yavrum; yalnız değilsin. Ben yanındayım. Ferhat yanında. Ferhat Dede yine senin yanında. Yedi yıldan buyana Parmak Çocuk ‘u bir başına bırakıp gideceğimizi biliyor ve ah aman Perişan, bundan çok korkuyordum. İnşallah bu bir ihanet ve bu bir vefasızlık değildir. Fazla gecikmeyelim küçüğüm. Haydi gidelim artık. Ver elini elime lütfen.

Ferhat Dede, ellerine-dizlerine yüklenerek yerinden kalktı., pencereyi açtı ve kendisini tam bir pekilenmeyle dışarı bıraktı.

Sokağa şöyle bir girmiş bulunan başı kara tablalı ve tablası halka halka simitli adam “Simiiit…” diye bağıramadı, önce uzun bir “Siii…” çekti ve sonra :

-Koşun babam… Diye haykırdı. Pencereden adam düştüüü.

Ferhat Dede, hayli uzun yıllardan sonra ilk kez çevresini saran kalabalıklar arasındaydı. Kendisi sağ ve bu kalabalık arasında olsaydı; pencereden düşen kendisine ne yapılması gerektiğini çok iyi bilirdi. Ama iş başkalarına kalmıştı ve her kafadan bir ses yükselmekteydi:

-Bu adam nasıl düşmüş pencereden? Başı mı döndü acaba?

-Yahu birisi telefona koşup bir cankurtaran istesin.

-Yer yüksek değil ama kafasını taşa çarpmış adam. Bakın, kafa kan içinde.

-Çok da yaşlı yoksul.

Başında öyle ya da böyle konuştular, sigaralar içtiler, yazıklandılar, sağını-solunu ellediler, pijamalarını, evini, penceresini incelediler, kim olduğunu ve kimi-kimsesi bulunup bulunmadığını sordular-soruşturdular, hayli zaman şamata ettiler.

Sokağa, cankurtarandan önce kadınlar-erkekler, çocuklar-gençler-yaşlılar geldiler ve sonra kalabalık yarılıp araya bir cankurtaranla birkaç beyaz önlüklü, birkaç üniformalı girdi. Ferhat Dede bir yerlere gönderildi. Ev kapısı bir çilingire açtırıldı.. Yaşlı kadının o güne dek toz kondurmadığı merdiven basamakları, sofa ve odalar tozlu-çamurlu pençe pençe izleri-kirleri içinde kaldı. Perişan Nine yatağında solgun bir gülümseme içinde bulundu. Bir tanıyan- bir bilen:

Nah işte bu ikisi. Emekliydiler. Yalnızdılar. Kimleri-kimseleri yoktu. İkisi de ölmüş. Dedi.

Perişan Nine ‘yi bir yatak çarşafının içinde, yatağından alıp merdivenden indirdiler. Getirilen kirli ve eski bir tabuta uzattılar ve kapıyı kilitleyip gittiler.

Kimse, onların yalnız olmadıklarını bilemedi, kimse tedirginlikten masa altına saklanan Parmak Çocuk ‘u göremedi, kimse Ferhat Dede ile Perişan Nine ‘yi de bir bekleyen, bir yollarını gözleyen, bir arayıp bulamayıp huzursuzlanan bir yemden-sudan kesilen, bir o minicik varlığıyla ocaklarını tüttüren yakınları olduğunu düşünemedi.

Aynı günün eriyen, solan, sararan akşam güneşi, Perişan Nine ‘yi kimsesizler mezarlığının karayoluna yakın bir yanına gömülmüş buldu ve eğilip körpe toprağını öptükten sonra eteklerini toplaya toplaya gitti.

Ferhat Dede, duvarları beyaza boyanmış bir odada, beyazlar içindeki bir yataktaydı. Burnuna-ağzına-bileklerine sondalar takılmış, ötesine-berisine teller-kablolar bağlanmıştı. Çevresinde biri; hafif kambur, gözlüklü, ak saçlı-ak bıyıklı-ak kaşlı egemen davranışlı ve obiri; genç, yakışıklı, gözlüksüz, saygılı iki beyaz önlüklü vardı ve bu sonki :

Bir hafta oldu hocam. Demekteydi. Komadan çıkamadı. Bir haftada bir kere az-boz kendine gelir gibi oldu ve sadece “Parmak Çocuk perişan.” diyebildi, o kadar. O andan bu yana ııınnnh.

Beriki durgundu ve:

Kendimi ciddiye alamaz oldum Sedat. Diyordu. Ben şu insan denen varlığı bir türlü çözemedim ve artık çözebileceğimi de sanmıyorum. “Parmak Çocuk” dünyada ünlü bir çocuk öyküsü, bir çocuk klasiğidir. Ta çocukluğunda okumuş ve etkisi altında kalmış olmalıdır. Bu yaşında bize aktarabildiği bir tek bu. Adam komada. Bir haftada bir-iki saniye az-boz kendine gelir gibi oluyor ve bize bir onu söylüyor. Şu tahlillerine bak da şaşma: En çok 110 olması gereken açlık kan şekeri 420, en yüksek riski 240 sayılan kolesterolü 398, karaciğer haşat, akciğerde bronşların büyük çoğunluğu tıkalı, yürek büyümüş, bacaklarda-kollarda had safhalı ödemler, böbreğin biri devreden çıkmış, obiri çıkmak üzere. Bu adamın bundan 6 -7 yıl kadar önce ölmüş olması gerekirdi delikanlım, ama yaşıyor. Düşme yüzünden kemikler kırılmamış ve kafa travması görmemiş olsaydı, çok şaşardım ki, bu adam yine yaşardı. Bu durumdaki bir insanı 6 -7 yıldan beri yaşatan güç nasıl bir güçtür? Bu ne inanılmaz şeydir? Olağanüstüyü neden gökten meleklerin inmesine bağlıyoruz ki? İşte sana olağanüstü. Önünde. Ona iyi bak, onu iyi tanı ve ona, gerekince en kutsal şeyler üstüne andlar içecek ölçüde tanık ol.

Ferhat Dede, komadan çıkamadı. Yağmurlu bir pazartesiyi güneşli bir salıya bağlayan sekizinci gün öldü. Sordular, soruşturdular, kendisini Perişan Nine ‘nin yanına gömdüler.

Akşamın aylı-yıldızlı bir geceye kendini teslim ettiği bir günün rastgele bir saatinde, ıssızlıktan yararlanıp yol kıyısına işeyen bir çocuk, sidiğini yerlere damlata-döke, yolda kendisini bekleyen ve deklanşörleri yanmakta olan bir otomobile doğru koştu. Dehşet içindeydi ve haykırmaktaydı:

-Baba, anneee… Buradaki şu iki mezardan sesler geliyor…

Arabanın açık kapısından bir kahkaha yükseldi:

-Mezardan ses mi gelir oğlum? Çığrından çıktın yine.

-Geliyordu baba… Geliyordu anne… Yurda-bayrağa andlar içerim…

-Peki, ne diyordu o sesler?

-”Parmak Çocuk… Parmak Çocuk… Parmak Çocuk…” Diyordu, and içerim…

-Haydi bakalım, atla arabaya. Geciktirme bizi. Bir daha da okuduğun o uyduruk öykülere kaptırayım deme kendini. Yalan olur ama e bu kadarı da olmaz yani.

Otomobil başını alıp gitti ama içindeki anlaşmazlıklar uzun süre bitmedi.

Kentin ara sokaklarındaki kapısı resmi mühürle mühürlenmiş bir evde, bir-iki gramlık bir yürek pıt pıt atmakta, mini-minicik ayaklar odalardan odalara, sofalardan mutfaklara koşup koşup durmakta, parlak küçücük gözler kapalı bir merdiven kapısına yüzlerce, binlerce kere bakınmakta, bayatlamaya giden yolda taptaze umutlar birilerine birilerine bağlanmakta, bir derin sessizlikte ve büyük yalnızlıkta birilerinin ve birilerinin çıkagelmeleri beklenmekteydi.

Parmak Çocuk önceleri bıdı bıdı yürüdü, sonra ivecen ivecen koştu, sonra pırpırlayıp uçtu, kendisini umutlardan umutlara attı. Bekledikleri gelmedi, beklediklerini göremedi, beklediklerini bulamadı.

Aylarca yiyecek yemi, günlerce içecek suyu olduğu halde, tam tamına beş gün bir tek tane yem yemedi, bir tek damla su içmedi, kapıları ardına kadar açık duran sarı tellerden yapılma kafesine bir tek kere girmedi, odaları, sofayı, mutfağı bırakıp kapalı merdiven kapısının arkasında bekledi, beklerken minicik ayakları çöktü, pörsüyen beyaz çiçeklerle süslü mavi gövdesi yana yıkıldı, sorguçlu başı yana düştü, bedeni çekildi, kurudu, ağırlığını yitirdi, pırıltılı gözleri kapandı, sarı gagası birkaç kere açılıp açılıp yumuldu ve mini minnacık ciğerlerindeki son soluğunu verdi.

Son soluğunu verirken, onca yıllık yaşamında öğrenebildiği tek sözcüğü söyleyebildi:

- Ferhat.

 

Hikmet BARLIOĞLU (1933 – 2003)’ nun Deve İsimli Öyküler’ inden > 63 – 143 / 143

Garip

orijinal

 

Garip bir yürüyücüyüz bu yollarda

Ne sağımız belli ne solumuz

Ufuğu gördüğümüz mü var

Geçmişe baktığımız mı yoksa

Gidiyoruz işte bu yollarda

 

Elinden oyuncağı alınmış çocuklar gibi masum,

Ve bir o kadar da hırçın oluyoruz bazen

Sevgi samimiyet dostluk arkadaşlık

Hepsi bir tarafta kalsın

Yıkıyoruz dünyayı çoğu zaman

 

Tırmanıyor ritimler yüksek tonlara

Yalpalıyoruz emin olduğumuz adımlarda

Sesimiz yırtınıyor dağlarda

Haksız olduğumuzu bile bile

Suç aradığımız kadınlarda

 

Her şeyi çok mu iyi biliyoruz acaba

Yoksa bihaber mi yaşıyoruz hayattan

Koşuyoruz rotası bilinmeyen yollarda

Rota yok fakat hedefte mi yok bu yollarda

Bilinmeyen değerler vermişiz hey hat bu yaşama

 

Yazmaktan mı aciziz yoksa okumaktan mı

Acaba diyorum okuduğumuz yazdığımız doğru da

Onları anlamlandıramamak mı tek korkumuz

Gidiyoruz bu yollarda

Ne okuduğumuz belli ne yazdığımız belli ne çizdiğimiz

 

Hep yanılgılarla mı yaşıyoruz sanıyorsunuz

Hayır diye haykırıyorum buna ben

Çok fazla doğrularımız da var bu yollarda

Ah ah bir de doğrularımızı savunsak dursak arkasında

O zaman garip kalmazdık bu yollarda

Hayrettin TAYLAN

  Yeni mevsiminde aşk sellerin durmak bilmiyor. Ruh kayamın gönül ırmağıyla sürükledi beni sensiz her eder, her keder, her anmaya değer.
Nemli bulut gözlerine aşkın imgeler sızdırdım, benli olasın, benli kalasın, beni alasın ali cenap buluşmaların bizli bulgularında saklayasın.
Uzandım ojeli narin ellerine el kızı elimi dokumadan başka güzellerin gözleri sensizliğimi dokumadan, okundum yüreğine, tost gibi sevdim dosttan öte ekmek halini.

Bıraktığın esintilerle açar dağ çiçeklerim, bu yüzden susuz ve sensizliğe zor alışıyoruz. İçli, yüreği roman kokan bir türküyle yaprak dökerler dağ çiçeklerim geceleri. Yoksun, diye yastığımda çiçek desenleri çiçek olur, sen olur, yalnızlık kokular yayar, gecemi alır uykusuz bırakır. Bırakılmış bir bırakılmışın birikmiş, kirlenmiş, kokmuş bir bıraktığın oluyorum.

Gonca gülleri kıskandırır sen onca buncalarımın soncularına sancılar eklerken, sevgin çok sesli, çok denklemli bir özlemin çözümünde kayıtsız kalıyor. Benzerlerimiz sıralanır, öncelerimiz. Hani her gün, nazlı bir kız çocuğu gibi sana aldığım çubuklu dondurmaları hatırlar mısın?

  Yaladıkça ben akardın, arada seni kandır seninkinde bir kıt alırdım, aynı dudakların bıraktığı tatlar karışır sonra masum olmayan bir öpücük her şeyi aklardı. Kendi öncelerimizin mızraba dizildiği, birbirimizi izlediği ilizyonist anların güncelerine taran, biraz beni kopar yaralı takviminden.
Uzak kalışlarına kuyruklu yıldız sessizce çarpar, sensizliğin kıyameti koparır umutlarımı, ya gelişin dünyanın sonu, ya da hiç gelmeyişin.

Bir kopuş bırakır kapalı bir havanın esintilerinde beni dalgalarına bırakır… Hani yine hatırlar mısın bir boğaz gezisine çıkmıştık, içimizdeki dalgalar aşkını coşturmanın zirvesindeyken Rus bandıralı bir yük gemisi vapurumuza çarpmıştı. Can yeleklerimizi takarak, kurtarılmayı beklerken bana o sarılışını da hatırlıyor musun?

 Yankı deler, anlar deler, gün deler, hüznün döşünü heceler, kalmalar kalır işte yağmur sözlüm.

 İşte benim sevme anlarım sızlar, deniz çarpar, ay susar geceye, yüreğimi sallar, sen salına salına bensiz gezerken, başka gözlerden yeniden sevgi tufanları beklerken.

Direncimin kırılma noktasında, yıldızlara taranır çakırkeyfimin anıları.

Geçmişimin olmalarıyla sallanan su almış, sensizliği almış gemimde hüznün buhuru ağartır ömrümü.

Gitmelerinle yediverenlere söz geçiremez, an anlatmaz, hacı yatmazlığın Hacivat-karagözünde gözüm seni aradı. Hangi perde sen oynarsın bensizliği, ahlarının bağıra bağır seslendir yeni dizinde, benim dizimin dibinde olmadığın her güne gözyaşlarını akıtırsın seninle dolu usuma.

Bu gece beni bekle beklentisiz ağlarında, ağlarına al beni. Meleklerin sözsüz iletişiminden beni dinle. İşaret bekle, rüyasız ezberler oku son şiirlerimden. Biraz ben, biraz sen, biraz da daha biraz daha…

Son sesini kaydettim biraz senden, biraz ikimizin sevdiği parçalar uzatıyor gecemizi. Düşlediğimde yokluğunun yakamozlarına, yapay bir ay, bıraktığın gözyaşların ahlarımın vav hali ve la demelerin tümler her şeyi.

İçimdeki ulaşılmaz merakların ürkek kısrağı duş ülkene koşarken, ay şavkına karalar bağlarken ey yar gayrı ayar ver, gayrı selam ver acılarıma.

Üşümüş, yazlık sevinçleriyle kara kışında aklanan gönlümü dinlendir gölgende. Gözlerin bakraşır içime, ısırılmış kangren yüreğim birden Gülüşlerinle gül huzuruna çıkar. Bir çıkma halindeyim, faylarından avuntularım depreşir, deprem haldeyim. Artçılarını artır, bakışlarını artır, gelme ihtimallerini artır, artılarını topla özlemlerimden çıkar beni benden.     

Gözyaşlarına karışsın bütün kötü gidişler, aksın gitsin çöllere, orada bir kaktüse aşk olur Sensizliğin çaresizliğini anlar mecnunlar, beni haklı görür yaralı takvimi okuyan her seven…

Hayrettin TAYLAN

Plaj Güzelleri

geçen yaz tatile gittim

Alanya’ya

tatil köyünde

ekseri Ruslar vardı

ve

üstsüz güneşlenen bir bayan gördüm

Allah için güzeldi

bizi delirtmeye mi geldiniz diye düşündüm

Türk erkeklerine hak verdim

o göğüslere kim bakmaz ki

sonra

ayıplandım

en mahremlerini açıyorlar Türk erkeği bakınca

sapık damgası

tacizci damgası yiyoruz

iyi yapıyoruz

beter olun

Rusgiller

İngilizgiller

Almangiller

ve

Hülyagiller