Mayıs, 2009 icin arsiv

Kerbela Olmuşken Sensiz Yürek

Hayrettin TAYLAN

Yenilgiler tomurcuklarını açmış sevdamın gövdesinde, sensizlik çiçek çiçek, hüzün meyve olmaya yakın ve ben ali orman olmuşum gerisi boş sözce gülüm. Dünün gözyaşlarında seninle yıkanmışım, seninle kurulanmışım kumrunazım.
Gizlice hüzünlere sevişen gitmelerin penceresinden bir gül attım, tutup kokladın ve sonra da kalbimin defteri arasına alıp gittin. Her mevsim dilindeki ağıtlarla sessizliğimin nadaslarına nedenlerini bıraktın. Beni ekmedin sevda seherinde ben bülbülken ve sana ötüyorken.
Ağladıkça an yağar sevgi yüzünden, yürekten dökülür korların, savların, savunmasız gidişlerin. Ve ruhumu kaynatıp giderken bile bir haftalık yemek yapıp gitmeni hangi huzur halim unutacak. Bir sevgili giderken, gözleri nemli ve acılarını heybesine alarak hatta içlenmiş bütün nakışlarını da alarak acımsı gözlerle yemek yapıp gider mi?
Hangi aşk damarım bunu kaldırır, yemek bitti, sevda bitti, sen bittin, benden bir şey kalmış mıdır? Gelip gördün mü senin yaptığın yemeklerden sonra kemik halimi. Bir deri, bir kemik kalmışım; ama hevesimin andında hani yeniden gelirsin diye can çekişiyoruz kara sevdayla birlikte bahar bahçe umutlarda.
Kimi aşktan, aşk ölürmüş, bizim ki ölüm değil, menzili uzak tutkuların sızısıdır. Sızısı algılanmaz, sol ağrıya kırkayak özlemler yapışır. Tutar ta senden, ta geldiğin andan. Bekleyişe sarılan sülünler gezer yüreğimden emer beni senden. İşte böyle anlarda yaşamın zemzemi bütün kurumuş özlemlerime dökülür.
Terk edilmiş yürekler in derinlerdeki ilgiler toplar beni biraz. Acıların paslı basamaklarında ruhum gelişleri dinleyerek düşer düşlerinde. Ki ben artık vurulmuşum, yaralıyım, sensizim. Beni pansuman edecek bir huzurun sınırındayım. Mayınlar döşeli, yabancı bir güzel acıyarak geliyor dünyama. Mayına bastığında aşk ayağı yaralı, kolsuz, sızısız.
Zehrini gitme anındaki akrep anına bırakan akrebin, yelkovanları aldırmadan, yeliverenlerimi kale almadan alışmış amaçlarımıza kadar gelmesine nasıl alışmalı hayat. Sahte alkışlar almış, ulusalcı görünen lirik sevişmelerin ündeşleri kadar solucanlarım yok vatan akışlım.
Zavallıların ego aynalarında nergisler taranır. Faşist sevgilerini artıklı sofralarda, vatan payımıza sevgi düşüren kofik kurtların uluması musikime zarar vermiyor aydın görüşlüm.
Gri sürüngenler, düşler tarlasında çıkar tohumları eker. Mayamıza yabancılaşma serperek büyürüz aşkın gizemli kollarında. Yenileşmeyi kör, topal, orta sokak dille öğrenen bir papağan gibi yaşayan neslin aşk kavmiyiz. Ben seni nasıl sevsem diye düşler, beyaz fikirler büyütürken, aranışın ara döneminde her yanlışa öfkeyle direnmeyi besteliyorum.
Usunun hücreleriyle günlük güneşlik gelişmelere ısınıyoruz. Hangi ben sana yakın. Hangi öz bizi paklar gerçek aşklara. Hangi gidiş gerçek? Hangi bekleyiş beklemenin son kafiyesi ki her sözümde sen redifi var.
Beyaz gölgeye yüzünü çevirince, güneş gözlerini kapatır özündeki karanlıklar görünür. Gerçek yüzün okunur. Bu sen misin? Bu ben miyim? İçimizin fotokopisi çekilir, okuruz en kadem şeyleri. Meğer nelerin ederi senden bana kalıntılı bir heder olmuş. İçsel bir ilahe sesi duyar ali gelişler. Sözüne diş geçiren, hayatını karanlığa deviren bensiz kayıpların ayıplarında kim neden susar.
Aşkı ve kederi beyazlayan saçlarından, ruhunu avuçlarından, sensiz mevsimleri de gözyaşlarından ezberliyorum.
Yüreğin yitik günlerine limanlar buluyorum. Senli yelkenler ekliyorum. Seni aramaktan kurtulmayı emekleyen deniz bebeğiyim. Suda doğmuş susuz ve sensiz bir bebek. Sulu gözlü, su ve seni görmeyince ağlayan, ağzında aşk emziği. Sütü yok, deniz göğüslerine yapışır durur.
Sensizliği sular döker, ilençli matemlerinin anahtarlarını aşkla beni anımsayarak yok et.
Deniz bebeğini, sulu özlemlerim maviliğinde, yeniden yaşamanın azizliğinde ara. Ben su arasında su gibiyim. Sensiz her yanımda balçık aksa da aşk denizinin su bebeğiyim. Temiz ve senlidir her halim. Gel okyanuslarınla o tanımsız, o benli sevgilerinle emzir deniz gözlüm.

Hayrettin TAYLAN

Bir Çare Arıyorum

Korsan

Bir çare arıyorum sonu hüsran olmayan

Benimle gittiğine sonra pişman olmayan

Mutluluğu bulmak için onunla el ele

Güller ekmeliyiz hiçbir zaman solmayan.

 

Bırakın dostlarım beni kendi halime

Nedenleri niçinleri çözmek için

Yıkık bir kayık misali savrulurken

Yalnızlık içinde bir çare arıyorum.

 

Gündüzümde gecelerim gibi karanlık

Karanlık dünyamda kendi halime yürüyorum

Ne yaptığımı ne aradığımı bilmeden

Gözüm kapalı bir aydınlık arıyorum.

Zevkin Çilesi Olur

MuhurluKilit

Dokurken bak tezgâha;
Gözün dolası olur.
O beyaz bez sabaha
Kefen olası olur.

Bir gün kırılır dallar,
Biter bitmeyen yollar,
Güvenilen tüm mallar
Burda kalası olur.

Ko serveti, samanı,
Yok ecelin âmânı,
O körpe, güzel canı
Çekip alası olur.

Ömür sudur ırmakta,
Kefen hazır tezgâhta,
Sanma ölüm uzakta,
Bir gün gelesi olur.

Boşa geçmesin anın,
Tükenmeden dermanın,
Anadan her doğanın
Mutlak ölesi olur.

Yaşlılıktan iğrenme,
Gençliğine güvenme,
Zevklerine baş eğme;
Zevkin çilesi olur.

Bozuldu mu mayası
Kalmaz erin davası,
Önceden ağlayası,
Sonra silesi olur.

Hikmet söyler; el dinler,
Çok kutsaldır sevenler,
Yol yordamı bilenler
Aşkın kölesi olur.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003)‘ nun
MÜHÜRLÜ KİLİT isimli Felsefi Şiirler‘ inden > 377 -378/412)

Sen Hiç Ateş Böceği Gördün Mü?

Engelli yasamak

“sen hiç ateş böceği gördün mü” isimli

tiyatro oyununu izlemeye gitmiştik

ikimiz

sen Yılmaz Erdoğan’ı seversin

ben onu sevmezdim

sen sevdiğin için geldim onun yazdığı oyuna

Demet Akbağ için yazılmıştı belliydi

konu

izledim

yorumlamamı istemiştin

“yorumları izleyici verdi” demiştim

“sen neyi izledin pekala” dedin

seni dedim

“senin gülümsemeni

güldükçe gamzelerini

babası öldükten sonra sahnedeki

ağlamanı

inci gibi düşen göz yaşları izledim” dedim

güldün

aynı yerde oturuyorum

şimdi ise sen yoksun yanımda ama

yeniden seni izliyorum

gülümsüyorsun…

Sevgiye Dair

Mavisihir

Sevgiyi tarif etmeye kalktım bugün. Dilimde alışılmıştan farklı cümleler vardı. Herkesin anlayabileceği durulukta başladım konuşmaya. İlk cümleler klasikleşmiş demedin dinlerken. Sevgi emek, sevgi vefa, sevgi kendinden vazgeçmek, sevgi yüreğini koşulsuz vermekmiş. Sevilmek ondan daha güzel bir şeymiş. Sıcacıkmış, çocuk gibi safmış, tarafsız, korkusuz, çıkarsızmış. Sadece huzur duymakmış, içinde kocaman bir pencere doğan günü izlemekmiş her dakika. Sevgi böyle bir şeymiş meğer.
Sabah uyandığında güne sevinçle başlamakla eşmiş sevgi. Duru bir ırmak gibi çağlamakmış, hesap vermeden yüreğinin istediği yöne akmakmış. Yeşilin barındığı bir ormana bakmakmış ve sonra uçsuz bucaksız bir maviyle kucaklaşmakmış. Sevilene sadece ona ait olan bir isim vermekmiş sevgi. Sorgulamak yokmuş sevginin içinde. Gelecek günün ne getireceğini düşünmemekmiş, sualsiz karşılamakmış geleni, gideni de sualsiz özlemle uğurlamakmış. Sıcacık bir kucakmış sevgi, hiç ayrılmak istemediğin.
Küçük bir çocuk gibi sokulursun kucağına sevginin. Yağmurda ıslanmış ve üşümüşsündür. Sıcacıktır karşına çıkan bu yüreği barındıran kucak. Hiç çıkmak istemezsin oradan. Dışarıda hunhar bir fırtına kopmaktadır, seni öldüresiye yağan yağmurla. Uzak sanılan noktaların yakın olduğu bir an olur ansızın bu sıcacık kucakta. Bir taraftan kurumaya, ısınmaya çalışırsınız. Bir taraftan sevgiyi tanımaya, gözlerine bakmaya. Şaşkınlıktan donakalırsınız bir süre, gözlerinde başka bir dünya görüp korkarsınız, kaçacak yer bulamazsınız bazen. Zaman geçer, bir elinizde o el, bir elinizde yüreğiniz. Kayıtsızca verirsiniz eline. Gönülden bağlanırsınız, sevgiye hoş geldiniz…
Sıcacık bir kucakta başlar her şey ansızın, yağmurlu bir günde. Kaçak oyunlar oynarsınız kendinizle bir zaman. Yakalanacağınızdan haberiniz yok gibi, yollar açmaya çalışırsınız kendinize. Kendinizi bulmak istediğiniz ya da unutmak istediğiniz yer neresidir, bilmeden yaparsınız bunu. “Sorularıma cevap istiyorum” diye atılan çığlıklar arasında sıcacık bir kucak bulur sizi. Çığlıklardan sonra kendinizi saklarsınız, gün gelir son bir damla düşer gözlerinize ve siz son olarak akıtırsınız onu hayata. Ve… Ve sevgi yüreğinize konuvermiştir kuş misali. Gözünüzün gördüğü, elinizin dokunduğudur aslında ama nasırlaşan yürek yumuşayana kadar bilemezsiniz o olduğunu.” Oldu işte, sevdim ben de”
Cümle alem duysun derken, kendi kendinize yaşamaya mahkum olacağınız bir hücre olur bazen sevgi. Ziyanı yok demektir, sevginin yüceliği ve duruluğu. Bakınca gözlerinde kendini görmektir. “Bak gözlerime sevgili, kendini bulabiliyor musun orada? Bende tek yaşayan sensin oysa.” Kendini bulabilmek, kendini görebilmek, sevilenin nefesinde yaşayabilmek. Ben seninim diyebilmek, bunun ardından da gelişini sessizce bekleyebilmekmiş sevgi. Aslında, tek bir cümleyle anlatabilirim bu kadar şeyi. Sevgi sensin, sevgi yüzlüm…

 

Mavisihir

Tezat – 2

Kulliyat

Düşmüşüm ayağına sevgili; sıratımdan geç diyorsun

Kıldan ince aklım, yanmış gönlüm; narımdan kaç diyorsun

Gitmem ebedi kalmışım yurdunda; eşiğinde baç diyorsun

Köleliğine azadsız ram olmuşum; kulluk başa taç diyorsun

İstemiyorum ve beklemiyorum senden gayrı hiçbir şey

Lakin ey sevgili nasıl tezat ki; sen alemde her şey

İstiyorsam her şeyi bütün sebeblere sebeb sen bir şey

Hep ve hiç sende bir oluyor, masivan şey… işte şey

Aşk yok, ben yok, bir yokluk ki yoklukta yok

Sen varsın varlık var gayrın yok varın ne çok

Üflenmiş zerrenim ruhun canıma tasmadan ok

Çekip okunu var ile dönüyorum kapanıyor boşluk

Alem içre alem akıyorum raks-ı sema dönüyorum

Yıldızı zühal idim sen güneşimin közünde sönüyorum

Zaman bitiyor, mekan yıkılıyor ve son sanıyorum

Sonda sonu sonlandırıyorsun, en sonda yine başsın anlıyorum.

Külliyat

Çok mu Gördünüz

Korsan

Benim suçum nedir bilmem

Şu fani dünyada ağlarım gülmem

Ölüm bizler içindir belki gelmem

Allahın selamını çok mu gördünüz?

 

Bu hasretlik ciğerimi dağladı

Bu kara yazımı kader sağladı

Askerim diye anam ağladı

500 liralık posta pulunu çok mu gördünüz?

 

Acı söylüyorum bana kızmayın

İsterseniz mektup bile yazmayın

Eğer ölürsem mezarımı kazmayın

Bir zarfı kağıdı çok mu gördünüz?

Sevda Uğruna Uğursuzluk

ZuleyhaSelcuk

 

Hallı kanlar içinde, Şevket birazdan ölecek!

İki yiğit, iki kan bağı, iki kanla bağlı,

Onlar iki yetim candı.

Sevdalandı Şevket…

Ne sevda hem de, can uğruna,

Ana ve bacı uğruna,

Aylarca dağları adımlamak,

Açlığı, susuzluğu umursamadan kaçaklaşmak uğruna.

Sevdalandı…

Sevdalı adama yar uğruna can almak kolaydı.

Ama sevilmedi,

Nişanlısı kaçtı ondan sevdiği Ahmet’ le,

Koptu Şamlı Dersim arası kıyamet,

Süleyman ve Bekir’i vurdu Şevket!

Sonra tuzağa düşüp yakalandı,

Gözleri önünde kardeşi Hallı kesilip doğrandı,

Sonra kendisi de aynı yoldan uğurlandı.

Aylar sonra yol yapımında,

Doğranan bedenleri ana kucağında,

       

Züleyha SELÇUK

 

         ‘Biz Şamlı’ya garip düştük,

          Ecel şerbetin içtik,

          Nedem Hallı’m anan öle.

          Anan öle, bacın köle.

 

Sicimleri yağladılar,

Çift kardeşi bağladılar,

Nedem Şevket anan öle,

Anan öle, bacın köle.

 

          Salı günü sallandım,

          İndim Dersim’i aradım,

          Hallı’m perçemin taradım,

          Nedem Şevket anan öle,

          İnanmazsan yarda böyle.

 

Pekeriç’in taşına bak,

Şevket ölmüş leşine bak,

Nedem oğul anan öle,

Anan öle, bacın köle.

                 (Şevket ve Hallı’nın annesinin ağıdı)

Bir Meleği Gitmelerden Vurdum

Hayrettin TAYLAN

infilak eden bir güzelin saçlarında beni öldürdü aşk

ölümün güzel oturduğu bir yerde ben kaçışların sakıncalarında

beyazlar ağartıyor ayazlarımı

aranmış arasatlarıma arsa arıyor ruhumun açmazları

ayaklarımın altında kalakalmış tüm dünya

sen ezilen bir hissin pınarı olarak akıyorsun

beni hayata bağlıyorsun…

kusurun unsurlarını dizeliyor ussun ussamcıları

ben diyorum ben…

saklı kalmış kalışların geçmelerinde bir lüffen sun bana leyali

hayali bir zevkin zevcesinde ruhumu öfle hal

ben sürüncemi daim kıl hayat

suçsuzluğumun tek dostu azazil ve zilli femine-i zevkine

bir sırrın surru öflendi

yarın dünyanın son günü

ey aşk

ey ben

ey sahilimdeki Kevserler

ey güzeller güzeli

akmıyor ruhun ırmağı

içsel bir çölün vahasında beni vurdular acı bir gitmeden

esrik bir bekleyişin mürşidiyim

bulgur pilavı üstü bir mesnevi yanında özlem turşusu

aç bir hal

öç salmış gidişler

bir de hal içre aşk arası aşklar

beni bul ey ben  

bir meleği gitmelerden vurdum

benim için ağlamayın melekler 

bu gidiş bir sonun sözlüğündeki son ağıttır

bu yüreğe yazılamayan acıdan son kağıttır

yazılmışa kalmış unutulmaz ağrının kanatır bu

 

infilak eden bir güzelin saçlarında beni öldürdü aşk

ölümün güzel oturduğu bir yerde ben kaçışların sakıncalarında

keşkelerin keşfinde yeni inkişafa gelmedi ahlarımın sultanı

gidişlerinin ölümcül komşuluğunda aynı kent içre iki yabancıyız…

 

bir meleği gitmelerden vurdum

benim için ağlamayın melekler 

alın beni içeriye tam içeriye

prangalar arası ekmek arası ayrılıklarla yetinmeli özüm.

Hayrettin TAYLAN

Suçüstü

Ahmet İsmailoğlu çok ünlü bir tacirdi,
Bu ülkeye yerleşmiş eski bir muhacirdi.

Kopmuşlardı Balkan ‘ın deresinden, düzünden,
Bir tek kurşun atmadan, salt bir domuz yüzünden.

Domuzlar Müslüman’a hem murdardır, hem haram,
Kâfir ise gösterir domuza bin ihtiram.

Müslüman domuz yemez, gâvur geberir buna,
O yüzden geldi bu halk kâfirin oyununa.

Örneğin; domuzları bir pınara sürdüler,
Müslüman’ı pınardan sildiler, süpürdüler.

Domuzun dokunduğu ol pınar mekruh oldu,
Müslüman ondan gayri pınarlara koyuldu.

Bastı domuz tarlaya, tarlayı mekruh etti,
Müslüman, ayağını tarladan beri çekti.

Domuz nerye değdiyse Müslüman uzaklaştı,
O kaçtıkça domuzlar her bir yere ulaştı.

Müslümanlar böylece göç ettiler oradan,
Koca Balkanlar gitti bir tek kurşun atmadan.

Plevne türküleri bize kaldı sadece,
An Tuna Boyları ‘nı artık gündüz ve gece.

Aliş ‘imin kaşları açtı da gönle yara,
Alişler hiç yanmadı koskoca Balkanlar ‘a.

Hayduda bıraktılar o güzel diyarları,
Vardar Ovası için çektiler kafaları.

Ahmet İsmailoğlu cıscıbıl geldi yurda,
Beslenip palazlandı ve huzur buldu burda.

Zira it vardı ama domuzdan hiç eser yok,
Üstelik köpeklerin karnı toktan daha tok.

Halk ekmek kapışırken çamurların içinden,
İtler usanmışlardı etinden, pilicinden.

Gökdelene baksan; it, yalılara baksan; it,
İtlerin elindeydi yeşil ışıklı geçit.

Ahmet İslamoğlu tek fırsat kaçırmadı,
Görünce laçkalığı tırmandıkça tırmandı.

Bir ayda dikiverdi ‘Evcağız’ ı tarlaya,
Birkaç it geliverdi hep hırlaya hırlaya.

Attı İsmailoğlu önlerine kemiği,
Ondan sonra açıldı şansı iyiden iyi.

Yanındaki tarlaya sürdü bir kocaöküz,
Yer bir başkasınınmış. Dediler : ‘Öldürürüz.’

Çekiverdi öküzü özürler dileyerek,
Az bir süre bekledi ahırda besleyerek.

Son yeniden sürdü bir çayıra hayvanı,
Ne arayanı çıktı, ne de kalkıp soranı.

Demek; yer sahipsizdi; olmadı tepki veren,
Ne çıkıp engel olan, ne bir haber gönderen.

Belki de; sahipleri yurtdışında bir yerde,
Yer İsmailoğlu ‘na yazılmışmış kaderde.

Çekti tarlaya çit-mit, sahiplendi çayırı,
Böylece elde etti birçok tepe-bayırı.

Ağılda mal besledi, kurdu peşpeşe işlik,
Kime nasip olurdu öyle bir gelişmişlik?

Yayıldıkça yayıldı, her branşa elattı,
Ayağını doğudan ta batıya uzattı.

Oteller, pastaneler, tatil-matil köyleri,
Para kaynağı yaptı dere ve tepeleri.

Suyu, havayı sattı kapalı şişelerde,
Kaçak içki sattırdı karanlık köşelerde.

Haşlanmış patatesler kattı tereyağına,
Esrar-mesrar gönderi alanın ayağına.

Kurdunu ayıkladı depoda peynirlerin,
Tuğla tozu ekledi içine biberlerin.

Sabunları bekletti nemli-memli ambarda,
Pirinçlerle birlikte gide oldu taşlar da.

Kurdu paravan şirket, hacca hacı gönderdi,
Ol ‘Hacıbabalar’ ı Armutlu ‘ya indirdi.

Hacılar şaşakaldı mayolu avradlara,
Kavurucu kumsalda gel de ‘Hazret’ i ara.

Van yerine Pendik ‘e turdur ki düzenledi,
Muş ‘a düşen yolcular Kars ‘a geldik belledi.

Topladı tüm mıncımış karpuzları hallerden,
Dışsatım malı diye geçirdi gümrüklerden.

Doldurdu şileplere, Alman alacak diye,
Döküverdi denize, mal koymadı geriye.

Almanya ‘ya uzanıp bankalara dayandı,
Kendisine paralar kendisince yollandı.

Aldı karpuzlarının ‘Vergi İadesi’ ni,
Varın sizler öngörün buradan ötesini.

Adam bir büyük adam. Adam değil, Padişah,
Yanında teb ‘a kalır en haşmetlû Şehinşah.

Yaşı elli-ellibeş, sarı bir saç, sarı yüz,
Bedeni kanlı-canlı, hem çok yağlı, hem gürbüz.

Yaman parababası, soylunun dürdanesi,
Hakkını yersek; haram; Yesun oni nenesi.

Üstünde bir elbise; İngiliz kumaşından,
Çıktığı görülmemiş beresinin başından.

Printemps ‘dan giyinir, Benetton ‘dan soyunur,
Öyle insan ülkede inanın; zor bulunur.

İşlerini yönetir İnşaat Şirketi ‘nden,
Becerir de incitmez sinekleri, belinden.

- 2 –
Ahmet İsmailoğlu içerken kahvesini,
Duydu telefonunun masasından sesini,

Kaldırdı ahizeyi, lütfen bir ‘Alooo!…’ dedi,
Sonra karşısındakinin sözlerini dinledi.

Şöylece söyleştiler oteki ve buteki :
‘Biz boru arıyoruz, borunuz vardır belki.’

‘Borunun her türü var, sizinki hangisinden?
Avrupa ‘sı iyidir bizim bu yerlisinden.

Elbet fiyat farkı var ikisi arasında,
Yerlisi çatlar-matlar kullanım sırasında.’

Müşterinin sesinde belli bir öfke vardı,
Anlattığına göre yerliyi ararlardı.

Adam dedi : ‘Efendim, Avrupa ‘yı boşverin,
Gavurdan hoşlanmayız, lütfen bizi hoşgörün..

Yerli malı Türk malı Türk gibi dayanıklı,
Kullanırsa kullansın gayriyi, kanayaklı.

30 Santim boyunda kurşun boru isteriz,
Parası ne kadarsa peşin peşin öderiz.’

İsmailoğlu dedi : ‘Parasını düşünme;
İstersen peşin ver, istersen taksit öde.

Borular uzun ama keseriz 30 santim,
Kestikçe istifleriz üstüstüne tin tin tin.’

Adam sordu : ‘Efendim, gönderilebilir mi?’
‘Elbette göndeririz. Bu sorun edilir mi?

Yeter ki; siz belirtin gönderilecek yeri,
Yollarım kapınıza burdan bizimkileri.

Biraz mal getirseler; kırılır mı elleri?

Siz miktarı söyleyin, borunuzu verelim,
Bir de bize bildirin; nereye gönderelim?

Alıcı güle güle dedi : ‘Hiç göndermeyin,
Münasip yerinize yerleştirip bekleyin.’

Telefon kapanmıştı tam o anda ‘Çat’ diye,
İsmailoğlu dedi : ‘Al sana iftariye.’

- 3 –
Ben diyeyim ‘Bir saat’, siz deyin ‘İki saat’,
Kendine gelemedi İsmailoğlu fakat.

Çok düşündü taşındı, hiç anlam veremedi,
Neden işletmişlerdi? Asla öğrenemedi.

Kırılmıştı gururu, titriyordu elleri,
Pencereden izlerken önünden geçenleri.

Aklı telefondaydı. Bakıyor, görmüyordu,
İçine kapanmıştı, kendini dinliyordu.

Derken dilleniverdi telefonu masada,
Ah bir fırça çekseydi; bir o herif olsa da.

Ses hiç o ses değildi; kibirliydi, hakimdi,
Tek tek konuşuyordu, hem ciddi, hem sakindi.

Dedi : ‘Bayım merhaba. Ben komser falan filan,
Bura falan karakol, masamız da feşmekan.

Bir ahlaksız türemiş; dul karı büyütmesi,
Rahatsız eder durur telefonla herkesi.

En ünlü tacirlere telefon açıyormuş,
’30 Santimlik boru alacağız.’ diyormuş.

‘Kalınından bir boru; hem kurşundan, hem yerli.’,
Bilmem ki; bu ahlaksız kimlerdendir, nereli?

Soruyormuş ‘Mümkün mü göndermeniz?’ diyerek,
‘Gönderelim deyince ekliyormuş gülerek:

‘Göndermeyin ve sokun münasip yerinize.’
Böyle şey dediler mi acep bir kez de size?

Dedilerse; söyleyin, ahlaksızı bulalım,
Yakalayıp pisliği hesap-mesap soralım.

Ele geçirip iti götüreyim merkeze,
Orada öptüreyim mevcut olan herkese.’

Ahmet İsmailoğlu boşandı kıyasıya,
Komisere anlattı ne geldiyse aklına.

Dedi ki; ‘Komiserim davacıyım o itten,
Dünyada ve ahrette o ellilik simitten.

Gösterelim sapığa ‘Münasip yer’ nereymiş,
Öğrensin ki; oraya boru nasıl girermiş?’

Komser dedi : ‘Efendim, telaşa kapılmayın,
Size ne zaman dedi? Siz onu vurgulayın.’

İsmailoğlu dedi : ‘Bir saattir, inanın.’
Komser güldü : ‘Çok fazla kalmış, artık çıkarın.’

Arkasından telefon kapandı ‘Çat’ sesiyle,
Ahmet İsmailoğlu tanıştı stresiyle.

Dedi : ‘Bizi boş buldu ahlaksız, tabak gibi,
Öylesine oydu ki; dolmalık kabak gibi.

‘Çok kalmış’ mış ‘Çıkarın’. Olur mu lan böyle laf?
Edeyim de şimdi gör, senin ananı tavaf.’

- 4 –
Ahmet İsmailoğlu şapka taktı bereye,
Kim görüp altındaki bereyi irdeleye?

Giyindi paltosunu, aldı şemsiyesini,
Öfke ile kavradı bastonun tepesini.

Buyruktur ki yağdırdı koşan adamlarına,
Adamlar şaşkın şaşkın baktı patronlarına.

Böyle görmemişlerdi patronlarını, kızgın;
Adam oluvermişti sanki vahşi bir kuzgun.

O gitti, onlar baktı arkasından merakla,
Dediler : ‘Ulu Tanrı ‘m, bunu sen koru, sakla.’

Herif tam keskin sirke; küpünü patlatacak,
Ya birini vuracak, ya kalkıp oynatacak.’

Şoförü koşuşturup açtı arka kapıyı,
Adam söyleniyordu. Kesmedi lakırdıyı.

Bindi İsmailoğlu, ‘Çek’ dedi ‘karakola.’,
‘Daha ne bekliyorsun? Sürsene be budala.’

Özel araç canlanıp asfalt yola atıldı,
Yoldaki arabalar konvoyuna katıldı.

Şu senin, bu da benim ve karakol göründü,
Oto durdu kapıda, bizimki yere indi.

Karakola dalışı yellere benziyordu,
Zira; aklı içinde öfke kolgeziyordu.

Girdi ki; makamda var vakur, ciddi bir komser,
‘Karakol’ dediğinde yılışıklık ne gezer.

Bizimki oturmadı, yere-mere bakmadı,
Şikayet arzederken asla duraklamadı.

Dedi : ‘Sayın komiser, ben kendim davacıyım,
Sorunumu halledin, sizlere duacıyım.

Biri telefon açtı yerimde otururken,
Bana bir madik attı öyle durup dururken.

‘Boru mevcud mu?’ Dedi. ‘Evet boru var.’ Dedim,
Bende mevcud olanlar hakkında bilgi verdim.

İstedi 30 santim boyunda kurşun boru,
Dedim : ‘Gönderelim mi istediğin boruyu?’

‘Hayır.’ Dedi. ‘Gönderme. Sok münasip yerine.’,
Gururum zedelendi bu sözler üzerine.

Bir saat sonra çaldı telefon, ben dururken,
Bana yapılan şeye öfkeden kudururken.

Bu seferki belirtti komiser olduğunu,
Öyle sapık bir iti arayıp durduğunu,

O nedenle de sordu benden böyle birini,
Ben hemen onayladım komserin sözlerini.

Sordu söylendiğini sözün ne kadar önce,
Güldü, ‘Bir saat önce’ dediğimi duyunca.

Resmen dedi : ‘Çok kalmış. Çıkarsana sen onu,
Yoksa fazla mı sevdin borunun kurşununu?’

Ahmet İsmailoğlu, dedi; ‘Bu yüzden geldim,
Suçluyu bulmanızı istiyorum, efendim.’

Komiser dik dik baktı gözlüğünün üstünden,
Davacıyı döndürüp inceledi geriden.

Dedi : ‘Aman efendim, çıkarır mı hiç insan?
İşlem yapamayız ki; kurşun boru olmadan.

Şurya gelene kadar sanki duramamışsın,
Adam seni aldatmış; boruyu çıkarmışsın.

Yerinde kalsa idi 30 santimlik boru,
Söz konusu olmazdı ne sorun, ne de soru.

Biz de kalkıp şahane bir suçüstü yapardık,
O ahlaksız herifi çıra gibi yakardık.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun
ARAP isimli Şiirsel Gülmeceler ‘inden > 65 -74/100)

Halil Öğretmenime

hiç öğretmeninizle dost oldu mu

yada sırdaşınız

o kadar kızarlardı bana

ama o kadar da severlerdi

beni

bilirlerdi

hiçbir kötülük düşünmezdim ki

kendi doğrularımı bağıra bağıra söylerdim

mesela en yakın dostum

Halil Öğretmenim

hiç dersime girmemiştir

ondan ders dinleme zevkine erişmedim

ama

sohbet etme imkanı bulduğum için

gururluyum

ki onunla saatlerce saatlerce sohbet edebilirim

hiç sıkılmaz beni dinlerken

beni ben yapan doğruculuğumla gurur duyar

aşka dair ne acı çektiysem ilk onun haberi olur

düşüncelerimi ilk ona söylerim

sevinçlerimi

hatta Mehtap’ı bile ilk ona söyledim

beni sevdiğine bana saygı duyduğuna

o kadar eminim ki

kendim kadar

yoksa

13 sene

dile kolay

benim kahrımı çeker miydi?

Hz. Ali’nin bir sözünü çok severim

“bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” demiş

iki kişiye ömrümü veriyorum

ellerinizden öpüyorum

sizi seviyorum

öğrenciniz Mehmet.

1 Haziran Engelliler Şenliği

Engelli yasamak

yaşamak

engellere rağmen güzel

kimimiz kör

kimimiz sağır

kimimiz topal

kimimiz zihinsel engelli

hatta spastik bile var içlerinde

yani ben

yaşadığımızın ispatıdır

Engelliler Şenliği

ben bugün

onların gülmesini izleyeceğim

dans edeceğim

şarkılar, türküler söyleyeceğim

yaşanmışlıkları paylaşacağım

onlarla

yaşamanın ne demek olduğunu tekrar anlayacağım

ben kendimi bulacağım onlarla

hatalarımı bulup

tekrar irdeleyeceğim

bugün Engelliler Şenliği

bugün ilk gün

ilk defa yapıldığı gün gibi heyecanlıyım

tüm engellilere kutlu olsun

destekler istiyorum sizlerden

Paraf’ım ve etraf ailesi olarak

istemeye de hakkım olduğuna inanıyorum

mesela bir makale

mesela bir yazı

yada şiir olabilir

istiyorum çünkü

her insan

potansiyel bir ”ENGELLİDİR”

Eski(di) Tarihin

Taş devrinden kalma sevginle devrimdesin,

Devrettim sevgini, her gün yeniden kendime.

Biraz yontuldu, biraz cilalandı,

Ama devirler atlayıp, yine bana vardı,

Varmalara varıp varıp, özüme demir attı.

Savaşlarda ön safta,

Barışlarda mühür gözlerinin izi.

Biraz lale devri,

Biraz Fatih’in fethi,

İstanbul’ laştım…

Surlarımı yıktırdım,

Tarihimin ve kimliğimin bütün izleri sevginle doldu.

Çoğu zaman ataların ölmez sözleri oldu

Halâ ilk çağ tarihi taşıyor gelişin,

Gidişinin tarihini yazmadı.

‘Terk Etmedi Sevdan Beni’ tarihli halâ.

Ve halâ benden gitmedi.

Sen gittin…

Ama taş devrinden kalma sevginle halâ devrimdesin.

Daha hangi kurulu düzenlerimi bozacak?

Yeniden hangi devirlerime hükmedecek?

Sen bile tahmin edemezsin!

 

28.05.2009

Züleyha SELÇUK

Hayrettin TAYLAN

Rüzgar anılarını sürüklüyor çöllere. Bir ahu festivalindeyim eskisi gibi ılık değil, bakışmalar, yanmalar, sensiz anmalar. Safari yapıyoruz, Leyla ile leyli özlemlerimiz depreşir, yaralı bir ceylan koşar yanı başımda sen sanır kala kalarım. Ürkek bakışlarını ezbere biliyor olmalıyım ki ceylanların yüreğindeki kimyanın şifresi seni bana aklar pınar bakışlım.

Efsunlu hayaller yapraklarını vedaya açmış gibi hüzünlerime son kez bakar. Aşk bitmez bir sancı, sensizliğe bir bahar daha ömür ektim. Ah sütperim, gül nazlım, sevdalım, hazan yapraklım, yüreğime sardığım düşlerinin düşmüş halinden kaldır beni. Ya da gel aldır beni bakışlarınla yok olduğum, anlam içre anlamlı şiirlerimin felsefi derinlerinden.

Mahmuzları pırıl pırıl hasretlere döşenmiş mayınlı seni isteme yolundayım. Hangi güzele baksam senli bir mayın patlar. Benimde parçalanırım. Toplar parçalarımı tutkular ya da beklilerin kavuşmaları. Ölümsüz kalır içlenişimizin seyri…

Çığlıklarımı duyan kentli bir Leyla dörtnala koşular yapar yalpalanmış yüreğimde… Geceleri aşıyor, gündüzleri sahipleniyor varmak için aşkın denizine. Senli bir kayaya ayağı takılıyor düşüyor düşlerimin tam orta yarasına. Yaram içre yara oluyor yar… Bunca yarama bir de o değiyor.

İçimde yemlenen olmazlar, yangınlarını sularıyla taşıyorlar iç küreme. Nerde yansan, nerde anılsam sular serper kara sevdanın ak damlacıkları.

Ölümsüz bir yol tanımış bir tutiname, belki de bizi mutluluğun ülkelerinde huzura erdirir. Dargın olduğum dağlarına gül mü eksem, zakkum mı bilmiyorum. Hırçın tutku dalgasını taşıyor millerimi beni metafizik çizgide duruluyor. Sağlık, huzur, beladan uzak bir hayatı her an ütüleyerek yaşamak andındayım. Sensizliğe asi olmuyorum; ama her yanımda “Asi nehri akar denizlerine benden kirlenmiş özlemler taşır.

Beklentilerimin bentleri yıkılıyor, surlarımın saçakları saçlarına dolanıyor.

Kayboluyor, kayıpsızlığımın son sahnesi. Yeni bir senaryonun burç yıldızında gamze okur ve beni çakarak bulur. Gülüşlerin gibi her sabahı paklıyorum hayata. Sözlerin kement etmiş; ama yaşıyor olman ve de bir gün yanımda olma umudunun bayrağının salınıyor olması aşk ülkemin özgürlüğüne kanıttır vatan bakışlım.

Beklemelerin çıralı titreyişleriyle bir melodi sızar arzularımıza. İçimizdeki sözlü hüzün, son yapraklarını dökerken incindiğin mercan özellerine. Biraz irkiliyorum, neden seni bu kadar yaralı bıraktım aşk cennetinde. Neden Kevserlerinde yıkanmadı hasretlerim?

Aşkın amorlarında yürürken sürgün günlerim, sen destanı güneşimi kapatır. Gündüz bile senli geceleri yaşayan yerli bir hayalin mecnunuyum.

Kuyruklu yıldız kayar düşlerimize son dilek olur gelmeler. Kendi huzurumuzun gölgesinde gerdanınıza gerilmiş günlerin son hüznü siler beyaz gülücüklerimi eklerim ümitlerimin güneşi.

Kapılar arası kapılar aralanır ve yarim sallanır hiç yaşanmamış aşkların huzurunda. Kollarında sevgiden geçer, geçmiş zamanın ve bütün ömrümün açlıkları. Beni sana çağırır, beni sende ağarır hayatın özelleri.

Sevdaya gülümser, aşkla yaşanmış hayatın suları. Duruşumuz kendi siluetimizin gölgesinde serinler kavuşmaları, acı diner, eskimiş yaralar kapanır, yenilenmiş heveslerin bütün beyazlarında hayat bizi bize sobeler ceylan yüreklim.

Hayrettin TAYLAN

Candan Olsun

İlk sözün merhaba olsun

Son sözün elveda olsun

Hayatta bir şey ebedi olsun

Yeter ki sevgin benim olsun.

 

Çok sevdim seni tanıdığımda

Çok üzüldüm senden ayrıldığımda

Canım feda olsun senin yolunda

Yeter ki sevgin ebedi olsun.

 

Gönlüm senin güneşin olsun

Dertli günlerim benim olsun

Seni unutursam yazıklar olsun

Yeter ki sevgin candan olsun.

Sevme Beni

Sevdanın ateşiyle yaktığın o gün,
Ellerimden kayıp gittiğin o gün,
Veda edip de bıraktığın o gün,
Mehtabı unuttum işte ben o gün,
Elimde resminle ağladım durdum gülüm…

Belki bir gün ben de seveceğim,
Elbet seni de kalbime gömeceğim,
Nöbet yerinde o günü düşleyeceğim,
İşte o gün seni hayatımdan sileceğim…

Binbir Gece Masalı

Kara ufkun ağarması
Bin bir Gece Masalı ‘dır.
Bu ülkenin kalkınması
Bin bir Gece Masalı ‘dır.

Oynuyorsa eğer anan;
Gülüyorsa eğer baban;
Düşünde görsen de; inan
Bin bir Gece Masalı ‘dır.

Fiyatların düşeceği,
Keselerin şişeceği,
Evde et-met pişeceği
Bin bir Gece Masalı ‘dır.

Sanayin yücelmesi,
Borcun-morcun incelmesi,
Çalışanın dincelmesi
Bin bir Gece Masalı ‘dır.

‘Tarım kalkındı’ Derseler;
Buna benzer ot yerseler;
Binbir yemin ederseler;
Binbir Gece Masalı ‘dır.

Hışım gibi bir ihracat,
Pire kadar bir ithalat,
Kişneyerek şahlanan at
Bu ülkenin kalkınması

Çalışana kolay ekmek,
İsteklere kulak vermek,
Bu gidişe bir son vermek
Bin bir Gece Masalı ‘dır.

Vatan derdi, ulus derdi,
Onu dedi, geldi, verdi,
Etle bayram eden kedi
Bin bir Gece Masalı ‘dır.

Yoksula çekilen piyaz,
Tatlı tatlı çalınan saz,
Yaktıkları ateş, alaz
Bin bir Gece Masalı ‘dır.

Öküze yem, sana gıda,
Kalmayacak iş askıda,
Yüzecekmiş tekne suda,
Bin bir Gece Masalı ‘dır.

Doğması beklenen güneş,
İşsizliğe karşı savaş,
Bolluk için uğraş, telaş
Bin bir Gece Masalı ‘dır.

Öğretmene saygı-maygı,
Ulus için kaygı-maygı,
Çul yerine yaygı-maygı
Bin bir Gece Masalı ‘dır.

İşçiye zam, prim, mesken,
Yoksula don, gömlek, cepken,
Gittiğimiz pupayelken
Bin bir Gece Masalı ‘dır.

Esnaf için ayrılan fon,
Beklenilen hayırlı son,
Kıçımızı örtecek don
Bin bir Gece Masalı ‘dır.

Dikçe tutun alınları,
Giydik yine nalınları,
Bunun pembe yarınları
Bin bir Gece Masalı ‘dır.

Aksaklığın düzeldiği,
Haksızlığın ezildiği,
Fırtınanın kesildiği
Bin bir Gece Masalı ‘dır.

Sakatların iş bulması,
İsteyenin okuması,
Belimizin doğrulması
Bin bir Gece Masalı ‘dır.

‘Bitti’ Deniyorsa ‘talan’;
Çalmıyorsa falan-filan,
Bil ki; onun tümü yalan;
Bu ülkenin kalkınması

Sağırların duyacağı,
Karınların doyacağı,
Artık güneş doğacağı
Bin bir Gece Masalı ‘dır.

Bir şeyleri öğrenmemiz,
Yalanlara gelmememiz,
Sağduyulu davranmamız
Bin bir Gece Masalı ‘dır.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 – 203)‘ nun
NENNİ DE FERİDE ‘M, NENNİ isimli Taşlamalar’ ından > 54 -58/104)

Seni Sevmek Ne Kadar Zor

Korsan

Cemalin gitmez gözümden

Nuru ihsan oldun özümde

Acı tebessümler yüzümde

Seni sevmek ne kadar zor.

Adına türküler yazdım

Ben bu canımdan geçtim

Seni sevmekten bezdim

Seni sevmek ne kadar zor.

Elem benim keder benim

Acı benim ağıt benim

Aşk ateşine yanan benim

Seni sevmek ne kadar zor.

Sen Giderken

Sen giderken;

Yarım kalan bir şeyim olmadı.

Başlamadım hiçbir şeye

Hep yarın dedim.

Yarınlarıma gizlendi sevgim.

Adını koyamadım utangaçlığımın

Hala sevginin aradığı bir kaçağım!

Ne zaman bulur beni sevgin?

 

 

Sen giderken;

Sana içimi dökmek ne kolaymış yeni anladım,

Yapamadım!

Sen gitmeden; duruşun karşımdayken hala,

Sevdim diyemedim…

Sen giderken;

Son bakışını saklayamadım hatıramda,

Bana sevenin gözüyle bakışın olmadı.

Sıradan bir insan kimliğimle sana tanıştım,

Ve öyle vedalaştım.

 

Sen giderken;

Ne çok şey kaybettim yeni anladım,

Keşke senli sözlerime o zaman başlasaydım.

Susmasa konuşsaydım.

Sen giderken;

Ben suskun bir şarkıydım,

Şimdi bütün kemanlarla ses veren sevdama sığındım.

Sen giderken; akortu düzen tutmayandım.

Oysa ne kolaymış,

Şiire, şarkıya, türküye gizlenip;

Seni sevdiğimi söylemek.

Şimdi bir şarkı dinle ‘boş kalan çerçeve’

Sonra bir türkü ‘yarim senden ayrılalı’ olsun.

Şiirler benden gelir;

Sen daha çok şiirime konu olursun.

 

04.03.2009

 

Züleyha SELÇUK

 

Hayrettin TAYLAN

Fırtınanda yuvarlandım Leyla’nın Mecnun için gözyaşı döktüğü ahu soflardan. Bir ardıç ağacı büyümüş gözyaşlarının sularıyla. Avuç topladım, avuç içlerim kanadı, anılmışlığın kırmızlığından yedim.

Sorgularının serap hali eğilir, sen sulara su dersi verirken, ben sensizliğe susamışken, aşk küresinde buzullar erir.

Bakışınla deniz olur, akışım ve tutuşum. Gelgitlerinde ”gelin olma” benzersiz bir duruşla beyazlarını saklıyor ruhun sarayından.

Gelmelerini, sevmelerini, saklarsın zamanımın zulasına. Söz olursun, sözcükler ağlar, göz olursun gönül gözüm görmez olur, aşk olursun süzersin, işlersin resmimi bensizliğine danteline bam telinden çala çala, çalakalem gitmelere kanun olur söylenirsin derdimin en ince cevabına.

Işıltın bedenimi armalar, yediveren bir yürek ülkesi olur, üst bir rütbenin süvarisi gibi gülüşlerinin yollarına cephemi açar önce kendimle sonra sensizlikle savaşır, dururum.

Ayrılık dağlarımdaki buzul sıcak gelişine hazır. Uykusuz gecelerimde nefesin kapımı yoklar. Her ışıltıdan bir sen eser gibi beklemeyi ezber etti ummalarım. Her zil senden sanarak babasını içten bekleyen yeni yürüyen bir çocuk gibi koşar bakar ve susarım. Yine sen değilmişsin meğer zili çalan, zamansızlık ya da öylesine bitlenmiş bir bekleyiş.

Yanımda değilsen, ne yanım yansa, ne zulüm, ne de işkence görsem yüreğinde olmak bir tanem sonsuz bir haz bırakır unutur giderim.
Susturduğumuz, suskularla mecburlara yolcu ettiğimiz meçhul anların şafağında bir bülbül öter, beni senden okur. Gagasını gül dalına koklatır, senli ötelere beni taşır. Dirençlerimizin yıldız döngüsünde, gece seni bana anlatamaz. Ay bile çeker gider, yıldızlar umursamaz sensizlik yıldız kardeşliği sayılmadığından.

Hızla tükeniyor Ammanlarım. Konforsuz ıhışlarla savrulan bir öz bulutu arta kalan özlemlerimi çalıyor umutlarımdan. Kendimi arıyorum, kendi cephemin yaralı, yamalı her anında. Vurulmuşum, sana varamadığım her demin eminlerinde. Gündüz güzellerin yazı, geceler çok hain, karışıyorum her mevsime. Ne yana baksan güz. Gözlerim sararmış umutların yaprağını görür üstüne seni yazar ve gel diye, sev diye.

Özleminin dayanılmazlığıyla yaşamak, ağır gelmeye başladı, inceldi bağrımın ağır aksak yürüyüşleri. Gayrı tırmandığım kavilya tepemde ceylan bakışlarından ölümcül kavuşumları gagalıyor bülbülüm.

Kahredici bir yıpranış, yüreğim şimdi sığıntısına kuramsal amaçları süzer. Sızısından acılar tüllenir. Yanık bir türkü olur, kavuştuklarında yol verilmiş sevdaların kavuşamazlığı sazla nazlanır.

Sevda heybemi almışım sırtıma koca İstanbul ‘da seni ve dertlerimi aşıyorum. Allanmış pullanmış göğsüne yaslanıp, ellerimi boynuna dolamayı taşıyorum. Ben kokan tenin terinde uyuklasam kadınım, yıllar yılı uyusam, bir kıtmir beklese, bir Aslı ekle beni MSN ‘e…
Bin bir renge çağrılı, her söze ağrılı, cilalı sancılarla buluşmalara aklansak. Yeniden seni beklesem, ilk beklediğim gün gibi.

Bekleyişler, özleyişler, serzenişler, terk edilişler, sofrasında beyaz gül reçeli olsan, aşk ekmeğime sürsem, üstüne üstüne süt beyaz teninin beyazlığını sürsem ve öylece kalsa bu sofra bir ömür.

Yüreğimden kopan çığın sesiyim yazıyorum sana. Bilsem ki anlayacağını tüm karlarımı, tüm yaralarımı, tüm arlarımı gönül bağına getirirdim. İlk buluştuğumuz yere bir gül diktim, sensiz geçtiğim bu bahar gidip yapraklarından gül reçeli yaptım. Her sabah kahvaltıda bir kaşık yiyorum. Bir gün geleceğini bir bilsem, en tadılası gül reçelleri alırdım sana. Tutkuların en yüce amaçlara sırtlandığı bu anlaşılmaz ruh devriminden hiç unutulmayan şarkı anlatır seni. En güzel şiirlerin dizeleri, dizinde kalmamı özetleyebilir. Seni nasıl sevdiğimi, söylemler, söylenenler bilemez, özetleyemez hiçbir şey aşk dağımın dağlanışını bilesin.

Hayrettin TAYLAN

Esnaf Beratı

Her sabah bismillah’ la esnafın dükkânını

Süpürüp temizleyip açması ne güzeldir.

Ne güzeldir silmesi camını, tezgâhını,

İlk çayını helalden içmesi ne güzeldir.

 

Gelene güven veren ta gönülden bakışı,

Elinin, önlüğünün o gül gibi kokuşu,

Raflara, çuvallara özenle dokunuşu,

Malın sağlamlarını seçmesi ne güzeldir.

 

Zerre kadar hiyleyi bilmeyen terazisi,

Sattığı baldan tatlı, kaymaktan güzel sözü,

Müşteri güvendiren nurla süslenmiş yüzü,

Vitrini bismillah la açması ne güzeldir.

 

Pirinci taşsız, beyaz, bulgurları kehribar,

Şekerleri bembeyaz, unu kardan daha kar,

Tarçında, karanfilde bin baharın tadı var,

Baldan gül kokusunun uçması ne güzeldir.

 

Neye baksan helaldir, zerresi yok haramın,

Zira künhüne varmış bu geçici dünyanın,

Sadeyağ Trabzon ‘un, makarna Ankara ‘nın,

Peyniri kıldan ince biçmesi ne güzeldir.

 

Ne güzeldir parayı kazanması helalden,

Ne güzeldir parayı kazanması helalden,

Ne güzel çıkmaması Rabb ‘inin dediğinden,

Helalinden alması, satması ne güzeldir.

 

Ne güzeldir akması terinin damla damla,

Ne güzeldir tartması malı gram gramla,

İşinin olmaması ne güzeldir yalanla,

Çürükleri hep çöpe atması ne güzeldir.

 

Barlıoğlu diyor ki; vicdan güzel bir şeydir,

Hiyleyle kazananlar ne ağadır, ne beydir,

Esnafın doğrusuna gülden önlük dik, giydir,

Geceleri vebalsiz yatması ne güzeldir.

 

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003)’nun

MÜHÜRLÜ KİLİT isimli Felsefi Şiirler ’inden> 410 -411/412)

Gülüm

Güz günü seni gördü gözlerim,
Ümitsiz dünyama gülen o gözlerin,
Lütfedip sende sevsen beni güzelim,
Üzmeyip beni, sen mutlu etseydin…
Mehmetçiğin zoruna gitti o son sözlerin…

Aşktı O

bilemezdim

senin

ne zaman geleceğini

fakat

zamanını beklerdim

kapım ne zaman

çalsa o mu geldi diye

heyecanlanırdım

deliye dönerdim

bu sefer geldi diye

geldin

fakat

aşkımı getirmeden

geldin…

Ki Gözyaşlarım Şiirimdir

Hayrettin TAYLAN

ve şimdi
yine biraz yalınç uzamlardayım
yine yazmak arası yazılmak sana
ki kelimeler
kendilerini
hep yaşam sanmışlar

Ki ben şairim ağlayamam

Ki gözyaşlarım şiirimdir

ruhun caddeyle buluştuğu uçta, hislerin sisleri bulur beni

rüyada izlenen bir kadın gibi uzanmış heveslerim

ne çok da şey kazanmış gibi uyanıyorlar sabahsızlığa

ki sen orda ben buradayken neyin anlamı ney çalsın hasrete

ve gözlerimdeki ışışta şeklin pür cemal olur
bir elim hep cebimde unutma bunu
dünyaya sığmıyorum da ondan biraz
aman yarabbi neredeyse beni tanımayacak
Kumru sesinsen gitmenin hevesinden başım önümde bu ara
dayanamam  ki  böle  üryan halde  umursamazlığına
kanatlarına bu sokak ne kadar da dar ve sesleri
sevda sevda yanmışlar…

ben yanmışım anam…

anam ağlıyor

ki anam ağlamışsa bu aşkta

bu aşk bitmiştir ben gideyim gayrı

Ki ben şairim ağlayamam

Ki gözyaşlarım şiirimdir

sen ağla, sen git, sen gelme

ben yazılayım, ben bekleyeyim, ben süzüleyim her şeye

bu aşk bitmiştir, bu yara kanamış ve de kapanmıştır eskiz gülüm.

Hayrettin TAYLAN

Çok Şey Mi İstiyorum

Çam ağacı yapraklı bir güne uyanmak istiyorum,

Cılız bir dereden akan su sesi olsun kulağımda,

Her sabah açık penceremden kuş sesleri dolsun odama.

Sonra bir mektup bulayım masamda,

En uzaktan; senden gelmiş

Ve özlemle işlenmiş sözler yazılsın satırlarında.

Haziransız yaşansın seneler,

Ben yeni başlamış olayım sevmeye…

Dostların başlattığı senli sohbetleri

‘O da özlemiş’ sözlerim bölsün,

Biraz hayale dalmak istiyorum.

Yalın ayak ve yorgun omuzlarla yürümek,

Toprak yollarda.

Bir köprü başında demli bir çay yudumlamak istiyorum

Sonra memleketimin gülen çocukları düşlerime uğrasın

Biraz çocuklaşmak istiyorum.

Ağırlaşan sancılı anılarımı sandıklara kapatıp;

Sıyrılıp girdaplardan,

Bana uğramış bir sen istiyorum.

Dingin bir ruh bulunsun özümde.

Kendime sataştığım günler koparılsın günlüklerimden.

Ben kendime yabancı kalmak,

Acıyan çağlarıma sırtımı dönmek istiyorum.

Yaşamak Güzelse;

Güzelleşmek İstiyorum.

 

23.05.2009

Züleyha SELÇUK

Özlem

Gece karanlığı çökünce üstüme

Bir hüzün dolar yüreğime

Geride bıraktığım sevgilime

Ulaşmak isterim delicesine.

 

Bu günler bir bir geçecek

Askerlik elbet bitecek

Teskereyi alıp döndüğümde

İçimden ağlamak gelecek.

 

Sarılacağım çılgınca boynuna

Anlatacağım her şeyi gözyaşlarımla

On beş ay çektiğim hasreti ve özlemi

Dindireceğim o mutlu anda.

Rüya

Arjin

dün gece seni gördüm düşümde
gülümsüyordun bana
gel… hadi gel diyordun
ben sanal değil gerçeğim
kanlı canlıyım
haydi dokun bana
korkma sevmek dokunmaktır
haydi dokunsana bana…
uzatırken elimi ben, uzaklaşıyordun benden
haydi gelsene diyordun
kahkaha atarak alaycı bir tonda
sonra bir ormanda
koşarken buluyordum kendimi
sahi kimi kovalıyordum ben
yoksa kaçıyor muydum birinden
sonra bir sürü insanın arasında buluyorum kendimi
tanıyorum seni gülümsemenden
ateş topu gözlerinden…
daha önce hiç görmemişken seni.
elini uzatıyorsun gökyüzüne “bak görüyor musun şu YILDIZI”
gökyüzünde milyonlarca yıldız “hangisi nerde?” diye soruyorum
gülümsüyorsun gözlerinden ışıklar saçıyorsun
birden bire gökyüzü kararıyor
kayboluyor bütün yıldızlar
bir tek yıldız kalıyor ve gittikçe yaklaşıyor
artıyor parlaklığı
ve yıldız sen oluyor
sen yıldız
ürperiyorum
üşüyorum
aniden

yıldız uzun bir kablonun içine girip
uzayın boşluğunda dağılıyor
parçalanıyor zerrecikler halinde
dağılıyor

güneşe doğru…


gece zifir karanlık
etraf’ımda bir çember
ve “etraf” aniden aydınlanıyor
çember daralıyor…
çember
“etraf”
sanal
uyanıyorum.
tatlı bir güneş ışığı
usulca aralayıp perdemi gözlerimden öpüyor!

İşim Yok

Benim işim yücelerden yüceyle,
Fikirsizle, barbarlarla işim yok.
Ben sır için yola çıktım geceyle,
Baş kesecek serdarlarla işim yok.

Bir çobanım engin derya peşinde,
Öz gerçeği arıyorum düşümde,
Ben merakla yara açtım başımda,
Tuz yalayan davarlarla işim yok.

Malacıyım; eksik, gedik yamarım,
Nerde eksik görsem işte ordayım,
Göğe doğru yükseliyor surlarım,
Alçak kalmış duvarlarla işim yok.

Nefese tutundum, içime girdim,
Sonsuz dünyaları hayli gezindim,
Dil bağlayıp sessiz sessiz ezildim,
Feryatlarla, havarlarla işim yok.

Gördüm eksiğimi, dövdüm dizimi,
Duydum dilimdeki kendi sözümü,
Bir ulu silleyle açtım gözümü,
Boşa kalkmış şamarlarla işim yok.

Çubuklarla iplik iplik çırpıldım,
Nabza girdim, hayran oldum, çarpıldım,
Yürek oldum bileklerde çırpındım,
Kansız kalmış damarlarla işim yok.

Kalemime defter ettim döşümü,
Çekip attım her çürümüş dişimi,
Bırakmadım hiçbir fala işimi,
Şansa kalmış kumarlarla işim yok.

Değerlidir damarlarda zerre kan,
Değerlidir kükrüyorsa bir volkan,
Derya farksız olmalı bir deryadan
Susuz kalmış Ummanlarla işim yok.

Dalmadım bir suya ben iki kere,
Tere ekilmişse bitmeli tere,
Acemi dülgere keskin testere;
Boşa gitmiş zamanlarla işim yok.

Yolum menzillerin sonuncu yolu,
Döndü tekerlerim düşmedi pulu,
Benim meydanlarım silme dopdolu,
Bomboş kalmış meydanlarla işim yok.

Gözlerimin yaşı arkamda izdir,
Tozlara bulanmış amma temizdir,
Binbir derdi iyi eden bir sözdür,
Dertten bilmez handanlarla işim yok.

Ok attım, hepsi de menzile değdi,
Kahrımdan korkanlar başını eğdi,
Yerini bulmalı fikirler şimdi,
Laf seçemez nadanlarla işim yok.

Barlıoğlu der ki; çektim, çevrildim,
İnsan oldum, insanlıkta sivrildim,
Başak oldum topraklardan derildim,
İblislerle, şeytanlarla işim yok.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun
Mühürlü Kilit isimli Felsefi Şiirler’ inden > 78 -81)

Milliyetçi

size ben bu sefer amcamı anlatmak istiyorum

anlatacağım

dünyanın hiçbir bağımsızlık isteyen

örgüt masumlara silah uzatmazken

bizim ülkemizde

üstelik Çanakkale’de birlikte can verdiği

halk için

sözde bağımsızlık istemiyle örgüt kurulup

masum vatandaşları katlediyorlar

amcam Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü mezunudur

Milliyetçidir

ama öğretmenlik yapmaz

yıllar geçer

tek kızı var o da

kanserdir

masraflarının altından kalkamaz

hastaneye götürürken Ankara’ya

Milli Eğitim Bakanlığına Öğretmenlik için başvurur

hemen kabul olur

annemle ilk sevincini paylaşır

der ki “ağam’a söyle öğretmen kardeşi var ”

“nereye ataman oldu” diye sorar

annem

“Diyarbakır’a” der

günler geçer

o kadar çabuk geçer ki

göreve başlamasına beş gün kala

önce gitmek ister

yengem

giydirdi takım elbiselerini

“bakın dedi dünyanın en yakışıklı

öğretmeni geliyor”

bizlerden bir assolist gibi

alkışlama…

güler

herkesten birer hediye alır

ve yola çıkar

Diyarbakır Hazro’da göreve başlar

gider gitmez arar

“ağam der burası cennet gibi”

meğer biz üzülmeyelim diye pembe yalan söylüyormuş kendince

bir akşam uyurlarken

amcam ve arkadaşları

basmışlar evlerini

götürmüşler dağlık araziye

propagandamızı yapın sizi serbest bırakacağız demişler

amcam Milliyetçidir demiştim

düşüncesinden vazgeçmez hiçbir zaman

başlar Türklük, nutuk atmaya

bir de İstiklal Marşı okur

ötekiler yapar istediklerini

“sizi serbest bırakıyoruz” derler

komut bellidir

kaçarken vur

vurdukça ölürler

amcamı farklı öldürürler

iki taramalı tüfeğin şarjörünü

boşaltmışlar.

Ehl-i Aşıklara

Kulliyat

Mekanı rahmandır divanı Muhammet

Dergahı gönlümüzde ebedi bitmez muhabbet…

Nesli Ademiz, ezel mirasımız Havva’yı ararız

İblis kovdurtmuşsa; yar gönlünü kıldık cennet

Sevdiğimiz kanmaz bize eğilmeden kaynağımıza

Sularımız Nuh-u Tufan boğar, buluruz aşkta sükunet

Bakarsın ibrahimde kör bıçağız, Musa’da diri asa

Kuyulardan sultan alırız, Züleyha’da aşkı şehvet

Bela’ya müştak olmuşuz, Elest meclisinde sözümüz

Zekeriya ile AH’lar yutup, içeriz şerbet-i şehadet

Ateşlere yürürüz nar-ı cehennemde yanmamaya sebep

Kor olur yüreğimiz kül çıkmaz duman tütmez ebed müddet

Ehl-i aşığız biz ölüm bilmeyiz, Misli Anka olur doğarız

Nefes alınca yar dudağından dökülür bize ab-ı hayat…

Ağaç kovuğunda Yahudilerce sıkıştırılıp testere ile başı kesilen Hz. Zekeriya İlk testere darbesinde AH edince Allah (c.c.) seslenir Zekeriya’ya; Ey Zekeriya bir daha AH edersen izzet-i hakkım için seni helak ederim… susar o an itibari ile aşık…