Yaşamı
Öze geçmeden önce önemli bir nokta üzerinde durmak istiyorum.
Şükrolsun ki; bugün ülkemizde ulusal bir bütünlük içindeyiz. Yurttaşlarımız arasında sen-ben yoktur. Sınıf yoktur. Buyurgan-tapkın yoktur. Sınırlarımız içinde yaşayan ve bu yurda yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk‘ tür, herkes bizdendir. Yasalar karşısında kimsenin kimseye üstünlüğü mevcut değildir. Ve biz, bunu Cumhuriyet‘ e, onun kurucusu olan Büyük Atatürk‘ e borçluyuz.
Cumhuriyet‘ ten önceki teokratik ve onu izleyen monarşik dönemlerde, ne yazıktır ki; durum hiç de böyle değildi. Yurttaşlarımız arasında sen-ben vardı, sınıf farkları vardı, buyurgan vardı, tapkın vardı. Herkes kendi ulusal kimliğiyle anılmaktaydı ve piramidin çatısındaki Osmanlılık bir din, bir inanış birliğinin simgesiydi. Yurttaşlık yoktu, teb‘ alık vardı. Osmanlı, saraylı olanlardan ve saraylı olmayanlardan oluşmuştu. Saraylı olanlara “Saltanat” ve saraylı olmayanlara da “Halk” deniyordu. Bunlar iki karşı sınıf ve iki zıt kutup gibiydi. Sadece bir şeyde değil, her şeyde ayrılıyorlardı. Edebiyat da öyleydi. Bir yanda bir Saray Edebiyatı soluk alıp verirken, obir yanda Halk Edebiyatı yaşamaktaydı. Saray Edebiyatı Arapça‘ nın, Farsça ‘nın hükmü altındaydı. O bile bir başına Arapça, bir başına Farsça değildi ve zaman zaman, yer yer Türkçe sözcüklerle yamalanmakta ve o yamalanmış bohçanın adına da “Osmanlıca” denilmekteydi. Bir bakıma; Arap ve İranlı şiir söylüyor, öykü-roman yazıyor, yazı-başyazı döşeniyor, Osmanlı dinliyor, okuyor, özeniyor, yansılamaya çalışıyor, Osmanlı‘ nın herekesiz Arapça hevesi yüzünden; birinin yazdığını obiri okuyamıyor, butekinin söylediğini öteki yazamıyor ve bazen, yazan kendi yazdığını bulup seçemiyor, davranış “Kel Ahmet Çeşmesi” ni “Gül Ahmet Çeşmesi” ne, “Van Kalesi” ni “Kan Kalesi” ne ve daha böyle binlercesine döndürüyor, “Bab-ı Ali kapısından mürur edip geçerken, bir süvari tek atlıya tesadüfen rast geldim.” Vari ne dediğini bilmezliklere yol açıyordu. Çünkü saray, kendi dilini konuşmayı küçüklük varsayıyor, elin dilini de ancak bu kadar konuşabiliyordu. Halk sarayın dediğini anlayamıyor, saray da varsın iyice anlamasın diye onunla kendi arasına Çin Sedleri çekiyordu.
Bu tutarsızlıklar yüzündendir ki; halk, kendisinden saymadığı saraya karşı kendi edebiyatını oluşturmak zorunda kalmıştır. Onun, halkın büyük bir kolaylıkla anladığı, candan-gönülden sevdiği ve her koşul altında pekilendiği kendi ozanları, kendi öykücüleri, kendi romancıları vardır. Halk arasında “Halk Aşığı”, “Hak Aşığı” denen ozanlar bunlardandır. Çayevlerinde öyküler anlatan “Hekatçı” lar bunlardandır. Olayları alaya alan “Meddah” lar bunlardandır.
Molla Cami‘ nin “Mevlana nebi-i nist amma kitabı hest” yani; “Mevlana peygamber değildir ama kitabı vardır” diye övdüğü Celaleddin-i Rumi, elbette ki; “Mesnevi” sahibidir, elbette ki; büyük ozandır, elbette ki; büyük düşünürdür, elbette ki; velilik basamaklarındadır ama gününden günümüzdeki halka “Mesnevi” sini bırakabilmiş midir? Buna olumlu yanıt verebilenlerden birçoğunun “Mesnevi” den bir tümceyi bile doğru-dürüst anlayabileceğini, söyleyebileceğini pek sanmıyorum. Kendisi Farça bilmedikçe veya yanında bir çevirmen bulunmadıkça; halk, şu tümceleri anlayabilecek, anlayınca da sevebilecek, pekilenebilecek, yeri geldikçe yineleyebilecek midir: “Pürsid yegi ki; aşık cist? Guftem ki; çu men, şevi bidani.” Veya “Men bende-i Kor‘ an ‘em, eger candanem, men hak-i rahi Mohammed-i Mohtar‘ em.” Peki niçin anlamayacaktır? Niçini ortadadır: Mevlana halka kucak açmıştır ama halkın yanındalığından sıyrılmıştır.
Ya Yunus? İşte o, halkın içinde doğmuş, öldüğü halde o günkü kadar var olmayı başarmıştır: “Mal sahibi, mülk sahibi, Hani bunun ilk sahibi? Mal da yalan, mülk de yalan, Var biraz da sen oyalan.” Şimdi bu dizeler karşısında kim çevirmene gereksinebilir? Şimdi bu tertemiz dizeleri kim anlamayabilir? Şimdi bu büyük düşünürü kim sevmeyebilir? Şimdi bu dizeleri kim unutabilir ve kim yineleyemez?
Dadaloğlu, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Sümmani, Emrah, Seyrani, Cevlani, Şenlik, Hıfzı ve daha yüzlerce ozan hala daha yaşamıyorlar mı? Halkın onları arasında yaşatan sevgisi boşuna mıdır? Elbette ki; değildir. Zira onlar halkın ögeleridir. Onlar halkı halk yapan parçalardır. Halk onlarla yaşamakta ve onları da kendinde yaşatmaktadır. Masallar, destanlar, türküler ve halkın edebiyatı onun için eskilerden güne gelirler, yüzyıllara hükmederler ama saray ağızları ve saray edebiyatları onlarla birlikte silinip giderler. Günümüzde bir “Duhter-i Hindu” nun bir “Battalgazi Destanı”, bir “İntibah” ın bir “Ergenekon Destanı”, bir “Diyojen” in bir “Nasrettin Hoca”, bir “Hafız Post” un bir “İbrahim Tatlıses” kadar değeri yoktur. Çünkü halk, kendinden olanla yaşar ve kendisinde kendisinden olanı yaşatır. Dede Korkut ‘ların varlık nedeni budur. Hiçbir saraylı bu halka, “Yüzün yırttım tırmığınan-elinen, Bağrın yardım kazmayınan-belinen, Yine beni karşıladı gülünen, Benim sadık yârim kara topraktır.” Diyen Âşık Veysel kadar yanaşmamıştır. Halk elbette ki; ölüm-mölüm dinlemeyecek onu ve onları yaşatacaktır.
“Halk Edebiyatı” dediğimiz dev piramitte, gelmiş geçmiş ve gelmiş ama henüz geçmemiş ozanlarımızdan her birinin bir taşı vardır ve zamanın her şeye yeten gücü dahi onlardan bir tekini bile yerinden oynatamamaktadır. Âşıklık geleneği onun için sağdır ve onun için yerli yerindedir.
Reyhani bu gelenekte yeni bir soluktur. Yeni bir candır. Yeni bir ruhtur.
Erzurum‘ a bağlı Pasinler (Hasankale) ilçesinin Alvar Köyü ‘nde 1932 yılında dünyaya gelmiştir. Kendisine “Alvar ‘lı” denmesinin nedeni budur.
Babası, 1914 -1918 yılları arasında patlak veren Osmanlı-Rus savaşı gazilerinden Recep Ağa adındaki bir çiftçidir ve bu çiftçinin, acımasızlığı dillere destan Ağa‘ larla herhangi bir ilgisi yoktur. Dedesi Muhittin “93 Savaşı” da denen 1877 -1878 Osmanlı-Rus Savaşı şehitlerindendir.
Birinci Dünya Savaşı ‘nın 1914 yılında patlak vermesi üzerine, Recep Ağa gönüllü olarak askere yazılmış, kimsesiz kalan karısını, İç Anadolu‘ ya göç etmek zorunda kalan komşularına katıp yollara çıkarmış ve evini-barkını gerilerde bırakıp köyünden ayrılmıştır.
Savaşın sona ermesine ve Erzurum‘ un Rus işgalinden kurtulmasına rastlayan günlerde, karısını arayıp bulan ve köyüne dönen Recep Ağa‘ yı, köyde vahşi bir zulmün kalıntıları ve baş edilmez bir yoksulluk beklemektedir.
Rus, Erzurum‘ dan olduğu gibi Alvar Köyü ‘nden de çekilmiş, çekilirken yanında götüremediği savaş araç ve gereçlerini, yardakçısı olan Ermenilere bırakmıştır. Nuh‘ un torunlarından Hayk‘ ın soyundan geldiklerini öne sürerek övünen Ermeni çeteciler soyluluklarının gereğini yerine getirmiş, köyde taş üstünde taş, beden üstünde baş bırakmamış, yakılabilenleri yakmış, yıkılabilenleri yıkmış, kuyuları-suları zehirlemiş, hayvanların bile canlı canlı karınlarını yarmış, boğazını bıçaklamış, başını kurşunlamıştır.
Köyde sığınılabilecek tek bir ayakta kalmış dam, yenebilecek bir lokma ekmek, içebilecek bir yudum su yoktur. Yoksulluk, yangının külleri ve savaşın yıkıntıları arasında kol gezmektedir.
Yaşam “Ben yine de buradayım.” Demektedir.
Her şeye yeniden başlanır. Yığma taştan evler, barınaklar, ahırlar yapılır. Sular temizlenir. Köylü, varsa; karısını-çocuğunu, yoksa komşusunu çifte koşar, kendisi yerinde başkasının çiftine koşulur. Tarlalar sürülür, yeşertilir, hayvan beslenir büyütülür, yıllar yılları, yoksulluk da onları kovalar durur.
Recep Ağa ‘nın bir oğlu olur ve yaşamayanlara nispet adı “Yaşar” koyulur.
Ve gerçekten de bu oğul yaşar, büyür. Okul çağına gelir ama okula-mokula gidemez. Baba hem biraz tutucu, hem yoksul, hem de kimsesizdir. Okula öğrenci değil, işe-tarlaya, çifte-çubuğa ırgat gerekir ve Yaşar da ırgat olarak yaşasın istenir.
Okumaya, öğrenmeye karşı içinde büyük sevgiler beslediği halde Yaşar bir türlü okuyamaz, onüç yaşına gelinceye dek çift sürer, hayvan güder, tarlada ırgatlık, evde hamallık yapar durur.
Onüç yaşında belleğine o ana kadar tanıyamadığı duygular egemen olmaya başlar. Bunlar ince ince duygulardır. Bu duygular onu arkadaşlarından, yaşıtlarından ve kalabalıklardan uzaklaştırıp derin yalnızlıklara götürürler.
Yaşar‘ ın bu kaçışları, bu kayboluşları anayı, babayı, komşuları tedirgin eder, her arayışlarında onu, köyün ta ötelerindeki Kaygana Deresi‘ nin suları, otları, çiçekleri arasında yatarken veya bir başına düşünüp dururken bulurlar ve bu davranışlarına kolay kolay da anlam veremezler.
Oğlunun bu bitip tükenmek bilmeyen bir başınalıklarından korkuya kapılan ve onun aklını bitirmesinden çekinen Recep Ağa, belki hava ve yer değişikliği iyi gelir umuduyla evini-barkını Alvar Köyü‘ nden kaldırıp Pasinler‘ in Aşağı Tahir Hoca Köyü‘ ne taşır.
Yaşar, Aşağı Tahir Hoca Köyü‘ ne geldiğinde, gerçekte, aradığına geldiğinin bilincinde bile değildir. Ama aradığı oradadır, doğmuştur, büyümüştür, kendisini beklemektedir. Adı ‘Hatun’ dur ve ne kadar yazıktır ki; işte o, acımasızlığı dillere destan gerçek Ağa‘ lardan birinin kızıdır.
Gelmiş-geçmiş her âşığın başına gelendir: İlk görüşte Hatun‘ a âşık olur. Kendisi de Hatun‘ un aradığı, beklediğidir.
Yanar yanar tutuşur, tutuşur tutuşur ateşler, alevler içinde kalır. Kendine dönüklüğü derinleşir. Gönlünün yarası yüreğine kökler salar, bedenini sarar sarmalar. Deli Dumrul Köprüsü‘ nü bir besmeleyle geçebileceğini sanır ve bir zaman sonra, kıçına bakmadan Hasan Dağı‘ na oduna gidip aracılarla Ağa‘ dan Hatun‘ u istetir.
Bilmez ki; bu dilek ancak kendisine göre; ‘Allah‘ ın buyruğu, Peygamber‘ in sözü’ dür ve bilmez ki; Ağa‘ ya göre; ne ‘Allah‘ ın emri,’ ne de ‘Peygamber‘ in kavli’ dir.
Yanıt Yaşar ‘a haddini bir güzel bildiren yanıtlardandır: ‘Bizim, elinde saz, dilinde söz, dere-tepe gezen adama verilecek kızımız yoktur.’
Yaşar, ardına kadar açık sandığı bir kapının sımsıkı kapalı olduğunu tüm yaşamında ilk kez görmekte ve baltalar sallasa; açılmayacağını ilk kez anlamaktaydı. Elleri-kolları kırılıp yanına düşmüş, el attığı dallar elinde kalmış, güvendiği dağlara karlar yağmıştı. Yaşamında ilk kez, varlığının bir Ağa karşısında ne denli değersiz olduğunu sezmekte, umarsızlığına başka başka umarlar aramaktaydı.
Gizli bir buluşmalarında, yüzünü-gözünü kızarta kızarta Hatun‘ a ‘Benimle kaçar mısın?’ diye sordu. Hatun babasını pek tanımıyor olmalıydı ki; umutluydu ve ‘Hele biraz dur bakalım. Belki Ağa‘ m insafa gelir.’ Demekteydi.
İkisi de, Ağa‘ dan insaf beklemenin ölü gözünden yaş beklemekten farkı olmadığını bilmiyorlardı. Ağa‘ nın derdi insafa gelmek değil, köylünün diline sakız olmamaktı. Bu yüzdendir ki; kızı için bir başkasına çarçabuk söz kesmiş ve keser kesmez de düğün hazırlıklarına başlamıştı.
Hatun‘ u Yaşar‘ la kaçmaya zorlayan da bu oldu.
Bir gece vakti, Hatun ‘un elinde bohça, Yaşar‘ ın elinde de saz olduğu halde, köyden gizlice ayrıldılar.
Gel gör ki; bu kere atı alan Üsküdar‘ ı geçemedi. Ağa acımasız olduğu kadar da güçlüydü. Adamlarını atlarına bindirip peşlerine düşürdü. Gizli kaçış ıssız ve kanlık bir çayırda çabucak noktalandı. Hatun‘ un katı yürekli babası, daha ilk anda hançerini çeker çekmez Yaşarı‘ ın üstüne yürüdü ve Yaşar‘ ı delik-deşik edilmekten araya giren kâhya kurtardı. Adam kendisini aşığın önüne korunak yapmış, ellerini makas makas açmış, Ağa‘ sına yalvarmaktaydı : ‘Bağışla Ağa‘ m. Elini kana bulama. Şanına yakışmaz. Bırak, Allah‘ ından bulsun.’
Ağa Yaşar‘ ı bırakmış, Hatun‘ u saçlarından kavramış, atının terkisine atmış, hayvanı mahmuzlamış, kendine yakıştırdığı işi de Allah‘ a bırakmıştı: ‘Doğduğuna-doğacağına pişman edin soyhayı…’ Demekte ve giderayak ardındaki feryatları dinlemekteydi.
Sanki Ağa‘ larının kızları değil, kendi kızları kaçırılmış gibiydi. Bir bırakıp biri vuruyor, biri tokatlarken obiri tekmeliyor, beriki gırtlağını sıkarken, öteki küfürler savuruyordu. Yaşar, nereye yıkıldığının, nereye çökertildiğinin, nereden kaldırılıp nereye savrulduğunun, başının-bedeninin hangi taşa, hangi tümseğe vurulduğunun bilincinde bile değildi. Kendisi kanlar, yaralar, bereler içinde kalmış, göğsü sedef işlemeli, sapı püsküllü sazı göğsünde parçalanmış, giysileri yırtılmış, umudu kırılmış, amanı kesilmişti.
Sabahleyin iki çoban çocuğun kollarında, halden-yoldan, şekilden-biçimden çıkmış olarak köye dönebildiğinde; köy, davul-zurna sesleri ve sarhoş naraları içindeydi. Düğün, istemediği birine zorla verilen Ağa Kızı Hatun‘ un düğünüydü.
Yaşar sevdalıydı, karasevdalıydı. Hatun sevdalıydı, kara kara sevdalıydı. Ölümlere dayanabilen ayrılığa dayanamıyordu. Yıl geçmedi, düğünle-dernekle istemeye istemeye girdiği elevinden Hatun‘ un ölüsünü çıkardılar.
Başkaları öyle anlarda ne yaparlar, bilinmez ama Ağa, biricik kızının ölüsüne elini bile süremedi, saçının bir teline bile değinip dokunamadı, yüzünü-gözünü tek bir kere bile öpemedi. Sadece ve sadece şunu yapabildi: Başını Yaşar‘ ın yanan bağrına dayadı ve gözlerinden iplik iplik yaşlar dökerek ağladı.
Yaşar, yıkılıp çöken bir dünyanın taşları-duvarları, kirişleri-sütunları, gövdesi-temeli altında kalmıştı. Zaman zaman çılgınlık belirtileri gösteriyor, gün geçtikçe bu belirtiler azgınlaşıyordu.
Koca bir dünyayı öylece bir yana itti ve bir başına yasını pekilendi.
Hocalara baktırdılar, türbelere götürdüler, adaklar adadılar, orasına-burasına muskalar bağladılar, nefesler ettirdiler, okunmuş sular içirdiler.
Fayda etmedi.
Avuntusunu Hatun ‘un mezarının başında bulmak istiyor, ‘Terkedeptir.’ Diye bırakılmıyordu.
Esen yele, uçan kuşa, akan suya, duran dağa konuşur, yelleri-selleri-yağmurları dinler, acılarını ota-çiçeğe, arıya-böceğe anlatır olmuştu. Öğle güneşleri yüzünde gölgeleniyor, baharlar yüreğinde yaprak döküyor, koyunlar-kuzular sazının tellerinde meleşiyor, sabahlarına gecelerin karanlıkları leke leke düşüyordu.
Güneş, ay yeniden ve yeniden doğuyordu ama başkalarına. Yıldızlar yine gözler kırpıyorlardı ama ellere. Sular yeniden şırıldıyorlardı ama umarlılara, mutlulara.
Köylüler ‘Reyhani’ demeğe başlamışlardı Yaşar‘ a. Çünkü kekik kokusu, reyhan kokusu vardı dizelerinde. Ağlıyor, ağlatıyordu sapı püsküllü, göğsü sedefli, yüreği yaralı sazını. Mızrabı tele-mele değil, yüreğe yüreğe vuruyordu. Issız dağ başlarına çöken telli bulutlar altındaki yalnızlığında olgunlaşmıştı ve taşmaya başlamıştı kabından, sığınağından, koruganından.
Her geçen gün bir başka yerde, bir başka zamanda, bir başka duyguda, bir başka dünyanın güneşi, ayı, yıldızları altındaydı.
Anadolu; bu taşı şiir, toprağı şiir, kuşu şiir, karı, yağmuru, bulutu şiir, bu güneşi, ayı, yıldızları şiir, bu otu, çimeni, çiçeği ağacı şiir, bu arısı, böceği, kelebeği şiir, bu akarsuları, çağlayanları, ırmakları, denizleri şiir ülke, sevenlerin, sevilenlerin, velilerin, erenlerin, ozanların yurdudur.
Ve Reyhani, bu sonsuz güzelliklerde aklını-başını yitirmiş bir ızdırap çığlığıdır.
Bu satırların kaleme alındığı sıralarda, onların kaleme alındığından haberi bile olmayan Âşık Reyhani, elinde sazı, dilinde sözü, kimbilir hangi gurbet yolunda çile doldurmaktadır.
Beni hiçbir zaman yanılgıya düşürmedi, umutlarımı yele, beklentilerimi sele bırakmadı. Her geçen gün, eskisinden daha bir derinleşti, eskisinden daha bir kaynadı, eskisinden daha bir inceldi, eskisinden daha bir iyi söyler, daha bir iyi çalar oldu.
Onsuz gittiğim her yerde, izlerini, sözlerini, kayalardan derin uçurumlara düşen çağlayanlardan farksız şırıltılarını, her esen rüzgârda mırıltılarını buldum, duydum, dinledim. Kendim unutulup gitsem de; onun unutulup gitmesine yorgun yüreğimi pekilendiremedim. Köşeme çekilip dinlenmem gereken bu son günlerimde, o nasıl benimle birlikteyse; herkesle de öyle birlikte olmasını, benimle bütünleştiğince herkesle de bütünleşmesini istedim.
Bu kitap içeriği yönünden ne denli küçükse; anlamı bakımından da o denli büyük olacaktır.
Zira ona gidemeyenlere onu getirmektedir.