Haziran, 2009 icin arsiv

Kör Olayım

Zuleyha SELCUK

Ah gören gözleriyle amâlığa heveslenen can!

Ne kadar bıktın görmekten dünyayı?

Hiç mi tebessüm yoktu dudak kıvrımlarında?

Hiç mi yüreği gözlere düşmüş yüz görmedin?

Nedir bu kaçışın, bu hengâmen ne?

Nelere döküldü yağmurun, acelen ne?

Seyrine dalacağın yüz mü kalmadı?

Çiçek renklerin mi sıradanlaştı?

Yok! Değil bunlar sebep,

Görmekten usanmaya, gördüğünden bıkmaya,

Bence sen bütün yüzlere yari ekledin,

Gördüğün yüzlerin sıradanlığını görünce,

Görmekten vazgeçtin!

25.05.2009

Züleyha SELÇUK

Sensizliğe Ağlarken

Arjin

Ben ömrümün en uzun gecesini
Seni bekleyerek geçirdim
Gece sessizdi
Suskun ama umutluydum…
Ve sustum gece boyu
Gece hüsranla bitti
Şafak sökmüştü
Sen gelmedin
Gece bitti…
Ve ben ömrümün
En uzun gününü yaşıyorum
Sensizliğe ağlarken.

Çocukluğum

Ezgi

Çocukluğumun en güzel günleri

Aklımdan hiç çıkmıyor

Ne güzeldi o günler

Evcilik oynardık,

Kestane yapraklarından paralar yapardık.

Bahçeye karpuz çekirdekleri ekerdik.

Onlar yeşermeye başladığında siz giderdiniz.

Koskoca bir yıl nasıl geçer der yolunu beklerdim

Böylece yıllar geldi geçti

Biz büyüdük umutlar da büyüdü

Keşke her şey kestane ağacının gölgesinde

Oynadığımız oyunlar gibi olsaydı.

Şimdi gerçek hayatı oynuyoruz.

Kimi gün mutlu kimi gün hüzün dolu.

 

Can dostum, kardeşimden çok sevdiğim Gökhan’a…

Ezgi

Hayrettin TAYLAN

Suların ipliğini karanlık hesaplar pazara çıkarıp düşler ısmarlama kanaviçeler nakışladığın ahesteli yüreğime… Varmanın okunu, gitmenin yayında geriyordu biraz hak edilmişlikler.
Sensizliğin kokusu sinerdi, söz geçiremediğim sevda kitaplarımda. Seni beklerdim aşk bacası tütmeyen yalnızlar evimin balkonunda. Kendi malihulyalarında kaybolan bir çocuğun sana anne deme anındayım. Ve sen o zamanlar, içimdeki çocuk hasretini bilir misin? Nazar dualarıyla,duvaklarına annelik bantı takmaya gerek var mı ki?
Ben çocuktum, ben bebektim, ben aşıktım, kollarında, şimdi sensizliğin babasıyım, yalnızlığına emzik aldım. Günahları sana yazan, süt beyaz umutları doyuruyorum. Bir kelebeğin güneş ölümlerine gitme zamanı kadar hecelenmiş geceler ısmarladım. Aşkı fırına verdim, dilim dilim seni ayırdım sıcaklıklara. Aç, senfonileri tokluğumun tavlarında leyli besinler olarak aldım.
Liseli aşıklara öykü hayali büyür hayalimden: İki sevgili lise 1 ‘den lise sona kadar hep aynı sınıfta, hep aynı sırada, okudular, büyüdüler, sevdiler. Genç kız,okulun son günleri dersler bitmiş, kuaföre gitmiş, süslenmiş okulun 4. katında aşkını beklemiş, delikanlı bir türlü gelmemiş. Direk onun evine doğru gitmiş. Evine yaklaştığında büyük bir kalabalık görmüş, gözlerinde yaşların seli cadde boyunca akmış. Anlamış gibiydi. Sormuş ölen kim?

–Cevapla gözyaşları biraz daha artmış. Genç delikanlı, elinde bir demet kırmızı gülle karşıdan karşıya koşarak geçip okulda beklettiği sevgilisine gidiyordu, heyecandan farkında bile değilmiş. Araba çarpmış,ama biraz yaralanmış, ona aldığı güller yola savrulmuş, onları o yaralı halde toplarken, kan revan içinde aşktan başka, güllerden başka bir şey duymamış. İkinci bir kaza geçiriyor, kamyonun altında kalarak ellerindeki kırmızı güllerle can veriyor. Genç kız, mezarına gidiyor, o kırmızı gülleri alıyor, gözü yaşlı eve geliyor. Günler sonra okula gidiyor, elinde hala solmayan kırmızı gülü sınıfa gidiyor, 4. kattaki Okul giriş kapısına bakan pencereden bakıyor, aşkı orda onu bekliyor,gerçek sanarak pencereden en kısa yoldan ona gitmeyi düşünüyor. 4.kattan aşağı düşmüş, cam kırıkları arasında, elinde aşkından kalma gülle oracıkta can veriyor, sevgilisinin ölümden 9 gün sonra“
Aşk tümcelerle, kısa anlatılarla, öznesiz hayatlarla, sensiz yüklemlere yaşanır mı ki? Onlar ömür boyu diğer dünyada beraber olacaklar. Ya bizim sevdamız, ya bizim okulumuz, seninle okula el ele gittiğimiz günleri hatırlıyor musun? Okuldaki bütün öğrencilerin gözde çift, örnek aşıklar diye hitap ettiği okulumuzu hatırlıyor musun? Piç ve pus zamanların tuzağından ders almamış bir hayatın kırıkları gitmelere ödev olur.
Haritasız acıların yüreğine hüzünlere aç yırtıcıların mevsimlik kaçışlarındayız.
Beride yitik, sensiz bir gelecek beni bekler. Seni istemenin en güzel ağında, ağların kurulu düşlerimde. Düşlerime de düşman mısın? Sahi be güzeli isimsiz bir sevda mı? Onca sevgin nerde? Hapsinin hücrelerimde kopardığı duygulardan arındın. Gayrı ali, gayrı dersine çalışmış,gayrı hatalarının demir paslarını cilalamış, güzellere karşı zırhını giymiş,onca acının Haçlı seferinden sapasağlam dönmüş bir aşk cevelanıyım.
Düşürdüğümüz kızgın bir elmastır kayıplara, ayıplara. Elmasın düşmesi değerinden bir şey kaybeder mi? Sen mercan aramaya çalışıyorsan yanılıyorsun. Sana mercan yasak.Ki bir pırlanta bile bulman zor.  Belki sevdanın sözleri, yaşamak adına seni çağrılarıma inci,mercan kılar.
Yüreğim senli sönmeyen bir yanardağ, aşk dağından akan lavlarımdan çıkar laflarım.Benim sözcelerimin deltalarında binlerce aşk mahsulü yetişir. Bütün sevenler beslenir, hayıflanır. Bütün sevenler sana da kızar, en çok da bana kızar. Yeter gayrı, bunu hakketmeyene yazma.

Her harfin hesabını ödedim aşk sözlüğümde. Kızgınlık tellerini kopar, kırıklarını güzel gelecekler adına lehimle huzurunla.

Yağmurunu bekliyorum, balkonda ıslanacak senli gömleklerim var. Zakkumların yandaşı kavi bir yalnızlık sarmacındayım. Sensizliğin izmaritlerinden rahatsız bir haldeyim. Sivil hatta sivilceli hayaller düşürüyor beni kentinde. Takvim yapraklarını gittiğin Salı, toptan toptan koparıp atıyorum. Rakıdan arpa olmaz, bir arpa yol almalı sevdamız. Nereye gider, nasıl yaşar bu senli yürek, bunca acı, bunca bekleyiş, bunca umut, bunca kumruluk kursu… Buncalar…
Burası aşk ve tutku hurdalığı, gel beni anla, gel beni kurtar kendi beninden.

Hayrettin TAYLAN

Anneme

Engelli yasamak

yaşama dair ne varsa yaşadım

aşkı, sevdayı, hüznü

hüzün saç teliymiş dökülen

bembeyaz saçları dökülüyordu

sadece ben hüzünleniyordum

hüzün kelimesinin anlamı

sevinç ile acı karışımı değil mi

acılar dökülüyordu

sevinçlerin ve umutların çıkıyordu.

Mektuplaşmak-2

cembarlioglu

24/03/1987

Sevgili Babacığım,

Aslında bu seferki mektubuma daha değişik bir konuyla başlayacaktım. Fakat biraz önce aldığım bir haber o konuyu daha ileri bir paragrafa ertelememi gerektirdi. Haber, anneme 12/03/1987′ de yazıp gönderdiğin mektubunun bizimle, özellikle kız arkadaşlarımızla ilgili bölümüdür.

Senin de hatırlayacağın üzere mektubunda anneme; bizim kız arkadaşlarımız konusunda seninle ilişki kurmadığımız, onlar hakkındaki düşüncelerimizi aktarmadığımız gerekçesiyle sitem ediyorsun.

Annem bu konudaki sitemlerini bize okuyunca şahsen ben şaşırdım. Çünkü daha iki-üç hafta kadar önce sana, Hümeyra ile annem arasındaki ilişkiyi açıklayıcı sayfalar dolusu bir mektup yazmıştım. Bu mektup sitem ettiğin konunun kapsamına girmiyor mu acaba? Bana bu mektubuma karşılık olarak yazdığın mektubun tarihi ise 04/03/1987. Yani anneme12/03/1987 tarihinde mektup yazarken Hümeyra ile ilgili yazdığım mektup çoktan elindeydi. Böylesine bir durumda anneme öylesine şeyler yazmanı, biraz Can’ a taş atmak istemene biraz da benim sana öyle bir mektup yazdığımı anneme çaktırmamama çalışmana bağlıyorum. İçimden de durumun gerçekten de böyle veya benzeri şekilde olması için dua ediyorum. Çünkü ben, kız arkadaşlar konusunda annemden çok önce sana yaklaşırım. Bilmiyorum erkek olduğumdan mı? Yoksa seni daha anlayışlı gördüğümden dolayı mı? Bu tür ilişkilerim konusunda sana anlatamayacağım veya anlatmaktan çekineceğim hiçbir kısım yok. Hatta en ufak olayı bile sana anlatıp, düşüncelerini ve yorumunu öğrenmek istiyorum. Bu tür mektuplarıma karşılık olarak göndereceğin mektupları gün sayarak heyecanla bekliyorum. Seni bu gibi konularda ele geçmez bir kaynak olarak görüyorum. Ve böylesine bir kaynağa sahip olduğum için kendimi çok şanslı görüyorum.

Hümeyra ile ben 4. sınıfın (Lise-I) başlarında arkadaşlık denen o duygunun tadına bakmaya başladık. O sene biri birimizi elimizden geldiğince tanımaya çalıştık. Kaynaştık. 5. Sınıfta arkadaşlığımız biraz daha sağlamlaştı, ilişkilerimiz kuvvetlendi. O senenin sonlarına doğru gerçekten çoğu şeyin bilincinde, biri birini seven ve anlayan bir çift olmayı başarmıştık. Bu sene ise artık deneyimli, tecrübeli ve akıllıca arkadaşlığımız. Artık Hümeyra ile ruhen oldukça yakın bir durumdayım. Birbirimizle konuşmaktan çekineceğimiz sorunumuz ya da düşüncemiz yok denecek kadar az.

Ben, arkadaşlığımızdan zevk alıyorum. Hümeyra’ nın da zevk aldığından eminim. Şu geçen üç yıl bizi oldukça biri birimize yakınlaştırdı. Arkadaşlığımız günlük yaşantımızın bir parçası haline geldi. Baba, onu seviyorum.

Mektubunda “Hümeyra ile ilgili gelecek konusundaki düşüncelerini öğrendikten sonra…” demişsin. Şimdi elimden geldiğince bu konuya gireceğim:

Her şeyden önce ve önemli olanın, bizim ilkin tahsil hayatını bitirerek bir iş sahibi olmamız olduğunu biliyoruz. Böyle hadi evlenelim demenin de yersiz ve zamansız olduğunu da biliyoruz. Fakat bu tip düşler kurmanın bir zevki ve tadı olduğunu da anlarsın.

Hümeyra ile yaşımızın elverdiği en ciddi bir biçimde evlenmeyi düşünüyoruz. Kişilerin böylesine planları ve hayalleri olunca yapılan arkadaşlık da daha anlamlı oluyor. Yani sene sonunda ayrılırken “Her şey çok güzeldi. Mutluluklar. Elveda.” Demeyi düşünmüyoruz. Bakalım isteğimizde ne kadar muaffak (Ben sonradan yazdığım mektubumda bu sözcüğünün doğrusunun “”muvaffak” olduğunu belirtmişimdir…Wink olacağız. Baba, bu üç seneden sonra ayrılmak ve O’ nu hayatımdan çıkarmak oldukça zor geleceğe benziyor. O yüzden bu tip planlar bizi bu açılardan da rahatlatıyor. Sen kaderci kısmetçi bir insan olmadığın için bizi daha iyi anlarsın kanısındayım.

Annemle ilgili yazdıklarına tamamen katılıyorum. Gerçekten sevmeye ve sevilmeye muhtaç bir insan. Onu çok seviyorum. Üzülmesini hiç istemiyorum. Hümeyra ile ilgili tabakhanelivari yakıştırmaları yeri geldiğinde yapmaya devam ediyor. (Annesi gelin adayını benimseyemiyor). Fakat asla üstüne gitmiyor ve tartışmıyorum. Onu anlıyorum. Aynı zamanda “o çizgiyi” bulacağı günü de sabırsızlıkla bekliyorum.

Mektubumu sırayla cevaplandırdığın için bazı konulara tekrar dönmüşsün. Dolayısıyla ben de yeniden dönüyorum.

10. Sayfada “Zaten şimdilik bir evlilik söz konusu olmaması gerektiğine göre…” diye başladığın bir paragraf var. Şimdi herhangi bir evlilik tabii ki söz konusu değil. Evlenmeyi yukarıda da belirttiğim gibi ekmeğimizi kendimiz kazanmaya muaffak (Oğlum Cem ile bugün tanışsanız; ne yazılarında ne de bu “Muaffak” sözcüğünü o şekilde değerlendirdiğine şahit olamazsınız. Onun için eski “muaffak”, “muvaffak” olmuştur katkılarımla…Wink olduğumuz zaman istiyoruz. Bunlar aynı şeyler değil mi? Yoksa şimdiden gelecekle ilgili böyle planlar yapmak da mı olmamalı? Aydınlatır mısın?

Sevgili babacığım, arkadaşlığımız senin de inandığın gibi son derece dürüstçe yürüyor. Mektubunun o kısmında neler anlatmaya çalıştığını anladım. Bu konunun tamamen bilincindeyiz. Bize güvenebilirsin. 3 Senedir birlikteyiz. Bu süre zarfında yalnız kaldığımız anlar çok oldu. Fakat özgürlüğümüzü gölgeleyecek bir zaafa düşmeyi aklımızın ucundan bile geçirmedik. Böylesine bir durumun yaratacağı hayati sorunların tehlikesinin gerçekten bilincindeyiz. Bu konuda için tamamen rahat olsun.

Mektubunun, okunmasında sakınca görmediğim kısımlarını Hümeyra’ ya okuttum. Son derece mükemmel bir mektup yazarı olduğunu bildiğimden dolayı, okuturken içimde öylesine bir gurur ve övünme isteği doğuyor ki; kelimelerle ifade etmek zor. Nitekim Hümeyra’da (”Hümeyra da” şeklinde yazılmasının doğru olacağı müteakip mektubumda hatırlatılmıştır.) gerek yorum tekniğine gerekse fikir ve duygularına hayran. Seninle anlaşabileceğine çoktan inanmış durumda. Teşekkür ederim baba. Böylesine vasıflara sahip olduğun için teşekkür ederim.

Sana mektup yazacağım zaman geceyi seçiyorum. Herhalde duygularımı ve düşündüklerimi en iyi şekilde o saatlerde ifade ettiğime inandığımdan dolayıdır. Şu anda saat 00:15 ve annem de Can da çoktan uyudular.

Hümeyra’ ya karşı olan sorumluluklarımdan dolayı diğer kızlarla olan ilişkilerimde dikkatli ve ölçülü olmam gerekiyor. Anlarsın ya! Fakat yine de bazı huzur bozucu olaylar oluyor. Mesela:

Geçen sene sınıfla bir Mersin gezisi yapılacaktı. Gezinin amacı; buradaki elemeleri kazanan halk oyunları ekibimizi Mersin’ deki finallerde seyirci olarak desteklemekti. (Tıpkı Can’ ın katılmayı istediği gezinin amacı gibi.) Bize bir otobüs tutuldu. Otobüsün %90′ ını bizim sınıf, gerisini çeşitli sınıflardan öğrenciler oluşturuyordu. Hümeyra halk oyunları ekibinde olduğundan Mersin’ e halk oyunları ekibi için tutulan otobüs ile gidecekti. Yani bizim otobüste değildi. Yola çıktık. Ben bir tanıdıktan yolculuk için rica ederek aldığım (Doktor Gülay Abla’ dan) wolkman’ i dinleyerek dışarıyı seyrediyordum. Pencere tarafındaydım. Yanımda Aydın oturuyordu. Koridorun diğer tarafında ise bizimle aynı hizadaki koltuklarda 4. sınıftan iki kız oturuyordu. Aydın onlarla konuşuyordu. Birbirlerine fıkralar anlatıyor, espriler yapıyor, gülüşüyorlardı. Biraz sonra kızlardan biri arkadaşın niye konuşmuyor demiş olacak ki, Audın bana dönerek onlara katılmamı istedi. Ben de katıldım. Birinin adı Manolya, diğerinin adı Kübra idi. Konuşmaya başladık. Bir süre sonra özellikle Manolya ile aramda bir dostluk oluştu. Çünkü ilgilendiğim alanların çoğuyla ilgilenen biriydi. Dolayısıyla konuşacak çok şey bulduk. Bol bol konuştuk. Okuyan, öğrenmek isteyen, sessiz bir kız olduğunu anladım. Dostluğumdan hoşlanmış olacak ki dönüş yolculuğumuzda ayrılmaya yakın; “Benim arkadaşım olur musun?” diye sordu. Çok yakın bir ya da iki kız arkadaşından başka güvenebileceği gerçek arkadaşı yokmuş. Bana güvendiğini, benimle kurduğu kısa dostluğu devam ettirmek istediğini söyledi. Ben de kabul ettim.

Ertesi gün, olanları Hümeyra’ ya anlattım. Normal karşıladı. Bu arada günler geçtikçe Manolya sık sık yanıma gelip hal hatır sormaya başladı. Öğle tatillerinde kantinde yemek yerken yanıma geliyor ve sınıfta yanıma geliyor ve biraz yürümek istediğini söylüyordu. Çıkıyoruz, ikimiz okulun bahçesinde bol konuşmalı gezintiler yapıyorduk. Başlangıçta Hümeyra olaya ciddi bir şekilde eğilmedi. Ben de herhangi bir sakınca görmemiştim. Fakat yine de hiçbir zaman Manolya’ ya dolaşma teklifi sunmadım. Daha sonra Hümeyra yavaş yavaş tepki göstermeye başladı. Kendisine, Manolya’ nın bizden bir sınıf küçük olduğu için kayda değer bir durum olmadığını, sadece arkadaş olduğumuzu anlattım. Sakinleşti. Ama Manolya’ nın yaklaşımları devam edince dostluğumuza tamamen karşı çıkmaya başladı. Bence haklıydı. Çünkü bir erkek Hümeyra’ ya öyle hareketlerde bulunsa ben de aynı tepkiyi gösterirdim. Bu durumda Manolya ile ilişkilerime dikkat etmeye başladım.

Manolya olayı bu sene de devam ediyor. Ben, görünce sadece selam veriyorum. O da herhalde bir şeyler anlıyor ve selam vermekle yetiniyor. Ama yine de ara sıra gelip “Hiç konuşmuyorsun, görüşemiyoruz” da diyor. Geçenlerde uzun bir süre sadece selamlaşmakla geçirdikten sonra bir gün bir öğle tatilinde sınıfa geldi. O sırada ben Hümeyra ile konuşuyordum. Geldi yanımıza oturdu. Havadan sudan konuşmaya başladı. Ben Hümeyra’ nın bozulduğunu hemen anladım. Manolya’ nın O’ na sorduğu sorulara son derece soğuk cevaplar verdi ve bir süre sonra da tuvalete diye çıktı, gitti. Manolya, Hümeyra ile aramdakileri bildiği halde Hümeyra’ nın hareketine hiçbir tepki göstermedi ve Hümeyra çıktıktan sonra bana “yine hiç görüşemiyoruz” diyerek dolaşma teklif etti. Sanki olacakları önceden planlamış gibiydi. Olaya oldukça hayret etmiştim o gün. Eveeet. İşte bir de böyle bir durum var. Neyse…

Saat 01:09. Yazmaya 23′ e doğru başlamıştım. Bu seferlik de bu kadar olsun. Artık temize yarın çeker, postaya öbür gün verebilirim.

Hoşçakal. Hümeyra da saygılarını gönderiyor.

Seni çok seviyorum.

Cem Barlıoğlu

İmza

mc paraf

Sen Ağlayacaksın

sen ağladıkça gözlerinden
kan damlayacak aşkın kıymetini
sen o zaman anlayacaksın
sen ağladıkça beni hatırlayacaksın

kalbin kanayacak için acıyacak
gözlerin kan ağlayacak
sen beni unutamayacaksın
geceleri bensiz yatacaksın

ama uyku girmeyecek gözlerine
sabaha kadar beni düşüneceksin
ama ben yanında olmayacağım

sokaklara bakacaksın belki gelir diye
ama gelmeyecek, gözlerin çökecek ağlamaktan
ama ben görmeyeceğim
sen bensiz eriyeceksin ama ben
olmayacağım yanında
o zaman benim sevgimi anlayacaksın.

Mc-Egzeri

Hayrettin TAYLAN

”İtaat” yazılı künyelerimizde, ite atılan hasretlerimizin tasması ses çıkarır yalnızlılarda. Oysa duruşlarımıza yakışını biliyoruz. Küllerimizi savurarak, yeni ateşlere sıcak sevda olmak için yeniden kül ya da başkalarına kul olmaya gerek var mı ki gülüm.
Barut olmanın ateşsiz kalakalılmışlığında yaralarım taşlaşırken başka güzellerin ateşi beni yakamıyorken neden yoksun, yoksul özlemlerimde. Masallar anlatıyordum, mağaranda sensizlikle ölüm ölüme gelmelerine güvercin olup beyazlarına yumurtlardım, yetmez ağ örerdim, yar koşularına katılmayasın diye. Daha ötesi Tepegöz olurdum, senli, sensiz her şeyi yiyen uzak bir yardım. Derdimin hiçbir yerine bir şey batmayan hüzünlü bir tepegöz. Afacan bir Boğaçhan’ın teneke sevgilerle bir gün yaramın bir yerine gelmeyiş bıçağını saplarsa belki aşkımızın acımasız tepegözü olmaktan kaçarım neşelerin şekvası…
İsimlerimizin aktığı, kızıl bir nehirde, çiçekli yastığını yıkıyorum. Nefeslerimize şahit olan,sarılışlarımızın şahidi, aşkımızın ahdi olan çiçek desenli,sen desenli çarşaf da örtmüyor yakarışlarımızı. Yakamozlarını görebildim, nemli gözlerinle. Med-Cezirlerimde mavi tutkularımın dalgalanışı daha izlemedin. Dalgalarımız kırılmadı ölü denizlerde, boğulma tehlikesi geçirmedi ali cenap buluşmalarımız. Oysa, ne çok ağladık çöllerde. Gözyaşlarımız serap olurdu, sessizce akardık, kuytu kaçınılmazlara. Yabancılaşma sevilerindeydi nakışlanışımız.
Birikmiş tuzlu suların en dibinde ruhlarımızın kirlenmişliğini yıkamak gerek. Aynı derdi, aynı deterjan temizlemez ki… Herkesin derdi kendine göre kirli… Sessiz hıçkırıklarını da katmalıyız son yaramızın kirlettiği sevda gömleğini yıkamaya.
Sonra susalım…
Telaşlarımızın talaşlarıyla özlemin ekmeğini pişirsin gelişler. Yatıya kalsın, senden kalışlar.
Aşk denizin içine doğru kaybolmadan kulaç at, pak gönlüme.
Kaybolalım. Anlatılmaz, akran güleçlere kaçarak ilk Türkçe sözlük kadar ilk ve kalan anlamlar yaşayalım.

Kendi kaderimize,kederimize yakalanmıştık. Bütün çabalarımızın çapası yeniden nadas yaşantılar yaşamak gülüm. Üç yalnızlığın üç yalnızı gibi üçlü bir halin hasımıydık.

Bir ben, bir sen,  biri de yeni biz… Yeni “biz“ hamile olduğu sanılıyor. Onca özlemin, beklemenin, sabrın cilvesi, sevişmesinde “biz“ doğmalıydı, annelik çiçeği olma yaşında olan gül parem. Bu bakışlar, bulutları tutuklar. Ay çaresiz kalır, yalnızlıklarımıza.
Sen de bilirsin ya bir su birikintisinin içinde aşk olmaz, kulaç atmak olmaz, yıkanmak olmaz, sen olmaz, olsa olsa bırakılmışlığımızın yıkanması olur orda. Ya da gidişinin yansıması olur. Oysa; narinleşmiş bensizliğe mumyalamış ruhunun aynasında yansımak yakışır bize.
Gölgeleri sulandıran hesapların kafiyesinde, kefil olduğun aşk evimin pencereleri kirlenmiş. ‘iz’den geriye, gözü yaşlarınla ıslattığın kirlenmiş cam var…

Sen, ben ya da biz… hangimiz birbirimizin temizlerinde iz bıraktık. Kızgınlıklarımızı kızarta kızarta sunmak ne kazandırır. Piyongumuz, alnımızda yazılan kadar kader değil.

Asi olmamak gerek, herkes kendi yüreğinin denizine akmalı. Ben seni nişan yüzüğü gibi taşıdım parmağımda. Sen yelkovanı kovalayan akrebin bazen hatalarımı ısırmasına takıldın. Zaman ve insan aynı şey.  Akrep ile erkek aynı şey. Hazır zehrimiz var, ne zaman akacağı belirsiz.

Anlatamadım sana yaralım, akrebimde zamanı, aşkı, umutları, geleceği ısırılan zamansızlığım
Anlatamadıkta.
Anlatılamayan uzaklıklardık. Biraz hayvani abanilerde yaşıyor gibiydik. Bilmem bu yüzden mi insanca aşklardan uzak kaldık. Ben zaten çaresizdim bu kaçak iklimim sessizliğinden, sensizliğinden, biraz kendine yetim oldun, yetim Nazlıcan.

Hayrettin TAYLAN

Mor Menekşe Aşığım

ZuleyhaSelcuk

Mor menekşe dillendim,

Yar kokuyor tümceler,

Aşk kapımın kilidini kırıyor,

Eylül’e hazırlıklar var.

Ak güvercin yüreğim,

Uçurtmalar beklesin!

Yediveren günlerdeyim,

Aşksız dünler güne gelsin.

Mahpus yalnızlığım son sigara dumanında,

Bitti bitiyor iki görüş arası beklentiler,

Aşk içimde sarmaşık,

Büyüsün cılız kalmış fideler…

Yeni bir heyecan kaplıyor yüreğimi,

Elim ayağım zemheriden çıkmış gibi,

Bütün günlerim günaydın!

Tatlı bir tebessüm giydi gözbebeklerim.

Çocuksu korkular aldım birazda,

‘Aşık oluyorum’ eyvahlara uğruyorum ara sıra,

Gecenin karanlığına biraz efkârla başlayıp,

Sabaha en aşklı düşüncelerle uyanıyorum.

Papatya kokulu mevsimim,

Artık mor menekşe günlerin prensesiyim.

14/06/2009

Züleyha SELÇUK

Herkes İçin

Arjin çöpler
çöp toplayıcıları için
çöp değildir.
kırık bir çaydanlığın
bir eskici için,
tabii ki başkadır anlamı.
insanların,
bir dilenci için başkadır anlamı
siyasetçiler için ise daha farklı…
ve yıldızların anlamı
daha başkadır
aşkı tadanlar için.

Şiirlerim

Baris Erdogan

sokaklarda gölgeni arar sancılı
tansiyonu düşmüş sözcüklerim

Barış Erdoğan

Sevdim, Çok Sevdim

Engelli yasamak

bugün rüya gibiydi

çünkü rüyamda seni gördüm

seni hissettim

seni seyrettim

seni sevdim

Paraf’ıma

Alvarlı Âşık Reyhani-3

Alvarlı Aşık ReyhaniEdebi Yönü

Reyhani, eski Halk Âşıkları‘ nın soluğunu ve kokusunu günümüze taşıyan bir ozandır.
Dizelerinde kullandığı dil, genellikle arı ve duru olmakla birlikte, birçok ozanlarda rastlandığı gibi, Arapça ve Farsça sözcüklerden de kendisini kurtaramamıştır. Bunlar genellikle dinsel ve tinsel sözcüklerdir. Bu da halk ozanlarının, elinden yakalarını bir türlü kurtaramadıkları ve sık sık içine düştükleri zorunluluklardan kaynaklanmaktadır. Zira ozana yani Halk Aşığı ‘na Halk Aşığı‘ndan çok Hak Aşığı olarak bakmak, halkımızın geleneksel eğilimidir. Nitekim halk, ozanın dinsel temalarını doğal temalarından her zaman üstün tutmuştur ve tutmaktadır. Halka göre; ozan, ‘Nehnu kasemna’ yı, ‘Bezm-i Ezel’ i, ‘Allah’ ı, ‘Muhammed’ i, ‘Kun fe yekûn’ u, ‘Aref Sırrı’ nı, ‘Dört Kitap’ ı, ‘Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail gibi ileri gelen melekler’ i, ‘Refref‘ i, ‘Ebced‘ i, ‘Kevkeb‘ i, ‘Sitare‘ yi, ‘Eşref Saat‘ i, ‘Mürşid-i Kamil‘ i, ‘Veliler‘i, ‘Peygamberler’ i, bilmeli, Allah‘ ı, Muhammed‘ i, Kur‘ an‘ ı pekilenmeli ve sırlara agâh (Gizleri bilen) olmalıdır. Bu da; halkın ozanlara duyması gereken saygının hakkıdır. Çünkü o, ozanı, öğrenip bilmiş, görmüş geçirmiş varsaymaktadır. Bence; Reyhani‘ nin o arı ve duru dilini bulandıran da bu kaçınılmazlıktır. Şükrolsun ki; bunlar onun dizelerinde fazla yer tutmazlar. Ve Reyhani obir dizelerinde ustadır, kolay bir söyleyişe sahiptir ve etkilidir. Diline geleni iyi ve güçlü anlatır. Buna karşın anlamı kafiyeye kurban ettiği yerler de yok değildir. Pek az kullandığı Aruz sayılmamak koşuluyla kullanmadığı ölçü ve ele almadığı biçim kalmamıştır.
Arapça ve Farsça bilmediği halde, dizelerinde Arapça ve Farsça sözcüklere yer veren her ozan gibi, Reyhani de ister istemez zaman zaman söz yanlışlıklarına düşmüştür. Fakat bu tek-tük yanlışlıklar onun birbirinden güzel, birbirinden güçlü, birbirinden etkili ve birbirinden anlamlı dizelerini de asla gölgeleyememektedir.
En büyük başarısını; yaşayan halk ozanlarına karşı dile ve saza aldığı dizelerde görmekteyiz. Bunlarda, gücünü ustalıktan alan iğneli bir dil vardır ve bu dil, Reyhani‘ nin eleştirideki gücünü yeterince ortaya koymaktadır. Yüreklidir ve sevecendir. Yürekliliği onu zaman zaman kırıcı, sevecenliği onu zaman zaman gönül alıcı yapmaktadır. Yaş bakımından en genç ozan Mevlüd İhsani‘ den, en yaşlı ozan Nihani‘ ye kadar, verip veriştirmediği kimse olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Atışmalarda güçlüdür ve zorlayıcıdır. Âşık Huzuri‘ ye ve Kağızmanlı Cemal Hoca‘ ya çok ter döktürmüştür. Taşlamalarında hatırı-gönülü bir yana koyduğu veya ustalığı kurban ettiği çok olmuştur. Âşıklar Gelenekleri‘ nden olan ‘Muamma’ larda yani ‘Saklamışı Bulma’ da üstüne yoktur. Taşlama‘ larında fırtınadır, tayfundur, kasırgadır. Estimi eser ve tutumu kapar götürür.
Mürşid-i Kâmil türünden yol göstereni, akıl vereni, elinden tutanı, arka sıvazlayanı olmamıştır. Kendi kendini yetiştirmiştir. Çok gezmiştir, çok görmüştür ve her gördüğünden bir ders alıp her gördüğüne de bir ders vermiştir. Yüreğinin neresine kadar duyabilmişse; orasına kadar duyurmuştur.
Mızrabı kayalardan aşan seller, geldimi götüren yeller gibidir. Sesi gürdür, etkilidir, yakıcıdır. Zekâsı tül ardında elmasa benzer. Tüm parıltısıyla ortaya çıkması için tülün aralanması yeterlidir ve o tül de, ozanın her baktığı şeyde ardına dek açılır. Bir termometre sıcaklığın-soğukluğun her nüansından ne denli etkilenirse; Reyhani‘ deki ruh da her gördüğü, her duyduğu, her tattığı, her kokladığı, her dokunduğu, her sevdiği şeyden bir öyle etkilenir.
Ozan, Erzurum‘ un haklı ün yapmış bir saz ve söz ustasıdır ve yerini de yaşamının sonuna dek koruyacağı konusunda asla kuşku yoktur.
Reyhani bir yurt, bir bayrak, bir halk tutkunudur. Dağlarının, tepelerinin, çaylarının, ırmaklarının, otlarının, çiçeklerinin hayranıdır. Tam bir doğa sevgisiyle doludur. Dizelerinin birçoğunda bunları işlemiştir.
Bazı dizelerinde eski ozanların izlerindedir. İnsanları olmayan yavrusunun yerine koyarak onlara, nasıl olunması, nasıl davranılması gerektiği yolunda öğütler verir.
Bazen övücü, bazen yerici, bazen kendine acıyıcı, bazen kendini sıkıntılarına karşı avutucu, bazen hiçbir şeyi umursamayıcıdır.
Yüreğinin sıcak köşelerinden birini Erzurum‘ a ayırmıştır. Orada Erzurum‘ u olanca canlılığıyla yaşatır. Bu konudaki duygularını dile getirdiğinde ve saza döktüğünde bu kutsal ve kahraman kenti tablo tablo, ses ses, koku koku, soluk soluk, lezzet lezzet koyar ortaya.
Reyhani kadercidir ve bu yönüyle diğer ozanlara benzer. Bu yüzden herkesi de kaderci görür ve onlardan kaderci olmalarını bekler. Bir ‘Mürşid-i Kâmil’ yani bir ‘Noksansız Yol gösterici’ si olmamıştır ama kendisi ‘Kemal’ e yani ‘Noksansızlık’ a hayrandır ve ona ulaşma peşindedir. Cahillikten ve cahillerden tiksinir ve kaçabildiği kadar kaçar. Reyhani tarikatçıdır ama onun tarikatı Bilim Tarikatı‘ dır, başkasını pekilenmez.
Reyhani, çiçeklerle bezenmiş kayalıklar arasında fokur fokur kaynayan bir göze gibidir; suyu ne azalır, ne tükenir. Yaşam boyu çalmış, yaşam boyu söylemiştir. Bir kitabın, beş kitabın onun çalıp söylediklerini içermesi olanaksızdır. Bu nedenle; biz onun çalıp söylediklerinden birazına ve belki de en azına bu kitapta ancak yer vermek zorundayız.
Ama onu tanımak isteyenlere bu kadarının da yeteceğini sanmaktayız.

Fındık Kurdum Sevgilim

Kitap Kurduçiçekler açtığında, yürekler sevgi ile dolduğunda
sen gelirsin aklıma fındık kurdu sevgilim…
ince burun, yosun gözlü, yanağı gamzelim
Kalbinde boş yer varsa izin ver gireyim.
Müebbet hapis yatıp kollarında can vereyim
Benim tek sevdiğim fındık kurdu sevgilim…

yollara çıkıp beklediğim
arkasından yıllarca koşup yetişemediğim;
yıllar geçse de hayalini hep beynimde hapsettiğim
benim tek sevdiğim fındık kurdu sevgilim…

çiçeğim, arım, balım, peteğim
bazı kelimeler var da üstüne anlam ekleyemediğim
benim değer verdiğim ebedi sevgilim
tek sevdiğim fındık kurdu sevgilim

  Fındığım Kurdum
Mühürlü Kaderim Kalbimin Sahibi Benim Biriciğim…

                                                                                            Fındık Kurdu….

Mc ParafBen Sana Demedim Mi

ben sana demedim mi
aşkımız gökleri inletmedi mi
sevgim sana yetmedi mi
söyle ben seni sevmedim mi
ben sana demedim mi gitme

pişman olursan gelme geri demedim mi
sen beni sattın beni hiçe saydın
şimdi mutlu musun ağlattın beni sonunda

yalanlarını anlatma boşuna bana
ben sana demedim mi gitme
başkasını sevme diye
ama sen gittin sen başkasını sevdin

değerimi bilemedin
hadi git sen ona git gelme bir daha
sensiz geçen günlerimin
hesabını kim verecek

bu acıyı senden başka kim çekecek
ben sana sevgimi vermedim mi
ben sana demedim mi
aşkına değer vermedim mi söyle neden gittin.

 

Mc-Egzeri

Kadınım

Engelli yasamak

seni sevmek için yaratılmış gibi

yaşadım yıllarca

ama sen yoksun

seni seviyorum diyorum

hayalimdeki kadına.

Bir Geceden Bin Geceye Ağladım

Züleyha SELÇUKAkladım bugün

Susturduğunuz suçsuz hallerimi,

Ağladım…

Biraz dokunaklı haldeyim.

Avuçlarımı ovuşturdum,

Kızgınlığımın son demindeyim,

Birazdan diner hıçkırık seslerim.

Ah saçlarıma taktığım

Papatya günlerime göz dikenler,

Ellerimle papatyalarımı çıkardım.

Susuz saksılarda günlerim,

Dilim sözcüklere yabancı mıydı ki; bilmediniz

Onca kelime yetmedi beni anlamaya.

Bugün sizli günlerimi akladım.

Ağladım…

Ne değişecek peki?

Kim kurtaracak İsa’yı tanımadan,

Çarmıha gerdiğiniz düşlerimi?

İp atlayan kız çocukları görmemek için

Dört duvara saklandım.

Görürsem oyun çağı ağlamalarım tutacak biliyorum.

Başımı ellerimle saklayışlarım olacak yine,

Karabasan sözlerinizle sabahsız kaldım,

Bugün yine ağladım…

Akladım bir kez daha dünlerimi,

Ağladım…

Çünkü hayalsiz kaldım.

Neye tutunsun yüreğim?

ve nasıl çocuk olmadan büyüyeyim?

Göçük altı yıllarım oldu suçsuz hallerim,

Ağlamamla aklandı,

Zaten masum dünlerim.

28.06.2009

Züleyha SELÇUK

Yaşamak İsterken

Korsan

Yaşamak

Ağıtlar yakarak sevdaya dair

Şiirlerde şarkılarda

Adını nakarat etmektir

Murada erebilmek için

Aşk şarkılarını

Korkusuzca söyleyebilmektir.

İçindeki ateşi alevlendirebilmektir

Sensizliğin anlamını hissedebilmektir

Tarifsiz acılara karşı durabilmektir

En derinden özlemle yaşayabilmektir

Ruhun bedeninden ayrılmasıdır

Kurşun yiyen gerilla gibi savrulmaktır

Engellere rağmen hayalinle uyumaktır

Ne olursa olsun seni unutamamaktır.

Korsan

Hayrettin TAYLAN

Her gece rüyalarıma sarılan gelmenin bebeği olursun.
Her gece sen… Paramparça özlemlerimden birazcık uyumak kalır sonrasında.

Sensiz bir rüzgar çarpar yüzüme, senin nefesin sanır, uyanırım, uyanıklığa sarılırım.

Sen yoksun… Kilitlenir hayaller, haller, acınma ve yokluğun.

Sen yoksun…

Zaman git gide uzar masallara, masal biter, sehere kuşlar uçar. Sabahın olmasına dahalar var. Gece uzun hava söyler.
Beklemek bir çeşit ölmekmiş öğretiyor hayat.
“Sen yoksun… Bu bana her gece binlerce ölüm demektir. “

İlk kez tutuğum ellerinin sıcaklığı, ilk kez baktığım gözlerinin ışıltısı üstüne acı bir karanlık düşmüş.

Bir aşk salına binip salına salına gittin… Dünyaya sığmayan  kederimle yapayalnızlığımın suskularında susamış bir beklemişliğin ermişiyim… Sen uzak bir fiyortta dantel dantel yalnızlığını örüyorsun kırgınlıklara. Kıyılarını gözyaşlarınla aşındırıyorsun, çarpıp ağladığı yerde dalgaların.

Neden omzumda ağlamıyorsun ki, uzat ellerini avuç içlerim sensiz çatlamış.

Gözbebeklerin çaresizliği hançerliyor, gözlerim bakışlarından yaralı yarim.

İki ömrün karesindeyiz iki ayrı ve büyük yalnızlıktan oluşuyor kavuşamadıklarımız.

Her şey aslında başka açıdan hesaplanır, sorgulanır. Ven kümeli hesapsızlıklar vernikli yüzler. Ruhu kavuran yoksulluk. Yalanların yılanla öpüştüğü kemirici anlar, şanından bir zanlı daha eksildi aşk tayfasından.
Her şey, anlamsız ve boşluğu yumurtluyor çaresizce.
Gerçek olan şimdi senin yokluğun ve benim sana olan anlatılmaz, ölçülmez, biçilmez, tükenmez tutkum.

Senin seslenişini özledim, yeniden bugün sen benden önce kalk demeni içerledim. Bak nasıl artıyor kalp atışlarımı, gel koy elini vicdanımın üstüne, orda kaldırma, yağmur gözlüm.

Bütün sokaklarım senin ayakların izlerin, sen gideli bu sokağa zülal damlalar inmedi.

Bu şehrin yalnızlık caddelerinde senin levhaların asılı her yere.

Ela gözlerin trafik işaretleri olarak kullanıyor. Ben orda gönüllü trafik polisi. Seni soruyorum gelip geçene ‘Görmedik’ diyorlar. Ne acı, hiç kimse seni görmüyor.

Anlasalar sana olan yakarışlarımı seni nasıl özlediğimi bilmiyor demek. Bu kalabalık neden yüzümde seni sorguluyor, ara bulursun. Sabret gelir.

Volkanlarıma ders veriyor tutuşmalar, ormanlarımın küllerine adını yazıyorum.

Bütün güzeller salıncağımı sallıyor, ben senin salıncağından, ben senin alıncağından düşmüşken.

Seni düşünde düşlerimin fizyonları varmış, bir gün atom olacaksın ve düşeceksin Nagazaki’me. Horişima diğer yanım. Henüz orda aşk yok, sen yok, sensizlik yok gül parem.
Karartılar içinden özlemli sesin geliyor, şehir uykuda,kaldırımlar yalınç suskular seriyor, hayatın vaveylası oluyorsun.

Bir ışık yanıyor özlemli gözlerinin uzaklarında

Harap topraklarımın üzerinden bir nemli bulutun geçiyor. Bir damla gözyaşın değiyor, değinilerime. Çorak düşüncelerime Nice’den son söylem oluyorsun.

Beni okurken, Nice’nin anlaşırlarında aşk yok ki gülüm.

Şimdi umutlarım varılmaz uçurum diplerindeki mayınlara asılı, yeniden bir aşk yolculuğu için mayınlarıma basmayı denemiyorsun.

Ben yeniden yapamam… Git başka pınar başlarında bekle, bir güzel salına salına gelir kurak beklemelerine.

-Git yeni bir hayat kur, kumruluk sanatımız son imgesi buymuş.

-Gitmek, gelmenin aynada taranmamış halidir gülüm. Bende taranacak gelmeler var, sevmeler senle süslenecek.

Yalnız sensizliğin kaybolduğu korkunç mağaralarda hayallerim aynası düştü.

Dur basma yüreğimin yeni aynasına. Dikkat et orada. Ki benim, senin mağarandaki derin sularına düşen Yusuf adılında. Derin bir oh çek, zamandan ve mesafelerden seni çekiyor ellerim. Bir çığ düşmüş, düşlerine beyazların o yüzden üşüyor karanlık kavuşmalarda.

Sonra dağlar çöküyor anılmadığımız her ana. Dağlanıyor beklentiler, senden eklentili buluşma ovalarından yalnız senli baharlar yüceliyor.
Aşklar devriliyor

Tutkuevi yıkılıyor
Altında kalıyor sevdamız.

Gel diyor ilk defaların, son bakışların, pişmanlık amanların.

Her gece gözlerim tavanda bir noktaya dikilmiş, yıldızlıktan aya, aydan dünyaya, dünyadan bana dönüşünü formüle ediyorum.

Seni düşünüyorum, ayna şehrinden.

Bir gün can kırığının beyazlanmış saçlarını taramanı bekliyor şiir gözleri.

Ayna şehrinden, güzelliğinin ışıltısında kırılmışlıkları tara, bir ömür için, yollarımı ara süslenmiş güzel geleceğize.

Hayrettin TAYLAN

Mektuplaşmak-1

cembarlioglu

 

Foça, 5 Mayıs 1987

Bazı insanlar birileriyle ilk defa yazışmaya başladıklarında; muhataplarına nasıl hitap edeceklerini bilemezler. “Sevgili”, “Değerli”, “Kıymetli”, “Saygıdeğer” gibi sıfatlarla başlayan mektup başlıklarına eskiler “Elkap” diyorlarmış.

Şimdi buna karşılık tek bir kelime var mı bilemiyorum.

Sen bana “Amca” diye başladığına göre; benim de sana “Kızın” demem gerekiyor.

Ama ben kendime “Amca” denilmesine alışamadığım gibi, birilerine “Kızım”, “Oğlum”, “Yeğenim” şeklinde hitap etmeye de alışamadım.

Bu nedenle sana “Sevgili kızım” yerine “Sevgili Hümeyra” diye hitap edeceğim.

Gerçi senden neredeyse 30 yaş büyüğüm ama yine de sen yaşta birine “Kızım” diyebilecek ölçüde kendimi olgunlaşmış, durmuş-oturmuş hissedemiyorum.

Senin açından düşününce; bana şimdilik “Amca” demekten başka çaren olmadığını görüyorum.

“Abi” diyemezsin, adımla hitap edemezsin… Ne tuhaf. Oysa daha rahatlatıcı, mesafeyi daha aza indirici bir yolu olmalıydı bu işin.

Neyse, şimdilik böyle olsun, ne yapalım…

Sevgili Hümeyra;

Mektubun beni tahmin ettiğiniz ölçüde, belki de daha fazla mutlu etti, sevindirdi. Böyle bir netice için her üçümüz de aynı derecede kutlanmaya değeriz.

Şu aşamada ne mutlu bizlere…

Şunu peşinen belirteyim: Niteliği dolayısıyla ilişkinizi tasvip ediyor ve saygı duyuyorum. Bu ilişkide Cem kadar senin de dürüst ve samimi olduğuna kesinlikle inanıyor ve arzunuz doğrultusunda gelişip noktalanarak ömür boyu sürmesini diliyorum. O yönden hiç endişeniz olmasın. Ancak resmen biri birinize ait oluncaya kadar geçecek süre zarfında ilişkinizin dürüstlüğünün ve kalitesinin gölgelenmemesine de azami dikkati göstermelisiniz. Çeşitli vesilelerle Cem’ e de yazdığım gibi; günün birinde, elde olmayan nedenlerle yolunuz ayrılacaksa eğer; güvenilirliğinizden ve saygıdeğer niteliklerinizden bir şeyler yitirmemiş olarak, aksine, ömür boyu sevgi ve saygıyla yâd edilecek bir insanı tanıyıp onunla uzunca bir süre arkadaşlık, dostluk ilişkisi içinde birlikte yaşamış olmanın gururuyla biri birinizle vedalaşabilmelisiniz.

Ben bir baba olarak, Cem’ den ziyade senin geleceğini düşünmek ve gözetmek durumundayım. Bu ilişkiden, sana, bugün ya da gelecekte herhangi bir zarar gelmemesi için arkadaşlığınızı kazanmak ve elden geldiğince sizlere doğru olanı anlatmak durumundayım. Biribirini temiz duygularla seven ve birlikte olmayı arzulayan iki pırıl pırıl genci yasaklarla bu işten uzak tutmanın mümkün olamayacağı hatta doğru bile olamayacağı kanısındayım.

Ne var ki; toplumumuz, özellikle genç kızlar açısından, kız-erkek arkadaşlığına sempatiyle bakan kız ebeveynlerini belli bir ölçüde baskı altında tutuyor. Tertemiz bir arkadaşlığı namus meselesi şeklinde telakki eden insanlar az değil.

Bu koşullar altında, bir kız olarak senin büyüklerinin de durumdan haberdar olduklarında ya da edildiklerinde nasıl tepki göstereceklerini şimdiden kestirmek olası değil. Ancak, ters tepki göstermeleri ihtimali daha çok.

Böyle bir durumda ne yapılabilir? Size bu arkadaşlık için yeşil ışık yakan, anlayış gösteren ben, zarar görmemenizi, mutsuz olmamanızı da sağlamak durumundayım. Bunu nasıl becerebilirim? “Bir kız babası da olsam, bu nitelikte bir ilişkiyi saygıyla karşılayacak bir anlayışa sahip olduğum için arkadaşlıklarını tasvip ettim.” Desem; anne ve baban ya da diğer aile büyüklerin ikna olurlar mı dersin?

Bu iş herkesten önce üçümüz için çok zor, çok riskli bir iş. Ve öyle olumsuz bir gelişmede şimşeklerin benim üzerime çakacağı şüphesiz. Şikâyetçi değilim ama toplum açısından genelde durum bu.

Kolaycılığı seçip ilişkinizi bildiğim halde bilmezden gelebilir, ilgilenmiyormuş gibi davranabilirdim. Durum ortaya çıktığında ve ters tepkiler gündeme geldiğinde kenara çekilip: “Valla billa benim haberim yoktu. Olsaydı, oğlanın kemiklerini kırardım…” diyerek fazla yara almadan atlatabilirdim belki. Ama o zaman da kişiliğimle ters düşmüş, kendime saygımı yitirmiş olurdum.

Bir işe evet demeden önce kapasitemce ve etraflıca düşünür sonra evet derim.

Sizinki gibi bir kız-erkek arkadaşlığını tasvip ediyorum ve bu yöndeki fikrimi her zaman, her koşulda savunurum. Aksi, kendimi inkar etmek olur.

Benim açımdan gönlünüzü ferah tutun. Elverir ki; zaman içerisinde, kendinizi ve beni savunmasız bırakacak türden bir zaafa düşmeyesiniz.

Gelecekte -en kötü ihtimal varsayımıyla- bilinçsizce tepki gösterecekler bilsinler ki; onlar o zaman bu işi bir namus meselesi telakki edeceklerse; ben şimdiden öyle telakki etmiş ve kısmetse, oğlumun ve senin düşüncen doğrultusunda seni müstakbel gelinim gözüyle görmüşüm. Benim gelinim de en az benim kadar saygıdeğerdir, öyle olmalıdır.

Dilerim zaman ve değişen koşullar muvacehesinde biri birinize karşı beslediğiniz duygu ve düşünceler değişmez, hatta daha da gelişir ve hepimiz o mutlu günü görürüz.

Ama bunun -daha ziyade- elimizde olmayan nedenlerle gerçekleşemeyebileceğini de gözden uzak tutmamak gerek.

Mutluluğunuza benim tarafımdan gölge düşmeyeceğine, hatta karınca kararınca katkı geleceğine sizi temin ederim.

Ama güzel Hümeyra;

Senin baban, toplumun saygıdeğer üyelerinden biri. Bildiğim kadarıyla bir hâkim. O sıfatın gereğini gerçekten yerine getirebiliyorsa; gerçekten saygıya değer. Toplumumuzun öylelerine çok ihtiyacı var.

Ve kaderin cilvesine bak ki; ben bir sabıkalıyım…

Geleceğe yönelik güzel hayallerinizi gölgeleyen önemli bir durum bu. Her şeye evet deseler, bu açıdan hayır demeleri büyük olasılık.

Evlilik, biri birini tanıyarak seven iki kii arasında her iki tarafın ailelerince de destek görüyorsa azami derecede mutluluk getirebilir. Bir tarafın rızası hilafına gerçekleşmişse; o tarafa at olanda devamlı kanayan bir yara rahatsızlığı doğurur. Bu, eşine de yansır…

Tüm bunlar gelecekle ilgili en kötü ihtimaller üzerine şöyle bir düşünüp alelacele kaleme aldıklarım. Umarım karşımıza çıkmasınlar.

Geleceğinizin gönlünüzce olması temennisiyle şimdi biraz da bugüne bakalım:

İnsanların her konuda aynı fikre sahip olması beklenemez. Öyle olsa, hemen hiçbir gelişme sağlanamazdı. Tatlıyı tatlı yapanın acı olması, güzeli çirkinle kıyaslayabilmemiz gibi.

Düşünebilen varlıkların bazı konularda farklı görüş bildirmeleri doğaldır. Öyle de olması gerekir. Ölçüleri kaçırılmamış bir tartışma, yaşama canlılık getirir, bakış açılarını genişletir, duygu ve düşüncelerde olumluya yönelik yeni pencereler açar.

Biri birini gerçekten sevmek, severek saymak ya da sayarak sevmek anlamaya çalışmakla mümkündür. Anlamak ise; muhatabın duygu ve düşüncelerini ifade etmesine olanak sağlamakla mümkün. İnsanlar biri birlerini değiştirebilirler. Tartışmalardan, münazaralardan, münakaşalardan, eleştirilerden varılabilir bu neticeye. Aslolan, birilerini olumlu yönde etkilemektir. Henüz çok gençsiniz. Zaman geçtikçe, yeni bilgi ve tecrübeler edindikçe bugünkünden çok daha önemli konularda tartışmaya başladığınızı görecek ve bugünkü tartışma konularını anımsayınca tatlı tatlı tebessüm edeceksiniz. Daha epey yolunuz var…

Duygu ve düşüncelerinizi biri birinize rahatlıkla açabilme yolunu hiçbir zaman kapamayın. En telaşlı ya da sinirli anınızda duygu ve düşüncelerinizi ifade ederken kuracağınız cümleleri aceleye getirmeyin. Sonradan pişman olacağınız söz ya da davranışlardan elden geldiğince kaçının. Biri birinizle ilgili hiçbir şeyi kendinize saklamayın, içinize atmayın. Anında söylemeniz tepkiye neden olacaksa; erteleyin ama uygun görünen ilk fırsatta ve uygun bir şekilde ifadede tereddüt etmeyin. Hatta beklemeyin, bu fırsatı kendiniz yaratın.

Bunların hepsini elbette ki sizler de düşünüyor, biliyor, elden geldiğince uyguluyorsunuzdur. Ben sizlerden bilgili değilsem bile tecrübeliyim. Faydalı olsun düşüncesiyle yazıyorum tüm bunları.

Filmlerdeki gibi yakışıklı, yaşını gösteren, sosyoekonomik itibarı yerinde bir kayınpeder görünümünde olmak isterdim.

Senden riya ummuyorum. Başkaları da pek umurumda değil. Beni olduğum gibi kabul eder ve sevebilirsen; mutlu kılarsın. Beni anladıkça baban gibi sevip benimseyeceğine inanıyorum.

Ben sevgiyle dopdolu bir insanım. Her şeyi, herkesi severim. Beni anlayarak sevenlere canım fedadır.

Seni de seviyor ve hep mutlu olmanı diliyorum.

İyi ki yazdın. Yine yaz güzel çocuk. Bana her konuda yazabilirsin. Güzel mektuplarını hep bekleyeceğim.

Dolu bakışlı gözlerinizi sevgilerle öper; esenlikler, başarılar ve mutlu birliktelikler dilerim.

Hoşcakalın.

“İsmet Amca”

(Ve; imza…Wink

Bu Beden Hep seni Bekler

Kitap Kurdudışarıda yine yağmur var
gözlerim yaşlarla dolar
sen gittiğinden beri bu beden hep seni arar
içim kan ağlar, yüreğimi dağlar
sanki senin yokluğun kelepçe gibi hep kollarımı bağlar.

hasretin bir keder
sen gittiğinden beri bu beden hep seni bekler
yollara bakar olmuş gözler, yüreğim gam dolar ellerim titrer.

yokluğun sanki ölüm içinde beni hapis eder
sen gittiğinden beri benim ömrüm hep seni bekler
gittin ya bu beden sensiz neyler?

geri dön gülüm, hatırası var yaşanılan her şeyin
bir gün gelir her şey geçip gider… 

                                                                                                          Karakurt…

Deniz

Baris Erdogan
 

                          deniz
bedeninde gezdiğim her yer gibi kutsaldı
                    bu yüzden
                bende kaldı
                       senden
                   bir derin iz

 

Barış Erdoğan

mcparaf

Özledim

Özledim seni gece boyunca
Ayaktayım gün ağarınca
Ağlarım sen yanımda olmayınca
Keşke yeniden dönsen bana

Neden gelmedin gece boyunca
Seni çok özledim dedim ya
Sensiz olmuyor be gülüm
Uyamıyorum sen olmayınca

Gelsen bir baksan halime
Gece boyunca çökmüş sensizlikten
İkiye bürünmüş bir virane
Gelsen baksan bir halime

Ne olur dön geriye gitme bir daha geriye
Ayrılık acısını çeken bilir
Çektirme bana o acıyı
Özledim seni gün boyunca

Ne olur beni yorma ağlatma beni daha
Sevmiyorsan halimi anla
Ne olur dön bana
Sensiz olmak bana en büyük ceza

 

Mc-Egzeri

Seni Anlatmaya Yetmez

gurselileri

Şiirler yazarım

Yüzlerce, binlerce

Tek bir sen etmez

Seni anlatmaya yetmez

Siyah derim

Güzel derim

Ateşi, alevi, yangını hissederim

Gecelere benzetirim

Gözlerini anlatmaya yetmez

Baharda kuşların şarkısı

Çiçekleri okşayan rüzgârın fısıltısı

Sözlerini anlatmaya yetmez

Şiirler yazarım

Hasret dolu şarkıların sağanağında

Şiirler yazarım, hasretin kollarında

Adını gizlerim mısralarında

Şiirler yazarım, senin için

Şiirler yazarım, seni anlatmak için

Dizeler ağlar

Felek dize gelmez

Şiirler yazarım, seni anlatmaya yetmez

Aşk derim

Hasret derim

Sen derim

Okudukça seni bulmak için

Seni anlatmak isterim

Dizeler bitmez

Şiirler yazarım, seni anlatmaya yetmez

Seni anlatırım mısralara

Sanki gün vurur

Güneş vurur, ufku karlı yüce dağlara

Meydan okusun diye bu aşk, yıllara

Şiirler yazarım

Şiirler içimdeki yangına kar etmez

Şiirler yazarım, kara gözlüm

Nazlı gülüm

Şiirler seni anlatmaya yetmez…

Gürsel İLERİ

Yaşamak İsterken

Züleyha SELÇUKYaşamak isterdim yaşadıkça

Delilikmiş bu alışkanlık

Hiç sonu gelmeyecekmiş gibi

Kaptırmışım kendimi

Yaşamak isterken yaşadıkça

Her başlangıç son yıkılmışlık

Ve her sonda geç kalmışım

Son acıda ilk yanmışım

Yaşamak son nefesmiş yaşadıkça

Hayat başka ben başka

Tüm umudum, son bakışta

Son bakışın uzaklarda.

 

2000

Züleyha SELÇUK

Kuşları Örtünmek

Barış ERDOĞAN ne zaman aklıma düşsen
üşür kuşları örtünürüm

Barış Erdoğan Anamur
(etrafı dağıtmak isteyen güzel insanlara…Wink

Gel_Git _Ten_Düş

Hayrettin TAYLAN

umut kanaviçelerini astım gölgende büyüyen güle
yaslı dikenlerini bahtıma süs olarak işledim
gidişin puslarında duruşumun hisleri sislerine alıştı
mevsimlik musonlara fısılda meselsiz aşklarımı
Ufukların şiddetine varınca gözlerinin göstergesi mimlesin
İçimde seninle künyesi uzayan kavuşma kavmine yazdır
tavlı bir sevda uzanacak, seninle henüz uzanamadığımız tavilma yatakta
Esirgenmemiş kalışların kelepçesini çözmek için anahtar dönüşken
Yüreğinin mağarasında, ağ örücün, karanlığında ışıldayan aşkın ışığıyım
Sabahına çiy gibi, ruhunun kahvaltısında çay gibi, aşkına tay gibi
Hüzünlerimi geceler saklayamaz, mutluluğumu gündüzler
Gülüşlerin gündüz, gözyaşların gece yüreğime
Çözülememiş özlemlerin düğümlerinde beyaz bir gömleğim
titrek alevlerin dudak uçlarına kalıcı umutların rujunu
ruhumun öpücük duvarında iz bırakma
tanımsız tutkuların utkularında demlenmiş bir geleceğim sana
biraz karıştır ali sevgilerinle gül şekerini katarak, yüreğimi kanatarak
ihtilallar başlattım yeniden gelişlerinde gelmeler prangalı

kavuşmak türküsü gibi ay çalsın yıldızlarımızın son şanından
sensizliğin kutuplarından buzullar erirken ermiş dönüşlerinde
gayrı bir ezginin sarsan sesinde ses ver, sus ver, gel ver, dönüşlerime.

Hayrettin TAYLAN

Kabir Ziyareti

Engelli yasamak

onu kaybetmemiştim

sadece bedeni yoktu

Atamdı

Babamdı

bugün babama gittim

dertleştim

İyi ki senin gibi babam varmış dedim

iyi ki evladın olmuşum

Baba günün kutlu olsun.

Mc ParafÖlmek Vardır Dönmek Yoktur

bu aşkın yolunda ölmek vardır
dönmek yoktur benim kitabımda
döneklik yoktur be güzelim
sevdim mi tam üzdüm mü tam üzerim

ama sevginin ne olduğunu da iyi bilirim
sevmeyenlerden nefret
sevip de kandıranlardan lanet ederim
seversen adam gibi seversin

yada çeker gidersin ama sevmesini bilmelisin
bu aşkın yolunda ölmek gururdur
dönmek ise zalimliktir
seversen aşık dönersen dönek olursun

sen sevgi nedir bilir misin sevebilir misin
sen sevenleri görebilir misin
bu aşkın yolunda ölür müsün ama ben ölürüm
dönmekte istemem seni de sevmem

sıkarım kafama bir mermi sevmem seni
bir elimde sigara bir elimde içki
masada resmin keşke sevmeseydim seni
neden üzdün sen beni
oysa deli gibi sevmiştim seni

 

Mc-Egzeri

Alvarlı Âşık Reyhani-2

Alvarlı Aşık ReyhaniYaşamı
Öze geçmeden önce önemli bir nokta üzerinde durmak istiyorum.
Şükrolsun ki; bugün ülkemizde ulusal bir bütünlük içindeyiz. Yurttaşlarımız arasında sen-ben yoktur. Sınıf yoktur. Buyurgan-tapkın yoktur. Sınırlarımız içinde yaşayan ve bu yurda yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk‘ tür, herkes bizdendir. Yasalar karşısında kimsenin kimseye üstünlüğü mevcut değildir. Ve biz, bunu Cumhuriyet‘ e, onun kurucusu olan Büyük Atatürk‘ e borçluyuz.
Cumhuriyet‘ ten önceki teokratik ve onu izleyen monarşik dönemlerde, ne yazıktır ki; durum hiç de böyle değildi. Yurttaşlarımız arasında sen-ben vardı, sınıf farkları vardı, buyurgan vardı, tapkın vardı. Herkes kendi ulusal kimliğiyle anılmaktaydı ve piramidin çatısındaki Osmanlılık bir din, bir inanış birliğinin simgesiydi. Yurttaşlık yoktu, teb‘ alık vardı. Osmanlı, saraylı olanlardan ve saraylı olmayanlardan oluşmuştu. Saraylı olanlara “Saltanat” ve saraylı olmayanlara da “Halk” deniyordu. Bunlar iki karşı sınıf ve iki zıt kutup gibiydi. Sadece bir şeyde değil, her şeyde ayrılıyorlardı. Edebiyat da öyleydi. Bir yanda bir Saray Edebiyatı soluk alıp verirken, obir yanda Halk Edebiyatı yaşamaktaydı. Saray Edebiyatı Arapça‘ nın, Farsça ‘nın hükmü altındaydı. O bile bir başına Arapça, bir başına Farsça değildi ve zaman zaman, yer yer Türkçe sözcüklerle yamalanmakta ve o yamalanmış bohçanın adına da “Osmanlıca” denilmekteydi. Bir bakıma; Arap ve İranlı şiir söylüyor, öykü-roman yazıyor, yazı-başyazı döşeniyor, Osmanlı dinliyor, okuyor, özeniyor, yansılamaya çalışıyor, Osmanlı‘ nın herekesiz Arapça hevesi yüzünden; birinin yazdığını obiri okuyamıyor, butekinin söylediğini öteki yazamıyor ve bazen, yazan kendi yazdığını bulup seçemiyor, davranış “Kel Ahmet Çeşmesi” ni “Gül Ahmet Çeşmesi” ne, “Van Kalesi” ni “Kan Kalesi” ne ve daha böyle binlercesine döndürüyor, “Bab-ı Ali kapısından mürur edip geçerken, bir süvari tek atlıya tesadüfen rast geldim.” Vari ne dediğini bilmezliklere yol açıyordu. Çünkü saray, kendi dilini konuşmayı küçüklük varsayıyor, elin dilini de ancak bu kadar konuşabiliyordu. Halk sarayın dediğini anlayamıyor, saray da varsın iyice anlamasın diye onunla kendi arasına Çin Sedleri çekiyordu.
Bu tutarsızlıklar yüzündendir ki; halk, kendisinden saymadığı saraya karşı kendi edebiyatını oluşturmak zorunda kalmıştır. Onun, halkın büyük bir kolaylıkla anladığı, candan-gönülden sevdiği ve her koşul altında pekilendiği kendi ozanları, kendi öykücüleri, kendi romancıları vardır. Halk arasında “Halk Aşığı”, “Hak Aşığı” denen ozanlar bunlardandır. Çayevlerinde öyküler anlatan “Hekatçı” lar bunlardandır. Olayları alaya alan “Meddah” lar bunlardandır.
Molla Cami‘ nin “Mevlana nebi-i nist amma kitabı hest” yani; “Mevlana peygamber değildir ama kitabı vardır” diye övdüğü Celaleddin-i Rumi, elbette ki; “Mesnevi” sahibidir, elbette ki; büyük ozandır, elbette ki; büyük düşünürdür, elbette ki; velilik basamaklarındadır ama gününden günümüzdeki halka “Mesnevi” sini bırakabilmiş midir? Buna olumlu yanıt verebilenlerden birçoğunun “Mesnevi” den bir tümceyi bile doğru-dürüst anlayabileceğini, söyleyebileceğini pek sanmıyorum. Kendisi Farça bilmedikçe veya yanında bir çevirmen bulunmadıkça; halk, şu tümceleri anlayabilecek, anlayınca da sevebilecek, pekilenebilecek, yeri geldikçe yineleyebilecek midir: “Pürsid yegi ki; aşık cist? Guftem ki; çu men, şevi bidani.” Veya “Men bende-i Kor‘ an ‘em, eger candanem, men hak-i rahi Mohammed-i Mohtar‘ em.” Peki niçin anlamayacaktır? Niçini ortadadır: Mevlana halka kucak açmıştır ama halkın yanındalığından sıyrılmıştır.
Ya Yunus? İşte o, halkın içinde doğmuş, öldüğü halde o günkü kadar var olmayı başarmıştır: “Mal sahibi, mülk sahibi, Hani bunun ilk sahibi? Mal da yalan, mülk de yalan, Var biraz da sen oyalan.” Şimdi bu dizeler karşısında kim çevirmene gereksinebilir? Şimdi bu tertemiz dizeleri kim anlamayabilir? Şimdi bu büyük düşünürü kim sevmeyebilir? Şimdi bu dizeleri kim unutabilir ve kim yineleyemez?
Dadaloğlu, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Sümmani, Emrah, Seyrani, Cevlani, Şenlik, Hıfzı ve daha yüzlerce ozan hala daha yaşamıyorlar mı? Halkın onları arasında yaşatan sevgisi boşuna mıdır? Elbette ki; değildir. Zira onlar halkın ögeleridir. Onlar halkı halk yapan parçalardır. Halk onlarla yaşamakta ve onları da kendinde yaşatmaktadır. Masallar, destanlar, türküler ve halkın edebiyatı onun için eskilerden güne gelirler, yüzyıllara hükmederler ama saray ağızları ve saray edebiyatları onlarla birlikte silinip giderler. Günümüzde bir “Duhter-i Hindu” nun bir “Battalgazi Destanı”, bir “İntibah” ın bir “Ergenekon Destanı”, bir “Diyojen” in bir “Nasrettin Hoca”, bir “Hafız Post” un bir “İbrahim Tatlıses” kadar değeri yoktur. Çünkü halk, kendinden olanla yaşar ve kendisinde kendisinden olanı yaşatır. Dede Korkut ‘ların varlık nedeni budur. Hiçbir saraylı bu halka, “Yüzün yırttım tırmığınan-elinen, Bağrın yardım kazmayınan-belinen, Yine beni karşıladı gülünen, Benim sadık yârim kara topraktır.” Diyen Âşık Veysel kadar yanaşmamıştır. Halk elbette ki; ölüm-mölüm dinlemeyecek onu ve onları yaşatacaktır.
“Halk Edebiyatı” dediğimiz dev piramitte, gelmiş geçmiş ve gelmiş ama henüz geçmemiş ozanlarımızdan her birinin bir taşı vardır ve zamanın her şeye yeten gücü dahi onlardan bir tekini bile yerinden oynatamamaktadır. Âşıklık geleneği onun için sağdır ve onun için yerli yerindedir.
Reyhani bu gelenekte yeni bir soluktur. Yeni bir candır. Yeni bir ruhtur.
Erzurum‘ a bağlı Pasinler (Hasankale) ilçesinin Alvar Köyü ‘nde 1932 yılında dünyaya gelmiştir. Kendisine “Alvar ‘lı” denmesinin nedeni budur.
Babası, 1914 -1918 yılları arasında patlak veren Osmanlı-Rus savaşı gazilerinden Recep Ağa adındaki bir çiftçidir ve bu çiftçinin, acımasızlığı dillere destan Ağa‘ larla herhangi bir ilgisi yoktur. Dedesi Muhittin “93 Savaşı” da denen 1877 -1878 Osmanlı-Rus Savaşı şehitlerindendir.
Birinci Dünya Savaşı ‘nın 1914 yılında patlak vermesi üzerine, Recep Ağa gönüllü olarak askere yazılmış, kimsesiz kalan karısını, İç Anadolu‘ ya göç etmek zorunda kalan komşularına katıp yollara çıkarmış ve evini-barkını gerilerde bırakıp köyünden ayrılmıştır.
Savaşın sona ermesine ve Erzurum‘ un Rus işgalinden kurtulmasına rastlayan günlerde, karısını arayıp bulan ve köyüne dönen Recep Ağa‘ yı, köyde vahşi bir zulmün kalıntıları ve baş edilmez bir yoksulluk beklemektedir.
Rus, Erzurum‘ dan olduğu gibi Alvar Köyü ‘nden de çekilmiş, çekilirken yanında götüremediği savaş araç ve gereçlerini, yardakçısı olan Ermenilere bırakmıştır. Nuh‘ un torunlarından Hayk‘ ın soyundan geldiklerini öne sürerek övünen Ermeni çeteciler soyluluklarının gereğini yerine getirmiş, köyde taş üstünde taş, beden üstünde baş bırakmamış, yakılabilenleri yakmış, yıkılabilenleri yıkmış, kuyuları-suları zehirlemiş, hayvanların bile canlı canlı karınlarını yarmış, boğazını bıçaklamış, başını kurşunlamıştır.
Köyde sığınılabilecek tek bir ayakta kalmış dam, yenebilecek bir lokma ekmek, içebilecek bir yudum su yoktur. Yoksulluk, yangının külleri ve savaşın yıkıntıları arasında kol gezmektedir.
Yaşam “Ben yine de buradayım.” Demektedir.
Her şeye yeniden başlanır. Yığma taştan evler, barınaklar, ahırlar yapılır. Sular temizlenir. Köylü, varsa; karısını-çocuğunu, yoksa komşusunu çifte koşar, kendisi yerinde başkasının çiftine koşulur. Tarlalar sürülür, yeşertilir, hayvan beslenir büyütülür, yıllar yılları, yoksulluk da onları kovalar durur.
Recep Ağa ‘nın bir oğlu olur ve yaşamayanlara nispet adı “Yaşar” koyulur.
Ve gerçekten de bu oğul yaşar, büyür. Okul çağına gelir ama okula-mokula gidemez. Baba hem biraz tutucu, hem yoksul, hem de kimsesizdir. Okula öğrenci değil, işe-tarlaya, çifte-çubuğa ırgat gerekir ve Yaşar da ırgat olarak yaşasın istenir.
Okumaya, öğrenmeye karşı içinde büyük sevgiler beslediği halde Yaşar bir türlü okuyamaz, onüç yaşına gelinceye dek çift sürer, hayvan güder, tarlada ırgatlık, evde hamallık yapar durur.
Onüç yaşında belleğine o ana kadar tanıyamadığı duygular egemen olmaya başlar. Bunlar ince ince duygulardır. Bu duygular onu arkadaşlarından, yaşıtlarından ve kalabalıklardan uzaklaştırıp derin yalnızlıklara götürürler.
Yaşar‘ ın bu kaçışları, bu kayboluşları anayı, babayı, komşuları tedirgin eder, her arayışlarında onu, köyün ta ötelerindeki Kaygana Deresi‘ nin suları, otları, çiçekleri arasında yatarken veya bir başına düşünüp dururken bulurlar ve bu davranışlarına kolay kolay da anlam veremezler.
Oğlunun bu bitip tükenmek bilmeyen bir başınalıklarından korkuya kapılan ve onun aklını bitirmesinden çekinen Recep Ağa, belki hava ve yer değişikliği iyi gelir umuduyla evini-barkını Alvar Köyü‘ nden kaldırıp Pasinler‘ in Aşağı Tahir Hoca Köyü‘ ne taşır.
Yaşar, Aşağı Tahir Hoca Köyü‘ ne geldiğinde, gerçekte, aradığına geldiğinin bilincinde bile değildir. Ama aradığı oradadır, doğmuştur, büyümüştür, kendisini beklemektedir. Adı ‘Hatun’ dur ve ne kadar yazıktır ki; işte o, acımasızlığı dillere destan gerçek Ağa‘ lardan birinin kızıdır.
Gelmiş-geçmiş her âşığın başına gelendir: İlk görüşte Hatun‘ a âşık olur. Kendisi de Hatun‘ un aradığı, beklediğidir.
Yanar yanar tutuşur, tutuşur tutuşur ateşler, alevler içinde kalır. Kendine dönüklüğü derinleşir. Gönlünün yarası yüreğine kökler salar, bedenini sarar sarmalar. Deli Dumrul Köprüsü‘ nü bir besmeleyle geçebileceğini sanır ve bir zaman sonra, kıçına bakmadan Hasan Dağı‘ na oduna gidip aracılarla Ağa‘ dan Hatun‘ u istetir.
Bilmez ki; bu dilek ancak kendisine göre; ‘Allah‘ ın buyruğu, Peygamber‘ in sözü’ dür ve bilmez ki; Ağa‘ ya göre; ne ‘Allah‘ ın emri,’ ne de ‘Peygamber‘ in kavli’ dir.
Yanıt Yaşar ‘a haddini bir güzel bildiren yanıtlardandır: ‘Bizim, elinde saz, dilinde söz, dere-tepe gezen adama verilecek kızımız yoktur.’
Yaşar, ardına kadar açık sandığı bir kapının sımsıkı kapalı olduğunu tüm yaşamında ilk kez görmekte ve baltalar sallasa; açılmayacağını ilk kez anlamaktaydı. Elleri-kolları kırılıp yanına düşmüş, el attığı dallar elinde kalmış, güvendiği dağlara karlar yağmıştı. Yaşamında ilk kez, varlığının bir Ağa karşısında ne denli değersiz olduğunu sezmekte, umarsızlığına başka başka umarlar aramaktaydı.
Gizli bir buluşmalarında, yüzünü-gözünü kızarta kızarta Hatun‘ a ‘Benimle kaçar mısın?’ diye sordu. Hatun babasını pek tanımıyor olmalıydı ki; umutluydu ve ‘Hele biraz dur bakalım. Belki Ağa‘ m insafa gelir.’ Demekteydi.
İkisi de, Ağa‘ dan insaf beklemenin ölü gözünden yaş beklemekten farkı olmadığını bilmiyorlardı. Ağa‘ nın derdi insafa gelmek değil, köylünün diline sakız olmamaktı. Bu yüzdendir ki; kızı için bir başkasına çarçabuk söz kesmiş ve keser kesmez de düğün hazırlıklarına başlamıştı.
Hatun‘ u Yaşar‘ la kaçmaya zorlayan da bu oldu.
Bir gece vakti, Hatun ‘un elinde bohça, Yaşar‘ ın elinde de saz olduğu halde, köyden gizlice ayrıldılar.
Gel gör ki; bu kere atı alan Üsküdar‘ ı geçemedi. Ağa acımasız olduğu kadar da güçlüydü. Adamlarını atlarına bindirip peşlerine düşürdü. Gizli kaçış ıssız ve kanlık bir çayırda çabucak noktalandı. Hatun‘ un katı yürekli babası, daha ilk anda hançerini çeker çekmez Yaşarı‘ ın üstüne yürüdü ve Yaşar‘ ı delik-deşik edilmekten araya giren kâhya kurtardı. Adam kendisini aşığın önüne korunak yapmış, ellerini makas makas açmış, Ağa‘ sına yalvarmaktaydı : ‘Bağışla Ağa‘ m. Elini kana bulama. Şanına yakışmaz. Bırak, Allah‘ ından bulsun.’
Ağa Yaşar‘ ı bırakmış, Hatun‘ u saçlarından kavramış, atının terkisine atmış, hayvanı mahmuzlamış, kendine yakıştırdığı işi de Allah‘ a bırakmıştı: ‘Doğduğuna-doğacağına pişman edin soyhayı…’ Demekte ve giderayak ardındaki feryatları dinlemekteydi.
Sanki Ağa‘ larının kızları değil, kendi kızları kaçırılmış gibiydi. Bir bırakıp biri vuruyor, biri tokatlarken obiri tekmeliyor, beriki gırtlağını sıkarken, öteki küfürler savuruyordu. Yaşar, nereye yıkıldığının, nereye çökertildiğinin, nereden kaldırılıp nereye savrulduğunun, başının-bedeninin hangi taşa, hangi tümseğe vurulduğunun bilincinde bile değildi. Kendisi kanlar, yaralar, bereler içinde kalmış, göğsü sedef işlemeli, sapı püsküllü sazı göğsünde parçalanmış, giysileri yırtılmış, umudu kırılmış, amanı kesilmişti.
Sabahleyin iki çoban çocuğun kollarında, halden-yoldan, şekilden-biçimden çıkmış olarak köye dönebildiğinde; köy, davul-zurna sesleri ve sarhoş naraları içindeydi. Düğün, istemediği birine zorla verilen Ağa Kızı Hatun‘ un düğünüydü.
Yaşar sevdalıydı, karasevdalıydı. Hatun sevdalıydı, kara kara sevdalıydı. Ölümlere dayanabilen ayrılığa dayanamıyordu. Yıl geçmedi, düğünle-dernekle istemeye istemeye girdiği elevinden Hatun‘ un ölüsünü çıkardılar.
Başkaları öyle anlarda ne yaparlar, bilinmez ama Ağa, biricik kızının ölüsüne elini bile süremedi, saçının bir teline bile değinip dokunamadı, yüzünü-gözünü tek bir kere bile öpemedi. Sadece ve sadece şunu yapabildi: Başını Yaşar‘ ın yanan bağrına dayadı ve gözlerinden iplik iplik yaşlar dökerek ağladı.
Yaşar, yıkılıp çöken bir dünyanın taşları-duvarları, kirişleri-sütunları, gövdesi-temeli altında kalmıştı. Zaman zaman çılgınlık belirtileri gösteriyor, gün geçtikçe bu belirtiler azgınlaşıyordu.
Koca bir dünyayı öylece bir yana itti ve bir başına yasını pekilendi.
Hocalara baktırdılar, türbelere götürdüler, adaklar adadılar, orasına-burasına muskalar bağladılar, nefesler ettirdiler, okunmuş sular içirdiler.
Fayda etmedi.
Avuntusunu Hatun ‘un mezarının başında bulmak istiyor, ‘Terkedeptir.’ Diye bırakılmıyordu.
Esen yele, uçan kuşa, akan suya, duran dağa konuşur, yelleri-selleri-yağmurları dinler, acılarını ota-çiçeğe, arıya-böceğe anlatır olmuştu. Öğle güneşleri yüzünde gölgeleniyor, baharlar yüreğinde yaprak döküyor, koyunlar-kuzular sazının tellerinde meleşiyor, sabahlarına gecelerin karanlıkları leke leke düşüyordu.
Güneş, ay yeniden ve yeniden doğuyordu ama başkalarına. Yıldızlar yine gözler kırpıyorlardı ama ellere. Sular yeniden şırıldıyorlardı ama umarlılara, mutlulara.
Köylüler ‘Reyhani’ demeğe başlamışlardı Yaşar‘ a. Çünkü kekik kokusu, reyhan kokusu vardı dizelerinde. Ağlıyor, ağlatıyordu sapı püsküllü, göğsü sedefli, yüreği yaralı sazını. Mızrabı tele-mele değil, yüreğe yüreğe vuruyordu. Issız dağ başlarına çöken telli bulutlar altındaki yalnızlığında olgunlaşmıştı ve taşmaya başlamıştı kabından, sığınağından, koruganından.
Her geçen gün bir başka yerde, bir başka zamanda, bir başka duyguda, bir başka dünyanın güneşi, ayı, yıldızları altındaydı.
Anadolu; bu taşı şiir, toprağı şiir, kuşu şiir, karı, yağmuru, bulutu şiir, bu güneşi, ayı, yıldızları şiir, bu otu, çimeni, çiçeği ağacı şiir, bu arısı, böceği, kelebeği şiir, bu akarsuları, çağlayanları, ırmakları, denizleri şiir ülke, sevenlerin, sevilenlerin, velilerin, erenlerin, ozanların yurdudur.
Ve Reyhani, bu sonsuz güzelliklerde aklını-başını yitirmiş bir ızdırap çığlığıdır.

Bu satırların kaleme alındığı sıralarda, onların kaleme alındığından haberi bile olmayan Âşık Reyhani, elinde sazı, dilinde sözü, kimbilir hangi gurbet yolunda çile doldurmaktadır.
Beni hiçbir zaman yanılgıya düşürmedi, umutlarımı yele, beklentilerimi sele bırakmadı. Her geçen gün, eskisinden daha bir derinleşti, eskisinden daha bir kaynadı, eskisinden daha bir inceldi, eskisinden daha bir iyi söyler, daha bir iyi çalar oldu.
Onsuz gittiğim her yerde, izlerini, sözlerini, kayalardan derin uçurumlara düşen çağlayanlardan farksız şırıltılarını, her esen rüzgârda mırıltılarını buldum, duydum, dinledim. Kendim unutulup gitsem de; onun unutulup gitmesine yorgun yüreğimi pekilendiremedim. Köşeme çekilip dinlenmem gereken bu son günlerimde, o nasıl benimle birlikteyse; herkesle de öyle birlikte olmasını, benimle bütünleştiğince herkesle de bütünleşmesini istedim.
Bu kitap içeriği yönünden ne denli küçükse; anlamı bakımından da o denli büyük olacaktır.
Zira ona gidemeyenlere onu getirmektedir.