Eylül, 2009 icin arsiv

Ekonomiye Can İşte

etraf

Bu rakı…
Bunu içersen;
fabrikası kazanır, dağıtımcısı
kazanır, bayileri kazanır,
bakkaldan alırsın bakkal kazanır

manav ve peynirciler kazanır,
mezeciler kazanır, balıkçılar kazanır,

anason üreticisi çiftçiler kazanır,
şişe üreticisi kazanır,
nakliyeci kazanır, taksiciler
kazanır…

meyhanede içersin meyhaneci kazanır,
aşçı kazanır, garson ve komi kazanır…
içtikten sonra kaza yaparsın;
kaportacı kazanır, tamirci kazanır,
hastaneler kazanır, doktorlar
kazanır

Allah göstermesin ve gecinden
versin amma ölürsen;
mezarcılar da tabutçular da imamlar da, çiçekçiler de
kazanır

Velhasıl tüm Türkiye Kazanır…
İçin, ekonomiye can verin…

Türkiye için bir duble de siz
için…

Diyor bir üstadımız, Ben de Türkiye’nin ekonomisinin canlanması için bireysel olarak yapmamız gerekenleri yapmaya hazırız diyorum.

Kolbastı Şiiri

kolbasti

   Karadeniz insanına hayran olmamak mümkün değil. Hamsiye olan düşkünlükleri iyi bilinir. Hamsi buğulama, hamsi tava, çiğ hamsi, hamsi pilavı, hamsi turşusu, hamsi tatlısı derken hamsi ile ilgili yapılabilecek her şeyi yapmış durumdalar.

   Son günlerin en revaçta müzik ve oyunu olan kolbastı da bu yolda devam ediyor. Kolbastı için şiirler, klipler ve daha kim bilir dana neler yapacaklar. Sevdikleri her şeye sahip çıkmaları dikkatimi çektiğinden bundan sonraki gelişmeleri de takip edeceğimiz bir blogumuz olmalıydı.

Kolbastı ile ilgili okuduğum ve hoşuma giden Yusuf Ter’in şiirinin peşine bakalım daha nasıl çalışmalar gelecek…

 

Kol Bastı

Dere yolu kül ateş
Ayrılık olur kardeş
Dere yolu yaren eş
Kol bastı ziller taktı
Para zengine aktı

Yalana doyum olmaz
Vekilin gülü solmaz
Banka kasası dolmaz
Kız kolbastıya kalktı
Para zengine aktı

Sel götürdü evleri
Gökdeleni devleri
Öldürdü sevenleri
Şimdi kolbastı vakti
Para zengine aktı

İlahi takdir dediler
Hep yoksulları yediler
Gittiler geri döndüler
Kol bastı koldan baktı
Para zengine aktı

Yusuf, haydin uşaklar
Oğlan kızı kucaklar
Uçmaz şimdi uçaklar
Yeter kolbastı sıktı
Para zengine aktı
Yusuf Ter

bayragimiz

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

O benimdir, o benim milletimindir ancak.
 

Anlamı: Mehmet Akif Türk milletine cesaret ve tahammül aşılamak için ve onda bulunan duyguları harekete geçirmek için şiirine korkma sözüyle başlıyor. Bayrak bir milletin bir milletin geleceğinin ve bağımsızlığının sembolüdür. Bayrağın sönmesi Türk milletinin istiklalini kaybetmesidir. Şair ülkemizde tek bir insan kalana kadar bu vatanı savunacağımızı belirtiyor. O halde en son Türk bireyi son nefesini vermeden Türk istiklal ve bağımsızlığını yok etmek, Türk bayrağını söndürmek mümkün değildir. Zira bayrağımız milletimizin yıldızıdır. Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır. Bayrak bizimdir, biz yaşadıkça onu elimizden kimse alamaz.

Türk milletinin bütün fertlerini öldürmedikçe bağımsızlığını kimse yok edemez.

Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!

Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
 
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…
 
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal!

Mehmet Akif Ersoy

Anlamı: Şair ikinci kıtada bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir. Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir. Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.

Türk bayrağının gülmesi göklerde dalgalanmasıdır. Bir aşığın sevgilisinden güler yüz beklemesi gibi bağımsızlığa âşık Türk milleti de özgürlüğün sembolü olan bayraktan gülmesini beklemektedir. Bu milletimizin en doğal hakkıdır. Çünkü Türkler bağımsızlıkları ve bayrakları uğruna pek çok kan dökmüşlerdir. Bu kanları bayrağa helal etmeleri için onun da nazlanmayı bırakıp göklerde dalgalanması gerekir. Türk milleti daima Allah’a inandığı ve taptığı için özgürlük onun hakkıdır.

Çakıl

ihtimal1

Kısa kızıl saçları

Çakıl taşa benzer

Küçük gözleri ve

Tatlı dili, sevimliliği ile

Çakıl deriz biz de ona.

İsmi gibi de taş sanır kalbini

Ben ağlamam der ama

Canı yanınca o da ağlar aslında.

Sandığı gibi taş değildir kalbi

Gizliden yardım etmeyi de bilir

Muhtaç insanlara.

Hele bir de

Konuşmaya başlayınca hızından

Yetişemez kimse ona

Bazı zaman ne dediğini

Kendisi bile anlamaz ki.

cakil

Çakıl‘a sevgilerle…

Gizli

prestij

   Can Yücel gibi bir üstat her şeyin bizde gizli olduğunu söylüyorsa bence doğru söylüyordur. Yazdıklarına kendi hayat tecrübelerini kattığından, okuyanlara da ışık tutmayı hedefleyen eserleri var.

   Kendimizde gizli olduğu düşünülenin ne kadarını keşfedebildik acaba?

 

Her Şey Sende Gizli

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif…
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç…
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü…
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin…
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün…
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin…

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin…

Can Yücel

kolbasti

   Kolbastı müziğini duyup da içi kıpır kıpır oynamayan yoktur sanırım. Benim de beğeni ile izlediğim bu oyun nereden çıktı diye merak ettim ve başladım araştırmaya…

   Kolbastı oyunu çok eskiden beri vardı ama son dönemlerde yapılan televizyon programları ile popüler hale geldi, başlangıcı ile ilgili değişik söylemler olsa bile artık kolbastı eğlencelerimizin kaçınılmaz favori oyunu olarak yerini sağlamlaştırdı.

   Kolbastı, 1930′lu yıllarda ağaların ve dayıların olduğu bir dönemde ortaya çıkmıştır diye rivayetler var. O dönemde Trabzon’da mağaralar bulunurmuş. Faroz’da Değirmendere’de Arafilboyun’da Boztepe’de…

   O mağaralarda ağalar dayıların âlem yaptığı söyleniyor. O dönemde askerlerin Kolluk kuvvetleri varmış, Kolluk kuvvetleri bu âlemlere baskın yaparmış. Âlemcilerde basılmayalım diye kapıya erketeler koyarlarmış gözcüler yani… Erketeler Kolluk kuvvetlerini gördüğü an içeri haber getirirlermiş içerdekilerde haberi aldıklarında seslerini kısarlarmış… Başlarlarmış söylemeye kısık sesle “Geldilerrrrrrrrrr Bastılarrrrrrrrr Vurdularrrrrrrrrrrr”…

   Kol kuvvetleri böyle baskınlar yaptığı için oyuna Kolbastı denilmekteymiş. Ayrıca Faroz’lu balıkçıların av sonrası bir araya gelip eğlence düzenlemeleri de bu oyunun tarihini oluşturmaktaymış. Kolbastı da yöreye uygun kürek çekme, yüzme, ağ atma, olta atma, ağ çekme, balık tutma gibi yerli insanların uğraşlarını simgeleyen hareketleri varmış diye söyleniyor. Kolbastı son yıllarda oyunun popülerlik kazanmasıyla daha da hareketli bir hal almış oldu…

Canıma Yetti

aydost

Hudalardan bir nidasın

İstemem sözlerim çoğalsın

Sarhoş kafayla da yazamam

Aynalar şehrinde yalnızlığım…

 

Aydost

Ölüyorum

Engelli yasamak

Ölmek
seni severek ölmek istiyorum.
Ölürken bile seni seviyorum demek,
koynuna sokulup cennet kokusunu hissetmek,
gözlerinde peygamberi görmek…
Sana geldiğim gün gibi o heyecanla ona gitmek
yeniden dünyaya gelirsem sevdiğimi istemek.
Şairin dediği gibi;
Mehmedim aşk ölmektir her gece
gün ışıdığında ise onunla doğmak gibi…

30 Eylül 2009

Efsane Etrafoğulları

Vista İşletim Sistemi

microsoft

Microsoft resmen Vista rezaletini kaldırmak için elinden geleni yaptı. XP işletim sisteminin rahat ve kullanılışlığından sonra Vista işletim sistemi kullanıcılarını çıldırtmaya yetti.

Oğuzhan Oktay

Rüyadayız

Muhurlu Kilit

Soruyorsan bizi Tanrım;
İşte biziz. Buradayız.
Halimizi sorma ya Rab;
Bir tükenmez rüyadayız.
Sohbetliyiz düşmanlarla,
Dost olmuşuz isyanlarla,
Kumardayız vicdanlarla,
Yüz kızartan riyadayız.
Yalanlarla dolu diller,
Haramlarla dolu eller,
Fitne, fesat hep gönüller,
Günah için sıradayız.
Yorulmadık izzet için,
Koştuk durduk zillet için,
Ömür boyu işret için
Kadehlerle hurradayız.
Bir kuyuda ip olmadık,
Bir kitaba kap olmadık,
Tek baltaya sap olmadık,
İşte öyle aradayız.
Barlıoğlu söz diyorken,
Biz sandık ki daha erken,
Gemi gitti pupa yelken,
Biz kupkuru karadayız.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun
MÜHÜRLÜ KİLİT İsimli Felsefi Şiirler ‘inden > 187 -188/412)

Ne Yeminler Bozdum Ben

Mc Paraf

Ne yeminler bozdum ben
aşkımız bitmesin diye
ne sözler bozdum ki ben
sevgimiz bitmesin diye
yalnız senin için bebeğim

Ben senin için ölümü bile denedim
ama yine de beceremedim
senin için yemin ettim
bir başkasını sevmem diye

Bu yeminimi tutacağım
seni en sonunda mutlu bulacağım
ben mutsuz kalsam da, seni mutlu edeceğim
herkese sana olan deli sevdamı anlatacağım

Yalnız bebeğim senin için yaşayacağım
senin için ayakta kalacağım
seni sevdiğimi aklıma değil, kalbime yazacağım
sana olan sevgimi dağlara, taşlara anlatacağım.

Anne Yaralandım Nerdesin?

Simge

Anne yaralandım nerdesin?

Hani senin biricik kuşundum

Hani beni bırakmazdın

Hani bu kahpe kader bana bir şey yapamazdı

Bunlar bana olurken sen nerdeydin?

Anne yaralandım nerdesin?

Sol yanımda kesik var

Nedeni sensin

Sensizlik öyle koyuyor ki

Bir o rüzgâr vuruyor, bir o kasırga

Bana bunlar olurken ne yapıyordun?

Anne yaralandım nerdesin?

Evsiz kaldım, sokaktayım

Soğukları içime çekip donuyorum

Bir yanına alıp, gel diyen, sıcak eli veren yok

Bana bunlar olurken kiminleydin?

Tek cevap var sen benimle değildin

Söz verdin tutmadın ve ben şimdi nerdeyim

Yukarda seninleyim…

30 Eylül 2009

Simge

Sabrın Benden Büyüktü Erdal

Züleyha SELÇUK

Hadi bay bay diyorum
Ve sen ardımdan incecik elini sallıyorsun.
Bilsen nasıl bir elemin eline düşüyor,
Eylül yüreğim.
Ben soru sordukça sen başını yana eğiyorsun.
Çok mu acıyor gülümseyen gözlerinin
Ağlamayan çocuk yanı?
Çok mu soruyorum?
Susuyorsun…

İlk karşılaşmamızda kısık sesli kelimeni unutmuyorum…
Hastayım diyorsun…
Başka söz bilmiyor gibi
Susuyorsun…

‘Neden konuşmuyorsun Erdal?’ diyorum,
Yüzüme gülümsüyorsun.
Ben sana, acına, yoksulluğuna koşamıyorum…
Gücüm yetmiyor acılarını alıp uçurumdan atmaya.
Ama sen bana gülümsüyorsun.
Kendimi sorguluyorum koridorlar boyu…
İçime dokunuyorsun!

Sana gelmeye bahaneler aramadan,
Olduğum kadarıyla kapını aralıyorum
Sen gülümseyip susuyorsun.
Biliyor musun bebeğim?
Sen kimseye benzemiyorsun.
Ne kadar güçlü duruyorsun karşımda.
Anneni aramıyor, ağlamıyorsun.
Ellerimi sıkıca tutup;
Islanan gözlerime bir yangın bırakıyorsun…
‘Beni semdin mi Erdal?’ diyorum
Başını sallayıp susuyorsun…
Yanağına Eylül busesi bırakıyorum,
Yüzümde dalgınlığı tadıyorsun.
Kimse öpmedi mi hazandan kalan yüzünü?
İçime mıh gibi işliyorsun…
Susuyorsun…

Aceleyle bitirmeye çalıştığım koridorda,
Sana rastlamamla, hayatıma acı bir umut bırakıyorsun.
Susuyorsun…
Sarı benizli bebeğim,
Beni gözlerimden vuruyorsun!
Ne çok kelime kurban ediyorum senin için,
Ama sen konuşmuyor susuyorsun…
Yarana bakamıyorum…
Yaranla kalbimde kıvranıyorsun…
Odandan çıkışımla yapraklarımı bırakıyorum.
Dalsız kalıyorum,
Kuruyorum,
Topraklaşmak istiyorum…

Gözlerini özlüyorum,
Kara gözlerini.
Ellerini özlüyorum,
İnce parmaklı ellerini.
Sevgiler besliyorum,
Duruşuna ve bakışına.
Bebeğim sen hâlâ susuyorsun…

Beni kendimden utandıracak kadar susuyorsun…
20 Temmuz 2009
Züleyha SELÇUK

adana2-2007-10-29

Sağlık haklarımız her geçen gün daha da tırpanlanıyor. AKP hükümeti göreve geldiği günden beri sağlık harcamalarını hastaların sırtına yıkmanın yollarını arıyor. SSGSS ile bunu kısmen de olsa başarmış gözüküyorlar. Hastanelerde katkı payı alınması sağlığın ticarileştiğinin bir hak olarak görülmediğinin göstergesidir. Sağlık bir haktır satılamaz.
Aşağıda paylaştığım haberde çeşitli demokratik kitle örgütleri ve sendikalar sağlıktaki yıkıma dur demek için bir dizi eylem ve etkinlik gerçekleştirme kararı almışlardır. Eylemler çok ses getirecek eylemler olarak gözükmese de önemli olduğunu düşünüyorum.
Herkesin bu konuda duyarlılık göstermesi gerekir.

Sağlık örgütleri ücretsiz, nitelikli, ulaşılabilir sağlık hakkı için 1 Ekim’de eylemde olacak. Ankara Tabip Odası, SES ve Dev Sağlık-İş eyleme bir gün önce (30 Eylül’de) “Herkese sağlık güvenli gelecek” için nöbet tutarak başlayacak.

1 Ekim’de SSGSS protesto edilecek
AKP iktidarının kamu sağlık kurumlarını ticarethane, sağlık emekçilerini köle, sağlık hizmetinden faydalananları da müşteri gibi gören politikalarının birinci yılında sağlık örgütleri eylem yapacak. Hastalardan alınacak tedavi katılım paylarında yapılan artışların da uygulanacağı 1 Ekim, kamusal sağlık hizmetinin tamamen ortadan kaldıracak yeni olumsuzlukların getirildiği bir tarih olacak.

Sağlıkta yıkım artarak sürüyor.
Birinci basamak sağlık kuruluşlarına müracaat edenlerden (yeşil kartlılar dahil) 2 TL, ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarına müracaat edenlerden (yeşil kartlılar dahil) 8 TL, özel sağlık kurumlarına müracaat edenlerden 15 TL tutarında katılım payı alınması yönündeki Tedavi Katılım Payının Uygulanması Hakkında Tebliğ ile yoksulların sağlık hizmetine ulaşımının engelleneceğine dikkat çeken sağlık örgütleri sağlıkta dönüşüm politikasının en ağır yükünü halkın çekeceğini vurgulayarak 1 Ekim’de sağlık hakkına sahip çıkmak için eylemde olacaklarını açıkladılar.

SSGSS’nin 1. yılında herkese sağlık güvenli gelecek mücadelesini sürdürme kararlılığında olan sağlık örgütleri tüm emek ve demokrasi güçlerine çağrıda bulunuyorlar.

Ankara Tabip Odası, KESK/SES ve DİSK/ Dev Sağlık-İş Sendikası’nın eylem programı şöyle:
*Sağlık örgütleri, 30 Eylül Çarşamba günü saat 12.00’de Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi bahçesinde nöbet tutmaya başlayacak. Gece boyunca orada bekleyecek olan örgütler, 1 Ekim Perşembe günü saat 11.00’a kadar nöbette olacak.

Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden saat 11.00’da Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne gelecek olan sağlık emekçileri saat 12.15’te buradan Abdi İpekçi Parkı’na bir yürüyüş gerçekleştirecek. Saat 13.00’da burada bir basın açıklaması yapılacak.

Sağlıkta yıkım politikalarının birinci yılında sağlık örgütleri hastanelerinde ve sokakta sağlık hakkı mücadelesini sürdürecek. (sendika.org)

Sevgilican’a_1

Züleyha SELÇUK

Kuşattı gözlerin dört bir yanımı,

Sesini ömrüme ırmak eyledim.

Rengine boyadım matem karamı,

Rengini gönlüme sevda eyledim.

Unuttum geçmişi sildim adımı,

İsmini özüme kimlik eyledim.

Geceden baktım gördüm sabahı,

Günümü sevgine kurban eyledim.

Gelenler oldu çarptım kapımı,

Elini kilitler açar eyledim.

Bir gece tavana astım acımı,

Acımsız kendimi naçar eyledim.

Boynuma doladım yağlı urganı,

Susmanı ömrüme ecel eyledim.

Gelirsin diye beklerken baharı,

Yaz başı yolunu çamur eyledim.

İkiye böldüm kuru lokmamı,

Sözünü lokmama katık eyledim.

Yokluğunda bilmezken iki kelâmı,

Varlığınla kendimi şair eyledim.

Hep duydum severken bana kızmanı,

Gülüşünü duvaklı gelin eyledim.

Bugünde bağladım sarı yazmamı,

Kendimi hazana yâren eyledim.

                                      29.09.2009

            Züleyha SELÇUK

Hayrettin TAYLAN

Neden_sizin dün_yasında dünya neden
Nokta bile olmadı yanımda sen olmayınca
Ben bir hiçin içiyim
Hiç olmasan da
Boş olmasan da
Hiçler biçilmiş
Hoşlar koşulmuş
hazlar ekilmiş sensizliğime

sana var olmak yetmez,
Benlik ateşinde benim yakılmalı
Benciliğin ocağında

senlik büyür, serenlikte
kimlik bir sen haremliği
övünçsüz, sensiz, sessiz
aşka inat
kendi türüne türev
öz değerlerin değicisinde
Önce kendine kendi
hiç olmak ergisidir
hoş olmak övgüsüdür
bedenlerinden önce aşar yaşarı.
ölüm son değil, sondan sonradır ölüm
Bir geçiştir bir başka alemin künhüne
aşk için,içinde olmaktır içinin

Gerçek içler, hiçliği okuyamaz
Hiçliğe erişmek, hoşluğa geçmek değil
Kazanılmış hiçliğin hamlığında piştim

Kazanılmış haklarımın sevdasındayım
Erilen bilmişliğin Niliyim
Sonuç olarak akıyorum uzaklarından
benci dalgaların köpüğünde yıkanır ömrüm,
ab- ı hayat ile saf-ı camiya arasındayım
sen ile istediğim asıl sen arasındayım
yeni kavuşma mertebesinde araziyim
ruh seni sobeler, aşk seni sarar yar sen ararım
sen ile dünya arasında benli bir arasatım
cennetinde kul olmak, kal kalmaktır özetim.

Hayrettin TAYLAN

Çölüme İnen Yağmur

Baris Erdogan

acılar yüreğimdeki yangınlarla beslenirken
çölüme düşen yağmur olursun sen
hakkımda çıkarılmış fermanla ipim çekilirken
gönlüme inen huzur olursun sen

Barış Erdoğan

şiir bulutum

.

bir cümleyle açılmıştın şiir denizime
kırpıp kırpıp sözcük yapmıştım yelkenini

bir sözcükle saçılmıştın şiir ırmağıma
kırpıp kırpıp hece yapmıştım ülkeni

bir heceyle biçilmiştin şiir atlasıma
kırpıp kırpıp ses yapmıştım benliğini

ses olmuştun sis olmuştun şiir bulutuma
kırpıp kırpıp giz yapmıştık senliğini

Barış Erdoğan

Merhabalar Herkese

ismet Barlioglu

Bu defa değişik bir konumda bu sitede bulunmaya başlıyorum.
Nelere gücümün yeteceğini bilmiyorum ama bir deneyeceğim bakalım.
Site ölçülerine yeni konumumla adapte olabilirsem; sizlerle eskisinden daha keyifli vakitler geçirebileceğiz demektir.
Yukarıdaki satırlar bir denemedir.
Becerebilirsem; kendimce değişik katkılarda bulunmak düşüncesindeyim.
Hepinize selam ve sevgilerimi yeniden sunuyorum.

Yok Saymak Kolay Mı?

Ali Rıza

Gelişin gibi olsaydı her şey
sonu ayrılığa dayanmayan
insanların dillerinde
güzel bir aşk
hikâyesi olsaydı sevdamız.
Ben sevdim
sevilmek istedim.
Bana şimdi diyorsun ki
yaşanmamış say o günleri…
Unutmak kolay olsaydı
seni de, adını da
seninle yaşadığım o günü de
yok sayardım.

Dostluk

prestij

   Dostum diyebilmek ne güzel, dostumuza dost olabilmek için ne kadar varız. Günümüzün dostluk kavramı nereye doğru gidiyor, sorgulamak için geç kalınmamış olmasını umut ediyorum ve siz ne kadar dost olabiliyorsunuz diye sormak istiyorum.

   Can Dündar, dostun nasıl olacağını şiirinde çok güzel anlatmış. Dostluklar sadece şiirlere konu olarak kalmasın.

 

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın…
“Nereden çıktın bu vakitte ”dememeli,
Bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
“Gözünün dilini ”bilmeli;
Dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı…
Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi
Köklenmeli hayatında;
Sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin
İhtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli
Kovuklarına saklanabilmelisin
Kucaklamalı seni güvenli kolları
Dalları bitkin başına omuz,
Yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı…
En mahrem sırlarını verebilmeli,
En derin yaralarını açıp gösterebilmelisin;
Gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz…
Onca dalkavuk arasında bir tek o,
Sözünü eğip bükmeden söylemeli,
Yanlış anlaşılmayacağını bilmeli
Alkışlandığında değil sadece,
Asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli
Övmeli âlem içinde, baş başayken sövmeli
Ve sen öyle güvenmelisin ki ona,
Övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin,
“Hak ettim” diyebilmelisin
Teklifsiz kefili olmalı hatalarının;
Günahlarının yegâne şahidi…
Seni senden iyi bilen, sana senden çok çok güvenen bir sırdaş…
Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin
Ve sen ağladığında, onun gözünden gelmeli yaş…

Can Dündar

Sevilen Oyunlar

EnemyTerritoryQuakeWars

İnternette oyun oynamayı sevenlerden biriyim. Zamanımın bir bölümünü de yeni oyunları tanımak için harcarım. Sizlerin internette hangi oyunları oynadığını merak ettim ve oynadığımız oyunları paylaşalım istedim.

Yalancı Sevgi Seli

ihtimal1

Benzemiyordun kimselere

Masum yüzüne kandım önceleri

Tatlı dilin hep öyle kalır,

Adın gibi sevgi dolusun sandım.

Neler paylaşmadık ki seninle

Her şeyde seni savunur olmuştum.

Sana gelecek kötülükleri

Engellemeye çalıştım durdum.

Etrafını kandırdığın o melek yüzün

Meğer maskeden ibaretmiş

Gördüm gerçek yüzünü

Aldanmam artık yalan sözlerine

Nasıl yazık ettin kendine

Anlamadım nasıl kıydın

Bana bize bizlere etrafına

Bundan sonra tek başınasın

Yalancı sevgi seli yüreğinle

Herkes kendi yoluna

Çıkma sakın karşıma…

Üşüyorum

aydost 

En yakın ta uzak
yıldızların kaydığı an
nefes kadar mesafe
görmeden olursa uzlet
üşürüm yalnızlığın şehrinde…

 
Aydost

 

Sen Ol

Mc Paraf

Gerilerden kalan bir sevdalı gibi
kaderine ağlama
nede olsa her şey yalan bu hayatta
yalan olup da gerçekler de var bu dünyada

Bırakılıp da gidilen sen ol bırakıp da gitme
sevilmeyen sen ol, sen sev
gülenler olsun, sen ağla
sevdiğini kimseye anlatma

Bırakıldıktan sonra yalancı olursun
dostlarını tanıyamaz olursun
herkes yalancı olsun, sen doğrucu ol
her şey yalan bu dünyada, sen gerçek ol

Herkes kalıcı olsun, sen geçici ol
herkes doğrucu olsun, sen gene de yalancı ol
doğruları anlat ki yalan olmasın
yalanları kapat ki doğru olsun.

Düşünemezdim

Bir Esintili Kusluk Vakti

Yüreğimin bu viran bağlara döneceğini,

Yağmursuz havada bağrıma yıldırımlar düşeceğini,

Böylesine sahipsiz kalacağımı düşünemezdim.

Kader öyle bir koydu ki; önüme hesabımı,

Nasip öyle bir kapattı ki; defterimi,

Bir anda viranelerde buluverdim

Kendimi.

 

Ah, bu alevler içinde yanası yürek, ah…

Ah bu gördüğüne güvenen,

Ah bu gördüğünü seven yürek…

Ben seni nasıl cezalandırsam?

Nerelere sürsem seni?

Ömür boyu uslanamadığını

Sana nasıl

Bildirsem?

 

Aklıma mı gelirdi yüreğimin onunla işbirliği yapacağı?

El ele verip kanıma ekmek doğrayacakları?

Gecemi-gündüzümü zehir-zemberek edecekleri?

Aklıma mı gelirdi peşlerine düşeceğim?

Aklıma mı gelirdi

Mum ışığına hasret dehlizlerde

Ölümlerden ölüm

Beğeneceğim?

 

Anladım ki; rüzgârı avuçlamışım sevda yerine,

Akarsuları tutmaya çalışmışım avuçlarımda,

Her gün yeni bir tufan,

Her gün bir yeni deprem

Umutlarımda,

Her gün bir başka yara gönlümde,

Ben ona ne kadar yaklaşırsam yaklaşayım,

O benden çok

Ötelerde.

 

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003)’ nun

BİR ESİNTİLİ KUŞLUK VAKTİ isimli Serbest Şiirler’î nden > 11 -12/100)

Gönül Frekansında Beni Çal

Hayrettin TAYLAN

geçmişin çarık izlerinde aşk susar uslanmadıklarıma
oysa delik ceplerine sevgiler ağaran hanların ermişiyim
sevdanın damında düşürdün beni
yar yerim yaralandı
belki umurunda bile değilim
belki yanan ciğerinin lâbirentlerinde benli bülbüller ötreşir
belki aç bırakılmış kumruluğumuzun kurlarında kurs görüyorsun
belki sözcüklerimi emzirmek için ayrı kalışın saati ayarlıyorsun
belki yarından yakın, belki yarinden yakın bir yerdesin
belki gönül frekansımda kanallarımı karışrıtırıyorsun
içimdeki senli cızırtılardan anlıyorum sen çalmıyor bam telim

gölgem ikindi kıyılarında bile sensizliğine gölgesini geçmedi
Ecelsiz, kifayetsiz, sonsuz sandım aşk’ı,
Kayboldum sensiz düşler hareminde
Hangi ırkın güzelisin senin aşkın nereli soramadım
içimizi ağrıtan hislerin sisinde yıldızların örttü özlemlerimi
kırılgan yüreğimizi yamalayan ruhun gülünde
kıpkızıl bir haz servetinde seni kaybetmenin sancısındayım
sanki hep yanımdasın ama dokunamıyorum
içli içli her şeyin dokunur hasretimin kilimine
Sen, ömür çiçeğim, sen şiir sözlüm, sen gül kokulum
sana ben şiirler büyüttüm tutku saksısından
çiçek çiçek açıldın yaralarımın üstüne
şimdi kimse sana olan dağlanışımı görmüyor, ama yaşıyor
bir an olsan diyorum yanı başımda
bütün keşkelerimi yakmaya, ömrümü su etmeye hazırım
cemrelerin düştü yalnızlığımın manzum toprağına
ertelenen düşlerin düşeşinde bir kelamım az dinle
hüznün yırtmaçlı eteğini giyme
tutkunun beyaz modasını takip et
son sevda kreasyonumuzda
yüreğimin istediği seni giy
şık bir beklenen olarak beni yeniden ekle ince dünyana

Hayrettin TAYLAN

Kara Cemil

Durdu Avrad

Kangal‘ın karakışı bu yıl erken bastırmış, yalnızlık dolu uzun kış gecelerim yeniden başlamıştı.

Karın beyazlığıyla az-boz ağarmaya koyulan karanlık sokaklarda ayaz kol gezmekteydi. Suratımı ustura gibi kesen soğuk bir kış rüzgârı beyaz kar topaklarını savurarak daracık sokaklara saldırıyor, paltomun eteklerini uçuruyor, saçlarımı darmadağın ediyor, yığma taştan yapılmış binaların çatılarında uğulduyor, keskin, ince ıslıklar çalarak karlı ovaya doğru yayılıp gidiyordu.

Atkısına ve paltosuna sımsıkı sarılıp sarmalandığı için kendisini tanıyamadığım biri:

—İyi akşamlar doktor…

Diye seslenerek fırtınaya karışarak kayboldu.

Yüzümü kırbaçlayan rüzgâr soluğumu kesiyor, yokuş yukarı yürümeye çalıştıkça yorgunluğum daha bir iyi ortaya çıkıyordu.

Karlı yokuşun her iki yanında sıralanmış bulunan evler karanlığa gömülmüş ve kendilerini koşsuz-koşulsuz soğuk kış fırtınasının ortasına bırakmışlardı. Kangal‘da fırtına neyin nasıl olmasını isterse o öyle oluyordu artık.

Yıllardan bu yana kirayla kaldığım tek katlı yapının önünden geçen su arkı baştanbaşa donmuştu. Bahçe kar içindeydi. Evi çevreleyen ağaçların dalları kar altında bir başka güzel görünüyor, fırtına damın kiremitlerini sökmeye çalışıyor, bahçenin mandaldan kurtulmuş tahta kapısı soğuk gıcırtılarla geriye çarpıp duruyordu. Evin yanındaki garajın kapısı fırtınanın zoruyla menteşelerinden kurtulmuş ve yere kapaklanmıştı, ancak, bu yorgun anımda onunla uğraşacak zamanı bulamayacağımı çok iyi biliyordum.

Güçlükle açabildiğim ev kapısını yine güçlükle kapatabildim. Soğuktan tutmaz hale gelmiş parmaklarımla elektrik düğmesini kurcaladıysam da sonuç alamadım. Lamba yanmıyordu. Bir yana çarpmamaya çalışarak çantamı el yardımıyla masanın üzerine koyup el fenerimle kontrol kalemimi çıkardım. Fener ışığında evdeki tüm prizleri tek tek gözden geçirdiğim halde hiçbirinde cereyana rastlayamadım. İlçeye elektrik taşıyan hatlardan biri kopmuş veya direklerden biri devrilmiş olmalıydı yine. Hamal Köyü‘ndeki termik santral faaliyete geçmeden elektrik sorununa çözüm bulunamayacağı ortadaydı.

Evin sergisiz odalarında ve koridorunda fenerle dolaşarak gaz lambasını buldum. Soğuktan duygusunu yitirmeye başlayan ellerimle yaktım. Köşedeki sac sobayı odunla doldurup üzerine bolca gaz dökerek ateşi verdim. Oda kolay kolay ısınacağa benzemiyordu. Paltomu, atkımı ve ayakkabılarımı çıkarmadan sobanın başına dikilmiş, tutarsız hale gelmiş ayaklarımdan birini koyup birini kaldırarak ellerimi oğuştura oğuştura sobanın beni geri itmesini bekleyip duruyordum.

Oda geçten geç ısındı.

Paltoyu, atkıyı, ayakkabıları ağır ağır çıkarırken karşımdaki geniş koltuk pencerelerine bakmaktaydım. Dışarıda, pencerelerin önünde yarıya yakın kar birikmişti. Yeniden yağmaya başlayan karın iyi yumuşak tanecikleri camlarıma değip değip aşağılara sıyrılıyordu. Sokak karanlıktı ve sanki tüm ilçenin üstüne ölü toprağı serpilmişti.

Yeni yeni can bulan ellerimle pipomu doldurup suyla dolu çaydanlığı sobanın üzerine koyarak koltuklardan birini ateşin yanına çekerken Halide‘yi düşünüp duruyordum. Mecidiyeköy‘deki o feci trafik kazasına kurban gitmemiş bulunsaydı, çoktan evlenmiş, çoktan yaşamlarımızı birleştirmiş olacaktık. O zamanlar çiçeği burnunda, doğaya ve onun zorluklarına tepeden bakan stajyer bir doktordum. Halide‘yle yaşıttık. Geleceğe yönelik çok pembe tasarılarımız, çok büyük umutlarımız, çok tatlı düşüncelerimiz vardı. Fakat sonunda O ölmüş, ben de asla evlenmemiştim. Arabadan kanlar içinde çıkarıldığının üstünden tam otuz yıl geçmiş, bu süre içinde ben elli beş yaşıma merdiven dayamış fakat onsuz bir tek gün bile geçirmemiştim. Her yerde, her saniye onunlaydım. Sokakta, evde, büroda, sobanın karşısında, kar fırtınasının içinde, her yerde ve her yerde.

Çaydanlıktaki su kaynamaya başlamıştı.

Düşüncelerimi bir süre için askıya almaya çalışarak çaydanlığa çay koymak üzere raftaki kutuya uzandığım sırada kapının zili uzun uzun çaldı.

Zil aralıksız çalıyor ve sesi evin içinde çın çın ötüyordu.

O anda beni, gecenin bu ıssız ve beklenmedik bir saatinde gelenin kim olduğundan çok, zilin nasıl olup da çaldığı ilgilendirmekteydi.

Herhalde arıza giderilmiş ve cereyan yeniden bağlanmış olmalıydı.

Duvardaki elektrik düğmesine dokunduğum halde ampulün yanmadığını şaşkınlıkla gördüm. Gerçekten de lamba yanmıyor fakat elektrik zilinin o aralıksız çalışı sürüp gidiyordu. Böyle bir şeyin nasıl olabileceğine akıl erdirememekle birlikte, elektrik konusunda yeterli bir bilgim de bulunmadığından üzerinde daha fazla durmak istemiyordum.

Gaz lambasını elime alarak şaşkın adımlarla yürüyüp kapıyı açtım.

Dışarıdaki fırtına durmuş, yerini yoğun bir kar yağışı almıştı.

Kapının önünde genç irisi bir adam durmaktaydı. Başı açıktı. Koyu siyah renkli darmadağınık saçları, omuzları ve üstü-başı kar içindeydi. Sırtında üniforma taklidi sayılabilecek nitelikte, boz renkli, kalınca kumaştan yapılma bir giysi vardı. Bir yarım paltoyu andıran uzun ceketinin cepleri dışarıdandı ve kapakları da dışarıdan kopçalanmıştı. Sağ omzundan aşağı inen eski kayıştan bir kemer, belindeki palaska bozması bir başka kemere sımsıkı tokalanmıştı. Omuzları apoletliydi ve apoletlerinden biri parçalanmış olduğu halde, obirine tıpkı asteğmenlerinkini andıran bir demir göze çarpmaktaydı. Ancak bu demir parıltısını çoktan yitirmişti. Şimdiki halde donuk kurşuni bir renginin olduğu bile söylenebilirdi. Ayaklarındaki postallar evin önündeki küçücük kar tepelerine gömülü duruyordu.

Gaz lambasını yüzüne doğru tutarak dumanları savrulmakta olan pipomu dişlerimin arasından aldım.

— Efendim? Dedim. Ne istiyorsun?

Genç irisi delikanlının soğuktan pek de etkilenmiş görünmeyen zayıf yüzünde tatlı ve cana yakın bir gülücük belirdi. Utanç sayılabilecek bir çekingenlikle:

— Affınızı istirham ederim, doktor. Dedi. Hastamız bu gece birdenbire ağırlaştı. Hemen el atılmazsa gideceği kesin gibi bir şey. Acaba sizi götürebilir miyim diye ricaya geldim.

Yüzüne göz gezdirerek sordum:

— Neden bir başka doktor değil de, ben? Her hastalık bir ayrı uzmanlık ister, biliyorsunuz sanırım.

Aynı tatlı sesle mırıldandı:

— Biliyorum doktor. Ama hastalık sizinle ilgili. Kangal‘a sizden başka kalp hastalıkları uzmanı yok.

Pipomu yeniden dişlerimin arasına sıkıştırarak delikanlıya baktım:

— Hasta nerede? Uzakta mı?

— Uzakta doktor… Epeyce çeker…

Kapıyı yana açıp içeri girebilmesi için geri çekildim:

— Gir delikanlı. Doğru sobanın başına. Şu lambayı da çiviye asıver. Şuradakine. Sen ısınırken ben arabayı hazırlayayım. Bakalım “Peki” diyebilecek mi bizim taka bu soğukta.

Paltomu giyinmeksizin omuzlarıma atıp ellerimle önüne asılarak dışarı çıktım. Kapıyı çekip kapatarak karlara bata-çıka garaja yollanmak isterken olduğum yerde kalakaldım:

Genç irisi delikanlının ta dış kapıdan ev kapısına kadar bahçeyi bir baştan bir başa geçmek zorunda kaldığı kesin olmakla birlikte, her yanı bembeyaz bir örtü gibi örtmüş bulunan karlar üzerinde tek bir ayak izi bile yoktu.

Yoksa gökten yeryüzüne bembeyaz bir ölüm gibi yağan bu yorgun kar orada olması gereken o ayak izlerini çabucak sarıp sarmalamış, hemencecik örtüp kapatmış mıydı? Mantığım bu tür bir açıklamayı benimsemeye çoktan hazır bulunduğu halde, her nedense duyularım redde çalışmak için şiddetle direnmekteydiler. Gerçekten de; o kadarcık kısa bir görüşme sırasında karın ayak izlerinin tümünü birden örtebilmiş olması akla yakın değildi.

Bu konunun üzerinde daha fazla durmamaya kararlı olmakla birlikte, salt bu durumu kontrol için, yürürken o genç irisi delikanlının arkasında kalma istemini kafama koymadan edemedim.

Araba çalışmakta çok zorluk çıkardı ve hazır duruma gelebilmek için aşağı-yukarı yarım saatimi aldı. Motoru rölantide bırakıp eve dönerken el fenerinin ışığı atındaki kendi ayak izlerime şaşkınlıkla bakmaktan kendimi alamamaktaydım. Durum mantığımı ve pozitif düşün düzenimi zorlayıp gidiyordu. Kar eskisine oranla daha bir yoğun yağdığı, arabayı çalıştırmak da yarım saatimi aldığı halde, onun ayak izleri tümüyle kapanıp yok olmuş, benimkiler ise önemsenmeyecek derecede az bozulmuştu.

Bahçeyi örten kar tepeciklerine bata-çıka ev kapısının önüne kadar zorlukla yürüdüm. Kapının önünde durarak zile bastım. Fakat yararı olmadı. Zira elektrik yine kesilmişti ve zil çalmıyordu. Bu fırtınalı ve soğuk kış gecesinde durum artık böyle gidecekti belli ki. Devrilen direkleri dike dike, kopan enerji hatlarını bağlaya bağlaya. Yarı aydınlıkta, yarı karanlıkta. Yarı cereyanlı, yarı cereyansız.

Zil çalmadığı için yumruklayacağım sırada evin kapısı kendiliğinden ardına kadar açıldı. Genç irisi delikanlı, insanı kendisine bağlayan o sevimli gülüşü, zayıf fakat yakışıklı yüzü ve ince davranışlarıyla eşikte duruyor, içeri girmem için yana çekilmiş bekliyordu.

Hafif bir şaşkınlıkla:

— Zil çalmadı ki. Dedim. Nasıl bilebildin geldiğimi?

Delikanlı belli-belirsiz bir utançla gülümsedi:

— Çaldı, doktor. Dedi. Çalmaz olur mu? Çalmasa nasıl bilebilirdim geldiğinizi?

Yüzüme bakarak ekledi:

—Bakın, çalıyor.

Genç irisi delikanlının parmağı zilin düğmesindeydi ve zil şimdi aralıksız çalıyordu. Aptallığımdan utanarak:

— Evet çalıyor. Diye mırıldandım. Bıktırıp usandırdı bu sinir bozucu elektrik kesintileri. Ne zaman geleceği, ne zaman kesileceği hiç belli olmuyor artık.

Kapıyı kapatıp delikanlıyı yeniden içeri alırken:

— Görüşmek için eve kadar geldiğine göre; belki de beni tanıyorsun ama ben yine de tanıtayım kendimi. Deyip elimi uzattım. Adım Naci. Doktor Naci.

Delikanlı tatlı tatlı gülümsedi:

— Sizinle tanışmak beni gururlandırdı, doktor. Benim adım Cemil Kara. Tanıdıklar adımı tersten söylemeyi çok severler nedense. Yani “Kara Cemil” diyerek. Tıpkı bir takma ad gibi.

Tokalaşmak için uzattığı eli buzdan farksızdı. Belli ki ısınamamıştı daha. Belki de, ben soğukta arabayla uğraşırken o sobaya yaklaşmayı dahi kabalık ve haksızlık saymıştı. Gerçekten de, alabildiğine ince, alabildiğine soylu davranışları vardı. Onu sevmiştim. Ruhunun sıcaklığından ve yüzündeki o bitmeyen-tükenmeyen gülücüklerden hoşlanmıştım. Gülüşü kelebek kanadınca zarif, sesi kadifelerce yumuşaktı. Yormadan, üzmeden, sözcüklerini sabırsızlıkla bekletmeden konuşuyor, gülücükleriyle karşısındakini adeta büyülüyordu.

Çantamı arabaya atınca herhangi bir şey söylememe gerek bile bırakmadan içeri girip kapıyı kapattı.

Yola çıktığımızda yakınlığımız artmıştı.

Tüm yaşamında daha ilk kez biniyormuşçasına otomobilin her yanına, her şeyine derin bir ilgiyle ve sezdirmemeye çalıştığı bir şaşkınlıkla bakıyor, arabaya ilişkin sorular soruyor, açıklamalarımı ise çok büyük bir kolaylıkla kavrıyordu. Kullandığı sözcükler genellikle çok eski ve çok ağdalıydı. Gerçekte, kullanılan o sözcükler bakımından, benim onun yerinde olmam gerekirken, tam tersine o benim yerimde oluyordu. Bazı sözcüklerde ben de eskiydim, o da. Bazılarında; ilerlemiş yaşıma karşın ben yeni, gencecik yaşına karşın o yine eski. Bunu da yadırgamaktan haliyle kendimi alamıyordum.

Evde iki yanlış yapmıştım. Artık bunların doğrusunu bulamayacak derecede uzaklaşmıştık oradan. Evet, iki yanlış yapmıştım. İki önemli, iki kocaman yanlış.

Garajdan döndüğümde kapının ziline basmış fakat çalamamıştım. Buna karşın, genç irisi delikanlı daha zil çalmadan kapıyı açmış, zilin çaldığını, o nedenle kapıyı açtığını öne sürmüş, hemen arkasından da parmağıyla zile basıp çaldığını da kanıtlamıştı. Bense o anda bu durumu çok büyük bir saflıkla elektrik kesintilerine bağlamış, sonucu kontrol bile etmeden kabullenmiştim. Oysa zil çaldığına göre ampullerin de yanmaları gerekirdi ve ben kalkıp bunu kontrol edeceğime, evden ayrılana dek gaz lambasıyla yetinmek saflığına düşmüştüm.

Ayrıca, son derece gülünç bir düşünce olmakla birlikte, yerde ayak izi bırakıp bırakmadığını kontrol için bu genç irisi delikanlının arkasından yürümeye daha garaja giderken karar verdiğim halde, bunu kolayca unutmuş, onun bana sürekli olarak yol vermesinden hoşlanmış ve bu yol verişleri de yaşıma karşı beslemeye başladığı saygıya bağlamıştım.

Böylesine metafizik düşüncelere kapıldığım için bir bilim adamı olarak kendi kendimden utanıyordum. Gerçek benim mesleğimin temel taşıydı ve kapılarım bu fizik gerçeğin dışındaki her türlü düşünceye kapalıydı. Bana göre; taş düşerdi, ateş yakardı, su boğardı. Her ayak geçtiği yerde iz bırakırdı.

Anayola çıkınca düşüncelerimden sıyrıldım:

— Hastamız nerede?

Adının artık Cemil olduğunu öğrendiğim genç irisi delikanlı, yüzünden asla eksik etmediği o sevimli gülüşüyle:

— Zerk Köyü‘nde doktor.

Dedi. Başımı çevirmeden mırıldandım:

— Hiç gitmedim. Kangal ‘a mı bağlı bu köy? Yolunu bile bilmiyorum.

— Kangal ‘a bağlı, doktor. Yolu ben gösteririm size.

Sesi kulaklarımı bir kadife yumuşaklığıyla okşamaktaydı.

— Ne kadar çeker bu yol?

— Affedersiniz doktor. Arabanızın hususiyetlerini, sevkü idaredeki kabiliyetinizi, kış mevsiminin yol şartlarını bilmiyorum. O sebepten doğruya yakın bir kat ‘iyetle söyleyemem bunu.

Böylesine gencecik bir kimsenin nasıl olup da bu denli eski bir dil kullanabildiğine şaşmadan edemiyordum. Arabanın özelliklerini, benim onu kullanmadaki yeteneklerimi ve kış mevsimindeki yol koşullarını bilmediğinden köyün ne kadar çekeceğini söyleyememekte olduğunu ben bile güçlükle anlayabilmekteydim ve bu nedenle bu tür sözcükleri bugünkü kuşağın anlamakta büyük güçlük çekeceğine emindim.

— Yaya yürüyüşle ne kadar çeker dersin?

— Beş-altı saat çeker. Yazın.

— Ben kışı sordum.

Kara Cemil arabanın farları altında savrulan kara bakarak mırıldandı:

— Köyden öğle üzeri ayrılmıştım, doktor. Bir-iki inkıtaı bir yana bırakırsak; o zamandan bu zamana yoldayım. İşte o kadar çeker anlayacağınız.

Sustuk.

Araba altımızda horulduyor, taze ve yumuşak kar tekerlekler altında eziliyor, ön camlardaki siliciler tekdüze seslerle sağa-sola gidip geliyor, karla bezenmiş ağaçlar, çalılıklar, taç duvarlar, kayalıklar ve tümsekler her iki yanımızdan akıp akıp duruyor, kaloriferin etkisiyle camlar buğulanıyor ve ben ikide bir elimdeki bezle camları içeriden silmek zorunda kalıyordum.

— Çok üşümüştün. Diye mırıldandım. Isınabildin mi biraz?

— Henüz değil. Dedi. Sıcak mı araba?

— Yeterince. Farkında değil misin? Kliması iyidir bunların. Kışın ne denli ısıtırsa yazın o denli serinletir.

Belli belirsiz bir merakla söylendi:

— Evet, duymuştum kışın ısıttığını, yazın serinlettiğini.

Kısa bir duraklamadan sonra yeniden sordu:

— Isıtan ve serinleten aynı cihaz mı?

Gülümseyerek takılmaktan kendimi alamadım:

— Tanrı aşkına feneri nerede söndürdün sen? Genç olmasına gençsin ama Bazan tıpkı yaşlıların kullandıkları sözcükleri kullanıyorsun. “Aygıt” yerine “Cihaz” derken yaptığın gibi. Gerçi bu “Aygıt” sözcüğünü ben de sevmiyorum ama bence daha bir yakışır senin yaşına.

Kısa ve tatlı bir kahkaha atarak sorusunu yineledi:

— Isıtan ve serinleten aynı aygıt mı, doktor?

— Aynı aygıt. Klima.

— Klima? Peki, nasıl yapabiliyor bu birbirine ters düşen iki işi birden?

Gülmekten kendimi alamadım:

— Çok güzel bir soru bu. Doğrusunu istersen; onu ben de bilmiyorum. Zira ben bir tıb doktoruyum, elektrikten anlamam. Cha un à son métier.

— Evet, herkes kendi branşında. Her horoz kendi çöplüğünde öter.

Şaşkınlığım ve merakım bir anda katmerleşmişti:

— Fransızca biliyorsun demek?

Tanıştığımızdan bu yana ilk kez kekeliyordu:

— Fransızca mı? Yo hayır. Fransızca bilmem ben.

— Nasıl olur? Söylediğim Fransızca deyimi anında Türkçe ‘leştirdin.

Dudaklarının ucuyla gülümsedi:

— Ben sadece kendi düşüncemi söyledim.

— Ama denk düştü.

— Denk düştü.

— Evet, hem de şaşılacak ölçüde bir denk düşüş.

İyice ısınmıştık birbirimize.

Görünürlerde yol-iz olmadığı halde, sürekli olarak yolu belirleyip gösteriyor, hangi yana dönmem gerektiği konusunda beni uyarıyor, karın örtmeye başladığı yoldaki her yanılgımı anında düzeltiyor ve adeta arabayı benim yerime o yönetiyordu. Bir-iki kez uçuruma düşmemizi onun bu uyarıları engellemişti. Gariplikleri beni şaşkınlıklara düşürüyor, meraktan merağa sürüklüyor fakat her nedense bir parçacık bile tedirgin etmiyordu.

— Zerk‘li misin?

Diye sordum.

— Zerk’liyim.

— Köylüye pek benzemiyorsun.

— Köylüyüm.

— Köyünüzde kaç ev var?

— Eskiden azdı. Şimdi çok. Tam sayısını bilemiyorum.

— Hastamız kim? O da Zerk‘li mi?

— O Zerk‘li değil, ben Zerk‘liyim. Zerk‘li değil fakat gelip Zerk‘e yerleşti uzun yıllar önce.

— Kim?

— Miralay Maksut Bey.

Gülümseyerek takılmaktan kendimi alamadım:

— Albay Maksut Bey, babacığım.

Hoşlanmıştı takılmamdan ve tatlı bir sesle gülerek aynı biçimde takılıyordu:

— Miralay değil, evet, albay. Albay Maksut Bey.

— Peki nesi var bu Albay Maksut Bey ‘in?

Göz ucuyla yanımda oturan genç irisi delikanlıya bakıyordum. Onun kullandığı bu “Miralay” sözcüğü bende yepyeni bir şeye çağırışım yapmıştı. Ama neye? İşte bunu bulamıyordum. Delikanlının kullandığı o “Miralay” sözcüğünü hastamızın yaşlı bir adam olmasına, emekli albaylardan sayılmasına ve belki de köyde hala daha böyle çağırılmasına bağlayıp bıraktım.

Kara Cemil düşüncelerimin farkında bile değildi. Ciddi ve biraz da üzgün bir tutumla anlatıp duruyordu:

— Kalp torbası iltihabı sanırım, doktor. Yani perikardirt. İltihaplanma torbanın içinde olsa gerek. Zira hasta bir süre önce merdivenlerden düşmüş ve kalp çevresinde müşahhas bir ezilme zuhur etmişti. Bu itibarla, kalp zarında bir yaralanma vuku bulmuş olabilir. Yaşı oldukça ileri. Eklemlerindeki romatizma ve böbreklerindeki müzmin iltihaplanma dikkate alındıkta; teşhis mevzuundaki kanaatim iyice kat ‘iyet kesbetmekte. Kalp çevresinde zorlanma ve ağrı var. Az-boz bir nefes darlığı mevcutken, bu da son zamanlarda alabildiğine ilerledi. Genellikle aşırı korkuya kapılıyor. Biliyorsunuz; iltihaplanma sonucunda kalp torbasının içine bir sıvı sızar ve iltihap geçtikçe bu sıvı emilir. Fakat hastamızda, bu sıvının emildiğini yani iltihabın ortadan kalktığını gösteren hiçbir emare yani hiçbir iz yok.

Sağa doğru alınması gereken ve o anda en küçük bir yanlışlığı bile bağışlamayacak olan uçurumlu bir virajı sola doğru almak isterken bu korkunç yanlışımı onun hafif bir uyarısıyla düzelttim. Şaşkınlığım son derece büyüktü ve bu şaşkınlık önceki tüm şaşkınlıklarımı bastırmaktaydı.

Arabayı yeniden yola sokarken kekeleyerek mırıldandım:

— Tıbdan anlıyorsun. Doktor musun yoksa?

Bu sorumu gülümseyerek ve her iki elini birden sallayarak savuşturdu :

— Yok yok yok… Doktor falan değilim.

Sözlerimi vurguladım:

—Tıbdan anlıyorsun.

Yeniden gülümsedi:

— Hastalar hastalıklarını doktorlardan daha iyi bilirler, doktor. Düşüncem yanlış mı yoksa?

— Doğru olmasına doğru ama hasta olan sen değilsin. Miralay Maksut Bey.

Tatlı bir kahkahayla işi şakaya boğmaya uğraşıyordu:

— Albay Maksut Bey, babacığım.

Sözümü yineledim:

— Hasta olan sen değilsin, Albay Maksut Bey.

— Doğru. Hasta olan o. Ben de yıllardan beri yanındayım.

Hafifçe yüzümü buruşturdum:

— Bu benim sorumun karşılığı değil.

Sesi kadife gibiydi:

— Düşünsenize doktor. Bazı kişiler adeta biribirleriyle iç içe değil midir? Görevleri ayrı olmakla birlikte ruhları sanki birleşmiş, kenetlenmiştir. Tek ruh, tek düşünce, tek gövde olmuşlardır. Dostun huzuruna gölge düşse; üzülen yine dostu olur. Dostun canı yansa; dostun canı yanar. Dostun tırnağına halel gelse; dostun yüreği kanar. Acıyı birlikte tadarlar. Birlikte yer, birlikte içer, birlikte düşünürler. Dostun karnı açsa; dostun boğazından lokma gitmez. Dost dostun yâridir. Yar elinden zehir olsa içilir. Ama ne var ki; dostun dosta sunacağı tek şey hayattır, ölüm değildir. Yanlış mı?

Kendimi alamayarak gülümsedim:

— Yanlış olmasına yanlış değil ama biraz fazla dostça.

Bu kez ikimiz birlikte güldük.

Arabanın farları altında ilk olarak köy camiinin sacdan yapılma minaresi parıldadı. Sonra cami, daha sonra karlara bürünmüş bembeyaz fakat ışıksız evler.

Köye girip her yerde en az bir-iki manevra yaparak evleri zorlukla geçtik. Sonra, tekerleklerin arada bir patinaj yaptığı kısa bir yokuşun alt başında kalakaldık.

Kara Cemil ‘in gösterdiği ev beş metre kadar yukarımızda, yokuşun üst başında duruyor, obir evlere ve köye tepeden bakıyordu. Taştan bir yapıydı ve karanlıklar içinde bir hayalet gibi yukarı dikilmişti. Başından eteklerine aşağı bembeyaz bir kar yağmaktaydı.

Ben arabayı rahatça park edebilecek bir yer ararken Kara Cemil:

— Geldiğimizi haber vereyim.

Diyerek arabadan atladı ve farların ışıl ışıl ışıldattığı karlara bata-çıka ilerleyip eve girdi.

Arabanın başını çevirip arkasını yokuşa verdim. Geri vitese taktım. Kontağı kapattım. El fenerimi aldıktan sonra kapıyı kapatıp kilitledim. Bir elimde çantam, bir elimde el fenerim olduğu halde yokuşu tırmanıp eve girdim.

Kara Cemil ‘in açık bıraktığı kapı Malta taşı döşeli bir antreye açılıyordu. Burada yukarı kata uzanan, taşları isten-kirden kararmış bir merdiven vardı. Ortalıkta koyu bir karanlık ve derin bir sessizlik egemendi. Fenerimin ışığı taştan yapılma merdivenin küflü basamaklarında dalgalanıyor, eski ve yüksek taş duvarların birinden şıpırdayarak akan incecik suşeritleri basamakları ıslata ıslata antreye doğru ilerliyordu.

Sonuncu basamağı çıktığım anda tüylerimi diken diken eden ve ıssız taş binada korkunç yankılar yaratan bir kadın çığlığı duydum:

— Dur oradaaa… Gelmeee… Gelme üstüme Tanrı aşkınaaa…

Kadın seksen yaşlarında vardı ve belki de daha yaşlıydı. Başındaki ince tülbend açılıp omuzlarına aşağı kaymış, aralarında tek bir siyah tel bulunmayan bembeyaz, seyrek ve kupkuru saçları darmadağın olmuş, uzun yılların acı dolu izlerini taşıyan buruşup porsumuş ve sarkmış olan yüzü görülmemiş derecede kırışmış, son derece büyük bir korkunun etkisiyle yerinden fırlamış bulunan gözlerinin karası gitmiş, akı kalmıştı. Buruşuk dudakları sık sık gevşeyip kasılıyor, paslı, kirli, seyrek dişleri takırdıyor, çeneleri birbirine vuruyordu. Uzun, zayıf ve kupkuru parmaklarıyla ince beline sımsıkı sarıldığı geniş fanuslu, mavi gövdeli, antika gaz lambası sapır sapır titreyen elinde sağa-sola sarsılıyor, lambanın solgun sarı ışığı dehşete düşmüş yüzünde ürkütücü gölgeler yaratıyor ve yaşlı kadının ince, uzun gölgesi koridordaki kilimlerin üstünden taş duvarlara, duvarlardan tavandaki kirişlere, kirişlerden yerdeki kilimlere atlıyor, gölgeler kısalıyor, uzanıyor ve asla durmak dinlenmek bilmiyordu.

Bir an için ne yapacağımı, neye karar vereceğimi kestiremedim. Sonra yaşlı kadına doğru yeni bir adım atmak istedim. Fakat bu davranışım beni çok çabuk pişman etti.

- Duuuur… Tanrı aşkına gelmeee… Aaaayyy gelmeee…

Yeni çığlık o ilk çığlıkla kıyaslanamayacak derecede korkunçtu ve bir an için o keskin çığlığın etkisiyle kulak zarlarımın yırtıldığını sanmıştım.

Kadının üçüncü çığlığı ise cam seslerine karıştı. Zayıf ve kuru gövde büyük bir gürültüyle yerlere devrildi. Ellerinden kurtulan antika gaz lambası yere çarpıp kırılmış, camlar sağa-sola savrulmuş ve yerdeki kilimler üzerine dökülen gaz tutuşarak alevlenmiş, alevler büyük bir hızla dar ve uzun koridora yayılmaya başlamıştı.

Çantamı ve yanar durumdaki el fenerimi yere bırakarak çabucak paltomu çıkardım ve yayılan alevlere vurmaya koyuldum.

Yangını önlemem çok sürmedi.

Doğrularak yerden kaptığım fenerimin ışığı altında koridoru taradım. Dar ve uzun koridorda sağlı-sollu dört-beş kapı göze çarpmaktaydı. Baştakinden başlayarak bunları açmayı denedim. İlk bölüm mutfaktı. İkinci kapı kilitliydi ve tüm zorlamalarıma karşın açamıyordum.

Kapının önünde durarak yardım istemek için koridorun dibine doğru bağırdım:

- Cemiiil… Cemiiiil… Cemiiiiil…

Sesim taş duvarlarla çevrili koridorda ürpertici yankılar yaparak dağıldı. Sesime ses veren olmadı.

- Heeey… Kimseler yok mu bu evdeeee?

Boş çaba.

Evde o kadından başka yaşlı bir hastanın ve Kara Cemil ‘in bulunması gerektiği kesin olmakla birlikte haykırışlarıma cevap veren çıkmıyordu. Adam hasta, belki komalık, kadın da baygın olduğu için karşılık vermemeleri normaldi. Fakat ya Cemil? O nereye gitmişti ve seslenmelerime neden yanıt vermiyordu?

Sorularıma yanıt arayacak zamanım olmadığından üçüncü kapıya el attım. İçeride direklenen fenerimin ışığı eski stil döşenmiş bir yatak odasıyla karşılaştı. Pencerelerde saraylara yakışır desenlerle süslü ağır kumaş perdeler vardı. Soba narlanmıştı. Pencere dibinde her yanı kabartma işlemeli, iri, ceviz bir karyola ve başucunda yüksek ayaklı, seçkin şamdanlar göze çarpmaktaydı. Obir eşyayla ilgilenmeye gerek bile görmüyordum.

Gazlı çakmağımı çıkarıp karyolanın başucundaki şamdanları yaktım. Koridora koşup baygın durumdaki yaşlı kadını kucağıma aldım. Kuş kadar hafifti. Otuz-kırk kilo kadar ancak. Bir deri, bir kemik. Getirip yatağa uzattım, sonra çantamı odaya taşıdım.

Kendinde değildi. Beni göremiyor, sesimi işitemiyordu. Rengi alçı beyazlığındaydı. Nabzı çok yavaş atıyordu. Solukları yavaşlamıştı. Gövdesinin her yanında soğuk ter damlaları vardı. Basit baygınlık halinde olduğu söylenebilirdi. Başını aşağı alarak kapalı ve dar entarisinin boğazını açtım. Belini sıkan eski stil kemerini çözdüm. Şakaklarını ve yüzünü alkolle ovmaya, kalbine masaj yapmaya başladım. Birbirine kenetlenmiş bulunan dişlerinin aralarından birkaç valeryan damlası damlattım. Hafiften başlayan ve köpük halinde beliren kusuntusunu durdurmak için kafasını yan çevirdim. Sımsıkı yumulmuş olan sol elinin parmaklarını açınca, yaşlı kadının avucundan yerdeki halının üstüne bir şeyin düştüğünü gördüm. Eğilip aldım. Başı süslemeli, eski tip bir kapı anahtarıydı ama o anahtarın şu anda bu yaşlı kadının elinde ne aradığını ve kadının onu neden sımsıkı avuçladığını bir türlü bulup çıkaramıyordum.

Anahtar beni bir kere daha uyandırmıştı. Zira davranışlarımda üçüncü bir yanlışlık yapma saflığına düşmüştüm ve bu yanlışımı yeni sezinliyordum. O gizemli genç irisi delikanlı benden önce arabadan inmiş, karlara bata-çıka yokuşu tırmanmış ve benden önce de eve girmişti. Ve ben yine, onun kar üstündeki ayak izleriyle ilgilenmeyi unutmuştum.

Yine de bunun umduğumca önemli olabileceğini sanmamaktaydım. Zira tıp, pozitif bir ilim dalıydı. Mesleğimde gerçekliği kanıtlanmamış metafizik varsayımlara yer yoktu. Benim işim gerçekleydi. Hayalle, saçmalıkla tüketilecek zamanım yoktu. Buna karşın, baştan beri kafamı kurcalayan tutarsızlıkları aklımdan söküp atamıyor, tümünü anlaşılır ve olumlu birer sonuca bağlamak istiyordum. O bakımdan, bu konudaki tüm sorularımın yanıtlarının bu evde olduğundan kesinlikle emindim. Ve ben onları erli-geçli bulmadan bu evden ayrılmamaya kararlıydım.

Dinlendirmiş olmamın yanı sıra koklattığım amonyak da iyi gelmişti.

Yaşlı kadın yorgun bir tutumla ve yavaşca gözlerini açıverdi. Şaşkınlıkla, korkuyla ve tanımaya çalışarak bakıyordu yüzüme. Korkusunu gidermek için yaptığım iğne beklediğim sonucu verdi. İyice rahatlamasını sağlamak amacıyla onunla ilgilenmiyormuş gibi yaparak kapının dibine dek uzaklaştım. Pipomu çıkardım, doldurdum ve yaktım. Kabartmalarla süslü, kumaş döşeli koltuklardan birine oturup içime çektiğim dumanı havaya savurmaya koyuldum.

Korkusu kaybolmuş, yerini bu kez derin bir merak almıştı. Yattığı yerden yüzüme bakarak güçlükle mırıldanabildi:

— Bayılmış olmalıyım.

Sesi hafif hırıltılı fakat yaşıyla bağdaşmayacak ölçüde taze, sözcükleri söyleyişi son derece tatlıydı. Bu durum, görgülü ve kültürlü bir hanımefendi karşısında olduğumu kesinlikle ortaya koyuyordu.

— Bayıldınız. Diye doğruladım. Sizi buraya ben taşıdım koridordan.

— Koridordan? A evet, koridorda bayıldım. Lamba… Lamba vardı elimde…

Pipomun dumanını havaya savururken:

— Kırıldı. Dedim. Elinizden düşünce kırıldı. Doğal sonucu olarak da yere dökülüp tutuşan gaz kilimi yaktı. Ama çabuk söndürdüm yangını.

Yerinden doğrulur gibi oldu:

— Elimden düşünce kırıldı? Elim… Elimde anahtar vardı… Anahtar… Anahtarım?

Önemsemeyen bir tutumla sehpanın üzerine bırakmış olduğum anahtarı yerinden alıp ona uzattım:

— Oda anahtarı falan olsa gerek. Sandık anahtarına pek benzemiyor. Belki dolap falan için de olabilir.

Gözlerini yüzümden ayırmaksızın anahtarını sımsıkı avuçladı:

— Oda anahtarı.

— Öyleyse koridordaki üçüncü odanın anahtarı bu.

Şaşırmıştı:

— Biliyorsunuz.

— Bilmiyorum. Kestirmeye çalıştım. Sizi taşımak üzere rahat bir yer ararken kapıları yokladım ve oraya rastladım. Kilitliydi.

Yaşlı kadın dişlerini sıkıyordu:

— Zerk köyünden değilsiniz.

— Değilim.

Zayıf ve güçsüz gözlerinde zekâ pırıltıları vardı. Bakışlarını boynumdaki dinleme aletine dikmişti:

— Doktorsunuz.

— Doktorum.

— Doktor kim?

— Doktor Naci.

Bu kere ben sordum:

— Hastamız nerede? Miralay Maksut Bey?

Derin bir kuşkuyla ve durgun bakışlarla yüzüme bakıp durmaktaydı:

— Ne biliyorsunuz Miralay Maksut Bey ‘in hasta olduğunu? Nereden tanıyorsunuz onu? Ver özellikle burada, bu evde bulunduğunu?

— Bunların bir kesimini sonra anlatırım. Onu tanımıyorum ben. Zaten benim asıl öğrenmek istediğim de bu. Kim bu Miralay Maksut Bey?

Kadın inanmak istemeyen bakışlarla yüzüme baktı:

— Kocam.

— Nerede şimdi?

Yaşlı kadın güçlükle kekeledi:

— Odasında. Koridorun sonunda bulunan sağdaki oda.

Oturduğum yerden kalkıp çantamı aldım:

— Onu derhal gözden geçirsem fena olmaz. Siz nasıl olsa kendinize geldiniz sayılır. Yoksa gelmek ister miydiniz benimle?

Kısaca yanıtladı:

— Hayır.

— Şu halde dinlenmenize bakın.

Konuşmadı.

— Evde elektrik var mı?

— Yok. Dedi. Karşı dolaptaki lambayı alın.

Gösterdiği dolabı açıp az önce kırılmış olana benzeyen gaz lambasını çıkardım ve yaktım. Bir elimde lamba, obirinde çanta olduğu halde kapıya doğru ilerlerken arkamdan seslendi:

— Doktor…

Bu seslenişi beklediğim için en küçük bir şaşkınlık belirtisi göstermeksizin geriye döndüm. Yatakta doğrularak sırtını geriye yaslayıp oturmuştu. Oldukça heyecanlıydı fakat sürekli olarak bunu gizlemeye çalışıyordu.

— Lütfen oturun. Dedi. Yanıma çekin koltuğu. Lütfen. Anlatacaklarım var.

Konuşmaksızın lambayı sehpaya, çantamı da yere koyup koltuğu karyolasının yanına çekerek oturdum. Bacak bacak üstüne attım. Piponun dumanını savururken yorgun gözlerle yüzüne bakmaya başladım.

Yaşıyla bağdaşmayan o taptaze sesiyle:

— Doktor… Diye açıldı. Adım Rezzan. Amerikan Koleji‘nde öğrenim gördüm. Babam ataşemiliterdi. Avrupa‘yı ve Amerika‘yı karış karış gezdim. Fransızca, İngilizce, Almanca bilirim. Güzel san‘atların aşağı-yukarı her dalından anlarım. Yaşantıların en iyisini yaşadım ve gerçeklerin içinde büyüdüm.

Sözlerinin üzerimdeki etkilerini araştırırcasına bir süre yüzüme baktı, sonra konuşmasını sürdürdü:

— Metafiziğe inanmam. Bu bana aşırı dolaşık, pozitif bilime aşırı bir ihanet gibi gelir. Zira varsayımlar içindedir ve varsayımları da henüz gerçekleşememiştir. Ve ne kadar yazık ki; mucizelere inanacak ölçüde dindar değilim. Hayır, lütfen kesmeyin sözlerimi ve beni dinleyin. Kocamla yıllar önce gelip yerleştik buraya. Kendisi emekli miralay yani emekli albaydır. Köylüler onu öyle tanırlar. Yani “Miralay Maksut Bey” olarak. Yıllardır hastalık çeker. Biz Zerk‘li değiliz. Buraya neden yerleştiğimizi de kesinlikle bilmiyorum. Fakat albay burada hastalıklarına her zaman için derman bulabileceğine inanır dururdu. Son yıllarda da aradığı dermanı bulduğundan söz ediyordu. Bana sorarsanız; bu, metafizik inançtan öte hiçbir şey değil. Gerçekte, hastalıklarını zaman zaman kolaylıkla atlattığı günler de oldu fakat ben bu iyileşmeleri her zaman için ondaki inanca verdim. İnanıyor, bu inanç kendisinde güven duygusu uyandırıyor ve bu güven duygusu da onu iyileştiriyordu. İşte bu derece basitti ve bana göre de hep böyleydi.

Yaşlı kadın biraz dinlendikten sonra sözlerini sürdürdü:

- İlk kez bugün garip bir şeyler oldu bu evde. Fizik gerçek konusundaki düşüncelerimi kökünden sarsan şeyler. Kocam bugün ağırlaştı. Saatler önce. Onunla eksiksiz ilgilendim. Sobasını, şamdanlarını yaktım. Yemedi, içmedi. Sık sık dalıp gitti. Kendinden haberi bile yoktu. Başucunda ağladım. Bir ara gözlerini açtı. Ağladığımı görünce gülümser gibi oldu. Ellerimi tutarak; “Ağlama azizem” dedi. “Yakalayan bu kere çok sağlam yakaladı. Ama korkma; ölmeyeceğim. İnan ki sabaha sağlam çıkacağım. O öyle söyledi çünkü. Beni her zaman nasıl tedavi ettiyse şimdi de aynen öyle tedavi edecek. Veya ettirecek.” İşte böyle sözler ve bunlara benzer bir şeyler. Sayıklıyordu tabii ki. Bunun için de sözleri yer yer anlamsızlıklarla doluydu.

Kadın yutkunarak gözlerimin içinden ta gerilere doğru baktı:

— Su istedi. Dedi. Sizinle karşılaşmadan az önce. Bardağa su doldurdum mutfaktan. Bir elimde gaz lambası, o gördüğünüz. Obirinde su dolu bardak.

Yaşlı kadının gözleri yeniden korkuyla dolmuştu. Bakışlarını kapıya doğru kaydırarak zor duyulan bir sesle fısıldadı:

— Tam hastanın odasına gireceğim sırada onu gördüm.

Susmuştu. Artık konuşmuyor, benimle ilgilenmiyor, durgun gözlerle habire kapıya bakıyordu. Elimi gözlerinin önünde yelpaze gibi gezdirerek dikkatini dağıtmaya çalışıp sordum:

—“O” kim? Kimi gördünüz?

Yaşlı kadın sığınacak bir yer, sığınacak bir kimse ararcasına eliyle elimi kavradı. İnce ve güçsüz parmaklarıyla parmaklarımı sıkıyor, sıkıyor, sıkıyordu. Şimdiki fısıltısı bir öncekinden daha da hafifti:

— Onu… Diye tısladı. Onu… Ölüm Meleği‘ni; Azrail ‘i…

(Devamı yarına…)

Artık sözünü kesmeme fırsat bile vermeden sözcükleri ardı ardına sıralamaya başlamıştı:

Tavandan aşağı indi. Aşağı. Koridora. Tam iki adım önüme. Bana arkası dönüktü. Yüzünü göremiyordum. İnerken ayak sesi falan da duymadım. Sadece yoğun bir hışırtı. Dev bir uçurtmanın kuyruğunun yelpirdemesini andıran aşırı güçlü bir hışırtı. Çevremden, inandırması ve inanması zor bir esinti geçti. Fırtınaya dönüşmüş kuzey rüzgarı gibi bir şey. Soğuk, yakıcı, kesici, dondurucu, önüne katıp sürükleyici bir esinti. Kudretli bir anafor. Bir enerji dalgasından farksızdı. Bardak elimden düşüp kırıldı. Sular yerlere döküldü. Lambanın ışığı önce alabildiğine parladı, sonra titredi ve söner gibi oldu.

Yaşlı kadın derin bir korku içindeydi. Parmaklarımı kırarcasına sıkan eli ateş gibi yanıyor ve korunmak istercesine başını göğsüme saklamaya çabalıyordu.

— İki kanadı vardı ve kanatları anormal derecede büyüktü. Boyu koridora asla sığmayacak ölçüde uzundu ve başının tavana değmemesi için yere diz çökmüş, o devimsi kanatlarını yanlarına sımsıkı bastırıp sıkıştırmıştı. Kanatları o derece büyük, o derece genişti ki; gövdesinin tümünü görmeme engel oluyorlardı. Dizlerinin üstünde Miralay‘ın odasına girdiğini gördüm. Korkudan dilim tutulmuştu. Bağıramıyor, kıpırdanamıyor, kaçamıyordum.

Kadın yüzüme bakmaksızın başını çenemin altına soktu:

— Aşağıdan, merdiven dibinden, antreden demir sesleri duydum. Geceleri aşağıdaki dış kapının arkasına vurduğum kol demirlerinin açılırken çıkardıkları sesler gibi bir şeylerdi. Oysa kimse yoktu orada ve kapının dışarıdan açılması da imkânsızdı. Buna rağmen merdivenden yukarı rüzgâr saldırmakta, taş basamaklardan çıkan ayak sesleri duyulmakta, bir el fenerinin güçlü ışığı tavanda, şurda-burda gezinmekteydi.

Yaşlı kadının sesi hırıldamaya başlamıştı:

— Sonra o çıktı Miralay‘ın odasından Yıldırım hızıyla. Detaylarını göremedim. Sadece yerden sürünen iri kanatlarının yoğun hışırtısını duydum. Dondurucu bir rüzgar yanaklarımı yaladı. Büyük bir hızla çıkıp tam yandaki odaya dalmıştı. O odaya, sandık odasına.

Kadın başını çenemin altından ayırmaksızın o ana dek sımsıkı avuçladığı anahtarı gösterdi:

— Anahtar… Dedi. Bu anahtar oranın. Her zaman kapının üzerinde durur. Ben sadece anahtarı çevirdim. Kapıyı nasıl kilitlediğimi, anahtarı üzerinden hangi cesaretle alabildiğimi asla bilemiyorum. O anda sadece, girmek için açık kapıya muhtaç olanın kapalı kapıdan çıkamayacağına güvenmekteydim. İşte o sırada sizinle karşılaştım. Ve ilk anda sizi O sandım. Çünkü kapıyı akşamdan kapatmış, arkasına da kol demirlerini kendi ellerimle vurmuştum. Evde de Miralay‘la benden başka kimsecikler yoktu.

Alabildiğine yorulmuş bulunan kadın derin bir korkuyla her iki kolunu birden boynuma sardı. Dehşetten kasılmış olan kolları boğazımı sıkıştırıyor ve soluk almamı güçleştiriyordu:

— Şimdi orada… Diye fısıldadı. Sandık odasında… Odanın penceresi yok… Eğer o maddi bir varlıksa, yani gerçekten bir gövdeye sahipse; şimdi kesinlikle orada olması gerek.

Kollarını boynumdan-boğazımdan çözerek onu yatağa uzatıp dinlendirici bir iğne yaptım. Sonra tatlı bir sesle:

— Siz kültürlü bir bayansınız, efendim. Dedim. Anlattıklarınızın gerçek olamayacağını kendiniz de biliyorsunuz. Tüm bunlar yanıltıcı birer görüntü. Birer illüzyon. Kendi yorgun ve üzgün kafanızın yarattığı birer fantezi. Geçirdiğinizi söylediğiniz bu zor günün yüzünden olmalı. Sabah güneşi üstünüze vurduğu anda, bunlar hemencecik silinip giderler ve geride gülünç birer tortudan başka hiçbir şey bırakmazlar. Tıpkı birer karabasan yani kâbus gibi. Verin anahtarı bana. Lütfen. Önce evi araştıracak, durumu gözden geçirecek ve sonra size elbette ki bunların birer fanteziden ibaret bulunduklarını kanıtlayarak rahatlamanızı sağlayacağım. Siz dinlenmenize bakın lütfen. Uyumaya çalışın.

Çantamla lambayı alıp odadan çıktım.

İlk işim dış kapıya bakmak olmalıydı.

Bu kararla eski taş basamakları inince gözlerime inanamadım. Evin, iri demir çivili, alabildiğine kalın ağaçtan yapılma dış kapısı kapalıydı ve kapının arkasına, içerden ağır ve kalın kol demirleri vurulmuştu. Bu durumda değil elle veya anahtarla, hatta baltalarla bile bu kapının kırılıp açılmasına olanak yoktu.

Gözlerime ve mantığıma asla inanamaz olmuştum. Zira bu kapı, ben eve geldiğimde tümden açıktı. Nitekim, ben eve bu kapıdan geçip girmiştim. Başka türlü de yapamazdım. Çünkü benim arkası kol demirleriyle sağlama alınmış kapalı kapılardan geçebilmek gibi bir yeteneğim yoktu.

Mantığım tutarsız soruların yağmuru altında kalmıştı.

Evde bir yatalak Miralay ‘la yaşlı karısından başka kimse bulunmadığına, kadın aşağı inip açmadığına, kapı da arkasına vurulan kol demirleriyle sağlama alındığına göre; Kara Cemil dışarıdan nasıl açabilmişti bunu?

Beni saçmalıklara yönelten sorumun gerçek yanıtını çok çabuk buldum: Cemil geldiğinde kapı açık olmalıydı. Bu durumda, ya yaşlı kadın yalan söylüyor, ya da yaşının ve içinde bulunduğu bu güç durumun gereği olarak kapıyı akşamdan kapattığını, arkasına kol demirlerini vurduğunu sanıyordu.

Evet, evet, böyle olmalıydı: Cemil geldiğinde kapı açıktı. Ancak bunun içindir ki; bu kapıdan önce o, sonra ben geçebildik.

Problemi çözmüş olmam olumlu sonucu almama ne yazık ki yetmemişti. Zira bu kez karşıma başka soru çıkmıştı: O da; ben girdikten sonra bu kapıyı kimin kapattığı, arkasına bu paslı ve ağır kol demirlerini kimin vurduğuydu.

Kol demirlerini ben vurmamış, kapıyı ben kapatmamıştım. Kadın yanımda olduğuna göre; bu işleri o da yapmış olamazdı. Albay ise hasta yatağındaydı.

O halde kim kapatmıştı bu kapıyı ve kim vurmuştu kol demirlerini bu kapının arkasına?

Kendi saflığıma kendim de gülmeye koyulmuştum. Sorumun karşılığı ortadaydı: Kapıyı Kara Cemil kapatmış, kol demirlerini de Kara Cemil vurmuştu.

Bulmacayı çözmüş olmak rahatlamama yetmedi. Çünkü yanıtını bulduğum her soru karşıma yanıtının bulunması gereken bir başka soru çıkarmaktaydı.

Bunlardan biri de Kara Cemil ‘in nerede olduğuydu.

Evet, Kara Cemil neredeydi?

Kendisine yönelik seslenişlerim neden yanıtsız kalmıştı?

İçim tedirginliklerle dolu bir halde yeniden seslenmeye başladım:

— Cemiiil… Cemiiil… Cemiiil…

Sesim ıslak, soğuk ve sağır taş duvarlar arasında soğuk yankılar yapıp eridi.

Yanıt veren yoktu. Zaten yanıta gerek de görmüyordum. Zira kendimi inandıracak bir yeni yanıt bulmuştum bile: Kara Cemil Miralay‘ın yanında olmalıydı.

Taş basamakları yeniden çıkıp daracık koridora yürüdüm.

Yerde, tam yaşlı kadının dediği yerde aradığımı bulmuştum.

Gerçekten de burada bir bardak düşüp kırılmış ve kilimlere sular dökülmüştü. Islaklığı kokladım. Petrol falan değil, suydu. Fakat o yaştaki ve böyle bir yaşantı içindeki yaşlı bir kadının, elindeki su dolu bardağı düşürmüş olması için, kendisinin ille ki Azrail‘i görmüş olması gerekmezdi.

Albay‘ın odasına girdim.

Oda yaşlı kadının odasından farksızdı. Dipteki soba sönmeye yüz tutmuştu. Karyolanın başucundaki yüksek ayaklı şamdanlarda bulunan kalın ve iri mumlar eriyip yarıya inmişti.

Adamı yokladım. Doksan yaşlarında kadar vardı ve sağdı.

Yoklama sonucu beni şaşkınlıklara boğmuştu. Elde ettiğim kanı Kara Cemil ‘in ulaştığı kanının ayniydi: Parikardir. Yani kalp zarı iltihabı.

Emekli albayın fanilasını açtım. Kalp üstüne tentürdiyot sürdüm. Yanımda buz olmadığı için pencereyi açarak avuçladığım taze karı çantamdan çıkardığım ince bir plastik poşete doldurdum ve öylece kalbin üzerine koydum. Kalp zarının içine sızdığına kuşku bulunmayan sıvıyı ortadan kaldırabilmek amacıyla baygın durumdaki adama ter ve sidik söktürücü bir-iki ilaç verdim. Daha sonra dijital uygulamayı kararlaştırıp sobanın yanına oturdum.

Alabildiğine yorgundum ve mantığımı allak bullak eden şaşkınlıklar içindeydim:

Emekli asker çok yaşlıydı ve parikardit bir başına ortaya çıkan bağımsız hastalıklardan değildi. Gerçekte bu, genel hidropsun bir belirtisiydi. Bu hidrops ise tüberkülozda, kanserde, tifoda, böbrek hastalıklarında, kızılda, kızamıkta, plömonide, kalp kapağı hastalıklarında, yemek borusu iltihaplarında ve daha bir yığın rahatsızlıkta kendini gösterirdi.

Açıkçası; bu doksan yaşlarındaki eski askerin şimdiye dek yüzlerce kere ölüp gitmiş olması gerekirdi. Özellikle şimdi, bu kez, bu hastalıkta.

Nasıl edip de atlatabilmişti Azrail‘i böylesine? Kim veya kimler sürekli bakım altında tutmuştu köyden yıllarca ayrılmamış bu adamı? Kim? Kimler? Hangi doktor? Hangi doktorlar? Ve doktoru olmadığı için bu kışta kıyamette beni ta Kangal‘dan getirdikleri bu ıssız, bu dünyadan elini-eteğini çekmiş Zerk Köyü‘nde? Ve gecenin böylesine garip, böylesine gizem dolu bir saatinde?

Sorular aklıma yine Kara Cemil ‘i getirdi.

Bu kere kararım kesindi: Az sonra onu bulacak ve sabahleyin de emekli albayın hastaneye kaldırılmasını sağlayacaktım.

Odadan çıkmak üzereyken gözüm karyolasının altına ilişti. Onu önce çantamdan düşmüş bir şey sandım. Örtünün saçakları altına eğilince şaşkınlıktan ve dehşetten tüylerimin diken diken olduğunu sandım. Gözlerime inanamıyordum. Onu yerden alıp doğruldum.

Bu bir telekti.

Bembeyaz, karlardan beyaz, sütlerden beyaz, beyazlardan beyaz bir telekti. Kuşkanadından kopmuş kanısını uyandıran bir telek.

Boyu üç metre kadar vardı ve ana maddesini bu dünyada var olan maddelerden hiçbirine benzetemiyordum. Hem de, kendi kendimi kandırmak için özellikle benzetmek istememe karşın. Doğal değil miydi acaba? Hayır, kesinlikle doğaldı. Bilinen kuş teleklerini andırıyor fakat onlara asla benzemiyordu. Bu boyda bir kuş teleği gördüğünü söyleyene, bir doktor olarak rahatlıkla “Deli” raporu verebilirdim.

Ne yapacağımı, neye inanacağımı asla bilemiyordum.

Lambayı kaparak dışarı fırlayıp koridordaki kilitli kapının önüne gittim. Anahtarı deliğe sokup kilidi açarken korkmadığımı kesinlikle öne sürebilecek durumda değildim.

Oda karanlık ve soğuktu. İçeri girmek, ya da girmemek konusunda derin bir kararsızlık geçirmekten kendimi alamıyordum.

Odada hemen göze çarpan herhangi bir canlı varlık bulunmayışı beni ister istemez yüreklendirmişti. Yine de açık gönüllülükle söylemeliyim ki; o anda bir kedi yavrusu miyavlayacak olsa düşüp ölebilirdim.

Oda, bilinen penceresiz odalardandı. İçeride, işe yaramadığı için buraya atılmış eşyadan başka hiçbir şey yoktu. Yüreğimi yerinden oynatan ve tüylerimi diken diken eden o ikinci beyaz telekten başka.

Çıplak tavandaki tahta aralıklardan birine saplanmış durumdaydı. Yukarıdan aşağı doğru incelen ucu ta yere değiyordu. Sanki sahibi olan masallara yaraşır büyüklükteki bir kuş olanca gücüyle vurup tavandan geçmiş ve kanadının teleklerinden biri o tahta aralığına sıkışıp kalmıştı.

Birbirinin aynı olan bu iki eşsiz-benzersiz teleği o yaşlı kadının buralara bıraktığını ve bu senaryoyu onun düzenlediğini varsaymak bile yıkılan fizik gerçeklerimi kurtaramamaktaydı. Zira en kötü ruhlu, en becerikli bir cadı bile bu dünyada şu telekleri gövdesinden çekip koparabileceği büyüklükte bir kuş bulamazdı.

Telekleri odada bulduğum solmuş, yıpranmış bir yatak çarşafıyla boydan boya sardım. Koridora çıkarıp duvar dibine uzattım. Bir elimde gaz lambası, obir elimde fener olduğu halde tüm odaları ve tüm evi baştanbaşa aradım. Yaşlı kadının Ölüm Meleği‘ni ve Kara Cemil‘in en küçük bir izini bile bulamadım. Ölüm Meleği ‘ne yani Azrail‘e sözüm yoktu ama Kara Cemil kesinlikle bu evde, buralarda olmalıydı. Zira dış kapı hala daha içeriden demirli bir halde duruyordu. Genç irisi sempatik delikanlının kapıyı içeriden kol demirleriyle demirledikten sonra pencerelerden birinden çıkıp gitmiş olmasına yönelik varsayımım her nedense beni bir türlü doyurmuyor, tedirginliğimi bir türlü azaltmıyor, ruhumu bir türlü rahatlatmıyordu.

Şaşkın ve tedirgin bir halde odasına girdiğim sırada yaşlı kadın uyanıktı. Garip bir korkunun kol gezdiği gözlerle yüzüme bakmaktaydı. Kendimi bir yana bırakıp hiç olmazsa onu rahatlatmak için:

— Yanılmışsınız… Diye gülümsemeye çalıştım. Görünürlerde, o sandık odasında ve bu evin hiçbir yerinde sizin o Ölüm Meleği‘nin izi-eseri yok ve Miralay da tehlikeyi atlatmış durumda. Sabahleyin onu hastaneye ben götüreceğim. Arabam dışarıda. Yokuşun alt başında.

Yaşlı kadın beni dinlemiyordu. Islığa benzeyen bir sesle:

— Doktor… Dedi. Bu köyde doktor yok… Bugün öğle üzeri Kangal ‘a adam göndermek istedim, gidemedi. Ancak köprüye kadar gidip geri dönmek zorunda kaldı. Zira dün geceki fırtınadan buyana köprü yıkık. Değil araba, insan bile geçemez oradan.

Bir an dinlendikten sonra gözlerini gözlerimden ayırmaksızın sordu:

— Şimdi söyler misiniz bana? Buraya nasıl geldiniz ve sizi kim getirdi? Köprünün yıkılmış olması yüzünden köyün yakın çevrelerle bile bağlantısı kopuk… Jandarmanın telefonu çalışmıyor… Zaten çalışıyor olsa; hemen çare bulmaya girişirlerdi…

Zira Miralay‘a hizmet etmek için can vermeye bile hazırdır tümü… Bu durum karşısında, Miralay‘ın ağır hasta olduğunu nasıl ve nereden öğrenebildiniz? Zerk Köyü ‘ne nasıl gelebildiniz? İçeriden kol demirleriyle kapatılmış olan evin kapısını dışarıdan nasıl açabildiniz?

Şamdanlardaki mumların, elimdeki gaz lambasıyla el fenerinin ışıkları altında mırıldandım :

— Fakat bunların yanıtları çok basit. Zira, Miralay ‘ın ağır hasta olduğunu bana Kara Cemil söyledi ve beni buraya o getirdi.

Yaşlı kadının boğazından korkunç bir hırıltı yükseldi:

— Kara Cemil?

— Elbette Kara Cemil. Ta Kangal‘dan buraya kadar bizzat yanımda oturarak, olan biten her şeyi anlatarak ve yolları-belleri bir bir göstererek. Fakat her nasılsa şimdi evde yok. Dışarıdan önümsıra bu eve içeri girdiği halde şimdi onu içeride bulamıyorum. Evin kapısını da o açtı ve ben sadece onun açtığı kapıdan girdim, tümü bu kadar.

Kadın şiddetle tısladı:

— Miralay‘ın karyolasının başucunda bir fotoğraf var… O mu? Sizi buraya getirdiğini söylediğini söylediğiniz adam o adam mı?

Yanıt vermeksizin ivedi adımlarla Miralay ‘ın odasına koşup elfenerimin ışığında duvardaki fotoğrafa bir göz attım.

O ‘ydu.

Genç irisi delikanlı. Otomobilimdeki o sempatik genç.

Kara Cemil.

Fotoğrafını bugün çektirmişcesine O‘ydu… Fakat üzerinde tam elli yıl öncesinin tarihiyle bir-iki satırlık bir ithaf vardı:

“Doktorundan Yüzbaşı Maksut Bey ‘e. Ölünceye kadar yanındayım ve hatta ölümden sonra da. Sen benim hayatımı bir kere kurtardın, ben senin hayatını binlerce kere kurtaracağım. Bildiklerim doğruysa; Allah ‘a andolsun. Dr. Cemil Kara”

Sendeleyerek yaşlı kadının odasına koşup daha kapının eşiğindeyken haykırdım:

— Evet, O…

Yaşlı kadın penceredeki perdeleri yana çekmiş, camları ardına kadar açmış, günün alacakaranlığında dışarılara bakmaktaydı.

— Kara Cemil… Diye mırıldanıyordu. Kangal‘ın Zerk Köyü‘nden Doktor Cemil Kara, aşağı-yukarı elli yıldan beridir işte orada, o mezarlıkta yatıyor… Duvardaki fotoğrafı Miralay ‘a potayla gönderilmişti. Vasiyeti üzerine. Yani öldüğü gün. Biz Miralay‘ın emekliye ayrıldığı günden beri buradayız. Miralay onun hayatını kurtarmıştı, demek ki yıllardan beridir onu ölümlerden kurtaran da o. Artık inandım. Evet, artık çok şeye inandım. İnsanın, olamaz sandığı şeylerin olabilirliğine inanabilmesi için sadece kültürünün genişlemesi gerek. Evet… Gereken sadece bu…

Kadını-madını dinlemiyordum artık.

Ayak seslerim kilim döşeli koridorda ve küflü taş basamaklarda garip yankılar yaratırken koşup kapının arkasındaki kol demirlerini sağlı-sollu açtım. Fenerimin güçlü ışığını lapa lapa yağan karlarda gezdirerek, saçlarımı darmadağın eden soğuk kış rüzgârına asla aldırış etmeksizin pek fazla aramaya gerek kalmadan köyün mezarlığını bulmuş, ellerimle önüme gelen her mezar taşının karların ı temizleyip üstlerindeki yazılara göz gezdiriyordum.

Gecenin son karanlıkları ve sabahın ilk ışıkları altında bulabildim onu.

Önünde diz çöktüğüm mermer mezar taşında mantığımı allak-bullak eden şu satırlar vardı:

Dr. Cemil Kara

Doğumu: 1900

Ölümü: 1930

Karlı bir kış sabahının ilk ışıkları altında küçük bir köylü çocuğunun rüzgarlara karışan haykırışı ta bulunduğum yerden duyulmaktaydı:

— Gız anaaaa… Askerler köprüyü onardılar. Zerk Köyü ‘nün Kangal ‘la bağlantısı sağlandıııı…

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

DURDU AVRAD isimli Öykü ‘lerinden > 31 – 66 / 124)

Gurbetimsen Sılam Gibi Sevdim

Züleyha SELÇUK

Ben seni vatanım sayıyorum,
Gurbetim çoğalıyor!
Uzun mesafeleri çarmıhta bırakıyorum,
Uzaklığın gün sancıları başlıyor,
Her gün yeni bir doğum,
Her günüm yeni bir gurbet…
Başımı sevdan yerine ölüme yaslıyorum,
Kendimi yaşamın orta yerinde buluyorum!
Her gün yeni bir hayal,
Her günüm yeni bir umut…
Senden uzak kalışlarımda,
Nasıl yaşadığıma şaşıyorum,
Sonra sözlerini anımsıyorum…
Gurbetimsen hasretine tutunuyorum.
Ben seni kavuşmalarımda seviyorum…

22 Eylül 2009 (SC)
Züleyha SELÇUK

Yeniay’a 53 Gün!

alacakaranlik filmi

Meşhur Alacakaranlık (Twilight) kitabı öyle çok beğenildi ki biliyorsunuz sinemalarda boy gösterdi. Toplam şuanlık dört kitaptan oluşan bu efsane hikayenin 2.kitabının filmi hazır. Fragmanları internette var. Hayranları neti yerinden oynattı.

Bende twilight serisinin güçlü bir fancısı olarak Filmin arkasındayım. Yeniay 20 Kasım’da vizyona girecek. Biletler 10 gün önceden satılmaya başlanacak diye duydum -malum milyonlarca fanı var- Tabii ki ilk gün gidebilir miyim bilemiyorum. Ancak mutlaka gideceğim. 1.filme yorum yaparsak hiç kitap kadar sürükleyici heyecan verici değildi. Kitabı kadar başarılı olamadı ama Stephenie Meyer ve saz arkadaşları umarız ders almıştır ve daha değişik açılardan bakarak filmi yapmışlardır.2.Filmin güzel olacağı fragmanlardan belli gibi. İzleyip göreceğiz.

Fragmanı;

Tüm laptop fırsatları için tıklayın !