Ekim, 2009 icin arsiv

zuleyha selcuk

Ay penceremde düşlerimi aydınlatıyor, bir sokaktan geçiyorum. Adımlarım aksak! Yüzüm dünden kalma bir uykusuzlukla bezginliğe düşmüş.
Aslında kavuşmalar için kısa sayılacak ama her nedense uzun yolculuk diye adlandırdığımız yolculukların başladığı bir terminal önünden geçiyorum. İçimde yılgın ve yorgun bir çocuk her halime rağmen gülümsüyor. Yaşıtlarım buna umut diyor, bense yaşanmamış gençlik halleri… İçimde gülümseyen çocuğa ya da gençlik halllerime rağmen gözlerimi otobüs camlarına kilitliyorum. Ellerim kitaplarını bırakıp yanaklarıma dokunmaya mecbur ve ıslatıyorum ellerimi. Oysa kitaplarıma dokunan ellerim onları da ıslatacak biliyorum… Ama ben çok sevdiğim kitaplarımı da unutuyorum. Hem bu kadar yolcusuzken bu hüzün neden diye düşünüyorum.

Mantıksız gelen ne varsa iki elimle sarılıyorum. Oysa ağlamanın mantığı yalnızkendi. Düşüncemde artık akıl bıraktı beni. İçimle başbaşayım! Kim görürse görsün! Kim ne derse desin! Hem yanımdan gelip geçen onca kalabalığı görmüyor gözlerim… Ta ki karşımda tekerlekli sandalyeli iri siyah gözlü gencin sorular içinde duruşumu izleyişini görene kadar. Ben hala içimde yaşarken ne istediğini anlamaya çalışıyorum, elini uzatıyor. Küçük bir paket içerisine belki büyük bir itinayla yerleştirilmiş çekirdek taneleri bakışını kesiyor. Ben dünyayla bütün ipleri koparmış korkak bir insan halindeyken ne demek istiyor anlamıyorum, başımı sallıyorum, elini geri çeviriyorum. Sonra aceleyle elimi cebime götürüyorum. Ona doğru uzattığım elime ben gibi ıslanan gözleriyle ve düğümlü bir boğazdan geçen kelimelerle ”Ben Dilenci Değilim” diyor. İri siyah gözlerden iri inci taneleri düşüyor. Elim öylece yere inerken tekerlekler hızla dönüyor, bir tokat bırakıyor ıslak yanaklarıma ve biraz uzaklaşıyor sonra duruyor, hareketlerinden belli benim ıslattığım o güzel bakışlardan gelen taneleri kurutmaya çalışıyor. Hızla yanına gidiyorum. Ne söylesem boş biliyorum ama yine de kendimce cümleler kuruyorum. Beni affetmiyor hissediyorum.

İnsanlardan aldığım kederleri bana ”Sızını Dindir” demeye niyetlenmiş bir yüreğe bırakıyorum. Anlıyorum hiç farkım kalmamış onlardan ve ne kadar kendi acısına aşık bir insan olmuşum anlıyorum iri siyah gözleri ağlatırken.
Kaç gecedir ay düşlerime uğramıyor. ”Ben Dilenci Değilim, Sızını Dindirmek İstedim!” diyor bütün sesler. Ben boğuluyorum ve çoğu gün aynı terminal önünden geçerken biraz duruyorum ama beyaz bakışlı siyah gözleri göremiyorum. Onca insan arasında tekerlekli bir sandalye arıyorum. Sen Dilenci Değilsin biliyorum.

Sızılarımı kalbimin kırıklarında bırakıyorum, aralardan süzülüp giderken sana yaptığım saygısızlığa yanıyorum. Özür dilemek yetmiyor biliyorum. Uzanan elindeki paketi geri çevirmemi hiçbir sızım haklı bulmaya yetmiyor.

Sen Dilenci Değilsin!

Mart 2001

Züleyha SELÇUK

Bir Akşam Ansızın Gelsen

sadberk

Bir akşam ansızın çıkıp gelsen
Dudağında gülkurusu bir tebessüm
Şaşırsam
Dilim tutulsa sevinçten
Bir akşam ansızın çıkıp gelsen

Masada beyaz güller
Ve şarkımız
Konuşsak ordan burdan
Başım dönse mutluluktan
Bir akşam ansızın çıkıp gelsen

Zaman dursa bakışlarında
Unutsam
Sarmaşık güller gibi sarılsak
Ayaklarımızın altında bulutlar
Bir akşam ansızın çıkıp gelsen

Sadberk

İki Oda Bir Salon

ZuleyhaSelcuk

İki oda bir salon değilim!
Balkon sefalarım yaz gecesi ömürleri uzatır. Dalarım koyu bir sohbete, oradan buradan derken, sana gelir ve kilitlenir sözler. Ben artık susmam… Koyu bir çay tadıyla başlarım seni yıldızlar eşliğinde anlatmaya. Sabah saatlerinde mahmurlaşan gözlerini hayal edince, çocukluğuma özenip, nefes almadan birbiri ardına koşan kelimeler sıralarım. Sana içimde neler büyütmüşüm ben bile şaşırırım. Ne güzellikler yüklemişim gözlerine anlatmakla bitiremem… Bu arada sabaha az kalır ve ben sesine dokunurum titreyen sesimle. İsmini dilime alırken duraksarım çocuklaşan nefesimle.

İki oda bir salon değilim!
Dönemeçler saklayan koridorlarım hep sana uzanır. Her dönemeç bir yılgınlık sunarken ben gözlerimi kapatırım bütün sunumlara. Yılmam ve yıkılmam sana gelecek koridorları adımlarken… Her dönemeçte kendimi sende sobelerim. Tanıklık ederim bir kez daha sana saklanan kendimin ben bıkkınlığına. Yürürüm gece gündüzüme son öpüşünü sunarken. Son adımımla sesine bir merhaba bırakırım. Sonra koridorlar boyunca sevda sesli bir çağlayana uyanırım.

İki oda bir salon değilim artık!

Haziran 2009 (SC)

Züleyha SELÇUK

Hava Harp Okulunun Tarihçesi

hava-harp-okulu-komutanligi

Bizim tek sorunumuz ben bunu yapamam, beceremem, korkarım gibi olumsuzluklar içinde olduğumuz için Hava Harp Okulunda bu yılda fazla öğrenci yok. Ben bunun asıl sebeplerinden biri olarak gençlerin bu kurumları tanımamasından dolayı olduğunu düşünüyorum. İnsanlar bilmediğinden korkuyor ya da çekiniyorlar. Bildikçe sever ve yakınlık duyarız.

Benim de hedefim pilot olmak istiyorum. Gökyüzünü sevmem pilotluk mesleğine ilgi duymam. Bir F–16 pilotu olmak tek idealim çünkü kendimi bu meslekte daha iyi bulacağımı düşünüyorum. Hava  Harp Okulunun da amacı bu havacılığı gençlere sevdirmek onlara tanıtmaktır.

Batıdaki askeri havacılık alanındaki gelişmelere paralel olarak Osmanlı İmparatorluğu’nda, 1912 yılında, Hava Harp Okulu’nun bugünkü bulunduğu bölgede, Tayyare Mektebi adıyla ilk havacılık eğitim kurumu açılmıştır.

Uzun bir süre, bir dizi aşamalar geçiren ve yer değiştiren okulda çoğunlukla Kara Harp Okulu mezunu subaylar uçucu olmak üzere eğitilmişler ve daha sonra bu subaylar, Türk Hava Kuvvetleri’nin çekirdeğini oluşturmuşlardır.

Türk Hava Kuvvetleri’nin kendi personelini yetiştirebileceği bir okula kavuşması daha sonra gerçekleşmiş ve bugünkü adıyla Hava Harp Okulu 1951 yılında Eskişehir’de açılmıştır. 30 Ağustos 1953′te ilk mezunlarını veren Hava Harp Okulu, 1954 yılında İzmir’e taşınmıştır. 14 Şubat 1967′de, Hava Harp Okulu’nun bir kültür ve tarih hazinesi olan İstanbul’a taşınmasına karar verilmiştir.

Havacılık ve Uzay teknolojisinin hızla gelişmesi Hava Harp Okulu eğitim-öğretiminde köklü değişiklikler yapılmasını gerektirmiştir. Bu amaçla mezuniyet sonrası görev alanları incelenip eğitim gereksinimleri saptanarak, sorunların ancak 4 yıllık lisans düzeyinde bir eğitim-öğretimle karşılanabileceğine karar verilmiştir. Bu karar sonrasında, 1967 yılında, Hava Harp Okulu, Türk havacılığının doğduğu Yeşilyurt, İstanbul’da bugün içinde bulunduğu tesislerine taşınmış ve önceleri 2 yıl olan eğitim-öğretim süresi 1969 yılında 3, 1974 yılında ise 4 yıla çıkarılmıştır. Türkiye’nin en köklü üniversiteleriyle yakın ilişkide olması ve Türkiye’nin en büyük hava alanı yakınında konuşlanmış bulunması nedeniyle, Hava Harp Okulu ideal yerini bulmuştur.

Hava Harp Okulu, Yeşilyurt, İstanbul’daki kapalı ve açık tesislerine ek olarak Yalova’daki uçuş ve kamp eğitim tesisleri ile yaklaşık 4,5 milyon m² lik bir alana yerleşmiş olup, bugünkü eğitim gereksinimlerine yanıt verebilecek düzeydedir. Bu alan, mevcut havacılık programlarının sağlanması için yeterli olup, gereksinim duyulduğunda gelişmeyi temin edebilecek ilaveler yapılmasına uygundur.

4 yıllık eğitim dönemlerinde uygulanan değişik akademik programlardan sonra 1991 yılında mühendislik lisans programının da uygulanmasına başlanmıştır. Bu kapsamda Havacılık, Bilgisayar, Elektronik ve Endüstri dallarında mühendislik eğitimi verilmektedir. 1960 yılına kadar kız öğrencilerin de alındığı okula 32 yıl aradan sonra 1992 yılında yeniden kız öğrenci alınmaya başlanmıştır. Yine 1992 yılından itibaren dost ve müttefik ülkelerden gelen misafir öğrencilere de Hava Harp Okulu’nda eğitim verilmeye başlanmıştır.

Askeri eğitim

Askeri eğitimin amacı; Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda Atatürk milliyetçiliği, demokratik, laik ve sosyal hukuk devlet ilkelerine bağlı hizmet bilincinin ve mesleki değerlerin kazandırılmasını sağlamak, öğrencilere milli birlik ve beraberliği güçlendirici ruh ve irade gücü kazandırmak, askerliğin gerektirdiği komutanlık, yöneticilik ve liderlik becerileri ile öğretme ve eğitme yeteneği kazandırmak, mesleğin güç koşullarının gerektirdiği fiziki yetenekler ile mesleki değerler bilincini kazandırmak, ferdi ve toplumsal disiplin anlayışını yerleştirmek, sosyal ve bilimsel anlayışı gelişmiş, gerekli askeri ve genel kültüre sahip, ahlaken, fikren ve bedenen gelişmiş bir kişiliğe ve üstün karakter özelliklerine sahip, pilot adayı havacı subay yetiştirmektir.

Öğrencilere; askeri disiplin, askerlik ve birlik ruhunu aşılamak amacıyla Katsayılı Dersler ve değerlendirmeler kapsamında; Yıl İçi Askeri Eğitim, Komutanlık ve Liderlik Eğitimi, Tatbiki Eğitim ve Beden Eğitimi uygulamaları yaptırılarak bilişsel, duyuşsal ve devinsel alanlardaki gelişimleri sağlanmakta ve küçük birlik komutanı görevini yapabilecek yeterliğe eriştirilmektedir. Ayrıca her yarıyılda komutan kanaati notu ve her Eğitim-Öğretim Yılı sonunda disiplin notu ile öğrenciler değerlendirilmektedir.

Askeri eğitim içerisinde geleceğin lider ve komutanlarını yetiştirmek amaçlı çok yönlü eğitim programları da bulunmaktadır. Bu eğitimler ile Harbiyelilere iletişim ve motivasyon konularında yeterlik kazandırılmakta, aynı zamanda uygulamalar ile liderlik becerisi geliştirilmektedir. Yine çağın eğitim gerçeklerine uygun uygulamalar ile Proje Tabanlı Eğitimler kapsamında Genişleyen Ufuklar projeleri birebir eğitimler şeklinde uygulanmaktadır.

Hayrettin TAYLAN

Senin büyük olduğunu büyük sözlerden anladım; ama küçük bir dünyada fanusunu kırmışsın. Bu dersin son saatiydi. Zil çalmasına çalar da aşk beni sana çalar mı?
Beni sev diye dersi uzattı kader, yan sırada gözlerin aydınlatıyordu en arkada oturan beni. Testim de bitmemişti. Susuz ve sensiz oturuyordum. Testim de yanımda, kana kana seni içiyor, seni çözüyordum Dilemma…
Senin adını yüz bin harfe nakşederek imbikten imgeye ince heveslerle yazıyordum.
-Güzelliğin zerrecikler halinde aşkyüzüme yayılır ve içimde sen diye kalır.
Tadında adının anlattığı bir benzersiz tatlılığın yenilmemişi var. Oysa ben tattan önce adından önce, öncelerini sevdim. Sonralarını yaşamayı sevdim. Henüz seni tam olarak sevmedim. Bak yine zil çaldı.
-Hocam biraz daha kalsaydık. Biz ne güzel testten ve testiden içiyorduk.
-Hocam:- “Bin’leri doğuran bir’dir. O bir ise senin içinde gizlidir. Sen ”bir” ol ki ” bin” senden kuvvet alabilsin” dedin; ama Dilemma anlamıyor. Ne bir oldu, ne bin oldu…
-Ben ona sıfırlandım, bütün sayılı güzellerden baştan çıkardılar beni; ama hep sıfırlandım ona.
Yeni aldığım sıcak ekmeğin kokusunu dayanamadım azcık ucundan kopardım.
Azcık ucundan kopar beni dedim.
-İşvelerinde işverenlerimin soyut dünyası tutuluşa ram olur. Tut elimden, ellerin şifalı otlar soyundan olmalı sıcaklığı kalbime iyi geldi. Sakın bırakma beni uçurumların en tanıdık uçuklarındayım
-Ha düşe düştüm, ha sensizliğe…
Bakışlarına başka ad koyulamazmış. Sen bakmaya bak, bana değil. Ki bana bakışın dil bilgisi kuralları çözemez. Henüz yanımda bitişik yazılacak birleşik bir kelime olamadın.
-Ki bilirsin anlam değişikliği olmalıydı, beni anlamalıydın ve bitişiğimde o yüzden bitişik yazılmalıydın. Ya da sesinde bir değişiklik olmalıydı, ses olayları olursa, yanımda azcık titreseydin hep bitişik yazılacaktık. Ya da tür değişikliği. Sen hep fiil olarak çekimlendin içimde. Hem sevilen, hep beklenen bir fiil. Gelmekle gitmek arasındaydın. Gelgit olaydın, yakamoz kokulu günlerde dalgalarına alaydın.
-Sen güzelliğimde balıklar ürer, dalgalarım algıların bebeği. Köpük köpük kopmalısın benden. Yunuslarımı ürkütürmüş gözbebeklerindeki oltalar. Beni benden yakala.
Bağbozumunda üzümleri didikleyen küçük kuşlar, gülüşlerine dadanmışlar.
Öperken çıkardığın hışırdan rüzgar utanırmış el ile dil arasına öp beni. Utandırdam utanmayı.
Dudaklarına ne ruj ne de kurumuş dudaklarımın pasını sür.Yalnızca
çiçektozlarını sür. Biraz çiçek koksun, biraz arılarımı çeksin yalnızlık.
Ay şikâyetçi olmuş, dün gece pencereden nemli gözlerle bulutları aşk yağmuruna çağırmaya, içinden seni seviyorum diye bağırmaya.
-Biraz gece olsan diyorum artık. Gündüz yaşattığın gecelerden çıksan. Ay da haklı ben de… Hep ders olur mu ki? İlim ile film arasında bir ara ver. Biraz ruh kantinimden tost al dostluğa. Biraz dinlen, bak etrafa, dinle yeni çıkan şarkıları. Ki bütün bestekarların dilindeyim, sözleri ben yazarım; ama dipsiz kuyularında huylarının yosunları yeşillenince ormanım kurur, kurlarım kurlanır kumruluğuna.
-Öyleyse sev beni, sevmekle çalışmanın tam orta sorusunda.
-Cevabını düşünme, aklına ilk geldiğim anda ara ve sor…
Gerçi böyle de iyiydik; keza deniz fenerlerin felaketi olmuş güneş saatin. Dalgalardan önce suyuma çalkalamandan belli. Güneşten önce seherimde gözlerini estirmenden belliydi.
-Rüzgar gülü yüzüne kandım, her dediğine kandın. Bu kadar güvenmek aşktan mı?
Sahi sen mi daha çok seviyorsun ben mi?
-Böyle zor soru sorma, daha sınava girmedim. Ki bilirsin sen benim sevgimle meşhur oldun, benim sevgimse hep gizliydi. Herkes senin, sevgim için yaptıklarını bilir, destandan öte, masaldan öte, Mecnun’dan öte bir sevginin adresiz, isimsiz, sonsuz, gidişindeydin. Benim sevgim seni meşhur kıldı. Oysa asıl sevgi benimkiydi. İçimden yaşayarak sevdim. Kayıpsız gecelerde kutup yıldızıyla dost oldum, bütün yıldızlarla dostum, seherine kadar tek tek hepsinin sönmesini bekledim. Her yıldız dünyada bir güzel için kodlanmış, etrafındaki güzellerin kodlarını yıldızlardan deşifre ettim.
Kime baksan ben yıldızı açar gecelerinde. O yüzden sus ve sevgimin büyüklüğünü bu derste anlamamayım. Çünkü tarih dersindeyiz, aşkın tarihi de talihi de olmaz Şarkıcanım…

-Dünyanın huyuyla dolmayan denizlere suları ağlatan sözler söyleme Dilemma. Kaybolmuş gözüpek kaygılarımda beni anlatmışsın, beni yaşamışsın. Bu aşkın dersinde kalmadım, bu aşkın zilini çaldım, teneffüsler ders saatini geçti.
-İşte ben böyle bir okul istedim hep, teneffüsleri dersten fazla olan.Ruh kantininde hep senli şeyler yemek hep senle olmak. Gözlerinde kaybolmak yalancı cennetlere.
Derse ise yalnız ilimsizliğin mayın tarlalarını temizlemek, entelektüel bir doğruda büyümek ve geleceğin eleğinde iyi ekmek ve sosyal bir duruş için girmek gerektiğini öğrenmek için girmek.
-Biliyor musun yaşayamadıklarımızın timsahları gelip çıkılmazları beğendirmeye çalıştı.
Küresel değişimin arasında saydam bir zırh varmış. O yüzden sana akan gönül ırmaklarımı ulaşamıyormuş. Bunu söyledi İbn- i Batutta. Oysa Piri Reis’ten önce çizdim bütün dünya güzellerinin şehirlerini. Bu yüzden Mecnun’dan daha büyük sevdam. Senin iklimini, senin paftalarını, senin gözbebeklerinde kaçırdığın balıkları, senin senin tanıyorum Dilemma…
Olsun yine de sev beni. Ruhunun en derin bahçelerine al şakıyan bülbülün olayım.
-Beni sen büyüt ki isyan gerekli bir şey olsa da aşkımız usanmalarda usun emrinden tutkunun telkinde telveler sunsun.
Ders bitsin, teneffüsler de; ama yan yanalarımızın yeri hep istediğimiz ömür evinde olsun Dilemma… Kendi yediverenlerimde yel değirmenlerimi onardım, gözyaşı pınarınla aşk buğdayımızı öğütüp tutkulara kendimiz olacağız bilesin.

Hayrettin TAYLAN

Bu Hasretin Sonu Yok

Paraf

Sen yoktun, ben varsın gibi yaptım

Her sabah kahvaltıda en sevdiğini hazırladım

Senin yerine ben yedim, ellerine sağlık deyişini çok özledim.

Gözlerimi kapatmadan da gözlerini görebiliyorum artık…

Sen yoktun, ben varsın gibi yaptım

Her yemekte masama bir çiçek koydum

Sen olsan koklardın diye düşünüp, senin yerine ben kokladım.

Çiçeklerden aldım senin kokunu, çiçekler sen kokuyor artık…

Sen yoktun, ben varsın gibi yaptım

Uyanır uyanmaz pencereleri açtım, tıpkı senin yaptığın gibi

İçime dünyadan derin bir nefes çektim, senin yerine ciğerlerime doldurdum.

Gökyüzüne daldım dakikalarca, bulutlar senin suretinde şekilleniyor artık…

Sen yoktun, ben varsın gibi yaptım

Aynaya baktığımda, yüzümün yanında duyuyordu, gülümseyen yüzün

Saçlarım böyle nasıl olmuş diye soruyorum, senin yerine cevabı ben veriyorum.

Aynadaki aksine dalıyor gözlerim, senin de saçların böyle çok güzel olmuş artık…

Sen yoktun, ben varsın gibi yaptım

Üzgün olduğum anlar sen de üzülürdün, aklıma gelince toparlıyorum hemen kendimi

Bir şarkı dinliyorum bazen senin sevdiklerinden, bazen de kendi sevdiklerimden

Hangi şarkı olursa olsun dinlediğim, o şarkı sen oluyorsun artık…

Sen yoktun, ben varsın gibi yaptım

Yorulduğumda yetişirdin, gölgem olur bana güç verirdin kahve gibiydin

Bir kahve yapıyorum kendime, şekerim sen, köpüğüm sen, telvem sen oluyorsun.

Biliyorum artık, bu hasretin sonu yok.

30 Ekim 2009

Paraf

Paraf

Araba, Traktör, Tır

Engelli yasamak

Bir gün rahmetli annemle ayakkabıcıya girdik
ben ayakkabı alacaktım.
Neyse konuya geleyim;
Ayakkabıcı nasıl olursa benim görmediğimi sanarak
anneme beni göstererek kaş göz işareti yapıyordu.

“ne oldu buna” diyordu anneme
sormaya başladı ayakkabıcı
“araba mı çarptı” dedi.
Annem
“bilemedin” dedi.
Tekrar sordu
“traktör mü çarptı” dedi.
Annem aynı sakinlikle
“hayır bilemedin” dedi.
Çok sinirlendim
abi “tır çarptı” dedim.
Adamın cevabı şu oldu
“yapma yav”

”Nefes” Nefese

Geçen gün ”Nefes”i izledim. Öncelikle konusundan bahsedeyim. Film 2365 metre yükseklikteki Karabal Jandarma Karakolu’nu korumakla görevlendirilen bir Yüzbaşı komutasındaki kırk askerin hikayesi. Film kürt açılımının hemen ardına geldi. Ben bu açılımla biraz yumuşamıştım. Savaş bitmeli diyordum. Ancak filmi izleyince dağdakilere yüzbinlerce kere öfkem arttı. Çok etkileyici ve ara ara mesaj veren bir filmdi.

Mesela Yüzbaşı, askerlere teker teker söylevde bulunduktan sonra arkasına dönüp kameraya ”sen uyursan herkes ölür” dedi. Aslında bunu oradaki askerlerin komutanına söylemişti ama kameraya söyleyince bize de mesaj verdiği anlaşıldı. Cephedeki askerlerimizin yaşadığı sıkıntılar, hasretler göz önüne alınmış ve Türk askerinin bu koşullarda bile ne kadar cesur olduğunu da bizlere gösteren bir film. Beni en çok etkileyen sahnelerden biri de karakolun vurulması. O kadar gerçekçi ve etkileyici ki tıklım tıklım olan salonu bir anda yerinden hoplattı. Nefesleri kesen o anları hep birlikte izledik. Ve Kürt olsun, Türk olsun, Çerkez olsun, Laz olsun, o olsun, bu olsun herkes mutlaka etkilenmiştir. Son sahnede sabah canlı kalan asker yere düşmüş halde olan Atatürk büstünü kucağına alır ve arasındaki bağ o kadar gerçekçi ki duygulanmamak elde değil. Ders vermek amaçlı kenarda Türk askeri tarafından yaralanmış bir teröristin kafasına Yüzbaşı silah doğrulttu ve ateş etmedi. Buradaki verilen mesaj ise ”bizler ne İngiliz, ne Amerikan ne de İsrailiz. Bizler düşmanını esir aldığında bile milliyetçilik duygularını, kin ve nefrete dönüştürmeden manevi duyguları ağır basan ve en önemlisi karşımızdakinin düşmandan öte insan olduğunu bilen asil bir millet yani Müslüman Türkleriz”di.

Bunların arasında tebessüm sahneleri de vardı ki bunların hepsi yerli yerinde ve uygun seviyedeydi. Yani her şey dört dörtlüktü. Ben sadece filmin 1/10 ‘inden bahsettim. Size tavsiyem gidin izleyin.
2.5 Saat sonunda çıkarken alışveriş merkezindeki mağazaların ışıkları kapanmıştı. Tek kalan bizlerdik ve eve giderken hala kafamda sahneler canlanıyor, işin ciddiyetini bir kez daha anlıyordum. Ancak size tavsiyem saat 20.00′den sonra gitmeyin çünkü 23.30′a kadar filmle meşgul oluyorsunuz. Belki de değer…

Oğuz

hunter38

Sensiz akşamların özlemini çekiyormuşum,
Olsan da yanı başımda, bir o kadarda uzakmışsın bana…
Ne zaman ve neresinde bırakmışım seni gecenin,
Nasıl bırakabildim oysa seni ve sevgimizi…

Irmaklar düşün uçsuz bucaksız olan,
Nereye gittiği, nerede durduğu belli olmayan…
Benim de gecelerim bir ırmak gibi, yokluğunda…
Yokluğunda matemini yaşıyorum oysa
Her an yanımdaydın sen biliyorum,

Gözlerin gözlerimde, ellerin ise ellerimdeydi…
Sımsıcak duygularınla yanı başımdaydın,
Ben uzak sanmıştım seni kendime,
Oysa yanılmışım! Sen her an yanımdaymışsın.

Hunter38

Ötenazi

aydost

Yaralarımdan kanlar akar

Kan merkezinden habersiz

Sunalım isminde varışlara

Gitmez mecranın affından

Meyvesiz ağaçlar sular

 

Aydost

Tüm laptop fırsatları için tıklayın !

bedava flash oyun pocoyo pocoyo oyna perilice oyun