Kasım, 2009 icin arsiv

Seçim Sizin

Yaka Rozeti

Her insan kendince doğruyu, yanlışı, güzeli ve çirkini ayırt edebilecek yetilere sahiptir. Hayatımızda neyi seçiyorsak hep kendi doğru ve güzel kriterimize göre seçeriz. Bunun aksi de düşünülemez. Hiç gördünüz mü kendisine kıyafet almaya giden birinin en kötü seçimi yaptığını?

Bazılarınız evet bazılarınız hayır diye cevap verecektir. Evet diyenler kendi güzellik anlayışına göre beğenmedikleri için demiştir. Hayır diyenler ise güzellik anlayışına göre beğendikleri için demiştir. Buradan ulaşmak istediğim sonuç birine güzel gelenin diğerine güzel gelmemesi. Birine doğru gelenin de diğerine doğru gelmesi.

Bu durumda da kimsenin doğruları ve güzellik anlayışına karışamayacağımız ortaya çıkmış oluyor. Eskilerimizin de söylediği gibi; renk ve zevklerin aynı olması mümkün değil. Eğer öyle olsaydı hepimiz tek tip insan olurduk. Farklı kıyafetler yapmaya da gerek kalmazdı çünkü hepimizin güzeli ve doğrusu bir olunca tartışacak, öğretecek ve paylaşacak da hiçbir şeyimiz olmazdı.

Peki, kendimizce doğru kabul ettiğimiz olguların gerçeğinde doğru olmadığını nasıl öğreneceğiz? Tabii ki birbirimizle yapmış olduğumuz sohbetlerde, fikir alışverişleriyle kendimizi sürekli yenilemeye ve öğrenmeye açık tutacağız. Aksi halde sürekli aynı kelimeleri tekrar eder dururuz ve bizi dinleyen insanları da boğmuş oluruz. Bu gelişme ve değişmeye direnenler sürekli olduğu yerde sayar, kendilerine de çevresine de bir şey katmazlar.

Seçim sizin ya yenilik ve değişim ya da…

Aşk

metin0707

Yüreğini yakan ateş

İçimi ısıtan güneş

Gün geçtikçe artan heyecan

Sizce bu heyecanın sırrı ne?

 

İşte bunun mevsimi budur

Tüylerim diken diken olur.

Gözlerim kamaşır sana bakarken

Her yerim titrer karşımda dururken.

 

Her yer tozpembe görülür

İnsanın gözüne

Sadece seni düşünür

Seni görmek isterim.

 

Kalbim duracak gibi olur

Ayaklarım yerden kesilir

Ne yapacağını bilemezsin

Heyecandan elim ayağım birbirine dolaşır.

İlk Yolculuk – 2/2

Hikmet Çocuk’un İlkleri

Dolaşırken birkaç satıcıyla karşılaştı ve tıpkı büyük adamlar gibi davranarak ve büyük adamlar yerine koyularak pazarlıklar ve alışverişler yaptı. Kalmaya başladıkları yeni otellerine, iki eliyle ancak taşıyabildiği, topu topu iki kırtışlı kuruşa alınmış iri bir sepet elmayla döndü.

- Ooo… Evimizin küçük beybası bize elmalar almış. Hem de kendisinden büyük sepetle.

- Böygana, bunlar senin “Üç elma düştü: Biri padişaha, biri vezire, biri de Kamerta ‘ya” dediğin elmaların tıpkısı. Uuu kaçı kaçı sana, kaçı kaçı beybama, kaçı kaçı anama, kabukları da bana. Sepetiyle birlikte iki kuruş böygana, iki kuruş.

- Sen iki kuruşu nereden buldun?

- Beybam Trabzon ‘da bana tam beş tane çil çil kırtışlı kuruş vermişti. Üç kuruşuyla balık almıştım, iki kuruşla da elmaları aldım, etti mi beş kuruş? İnanmıyorsan sor beybama, akıllım.

- Evet, ben vermiştim.

- Beyba, Giresun ‘lular nasıl konuşuyorlar biliyor musun?

- Trabzon ‘lular gibi mi?

- Hayııır. Bak, böyle diyorlar : “Gelegeldim, gidegittim, yapayaptım, bakabaktım.”

- Öyle mi diyorlar?

- Evet evet evet.

- Ne kadar ilginç. Haydi, siz kendinize bir elma şöleni çekedurun, ben çıkayım; işlerim var.

Anasıyla ve böyganasıyla elma yerken Hikmet Çocuk ‘un çenesi hiç durmadı. Gördüklerini, öğrendiklerini öyküleştirip durdu. Gece boyunca bilmediklerini öğrenmeye çalıştı ve geceleyin çok isteksiz uyudu.

Ertesi gün sabahın saat üçünde zor bir yolculuk başladı.

Baba Şebinkarahisar ‘daki bir bankanın müdür yardımcılığına atandığı için aile yollara düşmüştü. Zorlu bir kış gününde Erzurum ‘dan yola çıkmış, zor-kötek Giresun ‘a kadar gelebilmişlerdi. Ama buradan öteye yol-bel bulunmadığı söylenmekteydi. Şebinkarahisar neydi, neden Şebinkarahisar ‘dı ve Şebinkarahisar nerelerdeydi, Hikmet Çocuk ‘un bildiği yoktu. Baba sormuş, soruşturmuş, araştırıp incelemiş, sonunda; Şebinkarahisar ‘a gitmeyi kabullenen bir katırcıyla anlaşmayı başarmıştı. Hikmet Çocuk çok körpe, böygana çok yaşlıydı. Ne iken neye dönüşeceği bilinmeyen bir mevsimde, bilinmedik yolları yürüye yürüye bitiremeyecekleri ortadaydı. Anayla babaya gelince; onlar katıra binmeyi bile bilmiyorlardı.

Yetersiz bir ev öte-berisinden ibaret olan yükleri tek bir katırın sırtına sağlı-sollu bindirilmişti. İkinci bir katırın sırtında, ağırlıkları dengelenmiş iki şeker sandığı vardı. İçleri yumuşak şeylerle beslenen sandıklardan birine böygana, obirine de Hikmet Çocuk yerleştirilmişlerdi. Ana, denenmek amacıyla sandıkların ortasına oturtulmuştu. Babayla katırcı yayaydılar. Babanın başında tiftikten yapılma bir kar başlığı, sırtında kara renkli, kalın bir palto, ellerinde tiftik eldivenler, ayaklarında tiftik çoraplar ve kundura benzeri kara lastik ayakkabılar göze çarpmaktaydı. Başına sivri uçlu, yün bir başlık takmış, sırtına da kevel geçirmiş olan katırcı, sağ eliyle önünde giden yüksüz bir başka katırın kuyruğuna yapışmıştı.

Katırcı, yolların karla kaplı bulunduğunu, yolculuğun hiç de kolay bir yolculuk olmayacağını, yollarda hareketsiz kalarak uyuyup donmasınlar diye Hikmet Çocuk ‘la böyganaya sürekli leblebi yedirilmesi gerektiğini anlatıp durmakta ve her saniye yeni yeni öğütler vermekteydi. Öğütleri ister istemez yerine getirilmiş, belki onlara da gerekebilir düşüncesiyle ananın, babanın, katırcının da ceplerine leblebi doldurulmuştu.

Yolculuğun bu etabı başladığında ortalık henüz karanlıktı ve Hikmet Çocuk, kendini Erzurum ‘daki Çöplük Hamamı ‘nın sıcaklığından soğukluğuna çıkmış sanmaktaydı. Gerçekten de, sıcaklık gitgide azalıyor ve soğuk gitgide artıyordu. Deniz, gemiler, yeşil yapraklı ağaçlar, otlar, çimenler, böcekler, kelebekler, kuşlar habire gerilerde kalıp durmaktaydı.

- İyherif, Kulakkaya yolu aha işte buradan başlar.

- Sen birbaşına bu üç katırın üçünü birden yönetebilecek misin, ben onu merak ediyorum katırcı?

- Cahil insan sirkeyi-sarmısağı hesap etmediğinden atak olur. Sirkeyi-sarmısağı dikkate alan insan önemlidir. Önemli insan bir şeyin ilmini aldırmış olan insandır. Öyle insana karada, denizde, havada ölüm yoktur. İçinde kıl kadar korku taşımaz. Bak, bu katırların üçü de birbirine iple bağlı, tıpkı kervan gibi. Üçüncü katırın kuyruğu da aha işte, benim elimde. Bu kuyruk benim elimde olduğu sürece sen yüreğini ferah tut.

- Orası öyle ama her nedense; katırlar yolun ortasını bırakıp tam uçurumun kıyısından gidiyorlar. Bana göre; güvenli yerde değiller, tehlikeli yerdeler. Aşağıya bir uçsa; tümü uçmaz mı? Tümü uçunca, o tuttuğun kuyrukla sen de arkalarından gitmez misin? Onları uçurumun kıyısından yolun şöyle ortasına getirmenin bir yolu yok mu?

- Sahabısı kuyruğundan tutunca; katır kendini güvende sayar ve asla yanlış yapmaz. Ayrıca onları yolun ortasına getirmenin de bilinen bir yolu yoktur. Sen yolun ortasına da çeksen; o yine uçurum kıyısından gitmeyi yeğler. Bu davranış, katırın inatçılığından değil, hünerinden ve özelliğindendir. Zira katır, uçurumun nerede ve ne kadar derinde olduğunu sezmeden, görmeden, anlamadan kendini güvende saymaz. İyherif, “Katır” deyip geçme: Katır yere güvenli basan hayvandır. Hem güçlüdür, hem de çok uyanıktır. Azla yetinmeyi bilir. Atın dişisiyle eşeğin erkeğinden doğmuştur. Bununla birlikte, başı atın başından büyüktür, kulakları atın kulaklarından uzundur, boynu atın boynundan kısadır, yelesi atın yelesinden azdır, göğsü atın göğsünden dardır. Katır cıgadosu alçaktır, sağrısı keskindir, sırtı dışbükeydir ve kuyruğu az kıllıdır. Huyları eşeğin huylarını andırır. Uçurumlu ve engebeli yollara elverişli hayvandır. Atın erkeğiyle eşeğin dişisinden elde edilen katır ise; ata daha çok benzer ama huylarını yine eşekten almış gibidir. Katır dişisi kesinlikle kısırdır. Şu elimle kuyruğunu tuttuğum katırın tamı tamına tam kırkbeş yaşında olduğuna andlar içebilirim. Biz ailece ekmeğimizi bu mübarek hayvana borçluyuz.

- Katırların hiç başınıza iş açtıkları olmaz mı?

- Olmaz mı İyherif. Bazen kendisi uçuruma uçar ve katırcıyı da arkasından götürür. Bazen katırcıyla birlikte çığ altında kalır. Bazen katırcıyla birlikte buyur yani donar. Katırla katırcıya kalmamış ki bu iş. Her şeyin önünde-sonunda Allah ‘ın dediği olur. Bizimkisi bir kuru ekmek davası.

Giresun ‘un gerilerde kaldığı ve artık gözden-gönüllerden silindiği yerlerde doğa, kışlara, beyazlara kesmişti. Hikmet Çocuk Erzurum ‘da bıraktığı kışı, Giresun ‘dan ayrılınca tam karşısında buldu. Kışın onu karşılayışı alabildiğine cömertçe, alabildiğine candan gönülden bir karşılayıştı. Bu, vefasızlığı cezalandırmak gibi bir şeydi.. Derin uçurumlarla parçalanmış olan doğa bembeyaz karlara bürünmüştü. Görünürlerde yol-iz yoktu. Gök beyaz, yer beyaz, yakınlar-uzaklar beyazdı. Karın yöreye günlerce yağmış olduğu, kalınlığından kolayca anlaşılmaktaydı. Dahası; kar yağmaya henüz doyamamışa benziyordu. Zira yağış azalmaksızın sürüp gidiyor, sürüp gittikçe hızlanıyordu. Görülebilen her şey kar içindeydi. Rüzgârsız bir beyazlık yumuşacık lokmalar halinde gökten yere iniyor, iniyor, iniyordu. Göz alabildiğine uzanıp giden lekesiz beyazlık gözleri kamaştırmaktaydı.

- Hüseyin Bey… Ben katırdan inmek istiyorum… Yüksekte gözlerim kararıyor. Alışkın değilim katıra-matıra binmeye…

- Kendine güvenebiliyor musun bari? Yürüyebilecek misin?

- Başkaca kurtuluşum yok.

Hikmet Çocuk ananın katırdan indirildiğini, eline ince, uzun bir çubuk verildiğini ve diz boyu kar içinde yürümeye bırakıldığını gördü.

Tıpkı beybanın başında olduğu gibi, ananın da başında tiftikten yapılma bir kar başlığı, sırtında kalın fakat eski bir manto, ellerinde tiftik eldivenler, ayaklarında tiftik çoraplar ve kara lastikten ayakkabılar vardı. Elindeki çubuğu yumuşak fakat kalın kara batıra-çıkara yürümeye çalışıyor, izlerine basa basa babanın ardından gitmeye uğraşıyordu.

- Şu yüksüz katır senin İyherif. Yoruldunsa bin ona.

- Yorulmadım daha.

- Valla sen bilirsin. Benden söylemesi. Diz boyu kara batıp çıkmaya böylesine razı olduğuna göre; bari mamir olacağına katırcı olaydın.

- Benim mamirliğimin katırcılıktan geri kalır yanı mı var ki? Bu kış-kıyamette Erzurum ‘dan kalkmış ta Şebinkarahisar ‘a gidiyorum gör müyor musun? Varım-yoğum bir katır yükü kap-kacak ve bir de benden ekmek bekleyen şu garipler.

- Şükret, şükret. Hiç olmazsa; canları sağ ve senin yanındalar. Kaba-kacağa aldırma. Nice bir ailenin kabı-kacağı böyle. Yediden yetmişe herkes tirit. Baksana; Milli Mücadele ‘den yani İstiklal Savaşı ‘ndan çıkalı daha bir yirmi yıl bile olmadı. Allahualem olmasına bile daha üç-dört yıl ister. Devlet yeni, ulus kan-ateş görmüş. Üstüne üstlük; Cihan Devi ‘ni karatopraklara verdik. Büyük Atatürk ‘ü yitirdik. Gönlümüzün karayası henüz taze. Eşiğimizdeki taş, gözümüzdeki yaş daha kurumadı. Kab-kacağın ne önemi var İyherif. Her bir şey yoluna girer ama az biraz zaman ister. Sen burada mamirsen, ben burada katırcıysam, bu yolculuk böylece sürebiliyorsa, senin-benim iffetimiz-ismetimiz şu kar gibi bembeyaz, tertemiz, şu kar gibi lekesizse; O ‘nun sayesindedir. Sağken olduğu gibi, yatarken de O ‘nun eli sırtımızdadır, O ‘nun eli yanımızdadır, O ‘nun eli elimizdedir. Köle varsıllar olacağımıza, ko ki; özgür yoksullar olalım. Yoksulluk yüz kızartmaz, kölelik yüz kızartır. Elhamdülillah… Bugüne bugün özgürüz. Bugüne bugün bir ulusuz. Bugüne bugün özgür bir ulusuz. Az nimet midir İyherif?

- Demek biliyordun bütün bunları?

- Küpeli Mahallesi ‘ndeki Çarıkçı İzzet bile bildikten sonra, ben niçin bilmeyeyim? Üstümüzü-başımızı unlu gördün de değirmenci mi sandın İyherif?

- Bağışla katırcı. Seni küçümsemek için söylemedim. Beğendiğimi belirtmek için söyledim. Sen hele durdur şu katırları da, bir göz atalım Hikmet Çocuk ‘la böyganaya.

Hikmet Çocuk şeker sandığının içinden cin cin bakmaktaydı. Çenesi habire çalışıyor, habire leblebi yiyor, habire bakınıyordu. Böygananın çenesinde tek bir kıpırtı yoktu.

- Böygana hanım, böygana hanım… Hele bir uyan avrad… Uyan ve bir daha sakın sakın uyumaya kalkma… Valla sandığın içinde buyur gidersin de haberimiz bile olmaz… Sen şimdi dualar et ki; henüz zorlu soğuklara dalmamışız… Ye şu verdiğimiz leblebileri… Hareketsiz kaldınmı buyudun demektir… Hem de nasıl buyuduğunu, nasıl uykulara dalıp gittiğini dahi bilemeden…

- Bende leblebi öğütecek diş ne arar ey oğul.

- Sana “Öğüt” demiyorum böygana hanım, gevelemeni istiyorum, gevelemeni. Şöyle bir dilinde dolaştır dur ağzında. Yeter ki; ağzın durmasın, çalışsın.

- Aman anacan, yap katırcının dediklerini. Kendinden geçer gibi olursan; sakın utanma, bağır bizlere.

Zaman kavramını bir süreden beri yitirmişlerdi. Zira babada da, katırcı da da saat-maat yoktu. Katırcı kuşluk vaktini geçirdiklerini söylemekteydi ama bunun doğru olup olmadığını bilemiyorlardı. Kara bakmaktan anayla babanın gözleri kamaşmış, karyalaması olmuştu. Yanlarında gözlerini karın beyazlığından ve aydınlığından koruyabilecekleri herhangi bir şeyleri yoktu. Katırcı uyur gibi yürümekteydi. Gözleri aralıktan çok, kapalıya yakındı. Ayık olduğu adım atışından ve ara-sıra katırlarını haylamasından anlaşılmaktaydı.

Adam bir ara hayvanları durdurdu. Bulundukları yeri yanlamasına geçti. Karın içinden uç vermiş kara bir lekenin yanına kadar yürüdü. Çevredeki karları avuçlarıyla aşağı doğru sıyırarak temizledi. Karların altından çıkardığı dört köşe bir demir parçasına bir süre bakındı. Sonra geri dönüp katırları hayladı ve arkadaki katırın kuyruğunu eline doladı.

- Karın altından çıkan o dört köşe demir parçası, bir işaret demirinin tepesidir İyherif. Dedi. Demirin yüksekliği otuz santim kadardır. Tepesi bile kara gömüldüğüne göre; buralardaki karın kalınlığı otuz santimi aşmıştır. Aynı zamanda bu işaret demiri, yüz metre kadar ileride bir çığ geçidi yani bir çığ boğazı olduğunu da gösterir. Bu, şu demektir: Bu işaret demirinden başlayarak tam ikiyüz metre hiç konuşmadan, hiç ses çıkarmadan yürümek zorundayız. Zira tek bir söz, tek bir aksırık, tek bir fısıltı tepedeki çığı aşağı indirir ve elbette ki; çığ sadece inmekle kalmaz, kendisiyle birlikte bizi de alıp götürür.

- Duydun mu anacan?

- Duydum oğul.

- Sen Naime?

- Duydum.

- Hikmet?

- En önce ben duydum Beyba.

Korku dolu sessiz bir yürüyüş başlamıştı. Kar yolculara şans tanımaktan yana değildi. Gökten yere beyaz bir hışım gibi yağmaktaydı. Yolcular ve hayvanlar her adımda karlara gömülüp çıkıyorlar, yürüyebilmek için büyük çaba gösteriyorlar ve çıt çıkarmamaya çalışıyorlardı.

Çığ geçidinden kazasız-belasız geçmek çok zamanlarını almıştı. Gerek bile kalmadığı halde, sürdürülen sessizliği ilk bozan katırcının kendisi oldu:

- Kış yolculuğunun baş belası çığ tehlikesidir İyherif. Bir kuru ses, bir ufak çığlık bile çığı anında aşağı indirir. İndiğinde yolunun üstündeysen; seni kimsecikler kurtaramaz. Tonlarca karın altında kalır gidersin. Pamuk kadar yumuşak göründüğüne ve olduğuna aldanma mübareğin, adama feriştahını şaşırtır. Çığ, sen varmadan inmişse; sana yoldan gerisin geri etmek düşer. Sen geçip gittikten sonra düşen çığın sana zararı olmazsa da, senden sonra gelecek olanları geldiğine pişman eder. İçinde donmuş kar tanecikleri ve dolu parçaları bulunan çığ, bu baş belasının püsküllüsüdür. Ona “Kuru Çığ” derler.

Ana, tükenmek bilmeyen bembeyaz bir doğada karlara batıp çıkmaktan perişan olmuştu. İkide bir sendeliyor, kapaklanıyor, kalkmaya çalışıyor, her kalkışında yeniden düşüyordu. Üstü-başı kar içindeydi. Yüzü ateş kırmızısına kesmişti ve güçlükle açık tutmaya çalıştığı gözleri çepeçevre karyanığı olmuştu.

- Hüseyin Bey, ben artık yürüyemiyorum. Beni buralarda bırakıp gidin.

- Sen ne diyorsun öyle? Daha yolun başındayız biz.

- Elat bakalım İyherif, bindirelim bacıyı katıra. Yoruldu o şimdi.

Anayı elbirliğiyle yeniden katıra bindirip iki şeker sandığının ortasına oturttular.

- Yüksekten korkuyorum ben. Bu hayvan hep uçurum kıyısından gidiyor. Bir yanımız keskin uçurum. Korkuyorum.

- Sen karbaşlığının önünü şu gözlerinin üstüne şöyle bir indir bakalım. Görmedinmi uçurumdan korkmazsın. Canın sıkılırsa aç yeniden.

Şeker sandıklarındaki yolcular şöyle bir gözden geçirildi. Böygananın dudakları duadaydı ve ağzı leblebi geveliyordu. Hikmet Çocuk, ikide bir başını kaldırıp dışarı bakmaya çalışıyor, gözlerine yağan kar yüzünden başını indirmek zorunda kalıyor, çenesini sürekli çalıştırıyor, konuşulanların tümüne kulak kabartıyordu.

- Böygana hanım, bedenin-medenin tutulursa; bildir bize. İndirip seni şöyle bir altıhokka yapalım, yine yerine yerleştirelim. Valla “Şu çocuğa göz-kulak olun.” Diyeceğim geliyorsa da, bakıyorum ki; sizin ona değil, onun size göz-kulak olması gerekiyor. Allah bağışlasın, cin gibi maşallah.

Yeniden yola koyuldukları sırada, gerilerden büyük bir gümbürtü koptu. Gümbürtüyü birtakım ıslık sesleriyle garip gıcırtılar izledi. Katırının kuyruğuna eline dolamış olan katırcı:

- İndi mübarek. Diye homurdandı. Çığ indi arkamıza. Allah ‘a binlerce şükür olsun. Yiyebilirdi bizim de başımızı. Arkamız kapandı. Bu kesin. Şimdi dua edelim de, önümüzde bir yerlere de düşmüş olmasın. İki çığ arasında kalırsak boku yeriz. Üstümüze düşmüş-düşmemiş artık fark etmez. Bela hem giriş, hem de çıkış kapısında demektir. Ne ileri gidebilirsin, ne de geri. Duyan da olmaz, bilen de. Ola ki; cesetlerimizi bulabilirler, merak edip de ararlarsa. Ya da o ki; yaz gelir, karlar erir ve tümümüz ortaya çıkarız. Ama canlı olarak değil, birer ceset, birer leş olarak.

- Böyganam uyuyor beybaaa…

- İyherif, sen oğlanın sandığını altından tutup kaldır okariya, ben şu Böygana hanımı aşağı indireyim biraz. Uyur kalırsa buyur bu.

Baba denileni yapıp sandıkları dengelemeye çalışırken Katırcı nineyi sandıktan çıkarıp kucağına aldı ve yana doğru götürüp karların içine sırtüstü yatırdı. Avuçladığı karlarla Böygananın yüzünü-gözünü oğuşturmaya koyuldu.

- Dur seninle az biraz cebelleşelim Böygana hanım. Bak ki ne bir güzel olacaksın.

Katırcının çabaları sonucu nine kendine geldi. Kitlenmiş olan dişleri açılır açılmaz, alışık dudakları dualara yöneldi. Katırcı hala onun şurasını-burasını karla ovuyor, dizlerini-kollarını oğuşturuyordu. Oğuşturmalardan sonra nine bir-iki adım yürütüldü. Başını sandığından çıkarmış olan Hikmet Çocuk, sandıkları dengelemeye uğraşan baba ve kar başlığının önünü gözlerinin üstüne çıkarmış bulunan  ana, tedirgin tutumlarla Böygananın durumunu sorup durmaktaydılar. Nineye gelince; o, direnişler içindeydi:

- Başlığımı çıkarma ey oğul. Saçlarım görünmesin: Günah.

- Handiyse buyumuştun Böygana hanım. Günah bunun neresinde? Varsa; bana gelsin senin gibi mübarek avradın günahı. Haydi, karla biraz oğuştur alnını-başını.

- Üşüyorum.

- İyi, iyi. Demek ki; kendine gelmektesin. Karda üşüyen sağ kalır, ısındığını sanan gider.

Yer değiştirmenin yararlı olacağı düşüncesiyle Hikmet Çocuk Böygananın sandığına, Böygana da Hikmet Çocuk ‘un sandığına yerleştirildiler. Sonra, üç katırdan, dört yolcudan ve bir katırcıdan oluşan kervan yeniden ilerlemeye koyuldu. Baba, böylesine bir yolda uzun süre yürüyebilecek yapıda olmadığından yüksüz katıra binmiş, yükleri taşıyan öndeki katırla aile bireylerini taşıyan arkadaki katırın arasında yer almıştı.

Pek az süren bir ilerleyiş sonunda tipiye yakalandılar. Tek şanslı yanları, rüzgârın dağlardan uçuruma değil, uçurumlardan dağlara doğru esiyor olmasından ibaretti. Tipi bastırdıkça bastırıyor, çevrede yol-iz görünmüyor, savrulan kar yolcuların, hayvanların ve yüklerin üstünü-başını kapatıyor, morarmış suratları daha da morartıyordu.

- Durum bana pek iyi gibi gelmiyor, katırcı. Ne dersin?

- İyherif, gerçekten durum iyi olmasına hiç de iyi değil ama sen yine de beni dinle ve görünüşe pek kulak asma. Ben çan çalmadan seleyi suya vermem.

- Anlamadım. Ne çan çalması?

- Şu uçurumların dibindeki karın altından Kelkit Çayı ‘nın geçtiğini sanıyorum. Düşüncem doğruysa; çana bir elli-yüz metre kalmış demektir. Ve çan, kurtuluştur.

Yine hiçbir şey anlamadığı halde, baba adama yeni soru sormadı.

Ana, sandıkların ortasındaki yerinde tipiye göğüs germeye çalışıyor, hayvanın sırtından düşmemek için elleriyle şeker sandıklarına asılıyor, arada bir, başındaki kar başlığının önünü yukarı kaldırıp Hikmet Çocuk ‘la böygananın durumlarını gözden geçirmeye uğraşıyordu. Yükleri taşıyan katır kar içindeydi ve hayvanın yük taşıyan bir katır olduğunu anlayabilmek hiç de kolay değildi. Baba elindeki dizginleri kendi katırının keyfine bırakmıştı. Katırcı yine kervanın arkasındaydı ve yine aile bireylerini taşıyan katırın kuyruğunu tutmaktaydı.

- Katırcı… Katırcııı… Sen hiç binmeyecek misin hayvanaaa?… Yoruldun biliyorum… Ben ineyim, sen bin biraaaz…

- Sen ağzını kapaaat, tipi doldurmasııın… Ben binersem; kim tutacak katırın kuyruğunu iyheriiif?…

Babanın haykırışı tipinin uğultusuna karışıp gitmekteydi :

- Yahu ben tutarııım… O kadar önemli mi buuu?…

Katırcı konuşmuyor, homurdanan tipinin içinde sesini duyurabilmek için sanki nağralar atıyordu:

- Bildiğinden de önemli, iyheriiif… Katır” deyip geçmeee… Kuyruğunu kimin tuttuğunu anında anlar, anında biliiir… Tutan sahibi değilse, güvenini yitiriiir direniiir, inatlaşııır, ya yürümez ya da kaldırıp vurur yere sırtındakileriii… Artık uçuruma aşağı mı olur yoksa dağa okari mi olur, Allah biliiir, Allaaah…

- Aman Hüseyin Beey… Ben duramıyorum artık hayvanın sırtındaaa. Düşeceğiiim… İndirin beniii…

- Bekleee… İndireliiim…

Zorlu bir tipi altında katırcıyla baba, anayı hayvandan indirip çubuğunu eline verdiler. Baba artık katıra binmedi ve elindeki sopasını karlara göme göme ilerlemeye çalışırken boştaki eliyle de ananın bileğini sıkı sıkı kavradı.

Şeker sandığının içinde Hikmet Çocuk ‘un kolları, bacakları, bedeni uyuşmuştu. Sandığının üstüne ve içine aç kurtlar gibi saldıran kardan başka gördüğü, homurdanan tipinin sesinden başka duyduğu kalmamıştı. Karla, tipiyle ve altındaki katırın sarsıntılarıyla baş başaydı. Uyuyanın donup öleceğini öğrenmişti ve uyumak, donmak, ölmek istemiyordu. Kendilerini kurtarması için Allah ‘a-Tanrı ‘ya dualar edip yalvarmak istediği halde Arapça bilmediğinden dua edemiyor, günah korkusundan Türkçe dilekte bulunmaktan çekiniyordu.  Üzüntüleri kendinden yana değil, böyganadan, babadan, anadan yanaydı. Kendilerini sırtlarında taşıdıkları halde katırlardan ve kendilerini götürdüğü halde katırcıdan yana üzülemiyordu. Becerebildiği anlarda, başını sandığından çıkarıp çıkarıp böyganasına bakıyor, böyganasına göz-kulak olmaya çalışıyor, çenesinin durduğunu her sezişinde de böyganasına sesleniyor, yanıt alamadıkça beybasını uyarıyordu. Nereden nasıl gittiklerinin, ülkenin neresinde bulunduklarının bilincinde bile değildi. Bir ara karın durduğunu, tipinin kesildiğini, çevresinin otlarla, çiçeklerle, yapraklarla, ağaçlarla örtüldüğünü, yemyeşil tepeler ardından sıcak bir güneş beybanın doğduğunu, gövdesinin tatlı tatlı ısındığını, çivit rengi bir gölün önünde belirdiğini, kendisinin göl suyuna çakıl taşları attığını, taşlarının suya değdikleri yerlerde küçükten başlayan halkaların büyüğe doğru açıldığını görür gibi olmaya koyuldu. Donmanın böyle başlayacağından korkup silkindi ve kendisini kaldırıp kar fırtınasının göbeğine attı.

- Heeey Hikmeeet… Hikmeeet… Kendine gel, uyuyorsuuun. Leblebi ye oğlum… Leblebi yeee…

Beybanın kar içindeki başı kendisine doğru eğilmişti ve elleri omuzlarını sarsmaktaydı. Kendine gelir gelmez, oyun olsun diye yapıyormuşçasına gülümsedi ve zorlukla çıkarıp ağzına götürebildiği avucundaki leblebileri yemeye girişti:

- Ben uyumuyordum ki beyba. Ben biliyorum uyursam donacağımı.

- Sen akıllı çocuksun. Sen büyük adamsın. Uyumadığını zaten biliyorum. Ama sen yine de uyuma. Öğütlemiş olmak için söylüyorum.

- Ben hiç uyumam.

Konuşma yeni bitmişti ki; üstünde bulundukları katır, sırtındaki şeker sandıklarını, Hikmet Çocuk ‘u, böyganayı fırlatıp babanın üstüne yıkıverdi. Ortalığı bir anda haykırışlar, homurtular, gürültüler kapladı. Ana çığlık çığlığaydı. Karlara dala-çıka olay yerine ulaşmaya çalışıyordu. Böygana, yıkıldığı yere diz çökmüş, avuçlarını tipiye açmış, Allah ‘a şükretmeye koyulmuştu. Hikmet Çocuk kar tepeleri içinden çıkma peşindeydi. Yüzü kanlı sıyrıklar içinde kalmış bulunan baba, bilinçsiz bir tutumla sandıklardan saçılan öte-beriyi bir araya toplamaya uğraşıyordu.

- Sana şükürler olsun Allah ‘ım… Ya katır bizi uçurum yönüne fırlatsaydı, biz ne yapardık?

- Nasılsın anacan? İyi misin? Bir şeyin yok ya?

- Hüseyin, Naime… Benim bir şeyim yok yavrularım… Siz beni bırakın, çocuğa bakın… Ona bir şey oldu mu acaba?

- Bana bir şey olmadı Böygana… Ben tıpkı top gibi düştüm karların içine… Tıpkı fotfot topu gibi düştüm… Ne de yumuşakmış karlar…

Tiftik eldivenleriyle sıyrıklarını tutmaya çabalayan baba elinde olmaksızın güldü:

- Ona “Fotfot” demezler aslanım. “Futbol” derler.

- İşte onun gibi düştüm ben.

- Geçmiş olsun İyherif. Hepinize geçmiş olsun.

Baba belli-belirsiz öfkelenmişti:

- Diyip diyeceğin bu mu be adam? Neden söylemedin bu katırın böylesine huysuzluk yapabileceğini önceden?

- Hayvan bu İyherif. Bilinir mi ne halt edeceği, vaktinden önce?

- Niçin bilinmesin İyherif. Benim bu dünyadaki tüm varım-yoğum bunlar işte. Kazara katır bunları dağa doğru değil de uçurumdan yana atsaydı ne olurdu, düşünebiliyor musun? Kıymasına kıyamazdım ama inan ki; belki de o üzüntüyle ben de seni uçuruma yuvarlardım. Hem de şu kuyruğunu eline dolayıp durduğun katırla birlikte.

Katırcı o koşullar altında bile gülmeyi becerebiliyordu:

- Senin kafanın üsküresi bozuldu İyherif. Dedi. Bir kere beni uçuruma atamazdın, zira ben yılların katırcısıyım, zor koşulların adamıyım, sen donmaya yüz tutmuş bir mamırsın. Senden güçlüyüm, bu bir. Sen de haklısın, ben de haklıyım, hatta bu katır da haklı, bu da iki. Sen haklısın, çünkü içine düştüğün koşullar ortada. Ben haklıyım, çünkü hiçbir suçum, kasdım yok. Katır haklı, çünkü o bir hayvan. Saatlerdir en olmayacak koşullar altında sırtına biniyoruz, yüklerimizi taşıtıyoruz. O bize binmiyor, bize yük olmuyor. Onun da canı, onun da acıları, gereksinimleri var. Bunca uysallıktan sonra tek bir kerecik de “Yeter yahu” dediyse; çok mudur? Kızılacak zaman değil, bırak kızmayı da yardım et, koyalım herkesi, her şeyi yerine. Kasırga ulaşmadan çana varalım, yoksa boktur işimiz.

Baba katırcıya değişik bakmaya başlamıştı:

- Yahu katırcı, ben seni sevdim. Bir ekmek parası için sen…

Katırcı tipiyi göğsüne yiye yiye elini salladı:

- Ekmek parası için değil iyherif. Başka insanlara kendimden bir şey verebilmek için. Çiçek kokusunu, kuş ötüşünü, su akışını, rahmet yağışını, göz bakışını verir başkalarına. Ben nemi verebilirim? Hizmetimi, hamallığımı, katırcılığımı. Herkes kendisinde olabileni verir. Hüner budur, “Ver bana, ver bana” hüner değildir. Senden alacağım ekmek parasının fazla bir önemi yoktur. Benim neler neler pahasına kazanacağım bu parayı altı çocuk, bir avrad, evde bir oturuşta bitirirler. Kazancım; sana, sizlere bir şeyler verebilmiş olmaktır.

Hikmet Çocuk ‘la böygana, yeniden şeker sandıklarına yerleştirildiler, sandıkları yeniden katıra yüklediler ve ana yeniden iki sandığın ortasındaki yerini aldı, baba yine yola yaya koyuldu, katırcı yine, en arkadaki katırın kuyruğunu eline doladı.

Böygana ve Hikmet Çocuk hiç konuşmuyorlardı. Aile bireylerinin tümü, bu yolculuğun hiç de sandıkları kadar kolay olmadığının bilincine varmış gibiydiler.

Acımasızlığını gittikçe ortaya koyan kar fırtınası, uçurumlardan gelip dağlara doğru giden tipiye pek de benzemiyordu. Nereden ortaya çıktığı, neleri yıkıp alıp gideceği, yumuşayıp yumuşamayacağı asla belli değildi. Alt yanı bir kar fırtınasıydı ama karanlıklara bulanmış öfkesiyle kara kara saldırıyor, sağdan gelirken soldan vuruyor, karları dipten kaldırıp savuruyor, göğe yukarı uluyor, oluk oluk, kanal kanal esiyor, gözün gözü bırakmasına olanak bırakmıyor, azdıkça azıyor, kudurdukça kuduruyor, ayak basılacak yol-iz koymuyor,  kim nereye, ne nereye sığınmışsa; söküp atmaktan öte hiçbir şey düşünmüyordu.

- Kurtulduk iyherif… Çanı, çanı bulduuuk. Çanı bulduuuk…

Fırtına üstünü-başını sıyırıp bir anda ortaya çıkarmasaydı, baba, çöken karanlıklarda ve savrulan kar tozakları arasında, sadece haykırışlarını duyduğu katırcıyı göremeyecekti. Tutmakta olduğu katır kuyruğunu elinden bırakmış olan katırcı, karanlık karlar arasındaki o bir kaybolup bir belirmesiyle düşlerdeki hayalleri andırmaktaydı. Karlara dala-çıka, kapaklana-kalka, fırtınayla boğuşa-boğuşa, uçurum mu, tepe mi, dağ mı olduğu anlaşılamayan bir yere doğru koşuyordu.  Doğaya kıyameti getirmiş olan fırtınada, iri bir kayaya benzeyen bir cismin altını-üstünü ve dörtbir yanını elleriyle-avuçlarıyla açmaya, temizlemeye başlamıştı. Uzun uğraşlar sonunda onun, çöken karanlıklarda rengi bile belli olmayan bir çanla o çanın asılı bulunduğu bir demir desteği ortaya çıkardığı görülebildi. Baba yanına ulaşabilinceye kadar, katırcı kavradığı demir sarkacı çana vurmaya başlamıştı bile. Sarkacın çana her inişinde çandan yükselen mekanik bir ses dalga dalga yayılıyor, hafifleyerek uzaklaşıyor ve kar fırtınası içinde eriyip kayboluyordu.

Katırcının yoruluncaya kadar çaldığı çanı, baba eline geçirince, o güçlü metalik ses fırtınaya yeniden hükmetmeye başladı. Katırcı, katırları çeke-ite çanın yanına kadar getirmişti. Yolcuları taşımakta olan hayvandan, önce anayı, sonra böyganayı, daha sonra da Hikmet Çocuk ‘u indirdi. Katırların yem torbalarından birinden bir takım tahta parçaları, gazete kâğıtları ve bir demet de çıra çıkarıp çanın yanına yığdı ve kavlı bir çakmakla çıraları tutuşturdu.

Karanlık kar fırtınasına teslim olmuş bulunan dağlar ve uçurumları gizleyen soğuk karanlıklar, yükselen sarı alevlere gülüp geçtiler ve fırtına bu münasebetsiz alevleri söndürmek için öteden-beriden zorlamaya başladı.

- Ateşte ısınmaya kalkmayın iyherif. Soğuk geçmiş bedenlere peşin sıcak yaramaz. Bulunduğunuz yerde sıçramaya, dolaşmaya çalışın. Ateşi sizler için yakmadım, görüp bizi bulabilsinler diye yaktım.

- Çan çalmanın gerçekten bir yararı olacak mı dersin katırcı?

- Elbette ki olacak. Babamızın hayrına çan çalacak halimiz mi var bu koşullar altında? Çanın olduğu yörede cankurtaran da bulunur. Cankurtaran dediğim;  sıcak bir dam altı, sıcak yatak, sıcak yemek ve her şey demektir. Çan sesi ulaşır ulaşmaz, Cankurtaran ‘dan yardımına gelirler katırcı tayfasının.

- Peki, çanın sesi Cankurtaran ‘a kadar ulaşabilir mi bu kar fırtınası içinde?

- Hiiiç kuşkun olmasın iyherif.  Çan bizim can simidimizdir. Allah bunu yapanlardan ve buraya dikenlerden razı olsun. Gördüğün bu çan bronzdan yapılmıştır. Bunun yüzde sekseni bakır, yüzde yirmisi kalaydır. Onun için tannaniyeti yani tınlaması çok çok uzaklara kadar gidebilir. Sen çalmana bak ve yorulunca bana bırak.

- Ben de çalayım mı bu çanı beyba?

- Senin altından kalkabileceğin bir iş değil bu oğlum. Sarkaç ağır. Hem biz burada canımızın derdindeyiz artık. Oyun oynamıyoruz.

Büyükler büyüklüklerini unutmuş, küçükle birlikte ateşin başında tepinmeye, sıçramaya, çevresinde dolaşmaya, koşmaya koyulmuşlardı. Babayla katırcının nöbetleşe çaldıkları çanın sesi, çoktan inmiş olan gecenin karanlıklarına, fırtınanın homurtularına ve bu homurtulara eşlik eden kurt ulumalarına karışmaktaydı.

Adamlar, tam ateşin sönmeye yüz tuttuğu, tam kurt ulumalarının yaklaştığı sırada ortaya çıktılar. Yardıma gelenler dört-beş kişilik bir ekipten ibaretti. Sırtlarında dışı deri, içi tiftikli keveller, başlarında sadece göz yerleri açık kar başlıkları, ayaklarında keçe çizmeler, ellerinde gemici fenerleri, omuzlarında kazmalar ve kürekler vardı ve bunlar, bellerine bağlı kalın iplerle büyük tahta kızaklar çekmekteydiler.

Önce kısaca sorup soruşturup durumu öğrendiler, sonra mataralarından herkese sıcak içecekler içirdiler, daha sonra yolcuları paylaşıp kızaklara bindirerek ve arkadaşlarından ikisini orada bırakarak, gemici fenerlerinin kirli sarı ışıkları altında kızakları çekerek karanlık fırtınanın içine daldılar:

- Siz hiç merak etmeyin… Yüklerinizi ve katırları geride kalan arkadaşlar Cankurtaran ‘a getirecekler…

Hikmet Çocuk, kendisini sımsıkı kucaklamış olan anayla ve dudaklarından dua eksik olmayan böyganayla bir kızaktaydı. Obir kızakta, sigarasından soluklar çeken baba ve yorulduğunun yeni yeni farkına varan katırcı vardı. Fenerlerin kirli sarı ışıkları yerdeki karları öbek öbek aydınlatmakta, karlara batan-çıkan insanların, bellere bağlı iplerin, yağ gibi kayan kızakların ve kızaklardakilerin gölgelerini şuraya-buraya bölük-pörçük düşürmekteydi.

Hikmet Çocuk, fener ışıkları altında sağa-sola, öne-arkaya kar tozaklarının pırıltılarına bakıyor, fırtınanın öfkesini tanımaya çalışıyor, yakınlardan-uzaklardan duyulan kurt ulumalarını şaşkınlıkla ve korkuyla dinliyordu.

Bu yolculuk, önceki yolculuk kadar uzun sürmedi.

Küçük ve demirli pencerelerinden kirli sarı ışıklar süzülen ve bacasından dumanlar yükselen, karlara gömülmüş bir ahşap kulübenin önünde kızaklar boşaltılmaya, gemici fenerleri şuraya-buraya gidip gelmeye, insan sesleri birbirine karışmaya ve bazı kapılar açılıp örtülmeye başladı.

- Cankurtaran ‘a geldik. Haydi bakalım, içeriye. Katırlarla yükler de çok geçmeden burada olurlar.

İçeride, bir duvarı boydan boya kaplayan bir ocak vardı. Birbirleri gibi giyinmiş birkaç erkekle, örtülü-basılı birkaç kadın, bu ocağın önündeki tahta sıralarda konuşa-gülüşe oturmaktaydılar. Ocaktaki iri kütüklerin alevleri çevreyi yeterince aydınlattığı halde, bazı duvarlarla bazı ağaç direklere yanan gemici fenerleri asılmıştı. Ve duvarlardan birine, resmi giysili, şapkalı, elleri kılıcına dayalı bir Atatürk resmi çivilenmiş, altına bir masa yerleştirilmişti.

Aile, o korkunç kar fırtınasından kurtulduğuna, bu sıcak ve aydınlık kulübeye ulaşabildiğine asla inanamıyordu. Baba, böyganayı, anayı ve Hikmet Çocuk ‘u götürüp duvar dibindeki bir hantal masaya oturttu. Yakınlardakiler-uzaklardakiler kendilerine eller salladılar, selamlar verdiler. Kirli beyaz önlüklü, kara-kuru fakat sevimli bir adam yanlarına yaklaştı ve önlerindeki masaya dumanları tüten bir tencere bulgur çorbası, bir Rum somunu ve kaşıklar bıraktı.

Hikmet Çocuk, tencereye, sıcak dumana, çorbaya, kaşıklara aldırış bile etmeksizin kalkıp yürümeye başladı.

- Heeey… Nereye gidiyorsun… Çorbamızı içeceğiz…

Ünlemeyi duymuştu ama aldırmadı, başını çevirmedi, yürürken mırıldandı:

- Önce Atatürk… Siz bana böyle öğretmediniz mi?.. Hem bana böyle öğretiyorsunuz, hem de kendiniz önce çorbanızı içiyorsunuz.

Kaşıkların elde kalmasına, kendisinin beklenmesine bile önem vermediği tutumundan anlaşılmaktaydı. Büyük adamlara özgü adımlarla yürüdü, Atatürk resminin karşısında durdu, eğildi, ayakkabılarının bağlarını açtı, onları çıkardı, duvar dibindeki çıplak ağaç masaya çıktı, Atatürk resmini öptü, indi, ayakkabılarını ayaklarına taktı, bağlarını özenle bağladı ve bu kere çocuksu bir koşuyla ailenin yanına koştu:

Hangisi benim kaşığım? Ya ekmeğim? Su da yokmuş bu masada.

Sıcak bulgur çorbası aileye ilaç gibi gelmişti. Tahta kaşıklarını bir aynı tencereye daldıra daldıra, sıcak buharı içlerine çeke çeke, ağızları yana-kavrula yağsız bulgur çorbasını içmeye ve koskocaman Rum somunundan koparılan lokmaları yemeye başladılar. Çorbanın masaya gelmesiyle tencerenin dibinin görünmesi bir olmuştu. Fakat boşalan tencerenin yerini bir başkasının alması çok sürmedi. Bir süre sonra masadaki yiyeceğin-içeceğin izi bile kalmamıştı.

Yemeğin sona ermesini paltoların, mantoların, atkıların çıkarılması izledi.

- Böyganam şeker sandığının içindedua ettiği için katır bizi uçuruma yuvarlayamadı, değil mi beyba?

- Tanrı ‘nın bir duayı kabul edip etmediği bilinemez.

- Ama eder. Kabul edilmeyecekse; neden dua edilsin ki?

- Allah hiçbir duayı geri çevirmez oğul.

- Çevirmez böygana. Seninkini de çevirmedi işte. Kanıtı ortada: uçuruma yuvarlanmadık, sağız, çorba içiyoruz.

- Doğru. Bana sorarsanız; katır bizi sırtından atmak istedi ama uçuruma da atmak istemedi.

- Onu öyle yaptıran da Allah, oğul.

- Aman Hüseyin Bey, katırın aklı mı var ki?

- Düşünceme göre; katırın aklı da var, belleği de Naime. Ben de yeni vardım bunun bilincine. Aklı olmasaydı; sırtındakileri dağ yönüne değil, uçuruma atardı. Belleğine gelince; ona da sahip olduğu, kaç kere gidip gidip geldiği yolları bilmesinden belli.

- Tanımıyor ki, o sadece öndeki katırı izliyor.

- En öndeki katır kimi izliyor? Bana sorarsan; anılarını. Yani belleğindeki izlenimlerini.

Böygana, oturduğu yerde iki yanına doğru hafifçe sallanıp durmaktaydı:

- Yaratılmışlara yolu gösteren Yaratan ‘dır oğul.

- Amenna anacan.

- Amenna ne demek beyba?

- “Öyle olduğuna inandık, iman getirdik, onayladık.” Demektir oğlum.

- Öyleyse niçin öyle söylemiyorsun da, “Amenna” diyorsun?

- Dilimiz Arapça ‘ya alışmış da onun için.

- Bize ne Arapça ‘dan? Biz Türk değil miyiz?

- Bir daha öyle dememeye çalışacağım. Bunun neden böyle olduğunu sen şimdi anlayamazsın. Büyümeni bekle.

- Ohhooo… Büyüyünceye kadar ben çoktan ölürüm.

Anayla nine aynı anda atıldılar:

- Sen bu dediğini bilmeyen kulunu bağışla Allah ‘ım.

- Tanrı ‘m.

- Allah yani Tanrı beni niçin bağışlasın? Ben ne yaptım ki?

- Daha ne yapacaksın? Ölüme süre biçiyorsun. Kimin ne zaman öleceğini ancak Allah bilir oğul.

- Evet ancak Tanrı bilir. Böyle şeyler söylememelisin. Kalkar eşref saate denk gelir.

- Peki, eşref saat ne demek?

Baba Hikmet Çocuk ‘a gürül gürül, harıl harıl yanmakta olan ocağı gösterdi:

- Sen şu ocağın başına gitsene biraz. Sen kütüklerin ocakta nasıl yandıklarını izlersin, biz büyükler de, kendi aramızda kendi işlerimizi konuşuruz. Zira konuşup karara bağlayacak çok işimiz var.

Hikmet Çocuk masadan tüy gibi kalktı ve Cankurtaran ‘ın kirli, sıcak döşemesi üstünde yürüyerek ocağa gidip tahta sıralardaki boş yerlerden birine oturdu. Oturduğu yerde, döşemeye ulaşamayan ayaklarını sallamaya koyuldu. Bakışları ocakta yanan kütüklerde ve kütüklerden yükselen alevlerdeydi. Alevlerin sivri sivri dilleri vardı ve bu diller bir uzanıyor, bir kısalıyordu. Yanan kütüklerden incecik cızırtılar yükselmekte, yanıp bitenler ocağın içine yıkılmakta, yanmaya yeni başlayanlar ise yana-yöreye kayıp yerlerine daha bir iyi yerleşmekteydiler. Közler sıcaktı ve portakal rengindeydi. Ateş, bulunduğu yerde sık sık soluklanır gibi oluyor, sonra kararıp kalıyor, karanlıkların arasında beliren yeni alevler körpe körpe oynaşmaya başlıyordu.

- Haydi, uyan bakalım. Yatacağız.

Hikmet Çocuk gözlerini açtığında ana başucundaydı ve kendisi alevler karşısında ne zaman uyuyakaldığını bilememekteydi. Uyuşmuş bir halde, devrile devrile yerinden kalktı ve elinde bir gemici feneri tutan böyganayla babaya, anayla birlikte katıldı.

Otellerdeki odalarına benzemeyen ilkel odalarında duvar diplerine serilmiş iki yer yatağı göze çarpmaktaydı. Tavan alçacıktı ve ıslaktı. Duvardaki pencereye eski, kirli ve çiçekli bir perde asılmıştı ve perde pencerenin nasıl bir pencere olduğunu gizlemişti. Duvarda yanan gaz lambasındaki şişenin yukarısı isler içindeydi. Ortadaki hantal demir mangalda fındıkkabukları yanmaktaydı. Eski duvarları ve pencereyi zorlayan dışarıdaki kar fırtınasının derin ulumaları odanın içindeydi ve soğuk kış fırtınasının esintisi perdeyi yelpirdetip havalandırıyordu.

Yorgunluğunun farkına bile varamamış olan Hikmet Çocuk, böyganasının koynuna uykulu girdi, ona uykulu sarıldı, dua-mua edemedi, Kara-Kura ‘ya karşı önlem alamadı ve sabaha kadar da uyanamadı.

Sabahleyin yola çıkıldığında, Böygana sabah namazını yeni kılmıştı ve görünürlerde beyaz karın sadece kendi aydınlığı vardı.

Yük katırı yine öndeydi, arkasındaki yedek yine boştu, en arkadaki katıra yine şeker sandıkları yüklenmiş, böyganayla Hikmet Çocuk yine sandıklara tıkılmışlardı. Katırın kuyruğu yine katırcının eline dolanmıştı. Anayla baba yine yola elleri değnekli ve kendileri yaya olarak düşmüşlerdi. Bu kere karanlığa, soğuğa ve fırtınalı akşamlara doğru değil, güneşli, dingin ve uysal bir sabaha doğru ilerliyorlardı. Üstlerine üstlerine doğru gelen körpe kış sabahı, onları belli-belirsiz bir aydınlıkla karşılamaktaydı. Kar durmuştu. Doğanın ayazı önceden yağmış olan karları dondurmuştu ve aydınlık güçlendikçe karın kabuğundaki cilalı parlaklık artıyordu.

Güneş karlı dağların ardından eli-yüzü titreye titreye, üşüye üşüye, ürpere ürpere doğdu. Güneye uzanan uçurumlar güneşin ilk ışıkları altında daha bir derin, daha bir geniş ve daha bir obur görünmekteydi. Uçurumun kıyısından gizli bir özenle ilerlemekte olan katırlar yol bulabilme yeteneğinin gururu içindeydiler.

Anılarında yıllardan beri kalıp küllenmiş olan bir türkü, nasıl ve nereden çıkıp çıkıp geldiyse; geldiği gibi de katırcının diline öylece oturdu:

“Yüce dağbaşında bir top kar idim,

Rüzgâr esti, güneş vurdu, eridim,

Evvel yârin sevgilisi ben idim,

Şimdi uzaklardan bakan el oldum.”

Yün eldivenli ellerini ve kar başlıklı başını şeker sandığından çıkarmış olan Hikmet Çocuk, ıssız ve yüksek  dağların doruklarında bir topak beyaz kar olmuştu. Kardan kara atlıyor, topaktan topağa sıçrıyor, ardında derin izler bırakıyor, özgürce dolaşıyor, nerden çıktığı bilinmeyen sıcak rüzgârlarla yüzünün-gözünün ısındığını sezer gibi oluyor, güneş beyba altında buram buram terliyor, sevginin-sevgilinin ne olduğunu dahi bilmeden sevgilisine ancak uzaklardan bakabilmek zorunda kaldığına yakınıyordu. Anılarına nakış nakış işlemeye başladığı türküyü bembeyaz karlarla, güneş altında ayaza basmış dağlarla, karlı yarıkları oluk oluk olmuş uçurumlarla, dalları dal dal ağarmış yapraksız ağaçlarla habire resimleyip duruyordu.

Ana eski ana değildi. Baba eski baba değildi. Her ikisinin de yüzleri kar yanıkları içindeydi. Her ikisi de gözlerini açamaz, her ikisi de parlayan karlara bakamaz olmuşlardı. İkisi de öksürüyorlardı. İkisinin de ellerindeki değnekler, gitgide kara daha cansız saplanıyor, ayakları kar içinden daha cansız çıkıyordu.

- İyherif, burası Kelkit Çayı ‘nın yatağıdır. Büyükçay ‘ın yatağı daha bir aşağıdadır. Büyükçay ilkbaharda kayalardan atlaya atlaya, çağlaya çağlaya, haykıra-köpüre teeey Cebeci ‘ye kadar iner. Cebeci ‘de durulur, dinlenir, gerneşir, elma dallarının altından bir durgun, bir uykulu, bir serin geçer, Cebeci Köprüsü ‘nün altında uyanıp kendine gelir, değirmentaşı gibi uğuldaya uğuldaya döner ve sonra alıp başını gider Avutmuş ‘a aşağı.

- O güzel ilkbaharı görebilecek miyiz dersin katırcı?

- Her kışın sonu bahardır İyherif.

- Peki nerede o bahar şimdi?

- O sorduğun bahar bu karın altındadır. Biz ve katırlarımız şu anda baharın üstündeyiz. Kardelenler baş atıp boy verdimi, bil ki; bahar yanındadır.

Vakit öğleyi bulduğunda, Hikmet Çocuk şeker sandığından çıkıp anayla, babayla yürümek istedi. Ninenin sandığı dengesiz kalır korkusuyla ona bu şansı tanımadılar. Bedeni şeker sandığına razı olduysa da, ruhu o tahta mezarı kabullenmedi ve bulunduğu yerden aşağı atlayıp anasıyla babasının arasına girdi. Körpe adımlarını onların iri adımlarına uydurabilmek için, iki adımda bir koşmaya başladı. Bir süre sonra, anayla baba sezip kızarlar korkusuyla aralarından ayrılıp yeniden sandığına sıçradı, mezarına sığındı.

Yemek için mola verebilecek zamanları, yerleri ve olanakları yoktu. Avuçlarını zor dolduran azıklarını yolculuğu sürdürürken yemeye çalıştılar.

Tamzara ‘ya ulaşabildiklerinde, uzak dağlar yeni ve soğuk bir akşamı karşılamaya hazırlanmaktaydılar. Dispanser ‘in bakımsız bahçesindeki çırılçıplak ağaçların yapraksız dalları karla örtülmüştü. Telgraf tellerinde dizi dizi serçeler, üzerleri kardan atkılı çitlerde saksağanlar vardı.

İlçenin soğuk ve karanlık bir akşama kucak açan ilk evlerinin çevresinde, adımlarını sıklaştırmış insanlarla karşılaştılar.

Her kimse, işte birisi, kendilerinden önce yollara çıkmış, kendilerinden önce ta buralara ulaşmış, Erzurum ‘daki kışı ta buralara getirmiş, karıyla-buzuyla öylece önlerine koymuştu.

Rastlananlardan herbiri önce yana çekiliyor, sonra katır kervanının ilçeye girişini merakla izlemeye başlıyordu.

Önde topu topu bir katır yükü ev eşyası, arkada boş bir yedek katır, ardında şeker sandıkları içindeki bir nineyle bir torunu taşıyan bir başka hayvan, kuyruğunu eline dolayarak hayvanı izleyen bir katırcı ve en gerilerde, elleri kuru değnekli, yüzleri-gözleri kar yanıkları içinde bir anayla bir baba yorgun ve bitkin adımlarla ilçeye girmekteydiler.

- Hoş geldin katırcı… Hoş geldin iyherif… Kimdir bu getirdiklerin?..

- Kim olacak?… İnsanlar… Bildiğiniz insanlar… Mamir bir baba, bir ev kadını ana, dudakları dualı bir Böygana, bir de daha bu yaşında bile her olmazı olurlandıran bir Hikmet Çocuk.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

İLKLER (Hikmet Çocuk’un İlkleri) isimli Öyküler’inden > 129 -136/219)

baba

İlk Yolculuk – 1/2

Hikmet Çocuk’un İlkleri

Trabzon üzerinden İran ‘a giden transitlerin Erzurum Cumhuriyet Caddesi ‘ndeki terminali karakışlar içindeydi.

Otobüsün önünde beklediği yapının saçaklarındaki buzlar yerlere kadar sarkmışlardı. Saçaklarda bilek kalınlığında olan buzlar, yere yakın kesimlerde inceydi ve kirli beyaz renkteydi. Büronun camları buz çiçekleriyle örtülüydü. Bir ucu Tebrizkapısı ‘na, obir ucu Havuz ‘a uzanan cadde karlar altındaydı ve kar yumuşak pamuk yığınlarını andırmaktaydı. Şuraya-buraya yolcu taşıyan kızakçılar atlarının boyunlarına çıngıraktan çelenkler takmışlardı. Burun deliklerinden ince ve keskin dumanlar çıkaran koşumları süslü atlar, kızaklarını beyaz kar üzerinde çekerken çıngıraklarından yayılan büyüleyici sesler, kar başlıklı evlerin duvarlarında, balkonlarında, pencerelerinde ve kapılarında yankılanmaktaydı. Bir yanı caddeye taşan bir kümbetin dibinde, meşin gocuğuna bürünmüş bir Laz kestaneci, arada bir haykırarak mangalındaki dumanları tüten kestanelerini çeviriyordu. Beyaz karın ağırlığı altında esneyen telgraf tellerinin üstünde, soğuktan tüyleri kabarmış dizi dizi serçe vardı. Karın beyazlığı içinde, olduğundan daha da kara görünen bir karga, gaklayarak çıplak dalları karlara bürünmüş bir ağaca doğru uçmaktaydı.

İçi henüz soğuk olan otobüste Hikmet Çocuk ‘u bir camın yanına oturtmuşlardı. Oturduğu yerde, yanındaki karçiçekleriyle süslenmiş camı küçücük parmağıyla çizmeye çalışıyor, arada bir, yanındaki anaya-böyganaya, arada bir de dışarıda camın dibinde duran beybaya, dayıya, amcaya bakıyordu. Ana gözyaşları içindeydi ve beyba, dayıyı bırakıp amcaya, amcayı bırakıp dayıya sarılmaktaydı. Sonunda Hikmet Çocuk, beybanın onlardan ayrıldığını, arabaya bindiğini ve gelip ananın yanına oturduğunu gördü.

Otobüs herhangi bir uyarıda bulunmadan kalktı.

Anayla beyba içerden ve dayıyla amca da dışardan birbirlerine eller salladılar.

- Dayım gelecek mi?

- Gelecek oğlum.

- Amcam?

- O da gelecek.

- İkisi de gelsinler. Çok çabuk gelsinler.

Otobüs homurdana homurdana karlı caddelerden geçmeye, karlara bürünmüş ağaçlar, evler, kızaklar, telgraf telleri ve tellerdeki serçeler hızla gerilere doğru kaymaya başlamışlardı.

Bir süre sonra otobüs ısındı. Anayla beyba, kendilerine fazla gelen bazı giysilerini çıkardılar. Böygana arka koltuktan uzanıp Hikmet Çocuk ‘u kucağına istedi. Verdiler ve otobüs de Taşmağazalar ‘dan aşağı inmeye koyuldu.

Hikmet Çocuk kısacık yaşamında ilk kere olarak o kadar bol ışık, o kadar bol parıltı, o kadar çok güzellik, o kadar çok vitrin ve o kadar çok dükkân-mağaza görmüş olmanın şaşkınlığı içindeydi.

- Böygana, buralar ney?

- Bunlar kuyumcu oğul.

- Kuyumcu nedir?

- Bunlar altın satarlar evladım. Onun için “Kuyumcu” denir bunlara.

- Altın nedir?

- Altın, işte o dizi dizi sıralanmış olan ve pırıl pırıl parlayan şeylerdir. Altın, bizim içine gazyağımızı koyduğumuz tenekeden, içinde yemeklerimizi pişirdiğimiz bakır tencerelerimizden, yemek yerken kullandığımız çinko kaplarımızdan, içinde çamaşırlarımızı yıkadığımız sac leğenimizden, çevresinde ısındığımız demir sobamızdan, dedenden bize kalan ve içine mum dikilen gümüş şamdanımızdan çok daha değerli bir metaldir.

- O parlayanlar altın mı böygana?

- O dizi dizi duranlar altın, onların üstüne asılmış parıldayan şeyler de elektrik lambasıdır.

- Ama onlar bizim fiske lambamıza benzemiyor.

- Evet benzemiyor.

- Gaz lambamıza da benzemiyor.

- Gaz lambamıza da benzemiyor.

- Lüks lambamıza da benzemiyor.

- Benzemez oğul. Sen benim “Lamba” dediğime bakma; gerçekte onlara “Elektrik Ampulü” derler.

- Güneş gibi parlıyor onlar. Her biri bir güneş beyba.

- İlahi oğul.

- Peki neye yarar o ışık?

- O ışık evleri, odaları, dükkânları, mağazaları, sokakları, caddeleri, her yeri, her yanı aydınlatırlar. Hatta kümesleri bile. İşte tıpkı böyle, nur içinde bırakır.

- Böygana, bizim evimizi de bırakır mı nur içinde?

- Elbette bırakır oğul.

- E, niye bırakmıyor öyleyse? Bizim evimizin her bir yanı karanlık. Anam niçin bundan yakmıyor da, fiske lambasıyla gaz lambası yakıyor?

- Elektrik şimdilerde varsıl insanların hakkı oğul. Biz yoksuluz.

-  Öyleyse biz de varsıl olalım.

- Olamayız. Bizler; beyban, anan, ben ve sen, tek bir aylığın umuduna kalmışız. Evimiz kira. Paramız her bir şeye yetmiyor.

- Aylık ne demek böygana?

- Otuz günde bir kere kazanılabilen fakat tam bir ay Allah ‘ın her günü harcanan paraya “Aylık” denir oğul.

- Bir ay ne kadar gündür?

- Tamı tamına otuz gündür. Borcun varken o otuz gün çok çabuk biter fakat alacağını alacağın zaman o bitmek bilmez.

- Peki gün ne demek?

- Bir sabahtan bir sonraki sabaha kadar yaşadıkmı, biz o geçen zamana “Gün” deriz.

Baba öndeki koltuktan başını yarı geri çevirdi:

- Rahatsız etme nineni.

- O benin böyganam, sana ne?

- Sorudur ki soruyorsun böyganana ama.

- İyi ediyorum. Ben bir şey bilmiyorum ki. O biliyor. Bildiğini bana da öğretiyor.

Ana, baba, nine gülüştüler. Baba başını öne döndürdü:

- Valla haklı çocuk. Sormadan nasıl öğrensin bildiklerini.

Hikmet Çocuk artık konuşmuyordu. Süsler, ışıklar, pırıltılar içindeki dükkânlara baka baka istenmedik uykulara dalıp gitmişti.

- Uyan oğlum. Trabzon ‘a geldik.

- Trabzon nedir?

- Önce sen söyle : Erzurum nedir?

- Erzurum bizim evimizin bulunduğu ildir.

- İşte Trabzon da işte öyle bir ildir. Ülkemizin bir ilidir. Erzurum nerededir?

- Palandöken Dağı ‘nın eteklerindedir.

- Trabzon da Karadeniz ‘in kıyısındadır. Erzurum ‘da deniz yoktur fakat Trabzon ‘da deniz vardır.

- Deniz nedir?

- Denizin ne olduğunu sabahleyin öğreneceksin. Şimdi gel bin şu taksiye, otelimize gidelim.

- Taksi ne demek?

- Taksi “Otomobil” demek.

- Otomobil ne demek?

- Otomobil “Araba” demek.

- Öyleyse nerde bu arabanın atları, öküzleri?

- Bu arabanın atları, öküzleri yoktur. Zaten öyle olduğu için bu arabalara “Otomobil” diyorlar. Çünkü bunlar atsız-öküzsüz giderler.

- Haydi şimdi evimize gidelim.

- Bizim evimiz Erzurum ‘da kaldı. Şimdi otelimize gidiyoruz. Otel bizim Trabzon ‘daki evimiz.

- Ben otelden ev istemem. Kendi evimize gidelim. Fiske lambamızı, gaz lambamızı yakar otururuz.

- Sus, bak, işte geldik. Başkaları var çevrede. Ayıp.

Hikmet Çocuk, tüm yaşantısında ilk kez bu kadar çok basamaklı, bu kadar aydınlık bir ev görmekteydi. Basamakları çıktıktan sonra kapısını açıp içine girdikleri oda, beybanın duvardaki beyaz bir kopçaya parmağını dokundurmasıyla gündüz gibi aydınlanmıştı. Odada kendi evlerinin kapısı büyüklüğünde iki pencere ve karşılıklı duran iki karyola vardı. Hikmet Çocuk, karyolayla ve kapı büyüklüğündeki pencereyle yeni karşılaşmaktaydı. Baba bir garsona yemek ısmarlarken ve anayla nine masa yanındaki sandalyelere çökerken o pencerelerden birinin camından dışarı bakmaya koyulmuştu. Dışarıda güneş beyba yeni batmaktaydı. Her yer ışıklar içindeydi. Bilyelerinden herhangi biri yere düşse; kolaylıkla görülüp bulunabilirdi. Üstelik karlar, buzlar, kızaklar da ortalarda yoktu. Onların yerlerini pırıl pırıl parlayan, ayna gibi ışıldayan, şuraya-buraya kendiliklerinden giden o atsız-öküzsüz arabalar almıştı. Baktığı pencerenin tam karşısında bir bahçe ve bahçenin içinde de dallı, yapraklı, yemyeşil ağaçlar vardı.

- Dur oğlum, perdeleri kapatalım.

- Kapatmayın perdeleri.

- Beyban kızar. Dışarıdan görünmesin odamızın içi.

Perdeler kapatıldı. Beybayla ana masayı ve iki sandalyeyi karyolalardan birinin yanına çektiler ve garsonun getirdiği içi dolu bir tepsiyi masanın üzerine koydular.

- Bundan sonra ailece aynı kaptan yemek yok. Elle yemek de öyle. Herkes çatalla, kaşıkla, gerekirse bıçak kullanarak yemeğini kendi tabağından yiyecek, içeceğini kendi bardağından içecek. Kullanmak zorunda kalındığında bıçak sağ ele alınacak, çatal sol elle tutulacak ve yiyecek çatalla bastırılırken sağ eldeki bıçakla da kesilecek. Yiyeceğin tümü kesilip sonra parça parça yenmesine başlanmayacak, gerektikçe kesilip yenecek. Sağ el sol elden daha güçlü olduğu için bizler bıçaklarımızı sağ ellerimizle kullanacağız. Doğrusu böyledir.

- Yemeği sol elle yemek günah değil midir beyba?

- Eskiden öyle sayarlarmış, oğul. Zira eski adamlar tuvalette taharetlerini yani temizliklerini de sol elle yaparlarmış. O nedenle zamanlarında yaptıkları elbette ki doğrudur. Ama şimdilerde durum öyle değil. Hem çıplak elimizle taharetlenmiyoruz, hem de yemeklerimizi çatalla, kaşıkla yiyoruz. Zaten Peygamber’ imiz de “Zaman sana uymazsa, sen zamana uy” demişler. Yani “Koşullar neyi gerektiriyorsa; öyle davran.” demek istemişler. Günümüzde de zaman yani koşullar bize uymadığından, bizim onlara uymamız gerek.

- Böygana günah sayıyor ama.

- Bundan sonra da sevap sayacak, değil mi, anacan?

- He oğul, he. Evde erkeğin dediği olur.

- Erkeği-kadını yok bu işin, anacan. Başka evlerde nasıl olursa olsun bizim evde hepimizin dediği olacak. Hepimizden önce de senin dediğin. Çünkü sen ailemizin büyüğü ve başımızın tacısın.

- Benim de başımın tacı.

- Başınız varolsun oğullarım.

Hikmet Çocuk kafa-göz yara yara ilk çatallı-kaşıklı-bıçaklı yemeğini yedi ve yaşantısında ilk kere savaştan çıktı. Yemekten sonra babaya, anaya, nineye kahveler ve ona da çay geldi.

- Ben çay içmem. Ben de kahve içeceğim.

- Küçükler kahve içmezler: Ayıptır.

- Kahve içmeleri ayıp da, çay içmeleri neden ayıp değil?

- Çay ısınmak, kahve ise keyf almak için içilir de ondan.

- O zaman ben de keyf alacağım.

- Sen küçüksün. Kahve içerken keyf alamazsın, acı duyarsın.

- Duymam.

- Sus artık. Al bardağını, gel pencerenin önüne. Bak, perdeyi açıyorum. Dışarıyı gözlemle. Bak bakalım güzel bulacak mısın Trabzon gecelerini.

Hikmet Çocuk bir ayrı, bir aydınlık, bir renkli, bir soğuk ve karanlık olmayan dünyaya kavuşmuştu. İçinde bir bayram sevinci, gözlerinde ışıltılı bir şaşkınlık okunmaktaydı. Bakışları atsız-öküzsüz arabalarla birlikte hareket edip yola çıkıyor, onların görünmez oldukları yerlerden geriye dönüyordu. Karanlıkça bir köşede yumurta sarısı renginde bir yazı kendiliğinden ortaya çıkıyor, sonra kayboluyor, yerini çivit rengi bir başka yazı alıyordu. Bu onu şaşırttıkça şaşırtmaktaydı. Yazıların ortaya çıkışları, kayboluşları, yeniden belirişleri birbirini izlemekte, yumurta sarısıyla çivit rengi sürekli olarak birbirine dönüşmekte, birbirini kovalamaktaydı. Hikmet Çocuk bunun ne demek olduğunu ve nasıl olabildiğini asla bulup çıkaramıyordu.

Gecenin artakalan zamanı, o durumu babadan sorup öğrenmekle geçti. Sonra, nasıl yapabildiyse; beyba parmağını duvardaki kopçaya bir değdirişte, odayı aydınlatan ışığı yok etti. Hikmet Çocuk ‘u ilgilendiren onu kimin yapabildiği değil, onun nasıl yapılabildiğiydi. Zira yapan zaten babaydı ve onun yapamayacağı hiçbir şey yoktu. Odadan ışığı alan ve oraya karanlığı getiren beyba, odanın dışardan aydınlanabilmesi için olacak ki; kapı büyüklüğünde pencerelerde bulunan perdeleri yanlara açtı.

Babayla ana karyolalardan birine ve Hikmet Çocuk ‘la böygana da obirine uzandılar.

- Haydi, uyu oğul.

- Uyuyamam. Ben korkuyorum böygana.

- Aman oğul, korkacak ne var? Bak, işte koyun koyunayız seninle.

- Ama uyuyunca benim düşüme kötü kötü şeyler giriyor.

- Onlar Kara-Kura oğul, Kara-Kura.

- Girmesin düşlerime Kara-Kura ‘lar.

- O zaman dua etmen gerek ki; girmesinler.

- Nasıl dua edeyim? Ben bir şey bilmiyorum ki.

- Birlikte dua edelim öyleyse. Sen beni izle. Ben ne söylersem sen de tıpkısını söyle.

- Peki.

- Kara-Kura Kara-Kura, önü kara-ardı kara, seni-beni yaratanın hakkı için gökteki yıldızları, denizlerdeki kum tanelerini say bitir, bitirsen de; benim yanıma gelme.

- Ya dinlemeyip gelirse?

- Gelemez. Çünkü; en sonunda yanımıza gelmemesini söyledik.

- Söylemesek gelir mi?

- Gelir. Sen bana sımsıkı sarılmazsan, başını göğsüme dayamazsan; işte o zaman öyle bir harlayarak, öyle bir gürleyerek gelir ki; daha artık Allah korusun.

Hikmet Çocuk korkudan mı, yoksa sevgiden mi olduğu anlaşılamayan bir tutumla böyganasına sımsıkı sarıldı ve başını ninesinin sıcacık göğsüne gizledi. Kollarıyla onu kucaklayan ninenin dudakları kıpır kıpır ve sesi fısıl fısıldı:

- Yattım sağıma, döndüm soluma, sığındım Suphan ‘ıma. Melekler tanık olsun dinime, imanıma.

- Böygana o ki sağımıza yattık ya, daha niye solumuza dönüyoruz?

- Süphan ‘ımıza yani Allah ‘ımıza sığındığımızı söylüyoruz ya, yani “sağıma da dönsem, soluma da dönsem, her nerede olursam olsam, her ne yaparsam yapsam, hep seninle olmak, hep senin koruman altında bulunmak istiyorum.” demeye getiriyoruz.

- Ama böygana, öyle de olsa; yanlış bu. Bak, ben sağıma yatmışım, sense soluna yatmışsın. Senin şimdi “Yattım soluma, döndüm sağıma.” Demen gerekmez mi? Üstelik de, ben soluma, sen de sağına dönersek; birbirimize sırt dönmüş olmaz mıyız?

- Sus oğul, aklımı fazla karıştırma.

- Peki, ben şimdi döneyim mi?

- Dönme. Bismillahi Bir ‘sin ve billahi Nur ‘sun, yetmişbin Ayetelkürsü ‘n, çevremizde dönüp dursun.

Hikmet Çocuk ‘un sesi ve soruları duyulmaz olmuştu. Derin bir uykunun yumuşak eşiklerinde olduğu anlaşılmaktaydı. Babanın karşı karyoladan yükselen sesi fısıltılıydı:

- Uyudu mu akıldanesi, anacan?

- Uyudu oğul, uyudu.

- Sana helal olsun, anacan. Şeytan uyutmaya bire birsin.

- Aman Hüseyin, aman oğul.

- Alınma. Şakadır şaka. İyi geceler anacan.

Ve otel odasını tam bir sessizlik kapladı.

Sabahleyin Hikmet Çocuk bir yepyeni ve bir bambaşka dünyaya uyandı. Pencerenin dışında her şey güzel, her şey temiz, her şey sıcak, her şey renkliydi ve her şey yoğun bir hareketlilik içindeydi. Sırtlarında büyük güzel sepetler, önlerinde renkli peştemallar, başlarında da uçları çene altından bağlı başörtüleri bulunan birtakım kadınlar, bir yerlere bir şeyler götürüyorlar, bir yerlerden bir şeyler getiriyorlardı. Adlarının “Otomobil” olduklarını öğrendiği o atsız-öküzsüz arabalar tertemiz caddeden göz kamaştırıcı renklerle geçmekteydiler. Tam karşılarındaki yapının önünde oturan ak saçlı, aksakallı bir adam elindeki şişlerle çorap örmekteydi.

- Beyba, beyba, beybaaa… Çabuk gel… Bak dede çorap örüyor.

Hikmet Çocuk ‘u şaşkınlıklar içinde bırakan olay, anayı, babayı, nineyi de derin şaşkınlıklara düşürmüştü.

- Allah Allah. Adam gerçekten çorap örüyor.

- Aman Hüseyin Bey, o adam gerçekten çorap mı örüyor?

- Aman oğul, bir yaşıma daha girdim. Erkekler oturup çorap örüyorlar ve kadınlar da ağır sepetlerle sırtlarında yükler taşıyorlar. Yoksa dünyanın sonuna mı geldik?

Öylece bakınırken, ellerindeki çorapları örmeye çalışan daha başka erkeklere ve sırtlarında sepet taşıyan daha başka kadınlara da rastladılar.

Kahvaltıdan sonra baba Hikmet Çocuk ‘u karşısına oturttu:

- Şimdi beni iyi dinle. Dedi. Bak, şu beş tane çil çil kuruşu sana vereceğim ve sen her ne istersen onu alabileceksin. Kestane, şeker, bilye, sakız, leblebi, akide, horozşekeri, daha artık her ne ki istersen. Böyganan, anan ve ben dışarı çıkmak zorundayız. Ne zaman geri dönebileceğimizi de bilemiyorum. Çünkü dışarıda çok işimiz var. Sen hem akıllı, hem de artık büyümüş bir çocuksun. Senin bilebildiğin birçok şeyleri, senin yaşındaki birçok çocuk bilemiyor ki; bilsin. O nedenle bizler sana çok güveniyoruz. Yani bizim dediklerimizin ve istediklerimizin dışına çıkmayacağından eminiz. Biz geri dönünceye kadar odamızı sen koruyacaksın. Bizi burada, bu odada bekleyeceksin. Şimdi şu kalemi ve kâğıtları da sana veriyorum ve senden çok güzel bir ev resmi yapmanı istiyorum. Evin bir bacası olsun ve bacasından dumanlar tütsün. Çevresini karlar kaplasın. Erzurum ‘un karları nasılsa; tıpkı öyle. Karlar arasında bir küçük toprak parçası bulunsun ve orada serçelerimiz yemlerini yesinler. Geldiğimde ve gördüğümde beğenirsem; eh artık, dile benden ne dilersen. Odada canın sıkılırsa; pencereden bu güzelim Trabzon ‘u incele. Daha da sıkılırsan; otelin dış kapısına kadar in ve sıkıntın geçince de yine bu odaya çık. Odamızın yerini ve kapısını şaşırma ve kimsecikleri rahatsız etme. Haydi, göreyim seni, benim delikanlım.

Büyükler odadan çıktılar. Hikmet Çocuk uzunca bir süre kuruşlarıyla oynadı. Bıkınca, cebinden pırıl pırıl parlayan çelik bilyesini çıkarıp odada kendi kendisiyle bilye oynadı durdu. Usandı, pencerelerden dışarıyı izledi. Tedirginleşip masaya yaydığı kâğıda ısmarlama manzara çizmeye çalıştı. Fakat bunlardan hiçbiri onu avutamadı ve yalnızlığını gideremedi.

Bir ara, beybanın nasıl edip de duvardaki o kopçaya dokunarak tavandaki o tombul camı ışıklandırabildiğini öğrenme merakına kapıldı. Aynı şeyi yapmak için duvara yanaştı. Beyaz kopçaya ulaşamadığından iskemlelerden birini duvar dibine çekti. Üstüne çıktı. Parmağını kopçaya bastırdı. Üstüne basıldıkça; kopça içeri giriyor ama tavandaki o tombul cam bir türlü aydınlanmıyor, bir türlü parlamıyordu. Bir süre denedikten sonra, denemeden bıktı, sandalyeyi yerine koyup pencereden bakmaya koyuldu.

Odanın kapısına birileri vurmaya başlamıştı. Hikmet Çocuk bunun ne anlama geldiğini bilemedi, anlayamadı. Yüzünü kapıya dönüp cebindeki kuruşlarını sımsıkı avuçladı ve sırtını pencerenin pervazına dayadı.

Kapıya peş peşe birkaç kere daha vuruldu ve kapı Hikmet Çocuk ‘un korku ve şaşkınlık dolu gözleri önünde yavaş yavaş ardına kadar açıldı. Kapıda, üstünde beyaz önlük bulunan bir adam durmaktaydı. Adam önce başıyla odayı aradı, sonra kimseyi bulamayıp bulunduğu yerde dikilerek gözlerini Hikmet Çocuk ‘un yüzünde gezdirdi:

- Ha pu zilu sen mi çaldun daaa?

- Ben bir şey yapmadım.

- O zaman pizum Fadime yapmiştur. Ula ufağum, sen pişe yapmadıysan çim çaldu da pu zilu?

- Vallahi, billahi, tallahi ben hiçbir şey çalmadım.

- Çaldun, çaldun. Paa pak. Pi daha ha pu pokıyan zila tokunma, ufağum.

Adam sağ elinin işaret parmağıyla duvardaki beyaz kopçayı gösterdi ve sonra odadan çıkarak kapıyı çekti.

Hikmet Çocuk olanlardan hiçbir şey anlamamış fakat dövülmediği için de sevinmişti. Yeniden masaya çöktüyse de, kalemle-kâğıtla fazla uğraşamadı. Bakışları odanın içindeki bir başka kapıya takılmıştı. Merakını yenemeyip kapıyı açtı. İçerisi oda gibiydi. Duvarları cam kadar parlak, beyaz renkli, dört köşe, kaymak gibi bir şeylerle kaplıydı.  Bembeyaz ve parıltılı bir şeyle örtülü olan tabanında, karşılıklı duran iki büyük ayak izi ve bu izlerin ortasında bir delik vardı. Kapının karşısındaki duvara büyük, beyaz bir kutu yerleştirilmiş, bunun yanından dışarı çıkan ince, uzun bir demir kola zincirli bir tahta topaç asılmıştı. Kendi evlerinde böyle bir oda bulunmadığından, Hikmet Çocuk buranın nasıl bir yer olduğunu ve neye yaradığını bulup çıkaramadı. Denediğinde; tahtadan yapılmış topacın, sanki özellikle yapılmışçasına avucunun içine tamı tamına oturduğunu fark etti. Kutudan çıkan kolun yukarıya kalkık durumu ve zincirle topacın aşağı doğru sarkık durması, onda bunu tutup aşağıya çekme isteği uyandırdı. O da bu zorlamaya fazla karşı duramadı. Bu yüzden topacı kavrayıp aşağıya doğru çekti ve çekmesiyle kıyametin kopması bir oldu.

O süslü odanın içini, birdenbire ortaya saldıran ve nereden geldiği anlaşılamayan harıltılı-gürültülü sular doldurmaya başladı ve suların saldırısıyla gürültüsü dinmek bilmedi.

Hikmet Çocuk topaçlı zinciri ve kolu çektiği için bir yerleri kırdığını, bir şeyleri kopardığını, yapılmaması gereken bir şeyler yaptığını sanarak korkudan ölecek hallere düştü. Hiçbir anlam taşımayan ve hiçbir işe yaramayan el, kol ve bacak hareketleriyle şuraya-buraya kaçıp saklanmaya uğraşıyor, sese birilerinin geleceği ve kendisini döveceği korkusu aklını başından alıyordu. Sular önce bu küçük odaya, sonra kaldıkları o büyük odaya, daha sonra da tüm otele dolarsa; o zaman ne yapacak, nerelere kaçacak, kimlere sığınacak, canını nasıl kurtaracaktı.

Eşi-benzeri görülmemiş bir korkuyla bulunduğu yere çökmüştü. İki avucuyla şakaklarını kavramıştı ve yerinden fırlamış gözlerle habire harlayan-gürleyen sulara bakmaktaydı.

Azgın sular ansızın durdu, harıltılar-gürültüler ansızın kesildi. Ortada sadece incecik bir fısıltı kaldı ve bir süre sonra o da duyulmaz oldu. Eliyle topacını ve zincirini çektiği o ince, uzun demir kol yeniden yukarı kalkmıştı ve zincirle topaç hala sallanmaktaydılar.

Üstünden bir türlü atamadığı bir korkuyla o küçük odanın kapısını kapattı, büyük odanın dış kapısını açtı ve çekingen adımlarla merdivenlere doğru yürüdü.

Yukarıdan aşağılara kadar inen ve soğan kabuğuyla haşlanmış yumurta renginde korkulukları olan merdivenin geniş basamaklarında karpuz içi renginde, yumuşak, tüylü bir örtü vardı ve her basamağa bu örtünün üzerinden altın renkli çubuklar takılmıştı. İnerken ayaklarının ses çıkarmadığını sezinledi. Basamakların tükendiği yerde büyük bir oda ve bu odada konuşup gülüşmekte olan bir yığın adam gördü ve odanın ilerisinde, basamakların tam karşısında camdan yapılmış bir duvarla karşılaştı.

Alt basamakta iri bir el kendisini omzundan kavradı ve Hikmet Çocuk, kendisinden o harıltılı-gürültülü seslerle azgın suların hesabının sorulacağını sanarak korktu.

- Uy ula uşağum, sen aşa mı indun daaa?

- O azgın suları ben akıtmadım. O harıltılı-gürültülü sesleri ben çıkarmadım.

- Sen akitmadun, sen çikartmadun amma papan da saa coz-kulak olmamizi istadi pizdan. Hadi pakalum, çık kapiya da oyna piraz fakat uzaklaşma ha puralardan daaa.

Hikmet Çocuk büyük bir ürkeklik içindeydi ama bu ürkeklik ancak, otelin yanındaki boş alanda oyun oynayan çocukları görünceye kadar sürdü.

- Ula mile oynar misun daaa? Adın nedur?

- Oynarım. Benim adım Hikmet.

- Ula Cemal, aa pi eş pulduk daaa. Adi Hiçmet ‘miş.

Alanda üç çocuk vardı ve onların girişkenlikleriyle cana yakınlıkları Hikmet Çocuk ‘un çekingenliğini ortadan kaldırmaya yetmişti. Oynadıkları “Mile Oyunu” Erzurum ‘da oynadıkları “Bilye Oyunu” nun tıpkısıydı. Hikmet Çocuk “Mile” nin ne olduğunu bilemiyor onu “Bilye” yle bağdaştırmaya çalışıyor, bu yüzden, kullanılan toprak bilyelere “Milye” demek zorunda kalıyor, onun “Mile” yi “Milye” ye çevirişi çocukların alabildiğine hoşlarına gidiyor ve kahkahalarla gülmelerine, kendisine daha bir iyi bağlanmalarına yol açıyordu.

Oyun sırasında, çocuklardan biri, habire ısırıp ısırıp durduğu haşlanmış mısır koçanının yarısını koparıp ona vermiş, bir başkası cebinden çıkardığı bir avuç sıcak kestaneyi onun cebine koymuş, üçüncüsü çiğnemesi için mezdeki sakız uzatmış ve çocuklarla Hikmet Çocuk daha ilk anda yedikleri-içtikleri ayrı gitmeyen dört arkadaş olup çıkmışlardı.

Oyunda ortağı olan çocuk, onu beybası, anası ve böyganası gibi korumakta, ağzından çıkan her bir sözü doğru kabullenmekte, ortaya çıkan anlaşmazlıklarda hep onun yanını tutmaktaydı. Çocukların her birinin camdan, topraktan yapılmış olan cepler dolusu renkli mileleri vardı. Hikmet Çocuk ‘un çelikten yapılmış pırıl pırıl bilyesi tek olmasına tekti ama onların milelerinden çok daha körpe, çok daha soyluydu.

Oyunu Hikmet Çocuk ‘un soylu çelik bilyesiyle ortağının renkli cam mileleri kazandı ve ödül olarak iki ortak obir iki ortağı at edip at edip sırtlarına binerek alanda tam beşer tur attırdılar.

Ortak, kolunu Hikmet Çocuk ‘un boynuna atıp onun avucuna birkaç tane cam, birkaç tane de toprak mile koyunca, o da anı olarak çelik bilyesini onun avucuna sıkıştırdı.

-Yarın da puraya celecesun. Biz yine ha punnari yener, yine ha pu atlarin sirtlarına pineruz daaa. Ha pu mil oyununun ustasi pizuk. Piz içimuz, tamam mi?

- Tamam.

Çocuklar rüzgâr gibi uçup uzaklaştılar.

Hikmet Çocuk ‘un yüreği bu kere bir başka sıcak çarpmaktaydı. Artık bir başına değildi. Arkadaşları vardı, mileleri vardı ve cebinde de tamı tamına tam beş tane çil çil, kırtışlı kırtışlı kuruşu vardı.

Oyun oynadıkları alanın az ötesinde ucu-bucağı görünmeyen bir gölle karşılaştı. Kıyıdan bu gölün içine doğru uzanan bir taş düzlük buldu. Bu taşlı düzlüğün bir yanında, göl suları içinde birtakım üstü açık evler yer almaktaydı.  Evlerin başlarına-kıçlarına kısalı-uzunlu direkler dikilmişti ve direklerin arasında duvarları üstten camlı birtakım odalar bulunmaktaydı. Üstü açık evler tepeleme balık doluydu. Balıklar küçük küçük, pırıl pırıl, ışıl ışıl, balıklar kıpır kıpırdı. İçlerinden bazıları önce havalara sıçrıyor, sonra yine o balık yığınına düşüyorlardı. Balık tepelerinin yanlarında duran birtakım adamlar balık doldurdukları bir takım kapları uzatmaktaydılar.

- Amca bu balıklar ne?

- Hamsi daaa.

- Bu balıkların gözleri de var mı?

- Paluk olur da cözlari olmaz mi, uşağum? Fer pakayum kaç kuruşun var?

Hikmet Çocuk cebinden çıkardığı çil çil, kırtışlı kırtışlı kuruşlarını adamın avucuna bıraktı. Başı bereli ve beresinin üstü püsküllü olan adam, avucuna bırakılan kuruşlardan üçünü aldı, ikisini geri verdi:

- Senin kabın-mabın yok midur?

Diye homurdanarak Hikmet Çocuk ‘a bir süre baktı, sonra eline geçirdiği demir tel saplı bir tenekeyi pırıl pırıl, ışıl ışıl, kıpır kıpır balıkla doldurup onun önüne koydu. Hikmet Çocuk iki eliyle bile zorlukla çektiği tenekeyi, sürükleye sürükleye, taş düzlüğün büyük göle birleştiği yere kadar götürdü ve orada yükünü taşların üstüne boşalttı.

Oracığa çömelmişti. Ne yana bakacağını bilemiyor, parıl parıl parıldayan, ışıl ışıl ışıldayan, kıpır kıpır kıpırdanan balıklara göz gezdiriyor, sıçrayıp düşenlerine bakıyor, bunlardan bazılarına sağ elinin işaret parmağıyla dokunuyor, bir canlanmayla karşılaşınca parmağını kaçırıyor, canlanamayanları eline alıyor, ellerindekileri evirip çevirerek bir bu yandaki, bir obir yandaki gözlerine bakıyor, baktıklarını bir yana bırakıp yeniden tuttuklarının gözlerine gözlerini dikip duruyordu.

- Merhaba reis. Şöyle şöyle bir çocuk gördün mü acaba? Bir saattir arayıp soruyoruz. Bu yana doğru gelmiş de.

- Şoyle şoyle pi uşak mi daaa? Ha orada durayi. Pi teneke hamsi aldi pendan, te orada tökti yera, cözlerina pakayi.

Babayla ana Hikmet Çocuk ‘u bir teneke dolusu yarı canlı hamsinin gözlerine tek tek bakarken buldular. Artık gidip kaybolamayacağı kanısına vardıkları için olmalı ki; yanına yanaşmadan onu izlemeye koyuldular.

- Naime, farkında mısın? Geçirdiği o göz rahatsızlığı yüzünden çocuk göz aşığı olmuş. Onun için daha artık varsa da göz, yoksa da göz. Gözleri var mı yok mu diye hamsileri inceleyişi bu yüzden.

- Şimdi anladım Erzurum ‘da “Tavşanların gözleri var mı?” diye neden sorup durduğunu.

- Baksana adamdan tam bir teneke hamsi almış, gözleri var mı yok mu diye bakmak için.

- Toplayalım mı yere serdiği hamsileri?

- Daha neler. Hem pişirecek yerimiz yok, hem de ayıp ele-güne karşı.

- Öylesine sordum işte. Çağıralım mı artık şu göz delisini?

- Çöplükten kaptığı mikroplarla trahom olup gözünün birini yitirseydi; asıl göz delisi biz olacaktık, unutma. Tanrı ‘ya şükrolsun ki; kurtuldu gözü. Hemen araya girmemizin doğru olacağından pek emin değilim. Bekleyelim biraz, baksın tüm hamsilerin gözlerine teker teker. Nasıl olsa paralarını kendi ödemiş.

Babayla ana gülüştüler. Az ileride demir atmaya çalışan bir gemiye bakmaya koyuldular. Deniz ve gemi Hikmet Çocuk ‘un o kısacık yaşantısında görmüş olduğu şeylerden değildi. Her ikisi de kendisi için yeni, yepyeniydi. Bununla birlikte o, deniz ve gemiyle hiç de ilgilenmemekte, az önce içinden hamsi aldığı tekneye bile dönüp bakmamakta, tüm ilgisini, eline alıp alıp, inceleyip inceleyip bıraktığı balıkların gözlerine yöneltmiş bulunmaktaydı. Ancak balıkların tümünü inceleyip bıraktıktan sonradır ki; bakışlarını yanındaki denize ve ötedeki demir atmakla meşgul olan gemiye çevirebilmişti. Gemiye, çevresindeki çatanalara, sandallara ve mavnalara ne ad vereceğini dahi bilmiyor, onları su üstündeki evler olarak değerlendiriyordu. Deniz onun gözünde, Erzurum ‘daki Yapraklı Göl, iskele onun gözünde göle uzanan bir taşlı düzlükten ibaretti.

- Bak oğlum, bu uçsuz-bucaksız suya “Deniz”, o bir dolu pencereli şeye “Gemi”, adamların içinde kürek çektiği şeye “Sandal”, o “Çat… Çat… Çat…” diye sesler çıkararak, dumanlar püskürterek su üstünde kayıp giden şeye “Çatana”, şu içi balık dolu olan deniz araçlarına da “Mavna” derler. Gemiler insan ve “Şilep” lerle mavnalar da yük taşırlar. Deniz, en büyük gölden bile daha büyüktür. Erzurum ‘daki Yapraklı Göl denizin dişinin kovuğunu bile dolduramaz. Göllerin ucu-bucağı vardır ama bazı denizlerin ucu-bucağı yoktur.

Hikmet Çocuk anayla babayı yanında bulduğunda hiç de şaşırmadı. Her nerede ve her ne zaman olursa olsun, onları hep yanında bulacağından eminmiş gibiydi.

- Bu denizin adı ney beyba?

- Bu denizin adı “Karadeniz” oğlum.

- Peki, neden “Kara” demişler buna?

- Ben de bilemiyorum neden öyle dediklerini. Gerçekten de kara-mara değil, çivit renginde. Hem de masmavi.

- Çivit rengi ne renktir?

- Çivit rengi mavidir.

- Mas nedir beyba?

- “Mas” bir pekiştirme sözcüğüdür. Mavi mavidir. Masmavi, maviden de mavi demek oluyor.

- Deniz maviyse, hem de masmaviyse; bu deniz “Mavideniz”, “Masmavideniz” olmalıdır. Neden “Karadeniz” olsun? Peki geminin adı ne?

- Gemi oğlum.

- Yok, adı adı; kendi adı?

- Bak, adı üstünde : “Cumhuriyet”

- Cumhuriyet ne demek?

- Onu sen bu yaşında öğrenemezsin, ben de sana bu yaşında öğretemem. Haydi, artık otelimize gidiyoruz.

- Niçin otele gidiyoruz? Bizim kendi evimiz yok mu?

- Bizim evimiz Erzurum ‘da kaldı. Buradaki evimiz otel.

- Bundan sonra hep otelde mi kalacağız?

- Geçici olarak kalıyoruz, oğlum. Neden sordun bunu?

- Benim burada arkadaşlarım var. Yarın oyun oynayacağız yine onlarla.

- Allah Allah. Sen az zamanda çevre edinmişsin de, haberimiz bile yok bizim. Kaç arkadaşın var bakalım? Kimmiş senin bu arkadaşların?

Hikmet Çocuk bülbülleşmişti. Rengârenk milelerini yol boyunca göstere göstere anlattıklarıyla doyamayıp öyküsünü otelde de bütün bir gece sürdürdü. Odada artık yalnız değildi ve üç arkadaşı yanındaydı. Onlardan her birinin yerine milelerini ayrı ayrı oynuyor, sonunda oyunu, ortağı Kemal ‘le kendisine kazandırıyor, fakat ödül olarak sırtına binebileceği rakiplerini bulamadıkça  ödülden-mödülden vazgeçiyordu.

Sabahleyin otelden çok erken saatlerde çıktılar.

Rüzgâr ağaçların dallarını sarsmaya, yapraklarını yola yola öteye-beriye savurmaya başlamıştı. Deniz dünkü deniz değildi: Köpürmüş, coşmuştu. Enginlerden kıyıya doğru geliyor, her gelişinde şahlanıyor, her şahlanışında metrelerce yükseğe kalkıyor, görülmemiş bir şiddetle kıyıya vuruyor, vururken top gibi patlıyor, patladıktan sonra hışırtılarla, köpüklerle dağılıyor, homurdana homurdana gerilere çekiliyor, yeniden gelmeye, yeniden koşmaya, yeniden şahlanmaya, kıyıyı yeniden sular-köpükler içinde bırakmaya başlıyordu.

Hikmet Çocuk, tanıdığından bu yana büyülenmişçesine ilgilendiği otomobillerden birinin arka koltuğuna anayla böygana bindi. İki adam, otelden çıkardıkları eşyalarını arabanın üstüne ve arkasındaki bir yere koydular, yerleştirdiler, bağladılar, sağlama aldılar. Arabanın içinde ve önde oturan tanımadığı bir başka adam, kendi çemberini andıran büyükçe bir çemberi elleri arasında tutmaktaydı. Otomobilde derin homurtular vardı. Camdan baktığında, ağaçların, evlerin, insanların, yanlarından büyük bir hızla geçip gerilere doğru kaydıklarını gördü. Kendilerinin neden durduklarını, onların neden gerilere doğru hızla kayıp gittiklerini anlayamadı.

Masmavideniz ‘in kıyısındaki rüzgârlı bir taşlıkta otomobilden indiklerinde çok şaşırdı ve bulundukları yerde durdukları halde, ta buralara kadar nasıl geldiklerine akıl erdiremedi. Suda şiddetle sallanan çatanaya bindiklerinde hala bunu düşünmekteydi. Beyba öfkeli, anayla böygana da suskun olduklarından, çatanaya niçin bindiklerini sorup öğrenemedi. Tekne, homurtular içinde sulara batıp batıp çıkmakta, arada bir havalara kalkmakta, şahlanan sular teknenin içine içine dolmakta, teknenin ucunda ayaküstü duran ve elleri belinde olan adam tekneyle birlikte kalkıp kalkıp inmekteydi. Teknenin içinde bir odadaydılar. Oda yarıya kadar tahtadan, yarıdan yukarı camdan yapılmıştı ve ön camın arkasındaki adamın elinde de yine kendi çemberi gibi bir çember vardı. Rüzgâr kararan soğuk suların yüzünü alt-üst ediyor, uğultularla vurup vurup üstlerinden geçiyor, deniz alttan girip tekneyi yukarı kaldırıyordu.

- Pen poyle hava cörmedum daaa. Ula uşağum, sizde da şans varmiş.

- Gemiye kadar gidebilecek miyiz, reis?

- Paa “Salih Reis” derler daaa. Ha pu penum cidemeyecegum cemi yoktur, pilesun. Fırtına-mırtına dinlemem pen. Sizi cemiye götürürum ha pu dişimnen-dırnağımnan.

- Rabbiyesir, velatüesir, rabbitemin bilhayır.

- Hiç korkma kız ninecan. Yaslan ceriye daaa.

- Geldik mi dersin reis?

- Celduk daaa. Celmasina celduk da, ha pu kaptan almış merdivani okari. Pakalum nasıl pineceksunuz.

- Ne yani, bindirmez mi yoksa?

- Pindirmez pindirmez. Tam yarım saat gecikmişsunuz.

Hikmet Çocuk hiç beklemediği bir anda yanı başlarında beliren dev gibi gemiye baktı. En yukarıda, derin karanlıklarda pırıl pırıl parlayan dizi dizi ışıklar vardı. Kapkara kesilen göğe saldıran azgın sular geminin kararan gövdesine uluya uluya çarpıp durmaktaydılar. Çatananın burnunda ayakta duran adam, başını ve ellerini yukarıya kaldırmış, ışıklara doğru bağırmaya başlamıştı:

- Ula kaptaaan, ula uşağummm… Haçan niye almişsun merdivani okari?… Yolcu var daaa…

Dizi dizi ışıkların altına gelen bir adam hızla parmaklıkların dibine oturmuş, bacaklarını parmaklıkların aralarından dışarıya ve aşağıya sallandırmıştı ve kızgın el-kol hareketleriyle bağırıp durmaktaydı:

- Sen o yolcularını çatananla götürürsün Giresun ‘a artık… Trabzon ‘la Giresun arası ne kadarcık yol ki? Katlanıver bu zahmete ebenin hakkı için… Ben demir almak üzereyim, kör müsün? Bu saatte yolcu mu getirilir be?

- Ula paa galsa; pen cötürurum amma onlar citmazlar uşağum… İndir şo merdivani…

- Alınmış merdiven iner mi reis? Sen denizcisin, bilmiyor musun kuralları?

- Ula senun kuralun patsun… Cörmiy musun pu havayi?.. Cünduz geceye dondi… Cormiy musun ha pu denizi?.. Deniz Gayya Guyusi ‘na dondi… Ha pattuk ha patacayuk… İndur merdivani…

- İndirmemmm… Geciken çeker cezasını… Haftaya giderler artık Giresun ‘a… Ege Vapuru gelecek bir hafta sonra… Giresun kaçmıyor ya…

- Ula kaptan, ha pu adamlar memurdur senin cibi… İşine pir hafta gecikirse; asarlar puni, asarlar… Sen hele elini koy pi vijdanuna…

Yukarıdaki öfkeli ses kesildi. Tekne bir süre daha kararan sularda kalkıp kalkıp indi. Sonra yukarıdaki ses tekrar duyuldu:

- İp merdiven atacağım aşağıya reis…

- Ula ip merdivan olur mi? Çüçük uşak var, kari var, yaşli kari var… Pi tek ha bu memur heriftir…

- Anlamam… Alınmış merdiven inmez… Ya ip merdivenden çıksınlar, ya da defolup gitsinler…

- Ula kaptan, düşerler daaa…

- Düşmezler; siz aşağıdan göz-kulak olursunuz…

- Par ipi da halat at, açılmayalum vapurdan…

- Atalım…

Bir-iki dakika sonra aşağıya bir halat atıldı. Ayaktaki adamla yanına gelen içerideki adam halatı çatananın bir yerlerine bağladılar. Sonra adamlardan biri Hikmet Çocuk ‘a uzandı:

- Ula uşak. Dedi. Pen şimdi alacağum seni sirtıma. Sen sarılacağsın poynuma simsiki. Pen çıkaracağum seni pu ip merdivandan okari.

- Aman reis, gözünü seveyim; düşer-müşer…

- Hiç pi poh olmaz…

Hikmet Çocuk olanlardan hiçbir şey anlamadığı için korkuyordu. Zaten korkup korkmadığını sorsalar; vereceği ilk yanıt, korkmadığı olacaktı. Zira o, Erzurum ‘luydu. O Dadaş ‘tı. Dadaşlar hiçbir şeyden korkmazlardı. Daha ilk anda adamın sırtına binmiş, kollarını boynuna, bacaklarını da beline sımsıkı sarıp dolamıştı bile. Bir ara yukarı, daha yukarı, daha daha yukarı ve en yukarı tırmanmaya başladıklarını sezinledi. Yukarıdaki o dizi dizi ışıklar kendisine yaklaşmışlardı ama aşağısı sanki gece gibiydi ve artık aşağıda olup biteni göremiyordu. Parmaklıklara yaslanmış bir insan kalabalığı kendisine tepeden bakıyordu. Sırtına bindiği adam elleriyle bir yerlere tutunmuştu ve birilerine seslenip durmaktaydı:

- Alın ha pu uşağu daaa… Pen nenayi cetireyim…

Hikmet Çocuk, birkaç elin kendisini ellerinden ve kollarından kavradığını, çekerek adamın sırtından aldığını fark etti ve kendisini ışıklar altındaki bir insan kalabalığının arasında buldu. Çevresi bir anda, kendisine bir şeyler uzatan, üstünü-başını, başlığını düzelten, meraklı ve sevecen insanlarla dolmuştu. Sonraki dakikalarda beybasına, anasına, böyganasına kavuşması hiç de zor olmadı. Birtakım basamaklardan indiklerini, her yanı kapalı, az aydınlık fakat sıcak bir yere girdiklerini gördü. Her şeyi merak ettiği ve sürekli olarak sorular sorduğu için, oraya “Ambar” dendiğini hemen öğrendi.

Geminin ambarında insanlarla yükler bir aradaydı. Yüklerin aralarında, üstlerinde, çıplak taban tahtalarında, loş diplerde-köşelerde insanlar oturmaktaydı. Birlerlerden birtakım çalgı sesleri geliyor, elele tutuşmuş birtakım adamlar, ayaklarını yerlere vura vura, yerden havalana havalana oyunlar oynuyorlardı. Bir köşede başörtülü, atkılı, peştemallı bir kadın, ayakta öne eğilmiş kusuyordu. Ambarda insanın burun deliklerini zorlayan keskin bir elma kokusu vardı. Önce böyganası, sonra anası, daha sonra beybası, en sonra da kendisi kusmaya başladılar.

- Naime, anam kalsın, bizler güverteye çıkalım biraz. Hava alırsak; açılırız belki. Deniz çok dalgalı. Gündüzü geceye çevirdi. Midelerimiz onun için bulandı. Sonra ben sizi ambara getirir, anamı güverteye çıkarırım.

- Ben de geleyim oğul. Tek başıma kalamam burada.

- Sen de gelirsen yüklerimize kim göz-kulak olacak anacan?

- Bir şey olmaz onlara. Olan bize oluyor.

Hep birlikte basamaklardan yukarı çıktılar. Yukarısı tavansızdı. Soğuk ve ıslak bir rüzgâr geminin üstünde esiyor, soğuk insanın kemiklerine kemiklerine işliyor, vakit gündüz olduğu halde, dizi dizi ışıklardan ötesi karanlıkta kalıyordu. Güverte bomboştu ve kendilerinden başka kimsecikler yoktu. Ana, korumak amacıyla arkadan ellerini uzatmış üşüyen yüzünü sıcacık avuçlarının arasına almıştı. Beyba sigara yakmaya çalışıyor fakat esen rüzgârda bunu başaramıyor, o koşullar altında bile onun bu başarısızlığı Hikmet Çocuk ‘ta şaşkınlıklar uyandırıyordu. Böygananın eski dudakları yine dualıydı ve rüzgârın uçurmaya çalıştığı başörtüsünü elleriyle korumaktaydı.

Rüzgâra ve soğuğa fazla dayanamadıklarından canlarını yeniden ambarın sıcaklığına attılar.

Ne kadar yatıldı, kalkıldı, güverteye çıkıldı, ambara inildi, neler yendi içildi, ne kadar kusuldu ve gemide ne kadar kalındı, Hikmet Çocuk bunları hiç bilemedi. Fakat çok az şeyler bilerek bindiği gemiden çok çok bir şeyler öğrenerek günün birinde Giresun ‘a indi.

Giresun kendisini yeşilliklerle karşılamaya çıkmıştı. Doğu yeşildi, batı yeşildi, kuzey yeşildi, güney yeşildi. Gök yeşil, yer yeşil, deniz yeşildi. Yemyeşil otların ve yaprakların aralarında kertenkeleler Keloğlan Keloğlan gezinmekte, böcekler cin cin dolaşmakta, kelebekler melek melek uçuşmakta, kuşlar bülbül bülbül ötüşmekteydi. Deniz Giresun ‘da “Masmavideniz” değildi, “Yaprakrengideniz” di., “Otrengideniz” di, “Çimenrengideniz” di, “Yemyeşildeniz” di. Beyba, “Masmavideniz” le “Yemyeşildeniz” in her ikisinin de “Karadeniz” olduklarını söylediği halde, Hikmet Çocuk ‘un buna hiç de inanası gelmiyordu. Karın-kışın çocuğu, yeşilin-sıcağın karşısında şaşkına dönmüştü. Kuşlar dallarda değil gözlerinde geziniyor, yapraklar arasında değil, yüreğinin ta içinde ötüyordu. Salt gözleri var mı diye bir kuşu yakından görebilmek için Tanrı ‘ya sessiz yakarışlarla yalvaran başka bir kimse var mıydı dünyada, Hikmet Çocuk ‘tan öte? Otele girmek bile istemiyordu. Elleri büyük adamlar gibi arkasında, başı sigara dumanları gibi havalardaydı. Ve denizin kıyısında özgürce dolaşmaktaydı. Deniz nasıl da bir kalabalıktı, uuuuuh. İrili-ufaklı sandallar kıyıdan uzaklarda demir atmış olan bir-iki geminin çevresini kuşatmıştı. Görüp anlayabildiği kadarıyla; bunlar gemidekilere bir şeyler satıyorlardı. Gemidekiler de onlara, her iki yanlarında parlak parlak gözleri olan balıklardan veriyor olmalıydılar. Gözleri, her takıldığı yerde karın beyazlığını, rüzgârın soğuk ıslıklarını arıyor fakat yeşillikten, yeşillikten, yeşillikten başka bir şey bulamıyordu. Mavilikler, yeşillikler, denizler ve gemiler onu büyük adam yapmıştı. Erzurum ‘daki arkadaşlarından hiçbirinin kendisi kadar bilgili, kendisi kadar görgülü olmadıklarından emindi. Ne çok şey görmüş, ne çok şey yaşamış, ne çok şey öğrenmişti. Onun bildiklerini bilebilmeleri için hele daha kırk fırın ekmek yemeleri gerekirdi.

baba

Hayrettin TAYLAN

İçi içlenmiş sayıklamanın sayacı gibiydi bakışların
Aklın durduğu anların elektriği oldun
Bir çarpma, sende kalakalma sinerjisiydin ölmeden önce
Hazların azında azalmaktı sevi diyarına
Ruhumun Konfüçyüs’ ü aşk yoksa yok neyin aşkı
Bu neydi peki içimde mitik permaları sonsuz kılan
Neydi yürek sızımla çalınan ney
Aşk meleklerin ellerinde bir defter adını yazdılar yazgıma
Bu son bakışın değildi
Kevser Kevser akan gözyaşlarına kadardı her şey
Kıyamet günü bir gidişin sıratında atıldım sensizliğin cehennemine

Neydi günahımdan çalınan neydi
Günah sayılsın, aşk sayılsın ben sayılsın aşkımıza
Ateş değildi yakan beni yok eden sensizlikti
Adını cehennemin dibine bile yazdım silemez ayrılık ateşi
Kendimden geçtiğim geçilmez günlerin kül üstündeyim
Seni yazdım dumanlara bir esin sildi bir sesin bildi bensizliği

Geriye kalan, kalmazlığın kavisidir gülüm
Senle olmam, sensiz olmanın güneşten öncesidir
Benim için fark, senin için terk
Çekip gitsen de sende ki sen ben eder bu aşka
Ben sende kaldım, ben aşkta kaldım dünya ne yazar

Hayrettin TAYLAN

Saniyelik Huzurlar

Bir Esintili Kusluk Vakti

Uzanmışım bir akşam vakti eski sırasına bir parkın,

Sıra seninle oturduğumuz sıra,

Bir bilsen ki; ne kadar eskimiş, ne kadar yıllanmış,

Ben ne kadar yeniyim, ne kadar körpe,

Anadan yeni doğmuşlar misali.

Yıldızlar yapraklar arasına sinmiş başımda,

Gökte ay-may yok, ne rüzgâr, ne bulut,

Ortada bir emektar sıra, bir yeni ben, bir eski sen,

Senin yerinde sen gel otur

İstersen.

Saniyelik huzurlar içindeyim anam-babam,

Uzatmışım ayaklarımı evrenin dört bir yanına,

Dört keçili köylüler misali gurur içinde,

Hayal de olsa; sen varsın yanımda,

Sen varsın, yıldızlarım var, yapraklarım var,

Sıram-mıram var.

Dünüm de gelip bugünüme oturmuş seninle birlik,

Bundan başka ne isterim lütuf olarak Tanrı ‘dan,

Hayalini eksik etmedikçe

Yanımdan?

Varsın köpürsün, varsın şahlansın denizler

Üstüme üstüme gelmek için,

Varsın üstüme gökler yıkılsın, yıkılabildiğince,

Varsın yarılsın yerler altımda depremlerle,

Bürünsün bürünebildiği kadar karanlıklara evrenim,

Ne güneşim kalsın, ne ayım, ne yıldızlarım,

Hiçbir şey bozamaz bu saniyelik huzurumu,

İşte sana böyle arzeyliyorum

Durumu.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003)‘ nun

BİR ESİNTİLİ KUŞLUK VAKTİ isimli Serbest Şiirler’ inden > 33 -34/100)

Mermer Melek

islakRuzgarlar

Deniz güneş altında bezendikçe pullarla
Adını dalgalara işlesem altınlarla,
Yaşasa senin adın sularda asırlarla
Ben tükenip çürüsem, baki kalan sen olsan.

Seni bir heykel gibi oysam mermer üstüne,
Aşkımı kitap gibi tutuştursam eline,
Tanrım bir de can verse o mermerden diline,
Ben tükenip çürüsem, baki kalan sen olsan.

İşlesem fildişine yüzünü örnek gibi,
Mermerde soluk alsan bir küçük bebek gibi,
Asırlarca yaşasan bir mermer melek gibi,
Ben tükenip çürüsem, baki kalan sen olsan.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003)’ nun

ISLAK RÜZGÂRLAR isimli Hece Şiirler’ inden > 32 -33/100)

Yapayalnız Kalmışsın

islakRuzgarlar

Benim kadar yanmadın,
Yine de bırakmadın,
Sağ ol, uzaklaşmadın,
Eh eh eh eh, eh eh eh,

Neden bu direnişler?
Söz verip gelmeyişler?
Neden ara verişler?
Uf uf uf uf, uf uf uf,

Duydum ki daralmışsın,
Yapayalnız kalmışsın,
Hıçkırıp ağlamışsın,
Vah vah vah vah, vah vah vah,

Gün olup geleceksin,
Sevdayı göreceksin,
Gördükçe seveceksin,
Oh oh oh oh, oh oh oh,

Aşkı herkes öğrendi,
Yüreğin öğrenmedi,
İnan sabrım tükendi,
Of of of of, of of of.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003)’ nun

ISLAK RÜZGÂRLAR isimli Hece Şiirler ‘inden  > 30 -31/100)

Çikolata

cikolata

İçinizde çikolata sevmeyen var mı?

Bayramların gözdesi olan çikolata bazen kız istemeye, bazen çocukları sevindirme yarar oysa büyükler de çikolatayı çok sever. Alışveriş merkezlerinde görmüşsünüzdür sıcacık akan çikolatayı ve görünüşü bile insanı mest eder. Sadece kokusuyla mutluluk hormonu endorfini harekete geçiren çikolata, damağımızda yavaş yavaş erirken, insanı farklı hazlara sürüklüyor. Evde çikolata yapanlar olduğunu da duydum ama benim buna hiç cesaretim olmadı.

Çikolatanın faydalarını da öğrendikten sonra içeriğini merak ediyordum. Benim gibi meraklı olanlara çikolatanın içeriği ve yapılışı hakkında bilgi vermek de yediğim çikolatalara karşı sorumluluğum olsun.

Kakao taneleri Theobromacacao ağacı için en elverişli bölge olan ekvator kuşağındaki Batı Afrika, Batı Hint adaları ve Güney Amerika’da yetişir. Yeterli olgunluğa eriştiğinde tohumlar hasat edilir. Hasattan sonra yapılan mayalama ve kurutma aşamalarını modern üretim takip eder.
 Modern Üretim:
·          Kakao taneleri yabancı maddelerden temizlenir.
·          Dış kabuğu kurutulur ve tadının zenginleşmesi için kavrulur.
·          Kabukları, tanelerin yenilir iç kısımlarından savrularak ayrılır.
·          Harmanlama tadı etkileyen en önemli aşamalardan biridir. Burada keskin, güçlü ve yumuşak kakao tanelerinin oranları dikkatlice belirlenir.
·          Kakao tanelerinin iç kısımları ezilir ve belirli kalibrasyona getirilmesi için öğütülür.
·          Ezilmiş çikolata likörünün (burada likör, sıvı çikolata bazı için kullanılan teknik bir terimdir) daha sonraki işlenmesi, onun kakao tozu veya yenecek çikolata üretimi için kullanılıp kullanılamayacağına bağlıdır. Kakao tozu üretilecekse bir sonraki aşama kakao yağının çikolata liköründen ayrılmasıdır.
·          Oluşan çikolata hamuru, her biri bir öncekinin dönme hızından daha fazla olan merdanelerde ezilerek belirli bir inceliğe getirilir.
·          Daha lezzetli olması ve yüzeyinin pürüzsüz hale getirilmesi için özel olarak kullanılan makinalarda çalkalanır. Bu işleme (Conching) konçlama denir ve bu işlem ne kadar uzatılırsa çikolatanın kalitesi de o oranda artar. En iyi kalite çikolata üretmek için bu süre bir haftaya kadar uzatılabilir.
·          Konçlama biter bitmez kaynatıcılar kullanılarak çikolata ısıtılır ve sıvı kıvama getirilir. Bu sıvı kalacak şekilde soğutulması işlemine Temperleme denir. Temperleme, belirli bir hızdaki soğutmayı gerçekleştirerek, kakao yağının eşit dağılımını sağlar.
·          Sıvı kalacak şekilde soğutulan çikolata kalıplara dökülür. Mamul çikolatayı kalıplardan çıkarmak için kalıp biraz ısıtılır.

Çikolatanın Formülü

Kaliteli Çikolatanın Formülü:
% 56–70 kakao kuru maddesi, % 31 kakao yağı, % 29–43 şeker, % 1 lecitin ve saf vanilya özütü.
Seri Üretilmiş Sütlü Çikolatanın Formülü:
% 11 kakao kuru maddesi, % 3 bitkisel yağ, % 20 süt solids, % 65 şeker, % 1 lecitin ve sentetik vanilin.

Limon Suyu ve Sarımsak Mucizesi

SARMISAK

Sarımsak ve soğanın faydalarını doktorlarımız sürekli söylüyor. Şimdi de sarımsak ile ilgili böyle bir haber var sizler bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

2 Litre limon suyu, 40 diş soyulmuş ve ezilmiş sarımsak, ağzı sıkı kapanan koyu renkli veya üzeri kâğıtla kapatılmış bir kavanoz lazım. Limonların suyunu iyice sıkıp kavanoza doldurunuz, soyulmuş 40 diş orta boy sarımsağı yıkamadan ve ezerek limonun içine atıp kavanozun kapağını kapatıyoruz. 25 gün boyunca normal ılık bir yerde saklanıp her gün çalkanacak, (sarımsaklar iyice erimiş olacak) 25 gün sonra kavanozu açıp her sabah aç karnına yarım veya içebiliyorsa bir çay bardağı içiyoruz kavanoz bitene kadar içilecek. Kapağı hep kapalı olacak, kavanoza asla su, şeker v.b. karıştırılmayacak ancak çay bardağına aldığınız kısmını dilersek sulandırarak içebiliyoruz. Bunu içtikten sonra en az yarım saat bir şey yiyip içilmeyecek, yarım saat geçtikten sonra kahvaltı yapılacak mümkünse her sabah aynı saatte içilecek.

% 100 Kanıtlanmış Yararları

 

1-Tüm damar iltihapları (vaskülir) tedavi ediyor, tıkanan damarları açıyor, damar sertliklerini ve hipertansiyonu önlüyor. 
2-Kollestrol ve lipidi düşürüyor, zararlı yağların yakılmasını sağlıyor, kilo verdiriyor (bazal metabolizmayı hızlandırıp yağların yakılmasını sağladığı için iştahı açıyor bu dönemde diyete dikkat etmek gerekiyor) şekeri düşürüyor, pankreasın yenilemesini sağlıyor. 
3-Böbrek ve safra taşlarını eritiyor idrar söktürüyor vücuttaki şişkinlik ve tüm dokulardan ödemi kaldırıyor. 
4-Helycobeacter pylori adlı ülser mikrobunu öldürerek mide ve oniki parmak bağırsağı ülserinin kesin tedavisini yapıyor.
5-Tüm romatizmal iltihabı önleyip, her tür romatizmal ağrıları dindiriyor, kireçlenmeyi önlüyor, eklem düzeylerinin yenilenmesini sağlıyor her türlü ağrıyı kesiyor. 
6-Beyin hücreleri ve tüm sinir sistemlerinin yenilenmesini sağlıyor,
sinirdeki aksiyon potansiyelini düzenleyip ileri-refleks hızını
artırıyor, felçlere ve Vertigo’da fayda veriyor.
7-Vücudun bağışıklık sistemini son derece kuvvetlendiriyor ve her türlü alerjiyi özellikle damarsal kökenli ve strese bağlı cilt alerjilerini kökünden kesiyor, kansere karış tüm vücudu koruyor.

Not: İlacı hazırlayanın babasının koroner by-pass ile üç damarı değişecekken bu ilaç sayesinde %100 tıkalı damarları açılmış ilaç hazırlandıktan sonra sarımsaklar erir, koku etrafa yayılmaz. Kullanan üç kişi ile görüştüm hep son derece memnun olduklarını adeta gençlik
iksiri olduğunu söylüyorlar. Bunu ilk defa Rus doktorlar bulmuş ve uygulamışlar şimdi ABD’de uygulanmaya başlamış, tıp da devrim yaratacağı söyleniyor ve sarımsak limon karışımından oluşan maddelerin kimyasal yapısı çözülmeye çalışılıyor.

Neden Terk Edildim?

Ejder

Hepimizin yaşamında inişler ve çıkışlar olmuştur. Bazen bizim terk ettiklerimiz bazen de bizi terk edenler olur. Terk edilmek için sevgili bile olmanız şart değildir. Arkadaş arkadaşını hatta dost dostunu terk eder ya da terk etmek zorunda kalır.

Terk ettiğimizde pek anlamayız ama terk edildiğimizde bizim de vaktinde terk ettiklerimizin hangi duygular içinde olduğunu anlarız değil mi? Hiç düşündünüz mü sizi bir zamanlar yakın olduğunun bir insandan koparan hareketiniz ya da sözleriniz nelerdi?

Bir insanı terk etmeye götüren ya da terk edilmesine sebep olan nedenleri bir bir bulalım ve sonsuza denk imha edelim istiyorum. Her ne kadar gidene pek dokunmasa da terk etmek de terk edilmek de istenen bir davranış değildir.

Tecrübe

metin0707

Hayatı görmüş, geçirmişsin

Yani tecrübelisin.

Kim bilir ne kadar çile çektin

Ne günler görüp, geçirdin.

 

Acı çektin ama

Şimdi olgun birisisin.

İster konuşmalarınla olsun

İster davranışlarınla

Sen her zaman dört dörtlük birisin.

 

Hiç kimse bilmez

Senin neler yaşadığını.

Hiç kimse anlayamaz

Senin duygularını

Ama her şeye rağmen

Ne kadar olgunsun insanlara karşı.

Hayat Bu

metin0707

Hayat bu

Yaşadığın her adım

Sorumluluk oluyor.

Hayat bu

Bazen hayat şartları

Ağır gelebiliyor.

Hayat bu

Bazen insan kendisiyle

Bazen gerçekler aynalara yansıyabiliyor.

Ne oldum, ne olacağım

Ve ne idim, ne oldum diyebiliyor

Dedirtiyor…

İşte hayat bu

Bazen olaylar

Sizin üstünüze gelebiliyor

Omuzlarına çöküyor

Bazen de vicdani bir duruma

Dönüşebiliyor sizi rahatsız edebiliyor

Hayat bu

Hayat bu…

Kendi ayaklarının üstünde

Durmak lazım

Yoksa kaybolursun

Kendi dünyanda

Yok olursun

Ne kadar çabalasan da

Bir faydası olmaz

Çünkü iş işten geçmiş olur

İşte hayat budur.

Bundan dolayı pişman olursun

Hayat kelimesi ile

Aşk kavramının arasında

Aslında hiçbir fark yoktur

Şimdi aşk kavramını inceleyelim.

Aşk demek; sevgidir

Aşk demek; mucizedir

Aşk demek; sürprizdir

Aşk demek; acı çekmektir

Ben hayatı da bu şekilde tanımlarım

Tek farkı

Aşk insanın eli ayağı titretir.

Sevdiğinin yanında

Bir de hayatın acısı farklıdır

Nasıl anlatsam

İnsanın yüreğini mahveder

Hayatın acısı ise

İnsanın her yerini kaplar

Üstüne ağırlığı çöker.

 

Hatamla Sev

metin0707

Hayallerim vardı 

Bir zamanlar

Seni sevdiğim

Seni gördüğüm

Gördüğüm an âşık olduğum

O an hayaller kurdum

İkimiz için

Her halinle

Her tavrınla etkiledin beni

Bunu biliyordun

Güzel sözlerinle

Etkileyici bakış tarzın

Beni yüreğimden sarstı

Yalnız bir tek sorunumuz vardı

Oda güvendi

Bence her aşkın

En önemli sorunuydu bu

İnsan dört dörtlük olsun

Her şey mükemmel olsun

Derler ama bu zamanda

Bu söz mümkün değil artık

En mükemmel insan olsan bile

Muhakkak bir hata yaparsın

Bu çok  doğal artık

Nede olsa insanız

Orhan Gencebay’ın şarkısı gibi

Hatasız kul olmaz

Hatamla sev beni.

Aradım Seni Her Yerde

Engelli yasamak

Uçurumun başındayım dün akşam
Sevgi ile aşk ile baktım bu dünyaya
Seni aradım sensizliğimde
Seni dinledim sessizliğimde
Tanrı ağlıyordu halime
Sen gülümsüyordun.

Dön Gel Yeter

metin0707

Bir tutkuydu benimkisi

Sesini duyduğum an

Kalbim yerinden fırlayacak gibi olurdu

Bir heyecandı

Mutluluğum umut kaynağıydı

Adını ansam yerimden fırlardım

Hani o bana şarkılar okuyup

O anki bakışın var ya

Hiç unutmadım sevgilim

Şimdi uzaktasın ama

Kalbim ruhum seninle daima

İnan ki birtanem

Geceleri uyku tutmak bilmiyor

Seni düşündükçe kalbim daralıyor

İçim bir tuhaf oluyor

Nasıl oluyor bu bilmem ama

Anladığım bir şu var ki

Seni kaybettiğim, ayrıldığım an

Gözyaşlarım yerinde durmadı

Şimdi ise

Bana yakın olduğun günleri

Anımsıyor ve o hatıralarla yaşıyorum

İnan ki birtanem seni çok seviyorum

Sen beni sevmesen bile

Sonsuza dek ben seni seveceğim

Dön gel bana birtanem

Dön gel yeter.

Farklıysanız

Melike Ayan

Farklıysanız; kendinize ve çevrenizdekilere karşı saygılısınız demektir.
Farklıysanız; olan bitenin ortasında kendi yerinizi biliyorsunuz demektir.
Farklıysanız; lidersiniz ve herkesin söyleyemediklerini söyleyebiliyorsunuz demektir.
Farklıysanız; takip ediliyor ama asla başkasını takip edip örnek almıyorsunuzdur.
Farklıysanız; bütün bunların farkında olarak en güzelini ortaya koymak için çalışıyorsunuz, laf olsun diye iş yapmıyorsunuz demektir.

Mor Soğan

morsogan
 

Genelde balık ve deniz mahsullü yiyeceklerde çiğ olarak tüketmeye alışık olduğumuz mor soğanın son günlerin revaçta olan salgını domuz gribi yani A grubu gribine birebir iyi geldiğini öğrendiğimden beri soğan tüketiyorum hala da gribe yakalanmadım…

Mor soğan için doğal antibiyotik de diyebiliriz gerçi grip ve grip diye adlandırılan türlerini bile antibiyotikler iyileştirmiyor ama doğal olan mor soğan hem lezzeti hem de güvenilirliği açısından iç rahatlığı ile tüketilebiliniyor. Hem hiçbir yan etkisi de yok.

Bu arada bir haberi de paylaşmak istiyorum mor soğanımızı kaptırmayalım. Her konuda çok uyanık olmalıyız.

Mor soğana Japon İlgisi

Japon Tarım Bakanlığı Erdek’in Ballıpınar Köyünde yetiştirilen mor soğanı mercek altına aldı. Mor soğanın Japonya’da yetiştirildiğini ancak köylerinde üretilen kadar lezzetli ve uzun süre dayanıklı olmadığını dile getiren Ballıpınar Köyü Muhtarı Hasan Aşıcı, “Köyümüzde üretilen mor soğanın bu özelliğini duyan Japon Tarım Bakanlığına bağlı uzmanlar soğan tarlalarından numuneler alarak köyümüzden ayrıldılar” dedi.

Japon Tarım bakanlığının üretim fazlası olan mor soğanın Türkiye genelinde pazarlanması yönünde bir çalışma başlattığını ancak köylerinde üretilen mor soğandan dolayı pazarlama sıkıntıları yaşadığını kaydeden Aşçı, “Japon yetkililer bize gelip kendi ürettikleri mor soğanları ekmemiz konusunda talepte bulundu biz bu talebi kabul etmedik. Ancak Ankara Polatlı’da üreticilerimizin Japon mor soğanlarını ürettiklerini üzülerek öğrendik” şeklinde konuştu.

Köylerinde yaklaşık olarak 10 bin dönüm alanda mor soğan üretimi yapıldığını açıklayan Aşıcı, “Mor soğan özellikle büyük şehirlerdeki restoranlar tarafından tercih edilmektedir. Vatandaşlarımızdan da son yıllarda ciddi talepler gelmektedir. Ancak köyümüzün coğrafi yapısı nedeniyle 10 bin dönüm alanın üzerinde mor soğan üretimi yapamıyoruz. Köyümüze ait olan mor soğanın başkaları tarafından sahiplenilmesi için sanayi bakanlığına marka tescil için müracaatta bulunduk” dedi.

Haberin Kaynağı: İlk haber Gazetesi

Dilek ve Aşk

metin0707

Geceleri gökyüzüne bakar

Ayın parıltısını izlerim.

Gökyüzündeki yıldızlara bakar

İçimden dilek dilerim.

Hep seni özler

Seni beklerim.

Sen gelmezsen eğer

Kaderime küserim.

Sensiz geçmiyor zaman

Sana olan aşkımı anlasana.

Yeter bu kadar ayrılık

Artık dön bana.

Sen olmazsan

Ben yaşayamam.

Bu kadar ayrılığa dayanamam

Ne olur geri dön bana.

Aşk ve Duygu

metin0707

Seninle olduğum andan beri

Bütün sıkıntımı unuttum.

Senin bana olan bakışınla

Yüreğimde sımsıcak sevgi oluştu.

Hislerim güçlendi

İnsanlara bakış açım değişti.

Seni sevdikten sonra

Benim hayatım değişti.

Mutluluğu sende buldum

İçimdeki duygu huzura kavuştu.

O kapkaranlık dünyam

Senin sayende ışık buldu.

Kara Sevda

metin0707

Bir ömür geçti

Seni görene kadar

Yıllar boyunca seni sevdim

Ta ki ölene kadar

Bu sevdanın özlemini çektim

Seninle buluşana kadar

Hep seni sevdim, seveceğim

Ta ki ölünceye kadar…

Bir Yolcunun Ardından

zuleyha selcuk

Zaman yürüyordu kimseye hesap vermeden ve yürüyecekti ölümün merhaba dediği yerden…
Bir ilkbahar güzeldi bu kasabada, bir de sonbahar. İnsanlar bahar gelince bir başka mutlulukta bulurdu kendilerini. Herkes hayatı için yeni planlar yapar ve işe koyulurdu. Memlekete bahar gelmiş, yağmur toprağa hasretini gidermek için yeryüzüne koşuyordu. Toprak bereketlenmiş, güneş gökkuşağına gülümsüyordu. Bu yıl borçlar bitecekti ve rahat edecekti babalar. Gurbet yolcuları birer birer dönüyordu. Gün bu gündü… Mevsim bahar olmuştu ve toprak büyük bir sabırsızlıkla sahiplerini beklemekteydi…

İşte bu toprak kokan kasabada yaşayan Yüksel de geri dönmüştü. Her yıl şehre giderdi Yüksel. Giderdi gitmesine ama ayrılık ağır gelirdi yorgun ve yoksul yüreğine… Eşini özlerdi, oğlu Murat’ını özlerdi, hele biricik kızı Meryem düşünce aklına sığmaz olurdu hayalleriyle bu koca şehre… Meryem bu sene altı yaşına girmişti. Babasının ilk gözağrısı Meryem, düşlerinin en güzel prensesiydi. Umuduydu en dibe vurduğu zaman. Meryem’in sevgisinden arta kalan her şey ekmek kavgası ayakta kalma çabasıydı…

Bu dönüşü çok farklı olmuştu. Eşi ve oğluna birkaç hediye almıştı. Fakat Meryem’e bir haftalık kazancını harcamıştı. Onu mutlu görmek unutturacaktı her gece uykusunu bölen borçlarını. Kızını giydirip sokağa çıkarmıştı. Birlikte birkaç resim çekildiler. Çok mutluydu; kızı en güzel ayakkabılarla kasabanın toprak yollarında dolaşıyordu. Eteğinin tülleri en hafif rüzgârda bile sallanıyordu. Yürüyüşü bile güzelleşmişti babasının gözünde. İpeğe benzettiği saçları kurdeleli tokalarla genç kızları bile kıskandırıyordu. Bu bahar hepsi mutluydu. Eşinin mutluluğu daha başkaydı, kocası yuvasına dönmüştü. Tarlaları ekilecek, hasat zamanı yüzleri bir kez daha gülecekti. Haber gönderen alacaklılar belki susacaktı. Sonra Meryem okula başlayacaktı. Hayat güzeldi ve daha güzel olacaktı.
Geçen günler Yüksel ve eşinin hayallerini bir bir siliyordu. Zaman değildi elbette suçlu olan ama geçiyordu işte ve yaklaşıyordu ipin kopacağı an… Evde yolunda gitmeyen işler yüzünden, paralarını isteyen alacaklılar yüzünden, Yüksel’in birtakım borçlarını eşinden gizlemesi yüzünden tartışmalar başlamıştı bile. Her kavga bir öncekinden daha kırıcı oluyordu. Meryem köşelere çekilir olmuştu. Babası artık çok uzaklarda değildi ama uzakta olduğu zamanlardan daha çok özlüyordu babasını… Her akşam kucağına oturup, öpücükleriyle sevgisini tattığı babasını artık odanın bir köşesinden izliyordu. Henüz yaşı küçüktü fakat yüreğinden taşan buruk duyguları beraberinde onarılması zor yaralar açıyordu. Hüzünlenen gözleri hep dolu dolu bakıyordu. Bahar bulutları gibiydi. Olmadık anlarda düşüyordu damlalar babasının öpüşüne hasret yanaklarından. Geceler onun için bir sığınak olmuştu sanki hıçkırıkları geceyi delen ok gibiydi.

Evin huzuru iyice bozulmuş, herkes Yüksel’den bir şeyler bekler olmuştu. Yüksel artık ne yapacağını bilmez haldeydi. Meryem’in yüreğini titreten bakışları bile umut vermiyordu. Sanki hayat kayboluyordu kimsesiz bakışlarında ve her şey yabancıydı kendisine. Dostsuzdu, azgın denizlerde sığınacak bir liman arayan kaptansız gemi gibiydi. Anlamıyordu, nasıl olmuştu bütün bunlar? Sevgiler biter miydi? Sevdiği insanlar birer birer terk eder miydi onu kaderine? Her şey maddeden mi ibaretti? Hiç mi değeri yoktu yaşanan günlerin? Bir türlü anlamıyordu.
Sonunda mart ayının o yağmurlu günü olanlar oldu. Son kavgada son cümleler söylendi. Yüksel artık sona geldiğini hissediyordu. Olanlara dayanacak güç bulamıyordu içinde. Susmuştu en fazla konuşması gereken anında… Susmak ölümü müydü yoksa en güzel başlangıcı mı olacaktı bilmiyordu. Meryem babasının bu garip halini bir türlü anlamıyordu. Küçücük yüreğini babasının bu haline duyduğu üzüntü içten içe kemiriyordu. Her gece dua ediyordu gözyaşları içerisinde. Keşke babası eskisi gibi mutlu olabilse, keşke annesi eskiden olduğu gibi Meryem’le şakalaşıp oyun oynasa diye. Meryem bu düşünceler içerisindeyken, babasına göz ucuyla baktı. Aynı yerde sessizliğe gömülmüş birşeyler fısıldıyordu ağırdan.
Biraz sonra kalktı Yüksel. Yüzündeki o garip ve çaresiz ifadeyle kapıya doğru yürüdü ağır ağır… Karanlıktı sokaklar ve zaman sessiz sedasız akar olmuştu. Ayakları çamura bulaşmış olduğu halde saatlerce dolaştı sokaklarda. Yağmur bile kendisine öfkelenmiş gibi hissediyordu, hızla yürüyüp uzaklaşmak istiyordu her şeyden. Kaçmak istiyordu kendinden bile. Ancak bu kaçışı engelleyen birşeyler vardı sanki. Bazen o hızlı ve anlamsız yürüyüşüne ara veriyor, etrafına uzun uzadıya baktıktan sonra birşey hatırlıyormuş gibi tekrar devam ediyordu yürüyüşüne. Bu hali ne kadar daha devam ederdi hiç bilmiyordu. Zaten düşünmekte istemiyordu halini, hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Yapmak istediği tek şey böyle anlamsızca yürümekti. Zamanın hangi dilimindeydi bilemiyordu. Tekrar eve dönmüştü sabah oldu diyerek ama zaman onun için hep aynı durakta bekliyordu artık! Prensesinin günlerce öpmediği yanağını bir öpücükle okşadı ve gitti…
Bir saat sonra yürekleri dağlayan feryatlar koptu kasabanın hüzne bulanmış evinden…
Yüksel bıynuna ipi geçirip kendini kendini yağan yağmurlarla birlikte. Zaman kimseye hesap vermeden yürümüştü. Yüksel de öylece hesap vermeden gitti ölümün merhaba dediği yere. Meryem’in gözleri bir noktaya takılıp kalmıştı.
”Zaman gözlerinde durdu. Onunla yok olan zamanlara mı inattı bu kaçış? Zaman o varken bir yudum suydu. Onsuz uzayan saniyelere mi inattı bu kaçış? Şimdi su zamanlara muhtaçtı. Zira onsuz geçmezdi bu bahar… Zira bu son makam söylenirken nasıl muhabbet duyacaktı onsuz baharlara. Zamandan kaçışı nereyeydi ve nereye kadar özleyecekti onun bahar gözlerini? Kim anlayacaktı zamanda yenilgisini? Bu zamansız yenilgiydi ve çocuk yüreğine ağır gelirdi bu son makam! Oysa dilinde öyle bir şarkı olacaktı ki; zamanından önce varacaktı menzile. İçinin hüznü zamanla birlikte yürürken şaşırtacaktı ateşleri İbrahim misali.

Şimdi sonbahardı… Suskundu… Suskunluğunun acısı ağıtlara çarpıp yakıyordu çocuk yüreğini. Şimdi babası sonsuz uzakta, eylülde düşen bir yapraktı. Şimdi zaman eylüldü. Kaçıncı gecenin hüznü dokunmuştu yüreğine ve hangi sokak lambasında haykıracaktı sessizliğe? Şimdi kuyulardaki karanlık yorganı oldu. Şimdi uykular düşman, gözler eylül, gözyaşları hazan… Şimdi matemler yağıyordu yüreğine. Ölmek ne demekti? Ne kadar sürecekti? Belki gelecek bahar yine babasının dönüşünü bekleyecekti… Sahi bu ölüm anı ne kadar sürecekti? Bu tatsız oyun bitmeyecek miydi yoksa? Ama babası gelmeliydi, geri dönmeliydi. Böyle gitmek yakışmazdı ona… Nemli gözlerin vedasını mutlu dönüşler silecekti.”
Şimdi Meryem’in gözlerindeydi babasının boynundaki ip, tavandan asılışı, hareketsizce yere uzatılışı… Boynundaki morluk, açılmayan gözler ve toprakta kayboluş…

(Sada Kültür ve Edebiyat Dergisi) 2007

Züleyha SELÇUK

Tutkulu Bir Sevda

metin0707

Yüreğimde bir tutku alev alev

Sen gözlerine bakarken

O sımsıcacık nefesini tenimde hissederken

İçim titrer dudaklarından ismimi okurken

Kalbimi sana vermişim ben.

 
Tiryakin olmuşum sana olan her özlemimde

Hayranım senin aklına, gülüşüne, yüreğine ve her şeyine

En büyük tutkum sensin sevgilim bunu bil yeter

Hiç aklımdan çıkmıyor sözlerin.

 

Her anım, her günüm sensiz geçmek bilmiyor

Senin adın dilimden ve yüreğimden silinmiyor

Hayalin gözümün önünden gitmiyor

Seni özlediğim her dakika resmine bakıp dertleşiyorum.

 

Yeter artık ey deli gönlüm

Hasretine dayanılmıyor,

Yaktın yüreğimi, erittin

Bu hayat sensiz olmuyor.

Bekletme

islakRuzgarlar

Karların arasında, beyazlardayım,
Güneşe direnen ayazlardayım,
Bazen pencerede, pervazlardayım,
Bekletme bu ıssız yerlerde beni.

Kızaklar geçiyor karlar üstünde,
Atlar yorgun argın kırbaç önünde,
Ovalar geceye büründüğünde
Bekletme bu ıssız yerlerde beni.

Bağlanmış isem de bu ıssız yere,
Kalbim her saniye gelmek üzere,
İnsan el atmaz mı tükenmişlere?
Bekletme bu ıssız yerlerde beni.

Erit bu buzları, erit bu karı,
Gülşenlere çevir karlı yolları,
İster yak, ister yık yüce dağları,
Bekletme bu ıssız yerlerde beni.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003)’ nun

ISLAK RÜZGÂRLAR isimli Hece Şiirler’ inden  > 28 -29/100)

Geleceksen

islakRuzgarlar

Geleceksen bugün gel, yarın belki geç olur,
Bir tek anlık gecikme bazen en büyük hata.
Ömür hep kısalırken beklemesi güç olur,
Gönlüm isyankâr oldu her sabrıma adeta.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003)’ nun

ISLAK RÜZGÂRLAR isimli Hece Şiirler’ inden > 27 -27/100

Tek Hece ( Aşk )

Beni Sevmeni İstiyorum
Seninle buluşmamız ne kadar zor olsa da,
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.
Beş dakika baş başa kalmamız suç olsa da
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.
Çağırsam bile gelme,yorulma ne olursun,
Sen üzülme,incinme,kırılma ne olursun,
Beni yanlış anlama,darılma ne olursun,
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.
Bir gün bensiz kalsan da benimle yaşamanı,
Aşkımın değerini sır gibi taşımanı,
Nemli bakışlarınla resmimi okşamanı
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.
Senden tek dileğim var,özel imtiyaz değil,
Kulun başka bir kula ibadeti farz değil,
Haşa! Yaratan gibi beş vakit namaz değil,
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.
Cemal Safi

Beni Sevmeni İstiyorum

Seninle buluşmamız ne kadar zor olsa da,

Senden sadece beni sevmeni istiyorum.

Beş dakika baş başa kalmamız suç olsa da

Senden sadece beni sevmeni istiyorum.

Çağırsam bile gelme, yorulma ne olursun,

Sen üzülme, incinme, kırılma ne olursun,

Beni yanlış anlama, darılma ne olursun,

Senden sadece beni sevmeni istiyorum.

Bir gün bensiz kalsan da benimle yaşamanı,

Aşkımın değerini sır gibi taşımanı,

Nemli bakışlarınla resmimi okşamanı

Senden sadece beni sevmeni istiyorum.

Senden tek dileğim var, özel imtiyaz değil,

Kulun başka bir kula ibadeti farz değil,

Haşa! Yaratan gibi beş vakit namaz değil,

Senden sadece beni sevmeni istiyorum.

Cemal Safi

Kandırma

1e1

Işıkları söndür, gel yanıma üşüyorum işte anlasana
Bak kaç yangın söndürdüm, küllerine bulandım
İs kokusunu alıyor musun?

Bu kadar çok bekletme
Baharlar gelecek diye avutma
Ömrüm sonbahara ererken yeni doğuşlar mı yaşayacağım?

Hırpalandım yollarda,
Azık niyetine içime attım acı sözleri
Artık dindirmek için bu yangını yollarına baktırma!

Tal

Dünyada hiçbir şeyden çekmedim şu bilgisayara giren virüslerden çektiğim kadar. Her hafta mutlaka bir kere Windows Update yaparım. Bilgisayardan iyi anlayan bir yakınım sayesinde onun uyarı ve talimatlarınca kimden gelirse gelsin maillerin içindeki linklere de tıklamam ama yine de gelip bana bulaşır.

Geçenlerde bir sitede şu iletiyi okudum.

Arkadaşlar kullandığınız virüs programının işe yarayıp yaramadığını iki dakikada test edebilmenize olanak sağlayan çok basit bir yöntem aşağıdaki kodu yeni oluşturduğunuz bir metin belgesinin içerisine yapıştırın ve farklı kaydet diyerek uzantısını. Exe olarak değiştirin.

Bu ileti üzerine bilgisayardan iyi anlayan yakınımı aradım sen bu işe ne dersin, bilgisayarımdaki virüs programı işe yarıyor mu yaramıyor mu diye uygulanması söylenilen bu testi uygulayayım mı diye sordum. Aldığım cevap aynen şu oldu, “ Denemek istiyorsan sen bilirsin, meraklı bir insana deneme denilmez ama ben sana sonucunda neler olacağını söyleyeyim eğer şu an kullandığın virüs programın güncel değilse kendi bilgisayarına virüsü bu deneme sayesinde kendin sokmuş olacaksın.” Dedi.

Söyledikleri çok mantıklıydı ve ben o an soruyu sormadan önce bunu neden düşünemedim diye kendime kızdım. Bilgisayarın her şeyini bilmeye imkân yok belki ama bazı konularda da mantık yürüterek sonuca ulaşılabiliniyor.

Benim gibi meraklıların mantık boyutunda yeni edinimleri olması amacı ile başımdan geçen bu olayı paylaşmak istedim.

Tal

Santur Dillim

Yaka Rozeti

Bir uzun hava çalıyorsun ardımdan

Ağıt yakar gibi bakıyorsun gözlerime.

Hicran makamında bir edaya bürünmüşsün

Nihavent arıyorsun adımlarında.

Endişelenme sevdiğim

Henüz veda etmiyorum sana.

Yağdanlık

metin0707

İnsanlar günümüzde bir yerlere tutunabilmek amacı ile memursa üstlerine yalakalık ve ikiyüzlülük duygu sömürüsü yapıp kendilerini sevdirme yoluna gidiyor. Özel şirkette de durum değişmiyor yine aynı. Hâlbuki ne kadar aciz durumda oluyorlar farkında değiller. 

Benim başımdan geçen bir konuyu sizlerle kısaca yazarak paylaşmak isterim. Bir ilçeye yeni tayin edilmiştim ve orda tam ateşin ortasına düştüm. İlçede kaymakam ve savcı, hâkim birbirine ters düşmüş. Birbirleri hakkında bilgi toplayıp kendi bakanlıkları aracılığı ile diğer bakanlığa gönderiyorlardı. İlçe emniyet amiri beni odasına aldı. Buraya daha sen geleli bir hafta oldu ama seni adliyeye savcı koruması olarak vermeyi düşünüyorum dedi. Ertesi gün ben adliyede savcı koruması olarak yani ateşin ortasında göreve başladım.

Aradan çok geçmeden amir beni tekrar odasına aldı ve bana kaymakam beyin talimatı var adliyede savcı, hâkimler neler yapıyor sen bana ben de kaymakam, beye bildireceğim dedi. Ben olmaz ne size ne de kaymakama ben ispiyonculuk ve yalakalık yapmam, isterseniz hemen beni adliyeden alabilirsiniz dedim. Almadı ve benden de bir daha bilgi istemedi.

Fakat kaymakamla ters düştüm beni de hedefe aldı böylelikle kavgaya bende müdahil olmuş oldum. Bir gün kaymakam korumasını göndermiş beni istiyor, gittim, bana sen beni görünce elini cebinden çıkarmıyorsun diye çıkıştı tabii kasten yapıyor. Ben de sizi görünce elimi cebimden çıkarırım saygısızlık yapmam, sizin şahsınıza değil makama olduğundan diye cevap verdim. Bu sefer beni tehdit etti ayağını denk al sana göstereceğim dedi, bende zemin beton kaplı olduğu için benim ayaklarımın altında beton var elinizden geleni ardına koymayın dedim. Böylece sürtüşme sekiz ay sürdü ama bana boyun eğdiremedi.

Ben oradan tayinimi istedim il merkezine dilekçe verdiğimde dilekçenin altına soruşturma açılması üzerine emniyet amirliğine sevki uygundur diye yazıyordu. Adliyede dilekçeye beş tane fotokopi çektirdim ve dedim ki bu kaymakam böyle yaparak çok hata yaptı benim işime yarar bu soruşturma dedim. Orada benden altı yıl daha kıdemli emniyetçi arkadaşım vardı benim bu sözlerimi hemen amire yetiştirmiş, karakola gidip dilekçeyi amire buyurun tayin isteme dilekçeme soruşturma açacakmışsınız dediğimde, amir bana sen böyle demişsin neden sana bu soruşturmanın ne faydası olacak dedi. Ben de bekleyin görün dedim. Yalnız o memur arkadaşa da şunu söyledim, geldin amire yetiştirdin amir omuzlarına nesini astı, kıpkırmızı oldu bunu derken de amir yanımızdaydı.

Sonra Ankara’ya kendi dostuma telefon açtım kıyamet koptu. Ne soruşturma açabildi kaymakam ne de orda beni tutabildi. Bunu anlatmamın sebebi insanlar nokta kadar menfaat için virgül kadar eğilip duruyor. Kendilerini ve kişiliklerini ayaklar altına alıyor.