İlk Yolculuk – 2/2
Yazan Hikmet BarlıoğluKas 30

Dolaşırken birkaç satıcıyla karşılaştı ve tıpkı büyük adamlar gibi davranarak ve büyük adamlar yerine koyularak pazarlıklar ve alışverişler yaptı. Kalmaya başladıkları yeni otellerine, iki eliyle ancak taşıyabildiği, topu topu iki kırtışlı kuruşa alınmış iri bir sepet elmayla döndü.
- Ooo… Evimizin küçük beybası bize elmalar almış. Hem de kendisinden büyük sepetle.
- Böygana, bunlar senin “Üç elma düştü: Biri padişaha, biri vezire, biri de Kamerta ‘ya” dediğin elmaların tıpkısı. Uuu kaçı kaçı sana, kaçı kaçı beybama, kaçı kaçı anama, kabukları da bana. Sepetiyle birlikte iki kuruş böygana, iki kuruş.
- Sen iki kuruşu nereden buldun?
- Beybam Trabzon ‘da bana tam beş tane çil çil kırtışlı kuruş vermişti. Üç kuruşuyla balık almıştım, iki kuruşla da elmaları aldım, etti mi beş kuruş? İnanmıyorsan sor beybama, akıllım.
- Evet, ben vermiştim.
- Beyba, Giresun ‘lular nasıl konuşuyorlar biliyor musun?
- Trabzon ‘lular gibi mi?
- Hayııır. Bak, böyle diyorlar : “Gelegeldim, gidegittim, yapayaptım, bakabaktım.”
- Öyle mi diyorlar?
- Evet evet evet.
- Ne kadar ilginç. Haydi, siz kendinize bir elma şöleni çekedurun, ben çıkayım; işlerim var.
Anasıyla ve böyganasıyla elma yerken Hikmet Çocuk ‘un çenesi hiç durmadı. Gördüklerini, öğrendiklerini öyküleştirip durdu. Gece boyunca bilmediklerini öğrenmeye çalıştı ve geceleyin çok isteksiz uyudu.
Ertesi gün sabahın saat üçünde zor bir yolculuk başladı.
Baba Şebinkarahisar ‘daki bir bankanın müdür yardımcılığına atandığı için aile yollara düşmüştü. Zorlu bir kış gününde Erzurum ‘dan yola çıkmış, zor-kötek Giresun ‘a kadar gelebilmişlerdi. Ama buradan öteye yol-bel bulunmadığı söylenmekteydi. Şebinkarahisar neydi, neden Şebinkarahisar ‘dı ve Şebinkarahisar nerelerdeydi, Hikmet Çocuk ‘un bildiği yoktu. Baba sormuş, soruşturmuş, araştırıp incelemiş, sonunda; Şebinkarahisar ‘a gitmeyi kabullenen bir katırcıyla anlaşmayı başarmıştı. Hikmet Çocuk çok körpe, böygana çok yaşlıydı. Ne iken neye dönüşeceği bilinmeyen bir mevsimde, bilinmedik yolları yürüye yürüye bitiremeyecekleri ortadaydı. Anayla babaya gelince; onlar katıra binmeyi bile bilmiyorlardı.
Yetersiz bir ev öte-berisinden ibaret olan yükleri tek bir katırın sırtına sağlı-sollu bindirilmişti. İkinci bir katırın sırtında, ağırlıkları dengelenmiş iki şeker sandığı vardı. İçleri yumuşak şeylerle beslenen sandıklardan birine böygana, obirine de Hikmet Çocuk yerleştirilmişlerdi. Ana, denenmek amacıyla sandıkların ortasına oturtulmuştu. Babayla katırcı yayaydılar. Babanın başında tiftikten yapılma bir kar başlığı, sırtında kara renkli, kalın bir palto, ellerinde tiftik eldivenler, ayaklarında tiftik çoraplar ve kundura benzeri kara lastik ayakkabılar göze çarpmaktaydı. Başına sivri uçlu, yün bir başlık takmış, sırtına da kevel geçirmiş olan katırcı, sağ eliyle önünde giden yüksüz bir başka katırın kuyruğuna yapışmıştı.
Katırcı, yolların karla kaplı bulunduğunu, yolculuğun hiç de kolay bir yolculuk olmayacağını, yollarda hareketsiz kalarak uyuyup donmasınlar diye Hikmet Çocuk ‘la böyganaya sürekli leblebi yedirilmesi gerektiğini anlatıp durmakta ve her saniye yeni yeni öğütler vermekteydi. Öğütleri ister istemez yerine getirilmiş, belki onlara da gerekebilir düşüncesiyle ananın, babanın, katırcının da ceplerine leblebi doldurulmuştu.
Yolculuğun bu etabı başladığında ortalık henüz karanlıktı ve Hikmet Çocuk, kendini Erzurum ‘daki Çöplük Hamamı ‘nın sıcaklığından soğukluğuna çıkmış sanmaktaydı. Gerçekten de, sıcaklık gitgide azalıyor ve soğuk gitgide artıyordu. Deniz, gemiler, yeşil yapraklı ağaçlar, otlar, çimenler, böcekler, kelebekler, kuşlar habire gerilerde kalıp durmaktaydı.
- İyherif, Kulakkaya yolu aha işte buradan başlar.
- Sen birbaşına bu üç katırın üçünü birden yönetebilecek misin, ben onu merak ediyorum katırcı?
- Cahil insan sirkeyi-sarmısağı hesap etmediğinden atak olur. Sirkeyi-sarmısağı dikkate alan insan önemlidir. Önemli insan bir şeyin ilmini aldırmış olan insandır. Öyle insana karada, denizde, havada ölüm yoktur. İçinde kıl kadar korku taşımaz. Bak, bu katırların üçü de birbirine iple bağlı, tıpkı kervan gibi. Üçüncü katırın kuyruğu da aha işte, benim elimde. Bu kuyruk benim elimde olduğu sürece sen yüreğini ferah tut.
- Orası öyle ama her nedense; katırlar yolun ortasını bırakıp tam uçurumun kıyısından gidiyorlar. Bana göre; güvenli yerde değiller, tehlikeli yerdeler. Aşağıya bir uçsa; tümü uçmaz mı? Tümü uçunca, o tuttuğun kuyrukla sen de arkalarından gitmez misin? Onları uçurumun kıyısından yolun şöyle ortasına getirmenin bir yolu yok mu?
- Sahabısı kuyruğundan tutunca; katır kendini güvende sayar ve asla yanlış yapmaz. Ayrıca onları yolun ortasına getirmenin de bilinen bir yolu yoktur. Sen yolun ortasına da çeksen; o yine uçurum kıyısından gitmeyi yeğler. Bu davranış, katırın inatçılığından değil, hünerinden ve özelliğindendir. Zira katır, uçurumun nerede ve ne kadar derinde olduğunu sezmeden, görmeden, anlamadan kendini güvende saymaz. İyherif, “Katır” deyip geçme: Katır yere güvenli basan hayvandır. Hem güçlüdür, hem de çok uyanıktır. Azla yetinmeyi bilir. Atın dişisiyle eşeğin erkeğinden doğmuştur. Bununla birlikte, başı atın başından büyüktür, kulakları atın kulaklarından uzundur, boynu atın boynundan kısadır, yelesi atın yelesinden azdır, göğsü atın göğsünden dardır. Katır cıgadosu alçaktır, sağrısı keskindir, sırtı dışbükeydir ve kuyruğu az kıllıdır. Huyları eşeğin huylarını andırır. Uçurumlu ve engebeli yollara elverişli hayvandır. Atın erkeğiyle eşeğin dişisinden elde edilen katır ise; ata daha çok benzer ama huylarını yine eşekten almış gibidir. Katır dişisi kesinlikle kısırdır. Şu elimle kuyruğunu tuttuğum katırın tamı tamına tam kırkbeş yaşında olduğuna andlar içebilirim. Biz ailece ekmeğimizi bu mübarek hayvana borçluyuz.
- Katırların hiç başınıza iş açtıkları olmaz mı?
- Olmaz mı İyherif. Bazen kendisi uçuruma uçar ve katırcıyı da arkasından götürür. Bazen katırcıyla birlikte çığ altında kalır. Bazen katırcıyla birlikte buyur yani donar. Katırla katırcıya kalmamış ki bu iş. Her şeyin önünde-sonunda Allah ‘ın dediği olur. Bizimkisi bir kuru ekmek davası.
Giresun ‘un gerilerde kaldığı ve artık gözden-gönüllerden silindiği yerlerde doğa, kışlara, beyazlara kesmişti. Hikmet Çocuk Erzurum ‘da bıraktığı kışı, Giresun ‘dan ayrılınca tam karşısında buldu. Kışın onu karşılayışı alabildiğine cömertçe, alabildiğine candan gönülden bir karşılayıştı. Bu, vefasızlığı cezalandırmak gibi bir şeydi.. Derin uçurumlarla parçalanmış olan doğa bembeyaz karlara bürünmüştü. Görünürlerde yol-iz yoktu. Gök beyaz, yer beyaz, yakınlar-uzaklar beyazdı. Karın yöreye günlerce yağmış olduğu, kalınlığından kolayca anlaşılmaktaydı. Dahası; kar yağmaya henüz doyamamışa benziyordu. Zira yağış azalmaksızın sürüp gidiyor, sürüp gittikçe hızlanıyordu. Görülebilen her şey kar içindeydi. Rüzgârsız bir beyazlık yumuşacık lokmalar halinde gökten yere iniyor, iniyor, iniyordu. Göz alabildiğine uzanıp giden lekesiz beyazlık gözleri kamaştırmaktaydı.
- Hüseyin Bey… Ben katırdan inmek istiyorum… Yüksekte gözlerim kararıyor. Alışkın değilim katıra-matıra binmeye…
- Kendine güvenebiliyor musun bari? Yürüyebilecek misin?
- Başkaca kurtuluşum yok.
Hikmet Çocuk ananın katırdan indirildiğini, eline ince, uzun bir çubuk verildiğini ve diz boyu kar içinde yürümeye bırakıldığını gördü.
Tıpkı beybanın başında olduğu gibi, ananın da başında tiftikten yapılma bir kar başlığı, sırtında kalın fakat eski bir manto, ellerinde tiftik eldivenler, ayaklarında tiftik çoraplar ve kara lastikten ayakkabılar vardı. Elindeki çubuğu yumuşak fakat kalın kara batıra-çıkara yürümeye çalışıyor, izlerine basa basa babanın ardından gitmeye uğraşıyordu.
- Şu yüksüz katır senin İyherif. Yoruldunsa bin ona.
- Yorulmadım daha.
- Valla sen bilirsin. Benden söylemesi. Diz boyu kara batıp çıkmaya böylesine razı olduğuna göre; bari mamir olacağına katırcı olaydın.
- Benim mamirliğimin katırcılıktan geri kalır yanı mı var ki? Bu kış-kıyamette Erzurum ‘dan kalkmış ta Şebinkarahisar ‘a gidiyorum gör müyor musun? Varım-yoğum bir katır yükü kap-kacak ve bir de benden ekmek bekleyen şu garipler.
- Şükret, şükret. Hiç olmazsa; canları sağ ve senin yanındalar. Kaba-kacağa aldırma. Nice bir ailenin kabı-kacağı böyle. Yediden yetmişe herkes tirit. Baksana; Milli Mücadele ‘den yani İstiklal Savaşı ‘ndan çıkalı daha bir yirmi yıl bile olmadı. Allahualem olmasına bile daha üç-dört yıl ister. Devlet yeni, ulus kan-ateş görmüş. Üstüne üstlük; Cihan Devi ‘ni karatopraklara verdik. Büyük Atatürk ‘ü yitirdik. Gönlümüzün karayası henüz taze. Eşiğimizdeki taş, gözümüzdeki yaş daha kurumadı. Kab-kacağın ne önemi var İyherif. Her bir şey yoluna girer ama az biraz zaman ister. Sen burada mamirsen, ben burada katırcıysam, bu yolculuk böylece sürebiliyorsa, senin-benim iffetimiz-ismetimiz şu kar gibi bembeyaz, tertemiz, şu kar gibi lekesizse; O ‘nun sayesindedir. Sağken olduğu gibi, yatarken de O ‘nun eli sırtımızdadır, O ‘nun eli yanımızdadır, O ‘nun eli elimizdedir. Köle varsıllar olacağımıza, ko ki; özgür yoksullar olalım. Yoksulluk yüz kızartmaz, kölelik yüz kızartır. Elhamdülillah… Bugüne bugün özgürüz. Bugüne bugün bir ulusuz. Bugüne bugün özgür bir ulusuz. Az nimet midir İyherif?
- Demek biliyordun bütün bunları?
- Küpeli Mahallesi ‘ndeki Çarıkçı İzzet bile bildikten sonra, ben niçin bilmeyeyim? Üstümüzü-başımızı unlu gördün de değirmenci mi sandın İyherif?
- Bağışla katırcı. Seni küçümsemek için söylemedim. Beğendiğimi belirtmek için söyledim. Sen hele durdur şu katırları da, bir göz atalım Hikmet Çocuk ‘la böyganaya.
Hikmet Çocuk şeker sandığının içinden cin cin bakmaktaydı. Çenesi habire çalışıyor, habire leblebi yiyor, habire bakınıyordu. Böygananın çenesinde tek bir kıpırtı yoktu.
- Böygana hanım, böygana hanım… Hele bir uyan avrad… Uyan ve bir daha sakın sakın uyumaya kalkma… Valla sandığın içinde buyur gidersin de haberimiz bile olmaz… Sen şimdi dualar et ki; henüz zorlu soğuklara dalmamışız… Ye şu verdiğimiz leblebileri… Hareketsiz kaldınmı buyudun demektir… Hem de nasıl buyuduğunu, nasıl uykulara dalıp gittiğini dahi bilemeden…
- Bende leblebi öğütecek diş ne arar ey oğul.
- Sana “Öğüt” demiyorum böygana hanım, gevelemeni istiyorum, gevelemeni. Şöyle bir dilinde dolaştır dur ağzında. Yeter ki; ağzın durmasın, çalışsın.
- Aman anacan, yap katırcının dediklerini. Kendinden geçer gibi olursan; sakın utanma, bağır bizlere.
Zaman kavramını bir süreden beri yitirmişlerdi. Zira babada da, katırcı da da saat-maat yoktu. Katırcı kuşluk vaktini geçirdiklerini söylemekteydi ama bunun doğru olup olmadığını bilemiyorlardı. Kara bakmaktan anayla babanın gözleri kamaşmış, karyalaması olmuştu. Yanlarında gözlerini karın beyazlığından ve aydınlığından koruyabilecekleri herhangi bir şeyleri yoktu. Katırcı uyur gibi yürümekteydi. Gözleri aralıktan çok, kapalıya yakındı. Ayık olduğu adım atışından ve ara-sıra katırlarını haylamasından anlaşılmaktaydı.
Adam bir ara hayvanları durdurdu. Bulundukları yeri yanlamasına geçti. Karın içinden uç vermiş kara bir lekenin yanına kadar yürüdü. Çevredeki karları avuçlarıyla aşağı doğru sıyırarak temizledi. Karların altından çıkardığı dört köşe bir demir parçasına bir süre bakındı. Sonra geri dönüp katırları hayladı ve arkadaki katırın kuyruğunu eline doladı.
- Karın altından çıkan o dört köşe demir parçası, bir işaret demirinin tepesidir İyherif. Dedi. Demirin yüksekliği otuz santim kadardır. Tepesi bile kara gömüldüğüne göre; buralardaki karın kalınlığı otuz santimi aşmıştır. Aynı zamanda bu işaret demiri, yüz metre kadar ileride bir çığ geçidi yani bir çığ boğazı olduğunu da gösterir. Bu, şu demektir: Bu işaret demirinden başlayarak tam ikiyüz metre hiç konuşmadan, hiç ses çıkarmadan yürümek zorundayız. Zira tek bir söz, tek bir aksırık, tek bir fısıltı tepedeki çığı aşağı indirir ve elbette ki; çığ sadece inmekle kalmaz, kendisiyle birlikte bizi de alıp götürür.
- Duydun mu anacan?
- Duydum oğul.
- Sen Naime?
- Duydum.
- Hikmet?
- En önce ben duydum Beyba.
Korku dolu sessiz bir yürüyüş başlamıştı. Kar yolculara şans tanımaktan yana değildi. Gökten yere beyaz bir hışım gibi yağmaktaydı. Yolcular ve hayvanlar her adımda karlara gömülüp çıkıyorlar, yürüyebilmek için büyük çaba gösteriyorlar ve çıt çıkarmamaya çalışıyorlardı.
Çığ geçidinden kazasız-belasız geçmek çok zamanlarını almıştı. Gerek bile kalmadığı halde, sürdürülen sessizliği ilk bozan katırcının kendisi oldu:
- Kış yolculuğunun baş belası çığ tehlikesidir İyherif. Bir kuru ses, bir ufak çığlık bile çığı anında aşağı indirir. İndiğinde yolunun üstündeysen; seni kimsecikler kurtaramaz. Tonlarca karın altında kalır gidersin. Pamuk kadar yumuşak göründüğüne ve olduğuna aldanma mübareğin, adama feriştahını şaşırtır. Çığ, sen varmadan inmişse; sana yoldan gerisin geri etmek düşer. Sen geçip gittikten sonra düşen çığın sana zararı olmazsa da, senden sonra gelecek olanları geldiğine pişman eder. İçinde donmuş kar tanecikleri ve dolu parçaları bulunan çığ, bu baş belasının püsküllüsüdür. Ona “Kuru Çığ” derler.
Ana, tükenmek bilmeyen bembeyaz bir doğada karlara batıp çıkmaktan perişan olmuştu. İkide bir sendeliyor, kapaklanıyor, kalkmaya çalışıyor, her kalkışında yeniden düşüyordu. Üstü-başı kar içindeydi. Yüzü ateş kırmızısına kesmişti ve güçlükle açık tutmaya çalıştığı gözleri çepeçevre karyanığı olmuştu.
- Hüseyin Bey, ben artık yürüyemiyorum. Beni buralarda bırakıp gidin.
- Sen ne diyorsun öyle? Daha yolun başındayız biz.
- Elat bakalım İyherif, bindirelim bacıyı katıra. Yoruldu o şimdi.
Anayı elbirliğiyle yeniden katıra bindirip iki şeker sandığının ortasına oturttular.
- Yüksekten korkuyorum ben. Bu hayvan hep uçurum kıyısından gidiyor. Bir yanımız keskin uçurum. Korkuyorum.
- Sen karbaşlığının önünü şu gözlerinin üstüne şöyle bir indir bakalım. Görmedinmi uçurumdan korkmazsın. Canın sıkılırsa aç yeniden.
Şeker sandıklarındaki yolcular şöyle bir gözden geçirildi. Böygananın dudakları duadaydı ve ağzı leblebi geveliyordu. Hikmet Çocuk, ikide bir başını kaldırıp dışarı bakmaya çalışıyor, gözlerine yağan kar yüzünden başını indirmek zorunda kalıyor, çenesini sürekli çalıştırıyor, konuşulanların tümüne kulak kabartıyordu.
- Böygana hanım, bedenin-medenin tutulursa; bildir bize. İndirip seni şöyle bir altıhokka yapalım, yine yerine yerleştirelim. Valla “Şu çocuğa göz-kulak olun.” Diyeceğim geliyorsa da, bakıyorum ki; sizin ona değil, onun size göz-kulak olması gerekiyor. Allah bağışlasın, cin gibi maşallah.
Yeniden yola koyuldukları sırada, gerilerden büyük bir gümbürtü koptu. Gümbürtüyü birtakım ıslık sesleriyle garip gıcırtılar izledi. Katırının kuyruğuna eline dolamış olan katırcı:
- İndi mübarek. Diye homurdandı. Çığ indi arkamıza. Allah ‘a binlerce şükür olsun. Yiyebilirdi bizim de başımızı. Arkamız kapandı. Bu kesin. Şimdi dua edelim de, önümüzde bir yerlere de düşmüş olmasın. İki çığ arasında kalırsak boku yeriz. Üstümüze düşmüş-düşmemiş artık fark etmez. Bela hem giriş, hem de çıkış kapısında demektir. Ne ileri gidebilirsin, ne de geri. Duyan da olmaz, bilen de. Ola ki; cesetlerimizi bulabilirler, merak edip de ararlarsa. Ya da o ki; yaz gelir, karlar erir ve tümümüz ortaya çıkarız. Ama canlı olarak değil, birer ceset, birer leş olarak.
- Böyganam uyuyor beybaaa…
- İyherif, sen oğlanın sandığını altından tutup kaldır okariya, ben şu Böygana hanımı aşağı indireyim biraz. Uyur kalırsa buyur bu.
Baba denileni yapıp sandıkları dengelemeye çalışırken Katırcı nineyi sandıktan çıkarıp kucağına aldı ve yana doğru götürüp karların içine sırtüstü yatırdı. Avuçladığı karlarla Böygananın yüzünü-gözünü oğuşturmaya koyuldu.
- Dur seninle az biraz cebelleşelim Böygana hanım. Bak ki ne bir güzel olacaksın.
Katırcının çabaları sonucu nine kendine geldi. Kitlenmiş olan dişleri açılır açılmaz, alışık dudakları dualara yöneldi. Katırcı hala onun şurasını-burasını karla ovuyor, dizlerini-kollarını oğuşturuyordu. Oğuşturmalardan sonra nine bir-iki adım yürütüldü. Başını sandığından çıkarmış olan Hikmet Çocuk, sandıkları dengelemeye uğraşan baba ve kar başlığının önünü gözlerinin üstüne çıkarmış bulunan ana, tedirgin tutumlarla Böygananın durumunu sorup durmaktaydılar. Nineye gelince; o, direnişler içindeydi:
- Başlığımı çıkarma ey oğul. Saçlarım görünmesin: Günah.
- Handiyse buyumuştun Böygana hanım. Günah bunun neresinde? Varsa; bana gelsin senin gibi mübarek avradın günahı. Haydi, karla biraz oğuştur alnını-başını.
- Üşüyorum.
- İyi, iyi. Demek ki; kendine gelmektesin. Karda üşüyen sağ kalır, ısındığını sanan gider.
Yer değiştirmenin yararlı olacağı düşüncesiyle Hikmet Çocuk Böygananın sandığına, Böygana da Hikmet Çocuk ‘un sandığına yerleştirildiler. Sonra, üç katırdan, dört yolcudan ve bir katırcıdan oluşan kervan yeniden ilerlemeye koyuldu. Baba, böylesine bir yolda uzun süre yürüyebilecek yapıda olmadığından yüksüz katıra binmiş, yükleri taşıyan öndeki katırla aile bireylerini taşıyan arkadaki katırın arasında yer almıştı.
Pek az süren bir ilerleyiş sonunda tipiye yakalandılar. Tek şanslı yanları, rüzgârın dağlardan uçuruma değil, uçurumlardan dağlara doğru esiyor olmasından ibaretti. Tipi bastırdıkça bastırıyor, çevrede yol-iz görünmüyor, savrulan kar yolcuların, hayvanların ve yüklerin üstünü-başını kapatıyor, morarmış suratları daha da morartıyordu.
- Durum bana pek iyi gibi gelmiyor, katırcı. Ne dersin?
- İyherif, gerçekten durum iyi olmasına hiç de iyi değil ama sen yine de beni dinle ve görünüşe pek kulak asma. Ben çan çalmadan seleyi suya vermem.
- Anlamadım. Ne çan çalması?
- Şu uçurumların dibindeki karın altından Kelkit Çayı ‘nın geçtiğini sanıyorum. Düşüncem doğruysa; çana bir elli-yüz metre kalmış demektir. Ve çan, kurtuluştur.
Yine hiçbir şey anlamadığı halde, baba adama yeni soru sormadı.
Ana, sandıkların ortasındaki yerinde tipiye göğüs germeye çalışıyor, hayvanın sırtından düşmemek için elleriyle şeker sandıklarına asılıyor, arada bir, başındaki kar başlığının önünü yukarı kaldırıp Hikmet Çocuk ‘la böygananın durumlarını gözden geçirmeye uğraşıyordu. Yükleri taşıyan katır kar içindeydi ve hayvanın yük taşıyan bir katır olduğunu anlayabilmek hiç de kolay değildi. Baba elindeki dizginleri kendi katırının keyfine bırakmıştı. Katırcı yine kervanın arkasındaydı ve yine aile bireylerini taşıyan katırın kuyruğunu tutmaktaydı.
- Katırcı… Katırcııı… Sen hiç binmeyecek misin hayvanaaa?… Yoruldun biliyorum… Ben ineyim, sen bin biraaaz…
- Sen ağzını kapaaat, tipi doldurmasııın… Ben binersem; kim tutacak katırın kuyruğunu iyheriiif?…
Babanın haykırışı tipinin uğultusuna karışıp gitmekteydi :
- Yahu ben tutarııım… O kadar önemli mi buuu?…
Katırcı konuşmuyor, homurdanan tipinin içinde sesini duyurabilmek için sanki nağralar atıyordu:
- Bildiğinden de önemli, iyheriiif… Katır” deyip geçmeee… Kuyruğunu kimin tuttuğunu anında anlar, anında biliiir… Tutan sahibi değilse, güvenini yitiriiir direniiir, inatlaşııır, ya yürümez ya da kaldırıp vurur yere sırtındakileriii… Artık uçuruma aşağı mı olur yoksa dağa okari mi olur, Allah biliiir, Allaaah…
- Aman Hüseyin Beey… Ben duramıyorum artık hayvanın sırtındaaa. Düşeceğiiim… İndirin beniii…
- Bekleee… İndireliiim…
Zorlu bir tipi altında katırcıyla baba, anayı hayvandan indirip çubuğunu eline verdiler. Baba artık katıra binmedi ve elindeki sopasını karlara göme göme ilerlemeye çalışırken boştaki eliyle de ananın bileğini sıkı sıkı kavradı.
Şeker sandığının içinde Hikmet Çocuk ‘un kolları, bacakları, bedeni uyuşmuştu. Sandığının üstüne ve içine aç kurtlar gibi saldıran kardan başka gördüğü, homurdanan tipinin sesinden başka duyduğu kalmamıştı. Karla, tipiyle ve altındaki katırın sarsıntılarıyla baş başaydı. Uyuyanın donup öleceğini öğrenmişti ve uyumak, donmak, ölmek istemiyordu. Kendilerini kurtarması için Allah ‘a-Tanrı ‘ya dualar edip yalvarmak istediği halde Arapça bilmediğinden dua edemiyor, günah korkusundan Türkçe dilekte bulunmaktan çekiniyordu. Üzüntüleri kendinden yana değil, böyganadan, babadan, anadan yanaydı. Kendilerini sırtlarında taşıdıkları halde katırlardan ve kendilerini götürdüğü halde katırcıdan yana üzülemiyordu. Becerebildiği anlarda, başını sandığından çıkarıp çıkarıp böyganasına bakıyor, böyganasına göz-kulak olmaya çalışıyor, çenesinin durduğunu her sezişinde de böyganasına sesleniyor, yanıt alamadıkça beybasını uyarıyordu. Nereden nasıl gittiklerinin, ülkenin neresinde bulunduklarının bilincinde bile değildi. Bir ara karın durduğunu, tipinin kesildiğini, çevresinin otlarla, çiçeklerle, yapraklarla, ağaçlarla örtüldüğünü, yemyeşil tepeler ardından sıcak bir güneş beybanın doğduğunu, gövdesinin tatlı tatlı ısındığını, çivit rengi bir gölün önünde belirdiğini, kendisinin göl suyuna çakıl taşları attığını, taşlarının suya değdikleri yerlerde küçükten başlayan halkaların büyüğe doğru açıldığını görür gibi olmaya koyuldu. Donmanın böyle başlayacağından korkup silkindi ve kendisini kaldırıp kar fırtınasının göbeğine attı.
- Heeey Hikmeeet… Hikmeeet… Kendine gel, uyuyorsuuun. Leblebi ye oğlum… Leblebi yeee…
Beybanın kar içindeki başı kendisine doğru eğilmişti ve elleri omuzlarını sarsmaktaydı. Kendine gelir gelmez, oyun olsun diye yapıyormuşçasına gülümsedi ve zorlukla çıkarıp ağzına götürebildiği avucundaki leblebileri yemeye girişti:
- Ben uyumuyordum ki beyba. Ben biliyorum uyursam donacağımı.
- Sen akıllı çocuksun. Sen büyük adamsın. Uyumadığını zaten biliyorum. Ama sen yine de uyuma. Öğütlemiş olmak için söylüyorum.
- Ben hiç uyumam.
Konuşma yeni bitmişti ki; üstünde bulundukları katır, sırtındaki şeker sandıklarını, Hikmet Çocuk ‘u, böyganayı fırlatıp babanın üstüne yıkıverdi. Ortalığı bir anda haykırışlar, homurtular, gürültüler kapladı. Ana çığlık çığlığaydı. Karlara dala-çıka olay yerine ulaşmaya çalışıyordu. Böygana, yıkıldığı yere diz çökmüş, avuçlarını tipiye açmış, Allah ‘a şükretmeye koyulmuştu. Hikmet Çocuk kar tepeleri içinden çıkma peşindeydi. Yüzü kanlı sıyrıklar içinde kalmış bulunan baba, bilinçsiz bir tutumla sandıklardan saçılan öte-beriyi bir araya toplamaya uğraşıyordu.
- Sana şükürler olsun Allah ‘ım… Ya katır bizi uçurum yönüne fırlatsaydı, biz ne yapardık?
- Nasılsın anacan? İyi misin? Bir şeyin yok ya?
- Hüseyin, Naime… Benim bir şeyim yok yavrularım… Siz beni bırakın, çocuğa bakın… Ona bir şey oldu mu acaba?
- Bana bir şey olmadı Böygana… Ben tıpkı top gibi düştüm karların içine… Tıpkı fotfot topu gibi düştüm… Ne de yumuşakmış karlar…
Tiftik eldivenleriyle sıyrıklarını tutmaya çabalayan baba elinde olmaksızın güldü:
- Ona “Fotfot” demezler aslanım. “Futbol” derler.
- İşte onun gibi düştüm ben.
- Geçmiş olsun İyherif. Hepinize geçmiş olsun.
Baba belli-belirsiz öfkelenmişti:
- Diyip diyeceğin bu mu be adam? Neden söylemedin bu katırın böylesine huysuzluk yapabileceğini önceden?
- Hayvan bu İyherif. Bilinir mi ne halt edeceği, vaktinden önce?
- Niçin bilinmesin İyherif. Benim bu dünyadaki tüm varım-yoğum bunlar işte. Kazara katır bunları dağa doğru değil de uçurumdan yana atsaydı ne olurdu, düşünebiliyor musun? Kıymasına kıyamazdım ama inan ki; belki de o üzüntüyle ben de seni uçuruma yuvarlardım. Hem de şu kuyruğunu eline dolayıp durduğun katırla birlikte.
Katırcı o koşullar altında bile gülmeyi becerebiliyordu:
- Senin kafanın üsküresi bozuldu İyherif. Dedi. Bir kere beni uçuruma atamazdın, zira ben yılların katırcısıyım, zor koşulların adamıyım, sen donmaya yüz tutmuş bir mamırsın. Senden güçlüyüm, bu bir. Sen de haklısın, ben de haklıyım, hatta bu katır da haklı, bu da iki. Sen haklısın, çünkü içine düştüğün koşullar ortada. Ben haklıyım, çünkü hiçbir suçum, kasdım yok. Katır haklı, çünkü o bir hayvan. Saatlerdir en olmayacak koşullar altında sırtına biniyoruz, yüklerimizi taşıtıyoruz. O bize binmiyor, bize yük olmuyor. Onun da canı, onun da acıları, gereksinimleri var. Bunca uysallıktan sonra tek bir kerecik de “Yeter yahu” dediyse; çok mudur? Kızılacak zaman değil, bırak kızmayı da yardım et, koyalım herkesi, her şeyi yerine. Kasırga ulaşmadan çana varalım, yoksa boktur işimiz.
Baba katırcıya değişik bakmaya başlamıştı:
- Yahu katırcı, ben seni sevdim. Bir ekmek parası için sen…
Katırcı tipiyi göğsüne yiye yiye elini salladı:
- Ekmek parası için değil iyherif. Başka insanlara kendimden bir şey verebilmek için. Çiçek kokusunu, kuş ötüşünü, su akışını, rahmet yağışını, göz bakışını verir başkalarına. Ben nemi verebilirim? Hizmetimi, hamallığımı, katırcılığımı. Herkes kendisinde olabileni verir. Hüner budur, “Ver bana, ver bana” hüner değildir. Senden alacağım ekmek parasının fazla bir önemi yoktur. Benim neler neler pahasına kazanacağım bu parayı altı çocuk, bir avrad, evde bir oturuşta bitirirler. Kazancım; sana, sizlere bir şeyler verebilmiş olmaktır.
Hikmet Çocuk ‘la böygana, yeniden şeker sandıklarına yerleştirildiler, sandıkları yeniden katıra yüklediler ve ana yeniden iki sandığın ortasındaki yerini aldı, baba yine yola yaya koyuldu, katırcı yine, en arkadaki katırın kuyruğunu eline doladı.
Böygana ve Hikmet Çocuk hiç konuşmuyorlardı. Aile bireylerinin tümü, bu yolculuğun hiç de sandıkları kadar kolay olmadığının bilincine varmış gibiydiler.
Acımasızlığını gittikçe ortaya koyan kar fırtınası, uçurumlardan gelip dağlara doğru giden tipiye pek de benzemiyordu. Nereden ortaya çıktığı, neleri yıkıp alıp gideceği, yumuşayıp yumuşamayacağı asla belli değildi. Alt yanı bir kar fırtınasıydı ama karanlıklara bulanmış öfkesiyle kara kara saldırıyor, sağdan gelirken soldan vuruyor, karları dipten kaldırıp savuruyor, göğe yukarı uluyor, oluk oluk, kanal kanal esiyor, gözün gözü bırakmasına olanak bırakmıyor, azdıkça azıyor, kudurdukça kuduruyor, ayak basılacak yol-iz koymuyor, kim nereye, ne nereye sığınmışsa; söküp atmaktan öte hiçbir şey düşünmüyordu.
- Kurtulduk iyherif… Çanı, çanı bulduuuk. Çanı bulduuuk…
Fırtına üstünü-başını sıyırıp bir anda ortaya çıkarmasaydı, baba, çöken karanlıklarda ve savrulan kar tozakları arasında, sadece haykırışlarını duyduğu katırcıyı göremeyecekti. Tutmakta olduğu katır kuyruğunu elinden bırakmış olan katırcı, karanlık karlar arasındaki o bir kaybolup bir belirmesiyle düşlerdeki hayalleri andırmaktaydı. Karlara dala-çıka, kapaklana-kalka, fırtınayla boğuşa-boğuşa, uçurum mu, tepe mi, dağ mı olduğu anlaşılamayan bir yere doğru koşuyordu. Doğaya kıyameti getirmiş olan fırtınada, iri bir kayaya benzeyen bir cismin altını-üstünü ve dörtbir yanını elleriyle-avuçlarıyla açmaya, temizlemeye başlamıştı. Uzun uğraşlar sonunda onun, çöken karanlıklarda rengi bile belli olmayan bir çanla o çanın asılı bulunduğu bir demir desteği ortaya çıkardığı görülebildi. Baba yanına ulaşabilinceye kadar, katırcı kavradığı demir sarkacı çana vurmaya başlamıştı bile. Sarkacın çana her inişinde çandan yükselen mekanik bir ses dalga dalga yayılıyor, hafifleyerek uzaklaşıyor ve kar fırtınası içinde eriyip kayboluyordu.
Katırcının yoruluncaya kadar çaldığı çanı, baba eline geçirince, o güçlü metalik ses fırtınaya yeniden hükmetmeye başladı. Katırcı, katırları çeke-ite çanın yanına kadar getirmişti. Yolcuları taşımakta olan hayvandan, önce anayı, sonra böyganayı, daha sonra da Hikmet Çocuk ‘u indirdi. Katırların yem torbalarından birinden bir takım tahta parçaları, gazete kâğıtları ve bir demet de çıra çıkarıp çanın yanına yığdı ve kavlı bir çakmakla çıraları tutuşturdu.
Karanlık kar fırtınasına teslim olmuş bulunan dağlar ve uçurumları gizleyen soğuk karanlıklar, yükselen sarı alevlere gülüp geçtiler ve fırtına bu münasebetsiz alevleri söndürmek için öteden-beriden zorlamaya başladı.
- Ateşte ısınmaya kalkmayın iyherif. Soğuk geçmiş bedenlere peşin sıcak yaramaz. Bulunduğunuz yerde sıçramaya, dolaşmaya çalışın. Ateşi sizler için yakmadım, görüp bizi bulabilsinler diye yaktım.
- Çan çalmanın gerçekten bir yararı olacak mı dersin katırcı?
- Elbette ki olacak. Babamızın hayrına çan çalacak halimiz mi var bu koşullar altında? Çanın olduğu yörede cankurtaran da bulunur. Cankurtaran dediğim; sıcak bir dam altı, sıcak yatak, sıcak yemek ve her şey demektir. Çan sesi ulaşır ulaşmaz, Cankurtaran ‘dan yardımına gelirler katırcı tayfasının.
- Peki, çanın sesi Cankurtaran ‘a kadar ulaşabilir mi bu kar fırtınası içinde?
- Hiiiç kuşkun olmasın iyherif. Çan bizim can simidimizdir. Allah bunu yapanlardan ve buraya dikenlerden razı olsun. Gördüğün bu çan bronzdan yapılmıştır. Bunun yüzde sekseni bakır, yüzde yirmisi kalaydır. Onun için tannaniyeti yani tınlaması çok çok uzaklara kadar gidebilir. Sen çalmana bak ve yorulunca bana bırak.
- Ben de çalayım mı bu çanı beyba?
- Senin altından kalkabileceğin bir iş değil bu oğlum. Sarkaç ağır. Hem biz burada canımızın derdindeyiz artık. Oyun oynamıyoruz.
Büyükler büyüklüklerini unutmuş, küçükle birlikte ateşin başında tepinmeye, sıçramaya, çevresinde dolaşmaya, koşmaya koyulmuşlardı. Babayla katırcının nöbetleşe çaldıkları çanın sesi, çoktan inmiş olan gecenin karanlıklarına, fırtınanın homurtularına ve bu homurtulara eşlik eden kurt ulumalarına karışmaktaydı.
Adamlar, tam ateşin sönmeye yüz tuttuğu, tam kurt ulumalarının yaklaştığı sırada ortaya çıktılar. Yardıma gelenler dört-beş kişilik bir ekipten ibaretti. Sırtlarında dışı deri, içi tiftikli keveller, başlarında sadece göz yerleri açık kar başlıkları, ayaklarında keçe çizmeler, ellerinde gemici fenerleri, omuzlarında kazmalar ve kürekler vardı ve bunlar, bellerine bağlı kalın iplerle büyük tahta kızaklar çekmekteydiler.
Önce kısaca sorup soruşturup durumu öğrendiler, sonra mataralarından herkese sıcak içecekler içirdiler, daha sonra yolcuları paylaşıp kızaklara bindirerek ve arkadaşlarından ikisini orada bırakarak, gemici fenerlerinin kirli sarı ışıkları altında kızakları çekerek karanlık fırtınanın içine daldılar:
- Siz hiç merak etmeyin… Yüklerinizi ve katırları geride kalan arkadaşlar Cankurtaran ‘a getirecekler…
Hikmet Çocuk, kendisini sımsıkı kucaklamış olan anayla ve dudaklarından dua eksik olmayan böyganayla bir kızaktaydı. Obir kızakta, sigarasından soluklar çeken baba ve yorulduğunun yeni yeni farkına varan katırcı vardı. Fenerlerin kirli sarı ışıkları yerdeki karları öbek öbek aydınlatmakta, karlara batan-çıkan insanların, bellere bağlı iplerin, yağ gibi kayan kızakların ve kızaklardakilerin gölgelerini şuraya-buraya bölük-pörçük düşürmekteydi.
Hikmet Çocuk, fener ışıkları altında sağa-sola, öne-arkaya kar tozaklarının pırıltılarına bakıyor, fırtınanın öfkesini tanımaya çalışıyor, yakınlardan-uzaklardan duyulan kurt ulumalarını şaşkınlıkla ve korkuyla dinliyordu.
Bu yolculuk, önceki yolculuk kadar uzun sürmedi.
Küçük ve demirli pencerelerinden kirli sarı ışıklar süzülen ve bacasından dumanlar yükselen, karlara gömülmüş bir ahşap kulübenin önünde kızaklar boşaltılmaya, gemici fenerleri şuraya-buraya gidip gelmeye, insan sesleri birbirine karışmaya ve bazı kapılar açılıp örtülmeye başladı.
- Cankurtaran ‘a geldik. Haydi bakalım, içeriye. Katırlarla yükler de çok geçmeden burada olurlar.
İçeride, bir duvarı boydan boya kaplayan bir ocak vardı. Birbirleri gibi giyinmiş birkaç erkekle, örtülü-basılı birkaç kadın, bu ocağın önündeki tahta sıralarda konuşa-gülüşe oturmaktaydılar. Ocaktaki iri kütüklerin alevleri çevreyi yeterince aydınlattığı halde, bazı duvarlarla bazı ağaç direklere yanan gemici fenerleri asılmıştı. Ve duvarlardan birine, resmi giysili, şapkalı, elleri kılıcına dayalı bir Atatürk resmi çivilenmiş, altına bir masa yerleştirilmişti.
Aile, o korkunç kar fırtınasından kurtulduğuna, bu sıcak ve aydınlık kulübeye ulaşabildiğine asla inanamıyordu. Baba, böyganayı, anayı ve Hikmet Çocuk ‘u götürüp duvar dibindeki bir hantal masaya oturttu. Yakınlardakiler-uzaklardakiler kendilerine eller salladılar, selamlar verdiler. Kirli beyaz önlüklü, kara-kuru fakat sevimli bir adam yanlarına yaklaştı ve önlerindeki masaya dumanları tüten bir tencere bulgur çorbası, bir Rum somunu ve kaşıklar bıraktı.
Hikmet Çocuk, tencereye, sıcak dumana, çorbaya, kaşıklara aldırış bile etmeksizin kalkıp yürümeye başladı.
- Heeey… Nereye gidiyorsun… Çorbamızı içeceğiz…
Ünlemeyi duymuştu ama aldırmadı, başını çevirmedi, yürürken mırıldandı:
- Önce Atatürk… Siz bana böyle öğretmediniz mi?.. Hem bana böyle öğretiyorsunuz, hem de kendiniz önce çorbanızı içiyorsunuz.
Kaşıkların elde kalmasına, kendisinin beklenmesine bile önem vermediği tutumundan anlaşılmaktaydı. Büyük adamlara özgü adımlarla yürüdü, Atatürk resminin karşısında durdu, eğildi, ayakkabılarının bağlarını açtı, onları çıkardı, duvar dibindeki çıplak ağaç masaya çıktı, Atatürk resmini öptü, indi, ayakkabılarını ayaklarına taktı, bağlarını özenle bağladı ve bu kere çocuksu bir koşuyla ailenin yanına koştu:
Hangisi benim kaşığım? Ya ekmeğim? Su da yokmuş bu masada.
Sıcak bulgur çorbası aileye ilaç gibi gelmişti. Tahta kaşıklarını bir aynı tencereye daldıra daldıra, sıcak buharı içlerine çeke çeke, ağızları yana-kavrula yağsız bulgur çorbasını içmeye ve koskocaman Rum somunundan koparılan lokmaları yemeye başladılar. Çorbanın masaya gelmesiyle tencerenin dibinin görünmesi bir olmuştu. Fakat boşalan tencerenin yerini bir başkasının alması çok sürmedi. Bir süre sonra masadaki yiyeceğin-içeceğin izi bile kalmamıştı.
Yemeğin sona ermesini paltoların, mantoların, atkıların çıkarılması izledi.
- Böyganam şeker sandığının içindedua ettiği için katır bizi uçuruma yuvarlayamadı, değil mi beyba?
- Tanrı ‘nın bir duayı kabul edip etmediği bilinemez.
- Ama eder. Kabul edilmeyecekse; neden dua edilsin ki?
- Allah hiçbir duayı geri çevirmez oğul.
- Çevirmez böygana. Seninkini de çevirmedi işte. Kanıtı ortada: uçuruma yuvarlanmadık, sağız, çorba içiyoruz.
- Doğru. Bana sorarsanız; katır bizi sırtından atmak istedi ama uçuruma da atmak istemedi.
- Onu öyle yaptıran da Allah, oğul.
- Aman Hüseyin Bey, katırın aklı mı var ki?
- Düşünceme göre; katırın aklı da var, belleği de Naime. Ben de yeni vardım bunun bilincine. Aklı olmasaydı; sırtındakileri dağ yönüne değil, uçuruma atardı. Belleğine gelince; ona da sahip olduğu, kaç kere gidip gidip geldiği yolları bilmesinden belli.
- Tanımıyor ki, o sadece öndeki katırı izliyor.
- En öndeki katır kimi izliyor? Bana sorarsan; anılarını. Yani belleğindeki izlenimlerini.
Böygana, oturduğu yerde iki yanına doğru hafifçe sallanıp durmaktaydı:
- Yaratılmışlara yolu gösteren Yaratan ‘dır oğul.
- Amenna anacan.
- Amenna ne demek beyba?
- “Öyle olduğuna inandık, iman getirdik, onayladık.” Demektir oğlum.
- Öyleyse niçin öyle söylemiyorsun da, “Amenna” diyorsun?
- Dilimiz Arapça ‘ya alışmış da onun için.
- Bize ne Arapça ‘dan? Biz Türk değil miyiz?
- Bir daha öyle dememeye çalışacağım. Bunun neden böyle olduğunu sen şimdi anlayamazsın. Büyümeni bekle.
- Ohhooo… Büyüyünceye kadar ben çoktan ölürüm.
Anayla nine aynı anda atıldılar:
- Sen bu dediğini bilmeyen kulunu bağışla Allah ‘ım.
- Tanrı ‘m.
- Allah yani Tanrı beni niçin bağışlasın? Ben ne yaptım ki?
- Daha ne yapacaksın? Ölüme süre biçiyorsun. Kimin ne zaman öleceğini ancak Allah bilir oğul.
- Evet ancak Tanrı bilir. Böyle şeyler söylememelisin. Kalkar eşref saate denk gelir.
- Peki, eşref saat ne demek?
Baba Hikmet Çocuk ‘a gürül gürül, harıl harıl yanmakta olan ocağı gösterdi:
- Sen şu ocağın başına gitsene biraz. Sen kütüklerin ocakta nasıl yandıklarını izlersin, biz büyükler de, kendi aramızda kendi işlerimizi konuşuruz. Zira konuşup karara bağlayacak çok işimiz var.
Hikmet Çocuk masadan tüy gibi kalktı ve Cankurtaran ‘ın kirli, sıcak döşemesi üstünde yürüyerek ocağa gidip tahta sıralardaki boş yerlerden birine oturdu. Oturduğu yerde, döşemeye ulaşamayan ayaklarını sallamaya koyuldu. Bakışları ocakta yanan kütüklerde ve kütüklerden yükselen alevlerdeydi. Alevlerin sivri sivri dilleri vardı ve bu diller bir uzanıyor, bir kısalıyordu. Yanan kütüklerden incecik cızırtılar yükselmekte, yanıp bitenler ocağın içine yıkılmakta, yanmaya yeni başlayanlar ise yana-yöreye kayıp yerlerine daha bir iyi yerleşmekteydiler. Közler sıcaktı ve portakal rengindeydi. Ateş, bulunduğu yerde sık sık soluklanır gibi oluyor, sonra kararıp kalıyor, karanlıkların arasında beliren yeni alevler körpe körpe oynaşmaya başlıyordu.
- Haydi, uyan bakalım. Yatacağız.
Hikmet Çocuk gözlerini açtığında ana başucundaydı ve kendisi alevler karşısında ne zaman uyuyakaldığını bilememekteydi. Uyuşmuş bir halde, devrile devrile yerinden kalktı ve elinde bir gemici feneri tutan böyganayla babaya, anayla birlikte katıldı.
Otellerdeki odalarına benzemeyen ilkel odalarında duvar diplerine serilmiş iki yer yatağı göze çarpmaktaydı. Tavan alçacıktı ve ıslaktı. Duvardaki pencereye eski, kirli ve çiçekli bir perde asılmıştı ve perde pencerenin nasıl bir pencere olduğunu gizlemişti. Duvarda yanan gaz lambasındaki şişenin yukarısı isler içindeydi. Ortadaki hantal demir mangalda fındıkkabukları yanmaktaydı. Eski duvarları ve pencereyi zorlayan dışarıdaki kar fırtınasının derin ulumaları odanın içindeydi ve soğuk kış fırtınasının esintisi perdeyi yelpirdetip havalandırıyordu.
Yorgunluğunun farkına bile varamamış olan Hikmet Çocuk, böyganasının koynuna uykulu girdi, ona uykulu sarıldı, dua-mua edemedi, Kara-Kura ‘ya karşı önlem alamadı ve sabaha kadar da uyanamadı.
Sabahleyin yola çıkıldığında, Böygana sabah namazını yeni kılmıştı ve görünürlerde beyaz karın sadece kendi aydınlığı vardı.
Yük katırı yine öndeydi, arkasındaki yedek yine boştu, en arkadaki katıra yine şeker sandıkları yüklenmiş, böyganayla Hikmet Çocuk yine sandıklara tıkılmışlardı. Katırın kuyruğu yine katırcının eline dolanmıştı. Anayla baba yine yola elleri değnekli ve kendileri yaya olarak düşmüşlerdi. Bu kere karanlığa, soğuğa ve fırtınalı akşamlara doğru değil, güneşli, dingin ve uysal bir sabaha doğru ilerliyorlardı. Üstlerine üstlerine doğru gelen körpe kış sabahı, onları belli-belirsiz bir aydınlıkla karşılamaktaydı. Kar durmuştu. Doğanın ayazı önceden yağmış olan karları dondurmuştu ve aydınlık güçlendikçe karın kabuğundaki cilalı parlaklık artıyordu.
Güneş karlı dağların ardından eli-yüzü titreye titreye, üşüye üşüye, ürpere ürpere doğdu. Güneye uzanan uçurumlar güneşin ilk ışıkları altında daha bir derin, daha bir geniş ve daha bir obur görünmekteydi. Uçurumun kıyısından gizli bir özenle ilerlemekte olan katırlar yol bulabilme yeteneğinin gururu içindeydiler.
Anılarında yıllardan beri kalıp küllenmiş olan bir türkü, nasıl ve nereden çıkıp çıkıp geldiyse; geldiği gibi de katırcının diline öylece oturdu:
“Yüce dağbaşında bir top kar idim,
Rüzgâr esti, güneş vurdu, eridim,
Evvel yârin sevgilisi ben idim,
Şimdi uzaklardan bakan el oldum.”
Yün eldivenli ellerini ve kar başlıklı başını şeker sandığından çıkarmış olan Hikmet Çocuk, ıssız ve yüksek dağların doruklarında bir topak beyaz kar olmuştu. Kardan kara atlıyor, topaktan topağa sıçrıyor, ardında derin izler bırakıyor, özgürce dolaşıyor, nerden çıktığı bilinmeyen sıcak rüzgârlarla yüzünün-gözünün ısındığını sezer gibi oluyor, güneş beyba altında buram buram terliyor, sevginin-sevgilinin ne olduğunu dahi bilmeden sevgilisine ancak uzaklardan bakabilmek zorunda kaldığına yakınıyordu. Anılarına nakış nakış işlemeye başladığı türküyü bembeyaz karlarla, güneş altında ayaza basmış dağlarla, karlı yarıkları oluk oluk olmuş uçurumlarla, dalları dal dal ağarmış yapraksız ağaçlarla habire resimleyip duruyordu.
Ana eski ana değildi. Baba eski baba değildi. Her ikisinin de yüzleri kar yanıkları içindeydi. Her ikisi de gözlerini açamaz, her ikisi de parlayan karlara bakamaz olmuşlardı. İkisi de öksürüyorlardı. İkisinin de ellerindeki değnekler, gitgide kara daha cansız saplanıyor, ayakları kar içinden daha cansız çıkıyordu.
- İyherif, burası Kelkit Çayı ‘nın yatağıdır. Büyükçay ‘ın yatağı daha bir aşağıdadır. Büyükçay ilkbaharda kayalardan atlaya atlaya, çağlaya çağlaya, haykıra-köpüre teeey Cebeci ‘ye kadar iner. Cebeci ‘de durulur, dinlenir, gerneşir, elma dallarının altından bir durgun, bir uykulu, bir serin geçer, Cebeci Köprüsü ‘nün altında uyanıp kendine gelir, değirmentaşı gibi uğuldaya uğuldaya döner ve sonra alıp başını gider Avutmuş ‘a aşağı.
- O güzel ilkbaharı görebilecek miyiz dersin katırcı?
- Her kışın sonu bahardır İyherif.
- Peki nerede o bahar şimdi?
- O sorduğun bahar bu karın altındadır. Biz ve katırlarımız şu anda baharın üstündeyiz. Kardelenler baş atıp boy verdimi, bil ki; bahar yanındadır.
Vakit öğleyi bulduğunda, Hikmet Çocuk şeker sandığından çıkıp anayla, babayla yürümek istedi. Ninenin sandığı dengesiz kalır korkusuyla ona bu şansı tanımadılar. Bedeni şeker sandığına razı olduysa da, ruhu o tahta mezarı kabullenmedi ve bulunduğu yerden aşağı atlayıp anasıyla babasının arasına girdi. Körpe adımlarını onların iri adımlarına uydurabilmek için, iki adımda bir koşmaya başladı. Bir süre sonra, anayla baba sezip kızarlar korkusuyla aralarından ayrılıp yeniden sandığına sıçradı, mezarına sığındı.
Yemek için mola verebilecek zamanları, yerleri ve olanakları yoktu. Avuçlarını zor dolduran azıklarını yolculuğu sürdürürken yemeye çalıştılar.
Tamzara ‘ya ulaşabildiklerinde, uzak dağlar yeni ve soğuk bir akşamı karşılamaya hazırlanmaktaydılar. Dispanser ‘in bakımsız bahçesindeki çırılçıplak ağaçların yapraksız dalları karla örtülmüştü. Telgraf tellerinde dizi dizi serçeler, üzerleri kardan atkılı çitlerde saksağanlar vardı.
İlçenin soğuk ve karanlık bir akşama kucak açan ilk evlerinin çevresinde, adımlarını sıklaştırmış insanlarla karşılaştılar.
Her kimse, işte birisi, kendilerinden önce yollara çıkmış, kendilerinden önce ta buralara ulaşmış, Erzurum ‘daki kışı ta buralara getirmiş, karıyla-buzuyla öylece önlerine koymuştu.
Rastlananlardan herbiri önce yana çekiliyor, sonra katır kervanının ilçeye girişini merakla izlemeye başlıyordu.
Önde topu topu bir katır yükü ev eşyası, arkada boş bir yedek katır, ardında şeker sandıkları içindeki bir nineyle bir torunu taşıyan bir başka hayvan, kuyruğunu eline dolayarak hayvanı izleyen bir katırcı ve en gerilerde, elleri kuru değnekli, yüzleri-gözleri kar yanıkları içinde bir anayla bir baba yorgun ve bitkin adımlarla ilçeye girmekteydiler.
- Hoş geldin katırcı… Hoş geldin iyherif… Kimdir bu getirdiklerin?..
- Kim olacak?… İnsanlar… Bildiğiniz insanlar… Mamir bir baba, bir ev kadını ana, dudakları dualı bir Böygana, bir de daha bu yaşında bile her olmazı olurlandıran bir Hikmet Çocuk.
(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun
İLKLER (Hikmet Çocuk’un İlkleri) isimli Öyküler’inden > 129 -136/219)



Bu öyküde ben “Ana” nın karnındayım…
Şebinkarahisar’ da 1942 yılının Ocak ayının 23′ ünü 24′ üne bağlayan 24′ üne yakın saatlerde dünyaya geleceğim….
Ne desem bilmem ki…
Demek sen kara deniz havası soludun.gerçi gümüşhane sınırında solumuşsun ama ciğerinde az çok kara deniz havası var.yanlız şebin karahisara kulak kayadan gidilmiyor,Giresun,lularda öyle konuşmuyor.
Öykü güzel teşekkürler.
O konuşmaların algılandığı dönemde sen henüz doğmamıştın sanırım sevgili Metin.
Yine de haklı olabilirsin.
Ben ağabeyim Hikmet BARLIOĞLU’ nun birebir yaşanmış öykülerinden paylaşıyorum.
İlgine ve düzeltme çabana teşekkür ederim.
Giresundan şebinkarahisara giderken kelkit çayındanda geçilmiyor.
Kelkit çayı Gümüşhane,de.
Sürükleyici yaşanmış bir öykü.paylaştığın için teşekkür
Yazanada Allah rahmet etsin..
Çiğ geçidi dediği yer galiba eğribel,oranın rakım 2200 m.
ismet abiciğim sizin fotograflar unutmadım
er yada geç yerine gelecek
fakat bir türlü bursaya gidemedim saygılarımla
iyi geceler
Canın sağolsun sevgili Mehmet.
Söz verdi isen yapacaksın demektir.
Aksini düşünemiyorum.
Selam ve sevgilerimle.
kusura bakma ben bugünlerde çok kötüydüm o yüzden giremedim
bundan sonra da giremiyeceğim bir tek yazıları yazacağım
Rahatlıklar dilerim sevgili Efsane.
Seni anlayabiliyorum.
Senin adına da üzgün olduğumu bilmeni isterim.
İsmet Abim, öpüyorum öpülesi gözlerinden.
Teşekkürler sevgili Paraf.
Rica ederim Abim.
gökhan kırdar- yerine sevemem | izlesene.com
______________\▓▓/
)▓)▓▓/▓\▓▓\/\
__________\\▓▓▓▓▓/▓/\!
_______/▓/▓/\\▓\▓▓\\▓▓▓\
____/\/▓▓(▓(
____\\▓▓\▓\//▓/▓▓//▓▓\\▓▓/▓\
…__|\_/▓\▓▓!\▓/▓/▓//▓▓▓▓\,▓▓▓\
__|▓!▓\▓▓▓▓\▓//▓▓▓▓▓▓!▓▓▓/\
…__\▓!▓\▓▓▓▓/▓▓▓▓▓▓▓▓!▓▓▓▓!
___\▓\▓\▓▓▓/▓▓▓▓▓▓▓▓▓!▓▓/
____\▓\▓▓▓/▓▓▓▓▓▓▓▓▓/▓▓/
_____\▓\▓▓/▓▓▓▓▓▓▓▓/▓▓▓/
___,,/▓▓▓\\/▓▓▓▓▓▓▓/▓▓▓/
_______\▓\▓▓▓▓▓▓▓/▓▓▓\|
__________\\▓▓▓▓▓/▓/\!
______________\▓▓/
_______________▓
______,,,,,,,,,,,,___▓_,,,,,,,,,,,,,
_____/▓▓/▓▓▓\`\▓▓/|▓▓▓\▓▓\
_____/▓▓/▓▓▓▓__▓_\▓▓▓\▓▓▓\
____!▓▓/▓▓▓▓/__▓__\▓▓▓\▓▓▓!
____\▓▓/▓▓▓/___I▓__\▓▓!▓▓/
_____\▓/▓▓/____I▓__\▓!▓/
_______\▓/_____I▓__\▓/
________\/_____I▓
______________I▓