Hikmet Çocuk’un İlkleri

Trabzon üzerinden İran ‘a giden transitlerin Erzurum Cumhuriyet Caddesi ‘ndeki terminali karakışlar içindeydi.

Otobüsün önünde beklediği yapının saçaklarındaki buzlar yerlere kadar sarkmışlardı. Saçaklarda bilek kalınlığında olan buzlar, yere yakın kesimlerde inceydi ve kirli beyaz renkteydi. Büronun camları buz çiçekleriyle örtülüydü. Bir ucu Tebrizkapısı ‘na, obir ucu Havuz ‘a uzanan cadde karlar altındaydı ve kar yumuşak pamuk yığınlarını andırmaktaydı. Şuraya-buraya yolcu taşıyan kızakçılar atlarının boyunlarına çıngıraktan çelenkler takmışlardı. Burun deliklerinden ince ve keskin dumanlar çıkaran koşumları süslü atlar, kızaklarını beyaz kar üzerinde çekerken çıngıraklarından yayılan büyüleyici sesler, kar başlıklı evlerin duvarlarında, balkonlarında, pencerelerinde ve kapılarında yankılanmaktaydı. Bir yanı caddeye taşan bir kümbetin dibinde, meşin gocuğuna bürünmüş bir Laz kestaneci, arada bir haykırarak mangalındaki dumanları tüten kestanelerini çeviriyordu. Beyaz karın ağırlığı altında esneyen telgraf tellerinin üstünde, soğuktan tüyleri kabarmış dizi dizi serçe vardı. Karın beyazlığı içinde, olduğundan daha da kara görünen bir karga, gaklayarak çıplak dalları karlara bürünmüş bir ağaca doğru uçmaktaydı.

İçi henüz soğuk olan otobüste Hikmet Çocuk ‘u bir camın yanına oturtmuşlardı. Oturduğu yerde, yanındaki karçiçekleriyle süslenmiş camı küçücük parmağıyla çizmeye çalışıyor, arada bir, yanındaki anaya-böyganaya, arada bir de dışarıda camın dibinde duran beybaya, dayıya, amcaya bakıyordu. Ana gözyaşları içindeydi ve beyba, dayıyı bırakıp amcaya, amcayı bırakıp dayıya sarılmaktaydı. Sonunda Hikmet Çocuk, beybanın onlardan ayrıldığını, arabaya bindiğini ve gelip ananın yanına oturduğunu gördü.

Otobüs herhangi bir uyarıda bulunmadan kalktı.

Anayla beyba içerden ve dayıyla amca da dışardan birbirlerine eller salladılar.

- Dayım gelecek mi?

- Gelecek oğlum.

- Amcam?

- O da gelecek.

- İkisi de gelsinler. Çok çabuk gelsinler.

Otobüs homurdana homurdana karlı caddelerden geçmeye, karlara bürünmüş ağaçlar, evler, kızaklar, telgraf telleri ve tellerdeki serçeler hızla gerilere doğru kaymaya başlamışlardı.

Bir süre sonra otobüs ısındı. Anayla beyba, kendilerine fazla gelen bazı giysilerini çıkardılar. Böygana arka koltuktan uzanıp Hikmet Çocuk ‘u kucağına istedi. Verdiler ve otobüs de Taşmağazalar ‘dan aşağı inmeye koyuldu.

Hikmet Çocuk kısacık yaşamında ilk kere olarak o kadar bol ışık, o kadar bol parıltı, o kadar çok güzellik, o kadar çok vitrin ve o kadar çok dükkân-mağaza görmüş olmanın şaşkınlığı içindeydi.

- Böygana, buralar ney?

- Bunlar kuyumcu oğul.

- Kuyumcu nedir?

- Bunlar altın satarlar evladım. Onun için “Kuyumcu” denir bunlara.

- Altın nedir?

- Altın, işte o dizi dizi sıralanmış olan ve pırıl pırıl parlayan şeylerdir. Altın, bizim içine gazyağımızı koyduğumuz tenekeden, içinde yemeklerimizi pişirdiğimiz bakır tencerelerimizden, yemek yerken kullandığımız çinko kaplarımızdan, içinde çamaşırlarımızı yıkadığımız sac leğenimizden, çevresinde ısındığımız demir sobamızdan, dedenden bize kalan ve içine mum dikilen gümüş şamdanımızdan çok daha değerli bir metaldir.

- O parlayanlar altın mı böygana?

- O dizi dizi duranlar altın, onların üstüne asılmış parıldayan şeyler de elektrik lambasıdır.

- Ama onlar bizim fiske lambamıza benzemiyor.

- Evet benzemiyor.

- Gaz lambamıza da benzemiyor.

- Gaz lambamıza da benzemiyor.

- Lüks lambamıza da benzemiyor.

- Benzemez oğul. Sen benim “Lamba” dediğime bakma; gerçekte onlara “Elektrik Ampulü” derler.

- Güneş gibi parlıyor onlar. Her biri bir güneş beyba.

- İlahi oğul.

- Peki neye yarar o ışık?

- O ışık evleri, odaları, dükkânları, mağazaları, sokakları, caddeleri, her yeri, her yanı aydınlatırlar. Hatta kümesleri bile. İşte tıpkı böyle, nur içinde bırakır.

- Böygana, bizim evimizi de bırakır mı nur içinde?

- Elbette bırakır oğul.

- E, niye bırakmıyor öyleyse? Bizim evimizin her bir yanı karanlık. Anam niçin bundan yakmıyor da, fiske lambasıyla gaz lambası yakıyor?

- Elektrik şimdilerde varsıl insanların hakkı oğul. Biz yoksuluz.

-  Öyleyse biz de varsıl olalım.

- Olamayız. Bizler; beyban, anan, ben ve sen, tek bir aylığın umuduna kalmışız. Evimiz kira. Paramız her bir şeye yetmiyor.

- Aylık ne demek böygana?

- Otuz günde bir kere kazanılabilen fakat tam bir ay Allah ‘ın her günü harcanan paraya “Aylık” denir oğul.

- Bir ay ne kadar gündür?

- Tamı tamına otuz gündür. Borcun varken o otuz gün çok çabuk biter fakat alacağını alacağın zaman o bitmek bilmez.

- Peki gün ne demek?

- Bir sabahtan bir sonraki sabaha kadar yaşadıkmı, biz o geçen zamana “Gün” deriz.

Baba öndeki koltuktan başını yarı geri çevirdi:

- Rahatsız etme nineni.

- O benin böyganam, sana ne?

- Sorudur ki soruyorsun böyganana ama.

- İyi ediyorum. Ben bir şey bilmiyorum ki. O biliyor. Bildiğini bana da öğretiyor.

Ana, baba, nine gülüştüler. Baba başını öne döndürdü:

- Valla haklı çocuk. Sormadan nasıl öğrensin bildiklerini.

Hikmet Çocuk artık konuşmuyordu. Süsler, ışıklar, pırıltılar içindeki dükkânlara baka baka istenmedik uykulara dalıp gitmişti.

- Uyan oğlum. Trabzon ‘a geldik.

- Trabzon nedir?

- Önce sen söyle : Erzurum nedir?

- Erzurum bizim evimizin bulunduğu ildir.

- İşte Trabzon da işte öyle bir ildir. Ülkemizin bir ilidir. Erzurum nerededir?

- Palandöken Dağı ‘nın eteklerindedir.

- Trabzon da Karadeniz ‘in kıyısındadır. Erzurum ‘da deniz yoktur fakat Trabzon ‘da deniz vardır.

- Deniz nedir?

- Denizin ne olduğunu sabahleyin öğreneceksin. Şimdi gel bin şu taksiye, otelimize gidelim.

- Taksi ne demek?

- Taksi “Otomobil” demek.

- Otomobil ne demek?

- Otomobil “Araba” demek.

- Öyleyse nerde bu arabanın atları, öküzleri?

- Bu arabanın atları, öküzleri yoktur. Zaten öyle olduğu için bu arabalara “Otomobil” diyorlar. Çünkü bunlar atsız-öküzsüz giderler.

- Haydi şimdi evimize gidelim.

- Bizim evimiz Erzurum ‘da kaldı. Şimdi otelimize gidiyoruz. Otel bizim Trabzon ‘daki evimiz.

- Ben otelden ev istemem. Kendi evimize gidelim. Fiske lambamızı, gaz lambamızı yakar otururuz.

- Sus, bak, işte geldik. Başkaları var çevrede. Ayıp.

Hikmet Çocuk, tüm yaşantısında ilk kez bu kadar çok basamaklı, bu kadar aydınlık bir ev görmekteydi. Basamakları çıktıktan sonra kapısını açıp içine girdikleri oda, beybanın duvardaki beyaz bir kopçaya parmağını dokundurmasıyla gündüz gibi aydınlanmıştı. Odada kendi evlerinin kapısı büyüklüğünde iki pencere ve karşılıklı duran iki karyola vardı. Hikmet Çocuk, karyolayla ve kapı büyüklüğündeki pencereyle yeni karşılaşmaktaydı. Baba bir garsona yemek ısmarlarken ve anayla nine masa yanındaki sandalyelere çökerken o pencerelerden birinin camından dışarı bakmaya koyulmuştu. Dışarıda güneş beyba yeni batmaktaydı. Her yer ışıklar içindeydi. Bilyelerinden herhangi biri yere düşse; kolaylıkla görülüp bulunabilirdi. Üstelik karlar, buzlar, kızaklar da ortalarda yoktu. Onların yerlerini pırıl pırıl parlayan, ayna gibi ışıldayan, şuraya-buraya kendiliklerinden giden o atsız-öküzsüz arabalar almıştı. Baktığı pencerenin tam karşısında bir bahçe ve bahçenin içinde de dallı, yapraklı, yemyeşil ağaçlar vardı.

- Dur oğlum, perdeleri kapatalım.

- Kapatmayın perdeleri.

- Beyban kızar. Dışarıdan görünmesin odamızın içi.

Perdeler kapatıldı. Beybayla ana masayı ve iki sandalyeyi karyolalardan birinin yanına çektiler ve garsonun getirdiği içi dolu bir tepsiyi masanın üzerine koydular.

- Bundan sonra ailece aynı kaptan yemek yok. Elle yemek de öyle. Herkes çatalla, kaşıkla, gerekirse bıçak kullanarak yemeğini kendi tabağından yiyecek, içeceğini kendi bardağından içecek. Kullanmak zorunda kalındığında bıçak sağ ele alınacak, çatal sol elle tutulacak ve yiyecek çatalla bastırılırken sağ eldeki bıçakla da kesilecek. Yiyeceğin tümü kesilip sonra parça parça yenmesine başlanmayacak, gerektikçe kesilip yenecek. Sağ el sol elden daha güçlü olduğu için bizler bıçaklarımızı sağ ellerimizle kullanacağız. Doğrusu böyledir.

- Yemeği sol elle yemek günah değil midir beyba?

- Eskiden öyle sayarlarmış, oğul. Zira eski adamlar tuvalette taharetlerini yani temizliklerini de sol elle yaparlarmış. O nedenle zamanlarında yaptıkları elbette ki doğrudur. Ama şimdilerde durum öyle değil. Hem çıplak elimizle taharetlenmiyoruz, hem de yemeklerimizi çatalla, kaşıkla yiyoruz. Zaten Peygamber’ imiz de “Zaman sana uymazsa, sen zamana uy” demişler. Yani “Koşullar neyi gerektiriyorsa; öyle davran.” demek istemişler. Günümüzde de zaman yani koşullar bize uymadığından, bizim onlara uymamız gerek.

- Böygana günah sayıyor ama.

- Bundan sonra da sevap sayacak, değil mi, anacan?

- He oğul, he. Evde erkeğin dediği olur.

- Erkeği-kadını yok bu işin, anacan. Başka evlerde nasıl olursa olsun bizim evde hepimizin dediği olacak. Hepimizden önce de senin dediğin. Çünkü sen ailemizin büyüğü ve başımızın tacısın.

- Benim de başımın tacı.

- Başınız varolsun oğullarım.

Hikmet Çocuk kafa-göz yara yara ilk çatallı-kaşıklı-bıçaklı yemeğini yedi ve yaşantısında ilk kere savaştan çıktı. Yemekten sonra babaya, anaya, nineye kahveler ve ona da çay geldi.

- Ben çay içmem. Ben de kahve içeceğim.

- Küçükler kahve içmezler: Ayıptır.

- Kahve içmeleri ayıp da, çay içmeleri neden ayıp değil?

- Çay ısınmak, kahve ise keyf almak için içilir de ondan.

- O zaman ben de keyf alacağım.

- Sen küçüksün. Kahve içerken keyf alamazsın, acı duyarsın.

- Duymam.

- Sus artık. Al bardağını, gel pencerenin önüne. Bak, perdeyi açıyorum. Dışarıyı gözlemle. Bak bakalım güzel bulacak mısın Trabzon gecelerini.

Hikmet Çocuk bir ayrı, bir aydınlık, bir renkli, bir soğuk ve karanlık olmayan dünyaya kavuşmuştu. İçinde bir bayram sevinci, gözlerinde ışıltılı bir şaşkınlık okunmaktaydı. Bakışları atsız-öküzsüz arabalarla birlikte hareket edip yola çıkıyor, onların görünmez oldukları yerlerden geriye dönüyordu. Karanlıkça bir köşede yumurta sarısı renginde bir yazı kendiliğinden ortaya çıkıyor, sonra kayboluyor, yerini çivit rengi bir başka yazı alıyordu. Bu onu şaşırttıkça şaşırtmaktaydı. Yazıların ortaya çıkışları, kayboluşları, yeniden belirişleri birbirini izlemekte, yumurta sarısıyla çivit rengi sürekli olarak birbirine dönüşmekte, birbirini kovalamaktaydı. Hikmet Çocuk bunun ne demek olduğunu ve nasıl olabildiğini asla bulup çıkaramıyordu.

Gecenin artakalan zamanı, o durumu babadan sorup öğrenmekle geçti. Sonra, nasıl yapabildiyse; beyba parmağını duvardaki kopçaya bir değdirişte, odayı aydınlatan ışığı yok etti. Hikmet Çocuk ‘u ilgilendiren onu kimin yapabildiği değil, onun nasıl yapılabildiğiydi. Zira yapan zaten babaydı ve onun yapamayacağı hiçbir şey yoktu. Odadan ışığı alan ve oraya karanlığı getiren beyba, odanın dışardan aydınlanabilmesi için olacak ki; kapı büyüklüğünde pencerelerde bulunan perdeleri yanlara açtı.

Babayla ana karyolalardan birine ve Hikmet Çocuk ‘la böygana da obirine uzandılar.

- Haydi, uyu oğul.

- Uyuyamam. Ben korkuyorum böygana.

- Aman oğul, korkacak ne var? Bak, işte koyun koyunayız seninle.

- Ama uyuyunca benim düşüme kötü kötü şeyler giriyor.

- Onlar Kara-Kura oğul, Kara-Kura.

- Girmesin düşlerime Kara-Kura ‘lar.

- O zaman dua etmen gerek ki; girmesinler.

- Nasıl dua edeyim? Ben bir şey bilmiyorum ki.

- Birlikte dua edelim öyleyse. Sen beni izle. Ben ne söylersem sen de tıpkısını söyle.

- Peki.

- Kara-Kura Kara-Kura, önü kara-ardı kara, seni-beni yaratanın hakkı için gökteki yıldızları, denizlerdeki kum tanelerini say bitir, bitirsen de; benim yanıma gelme.

- Ya dinlemeyip gelirse?

- Gelemez. Çünkü; en sonunda yanımıza gelmemesini söyledik.

- Söylemesek gelir mi?

- Gelir. Sen bana sımsıkı sarılmazsan, başını göğsüme dayamazsan; işte o zaman öyle bir harlayarak, öyle bir gürleyerek gelir ki; daha artık Allah korusun.

Hikmet Çocuk korkudan mı, yoksa sevgiden mi olduğu anlaşılamayan bir tutumla böyganasına sımsıkı sarıldı ve başını ninesinin sıcacık göğsüne gizledi. Kollarıyla onu kucaklayan ninenin dudakları kıpır kıpır ve sesi fısıl fısıldı:

- Yattım sağıma, döndüm soluma, sığındım Suphan ‘ıma. Melekler tanık olsun dinime, imanıma.

- Böygana o ki sağımıza yattık ya, daha niye solumuza dönüyoruz?

- Süphan ‘ımıza yani Allah ‘ımıza sığındığımızı söylüyoruz ya, yani “sağıma da dönsem, soluma da dönsem, her nerede olursam olsam, her ne yaparsam yapsam, hep seninle olmak, hep senin koruman altında bulunmak istiyorum.” demeye getiriyoruz.

- Ama böygana, öyle de olsa; yanlış bu. Bak, ben sağıma yatmışım, sense soluna yatmışsın. Senin şimdi “Yattım soluma, döndüm sağıma.” Demen gerekmez mi? Üstelik de, ben soluma, sen de sağına dönersek; birbirimize sırt dönmüş olmaz mıyız?

- Sus oğul, aklımı fazla karıştırma.

- Peki, ben şimdi döneyim mi?

- Dönme. Bismillahi Bir ‘sin ve billahi Nur ‘sun, yetmişbin Ayetelkürsü ‘n, çevremizde dönüp dursun.

Hikmet Çocuk ‘un sesi ve soruları duyulmaz olmuştu. Derin bir uykunun yumuşak eşiklerinde olduğu anlaşılmaktaydı. Babanın karşı karyoladan yükselen sesi fısıltılıydı:

- Uyudu mu akıldanesi, anacan?

- Uyudu oğul, uyudu.

- Sana helal olsun, anacan. Şeytan uyutmaya bire birsin.

- Aman Hüseyin, aman oğul.

- Alınma. Şakadır şaka. İyi geceler anacan.

Ve otel odasını tam bir sessizlik kapladı.

Sabahleyin Hikmet Çocuk bir yepyeni ve bir bambaşka dünyaya uyandı. Pencerenin dışında her şey güzel, her şey temiz, her şey sıcak, her şey renkliydi ve her şey yoğun bir hareketlilik içindeydi. Sırtlarında büyük güzel sepetler, önlerinde renkli peştemallar, başlarında da uçları çene altından bağlı başörtüleri bulunan birtakım kadınlar, bir yerlere bir şeyler götürüyorlar, bir yerlerden bir şeyler getiriyorlardı. Adlarının “Otomobil” olduklarını öğrendiği o atsız-öküzsüz arabalar tertemiz caddeden göz kamaştırıcı renklerle geçmekteydiler. Tam karşılarındaki yapının önünde oturan ak saçlı, aksakallı bir adam elindeki şişlerle çorap örmekteydi.

- Beyba, beyba, beybaaa… Çabuk gel… Bak dede çorap örüyor.

Hikmet Çocuk ‘u şaşkınlıklar içinde bırakan olay, anayı, babayı, nineyi de derin şaşkınlıklara düşürmüştü.

- Allah Allah. Adam gerçekten çorap örüyor.

- Aman Hüseyin Bey, o adam gerçekten çorap mı örüyor?

- Aman oğul, bir yaşıma daha girdim. Erkekler oturup çorap örüyorlar ve kadınlar da ağır sepetlerle sırtlarında yükler taşıyorlar. Yoksa dünyanın sonuna mı geldik?

Öylece bakınırken, ellerindeki çorapları örmeye çalışan daha başka erkeklere ve sırtlarında sepet taşıyan daha başka kadınlara da rastladılar.

Kahvaltıdan sonra baba Hikmet Çocuk ‘u karşısına oturttu:

- Şimdi beni iyi dinle. Dedi. Bak, şu beş tane çil çil kuruşu sana vereceğim ve sen her ne istersen onu alabileceksin. Kestane, şeker, bilye, sakız, leblebi, akide, horozşekeri, daha artık her ne ki istersen. Böyganan, anan ve ben dışarı çıkmak zorundayız. Ne zaman geri dönebileceğimizi de bilemiyorum. Çünkü dışarıda çok işimiz var. Sen hem akıllı, hem de artık büyümüş bir çocuksun. Senin bilebildiğin birçok şeyleri, senin yaşındaki birçok çocuk bilemiyor ki; bilsin. O nedenle bizler sana çok güveniyoruz. Yani bizim dediklerimizin ve istediklerimizin dışına çıkmayacağından eminiz. Biz geri dönünceye kadar odamızı sen koruyacaksın. Bizi burada, bu odada bekleyeceksin. Şimdi şu kalemi ve kâğıtları da sana veriyorum ve senden çok güzel bir ev resmi yapmanı istiyorum. Evin bir bacası olsun ve bacasından dumanlar tütsün. Çevresini karlar kaplasın. Erzurum ‘un karları nasılsa; tıpkı öyle. Karlar arasında bir küçük toprak parçası bulunsun ve orada serçelerimiz yemlerini yesinler. Geldiğimde ve gördüğümde beğenirsem; eh artık, dile benden ne dilersen. Odada canın sıkılırsa; pencereden bu güzelim Trabzon ‘u incele. Daha da sıkılırsan; otelin dış kapısına kadar in ve sıkıntın geçince de yine bu odaya çık. Odamızın yerini ve kapısını şaşırma ve kimsecikleri rahatsız etme. Haydi, göreyim seni, benim delikanlım.

Büyükler odadan çıktılar. Hikmet Çocuk uzunca bir süre kuruşlarıyla oynadı. Bıkınca, cebinden pırıl pırıl parlayan çelik bilyesini çıkarıp odada kendi kendisiyle bilye oynadı durdu. Usandı, pencerelerden dışarıyı izledi. Tedirginleşip masaya yaydığı kâğıda ısmarlama manzara çizmeye çalıştı. Fakat bunlardan hiçbiri onu avutamadı ve yalnızlığını gideremedi.

Bir ara, beybanın nasıl edip de duvardaki o kopçaya dokunarak tavandaki o tombul camı ışıklandırabildiğini öğrenme merakına kapıldı. Aynı şeyi yapmak için duvara yanaştı. Beyaz kopçaya ulaşamadığından iskemlelerden birini duvar dibine çekti. Üstüne çıktı. Parmağını kopçaya bastırdı. Üstüne basıldıkça; kopça içeri giriyor ama tavandaki o tombul cam bir türlü aydınlanmıyor, bir türlü parlamıyordu. Bir süre denedikten sonra, denemeden bıktı, sandalyeyi yerine koyup pencereden bakmaya koyuldu.

Odanın kapısına birileri vurmaya başlamıştı. Hikmet Çocuk bunun ne anlama geldiğini bilemedi, anlayamadı. Yüzünü kapıya dönüp cebindeki kuruşlarını sımsıkı avuçladı ve sırtını pencerenin pervazına dayadı.

Kapıya peş peşe birkaç kere daha vuruldu ve kapı Hikmet Çocuk ‘un korku ve şaşkınlık dolu gözleri önünde yavaş yavaş ardına kadar açıldı. Kapıda, üstünde beyaz önlük bulunan bir adam durmaktaydı. Adam önce başıyla odayı aradı, sonra kimseyi bulamayıp bulunduğu yerde dikilerek gözlerini Hikmet Çocuk ‘un yüzünde gezdirdi:

- Ha pu zilu sen mi çaldun daaa?

- Ben bir şey yapmadım.

- O zaman pizum Fadime yapmiştur. Ula ufağum, sen pişe yapmadıysan çim çaldu da pu zilu?

- Vallahi, billahi, tallahi ben hiçbir şey çalmadım.

- Çaldun, çaldun. Paa pak. Pi daha ha pu pokıyan zila tokunma, ufağum.

Adam sağ elinin işaret parmağıyla duvardaki beyaz kopçayı gösterdi ve sonra odadan çıkarak kapıyı çekti.

Hikmet Çocuk olanlardan hiçbir şey anlamamış fakat dövülmediği için de sevinmişti. Yeniden masaya çöktüyse de, kalemle-kâğıtla fazla uğraşamadı. Bakışları odanın içindeki bir başka kapıya takılmıştı. Merakını yenemeyip kapıyı açtı. İçerisi oda gibiydi. Duvarları cam kadar parlak, beyaz renkli, dört köşe, kaymak gibi bir şeylerle kaplıydı.  Bembeyaz ve parıltılı bir şeyle örtülü olan tabanında, karşılıklı duran iki büyük ayak izi ve bu izlerin ortasında bir delik vardı. Kapının karşısındaki duvara büyük, beyaz bir kutu yerleştirilmiş, bunun yanından dışarı çıkan ince, uzun bir demir kola zincirli bir tahta topaç asılmıştı. Kendi evlerinde böyle bir oda bulunmadığından, Hikmet Çocuk buranın nasıl bir yer olduğunu ve neye yaradığını bulup çıkaramadı. Denediğinde; tahtadan yapılmış topacın, sanki özellikle yapılmışçasına avucunun içine tamı tamına oturduğunu fark etti. Kutudan çıkan kolun yukarıya kalkık durumu ve zincirle topacın aşağı doğru sarkık durması, onda bunu tutup aşağıya çekme isteği uyandırdı. O da bu zorlamaya fazla karşı duramadı. Bu yüzden topacı kavrayıp aşağıya doğru çekti ve çekmesiyle kıyametin kopması bir oldu.

O süslü odanın içini, birdenbire ortaya saldıran ve nereden geldiği anlaşılamayan harıltılı-gürültülü sular doldurmaya başladı ve suların saldırısıyla gürültüsü dinmek bilmedi.

Hikmet Çocuk topaçlı zinciri ve kolu çektiği için bir yerleri kırdığını, bir şeyleri kopardığını, yapılmaması gereken bir şeyler yaptığını sanarak korkudan ölecek hallere düştü. Hiçbir anlam taşımayan ve hiçbir işe yaramayan el, kol ve bacak hareketleriyle şuraya-buraya kaçıp saklanmaya uğraşıyor, sese birilerinin geleceği ve kendisini döveceği korkusu aklını başından alıyordu. Sular önce bu küçük odaya, sonra kaldıkları o büyük odaya, daha sonra da tüm otele dolarsa; o zaman ne yapacak, nerelere kaçacak, kimlere sığınacak, canını nasıl kurtaracaktı.

Eşi-benzeri görülmemiş bir korkuyla bulunduğu yere çökmüştü. İki avucuyla şakaklarını kavramıştı ve yerinden fırlamış gözlerle habire harlayan-gürleyen sulara bakmaktaydı.

Azgın sular ansızın durdu, harıltılar-gürültüler ansızın kesildi. Ortada sadece incecik bir fısıltı kaldı ve bir süre sonra o da duyulmaz oldu. Eliyle topacını ve zincirini çektiği o ince, uzun demir kol yeniden yukarı kalkmıştı ve zincirle topaç hala sallanmaktaydılar.

Üstünden bir türlü atamadığı bir korkuyla o küçük odanın kapısını kapattı, büyük odanın dış kapısını açtı ve çekingen adımlarla merdivenlere doğru yürüdü.

Yukarıdan aşağılara kadar inen ve soğan kabuğuyla haşlanmış yumurta renginde korkulukları olan merdivenin geniş basamaklarında karpuz içi renginde, yumuşak, tüylü bir örtü vardı ve her basamağa bu örtünün üzerinden altın renkli çubuklar takılmıştı. İnerken ayaklarının ses çıkarmadığını sezinledi. Basamakların tükendiği yerde büyük bir oda ve bu odada konuşup gülüşmekte olan bir yığın adam gördü ve odanın ilerisinde, basamakların tam karşısında camdan yapılmış bir duvarla karşılaştı.

Alt basamakta iri bir el kendisini omzundan kavradı ve Hikmet Çocuk, kendisinden o harıltılı-gürültülü seslerle azgın suların hesabının sorulacağını sanarak korktu.

- Uy ula uşağum, sen aşa mı indun daaa?

- O azgın suları ben akıtmadım. O harıltılı-gürültülü sesleri ben çıkarmadım.

- Sen akitmadun, sen çikartmadun amma papan da saa coz-kulak olmamizi istadi pizdan. Hadi pakalum, çık kapiya da oyna piraz fakat uzaklaşma ha puralardan daaa.

Hikmet Çocuk büyük bir ürkeklik içindeydi ama bu ürkeklik ancak, otelin yanındaki boş alanda oyun oynayan çocukları görünceye kadar sürdü.

- Ula mile oynar misun daaa? Adın nedur?

- Oynarım. Benim adım Hikmet.

- Ula Cemal, aa pi eş pulduk daaa. Adi Hiçmet ‘miş.

Alanda üç çocuk vardı ve onların girişkenlikleriyle cana yakınlıkları Hikmet Çocuk ‘un çekingenliğini ortadan kaldırmaya yetmişti. Oynadıkları “Mile Oyunu” Erzurum ‘da oynadıkları “Bilye Oyunu” nun tıpkısıydı. Hikmet Çocuk “Mile” nin ne olduğunu bilemiyor onu “Bilye” yle bağdaştırmaya çalışıyor, bu yüzden, kullanılan toprak bilyelere “Milye” demek zorunda kalıyor, onun “Mile” yi “Milye” ye çevirişi çocukların alabildiğine hoşlarına gidiyor ve kahkahalarla gülmelerine, kendisine daha bir iyi bağlanmalarına yol açıyordu.

Oyun sırasında, çocuklardan biri, habire ısırıp ısırıp durduğu haşlanmış mısır koçanının yarısını koparıp ona vermiş, bir başkası cebinden çıkardığı bir avuç sıcak kestaneyi onun cebine koymuş, üçüncüsü çiğnemesi için mezdeki sakız uzatmış ve çocuklarla Hikmet Çocuk daha ilk anda yedikleri-içtikleri ayrı gitmeyen dört arkadaş olup çıkmışlardı.

Oyunda ortağı olan çocuk, onu beybası, anası ve böyganası gibi korumakta, ağzından çıkan her bir sözü doğru kabullenmekte, ortaya çıkan anlaşmazlıklarda hep onun yanını tutmaktaydı. Çocukların her birinin camdan, topraktan yapılmış olan cepler dolusu renkli mileleri vardı. Hikmet Çocuk ‘un çelikten yapılmış pırıl pırıl bilyesi tek olmasına tekti ama onların milelerinden çok daha körpe, çok daha soyluydu.

Oyunu Hikmet Çocuk ‘un soylu çelik bilyesiyle ortağının renkli cam mileleri kazandı ve ödül olarak iki ortak obir iki ortağı at edip at edip sırtlarına binerek alanda tam beşer tur attırdılar.

Ortak, kolunu Hikmet Çocuk ‘un boynuna atıp onun avucuna birkaç tane cam, birkaç tane de toprak mile koyunca, o da anı olarak çelik bilyesini onun avucuna sıkıştırdı.

-Yarın da puraya celecesun. Biz yine ha punnari yener, yine ha pu atlarin sirtlarına pineruz daaa. Ha pu mil oyununun ustasi pizuk. Piz içimuz, tamam mi?

- Tamam.

Çocuklar rüzgâr gibi uçup uzaklaştılar.

Hikmet Çocuk ‘un yüreği bu kere bir başka sıcak çarpmaktaydı. Artık bir başına değildi. Arkadaşları vardı, mileleri vardı ve cebinde de tamı tamına tam beş tane çil çil, kırtışlı kırtışlı kuruşu vardı.

Oyun oynadıkları alanın az ötesinde ucu-bucağı görünmeyen bir gölle karşılaştı. Kıyıdan bu gölün içine doğru uzanan bir taş düzlük buldu. Bu taşlı düzlüğün bir yanında, göl suları içinde birtakım üstü açık evler yer almaktaydı.  Evlerin başlarına-kıçlarına kısalı-uzunlu direkler dikilmişti ve direklerin arasında duvarları üstten camlı birtakım odalar bulunmaktaydı. Üstü açık evler tepeleme balık doluydu. Balıklar küçük küçük, pırıl pırıl, ışıl ışıl, balıklar kıpır kıpırdı. İçlerinden bazıları önce havalara sıçrıyor, sonra yine o balık yığınına düşüyorlardı. Balık tepelerinin yanlarında duran birtakım adamlar balık doldurdukları bir takım kapları uzatmaktaydılar.

- Amca bu balıklar ne?

- Hamsi daaa.

- Bu balıkların gözleri de var mı?

- Paluk olur da cözlari olmaz mi, uşağum? Fer pakayum kaç kuruşun var?

Hikmet Çocuk cebinden çıkardığı çil çil, kırtışlı kırtışlı kuruşlarını adamın avucuna bıraktı. Başı bereli ve beresinin üstü püsküllü olan adam, avucuna bırakılan kuruşlardan üçünü aldı, ikisini geri verdi:

- Senin kabın-mabın yok midur?

Diye homurdanarak Hikmet Çocuk ‘a bir süre baktı, sonra eline geçirdiği demir tel saplı bir tenekeyi pırıl pırıl, ışıl ışıl, kıpır kıpır balıkla doldurup onun önüne koydu. Hikmet Çocuk iki eliyle bile zorlukla çektiği tenekeyi, sürükleye sürükleye, taş düzlüğün büyük göle birleştiği yere kadar götürdü ve orada yükünü taşların üstüne boşalttı.

Oracığa çömelmişti. Ne yana bakacağını bilemiyor, parıl parıl parıldayan, ışıl ışıl ışıldayan, kıpır kıpır kıpırdanan balıklara göz gezdiriyor, sıçrayıp düşenlerine bakıyor, bunlardan bazılarına sağ elinin işaret parmağıyla dokunuyor, bir canlanmayla karşılaşınca parmağını kaçırıyor, canlanamayanları eline alıyor, ellerindekileri evirip çevirerek bir bu yandaki, bir obir yandaki gözlerine bakıyor, baktıklarını bir yana bırakıp yeniden tuttuklarının gözlerine gözlerini dikip duruyordu.

- Merhaba reis. Şöyle şöyle bir çocuk gördün mü acaba? Bir saattir arayıp soruyoruz. Bu yana doğru gelmiş de.

- Şoyle şoyle pi uşak mi daaa? Ha orada durayi. Pi teneke hamsi aldi pendan, te orada tökti yera, cözlerina pakayi.

Babayla ana Hikmet Çocuk ‘u bir teneke dolusu yarı canlı hamsinin gözlerine tek tek bakarken buldular. Artık gidip kaybolamayacağı kanısına vardıkları için olmalı ki; yanına yanaşmadan onu izlemeye koyuldular.

- Naime, farkında mısın? Geçirdiği o göz rahatsızlığı yüzünden çocuk göz aşığı olmuş. Onun için daha artık varsa da göz, yoksa da göz. Gözleri var mı yok mu diye hamsileri inceleyişi bu yüzden.

- Şimdi anladım Erzurum ‘da “Tavşanların gözleri var mı?” diye neden sorup durduğunu.

- Baksana adamdan tam bir teneke hamsi almış, gözleri var mı yok mu diye bakmak için.

- Toplayalım mı yere serdiği hamsileri?

- Daha neler. Hem pişirecek yerimiz yok, hem de ayıp ele-güne karşı.

- Öylesine sordum işte. Çağıralım mı artık şu göz delisini?

- Çöplükten kaptığı mikroplarla trahom olup gözünün birini yitirseydi; asıl göz delisi biz olacaktık, unutma. Tanrı ‘ya şükrolsun ki; kurtuldu gözü. Hemen araya girmemizin doğru olacağından pek emin değilim. Bekleyelim biraz, baksın tüm hamsilerin gözlerine teker teker. Nasıl olsa paralarını kendi ödemiş.

Babayla ana gülüştüler. Az ileride demir atmaya çalışan bir gemiye bakmaya koyuldular. Deniz ve gemi Hikmet Çocuk ‘un o kısacık yaşantısında görmüş olduğu şeylerden değildi. Her ikisi de kendisi için yeni, yepyeniydi. Bununla birlikte o, deniz ve gemiyle hiç de ilgilenmemekte, az önce içinden hamsi aldığı tekneye bile dönüp bakmamakta, tüm ilgisini, eline alıp alıp, inceleyip inceleyip bıraktığı balıkların gözlerine yöneltmiş bulunmaktaydı. Ancak balıkların tümünü inceleyip bıraktıktan sonradır ki; bakışlarını yanındaki denize ve ötedeki demir atmakla meşgul olan gemiye çevirebilmişti. Gemiye, çevresindeki çatanalara, sandallara ve mavnalara ne ad vereceğini dahi bilmiyor, onları su üstündeki evler olarak değerlendiriyordu. Deniz onun gözünde, Erzurum ‘daki Yapraklı Göl, iskele onun gözünde göle uzanan bir taşlı düzlükten ibaretti.

- Bak oğlum, bu uçsuz-bucaksız suya “Deniz”, o bir dolu pencereli şeye “Gemi”, adamların içinde kürek çektiği şeye “Sandal”, o “Çat… Çat… Çat…” diye sesler çıkararak, dumanlar püskürterek su üstünde kayıp giden şeye “Çatana”, şu içi balık dolu olan deniz araçlarına da “Mavna” derler. Gemiler insan ve “Şilep” lerle mavnalar da yük taşırlar. Deniz, en büyük gölden bile daha büyüktür. Erzurum ‘daki Yapraklı Göl denizin dişinin kovuğunu bile dolduramaz. Göllerin ucu-bucağı vardır ama bazı denizlerin ucu-bucağı yoktur.

Hikmet Çocuk anayla babayı yanında bulduğunda hiç de şaşırmadı. Her nerede ve her ne zaman olursa olsun, onları hep yanında bulacağından eminmiş gibiydi.

- Bu denizin adı ney beyba?

- Bu denizin adı “Karadeniz” oğlum.

- Peki, neden “Kara” demişler buna?

- Ben de bilemiyorum neden öyle dediklerini. Gerçekten de kara-mara değil, çivit renginde. Hem de masmavi.

- Çivit rengi ne renktir?

- Çivit rengi mavidir.

- Mas nedir beyba?

- “Mas” bir pekiştirme sözcüğüdür. Mavi mavidir. Masmavi, maviden de mavi demek oluyor.

- Deniz maviyse, hem de masmaviyse; bu deniz “Mavideniz”, “Masmavideniz” olmalıdır. Neden “Karadeniz” olsun? Peki geminin adı ne?

- Gemi oğlum.

- Yok, adı adı; kendi adı?

- Bak, adı üstünde : “Cumhuriyet”

- Cumhuriyet ne demek?

- Onu sen bu yaşında öğrenemezsin, ben de sana bu yaşında öğretemem. Haydi, artık otelimize gidiyoruz.

- Niçin otele gidiyoruz? Bizim kendi evimiz yok mu?

- Bizim evimiz Erzurum ‘da kaldı. Buradaki evimiz otel.

- Bundan sonra hep otelde mi kalacağız?

- Geçici olarak kalıyoruz, oğlum. Neden sordun bunu?

- Benim burada arkadaşlarım var. Yarın oyun oynayacağız yine onlarla.

- Allah Allah. Sen az zamanda çevre edinmişsin de, haberimiz bile yok bizim. Kaç arkadaşın var bakalım? Kimmiş senin bu arkadaşların?

Hikmet Çocuk bülbülleşmişti. Rengârenk milelerini yol boyunca göstere göstere anlattıklarıyla doyamayıp öyküsünü otelde de bütün bir gece sürdürdü. Odada artık yalnız değildi ve üç arkadaşı yanındaydı. Onlardan her birinin yerine milelerini ayrı ayrı oynuyor, sonunda oyunu, ortağı Kemal ‘le kendisine kazandırıyor, fakat ödül olarak sırtına binebileceği rakiplerini bulamadıkça  ödülden-mödülden vazgeçiyordu.

Sabahleyin otelden çok erken saatlerde çıktılar.

Rüzgâr ağaçların dallarını sarsmaya, yapraklarını yola yola öteye-beriye savurmaya başlamıştı. Deniz dünkü deniz değildi: Köpürmüş, coşmuştu. Enginlerden kıyıya doğru geliyor, her gelişinde şahlanıyor, her şahlanışında metrelerce yükseğe kalkıyor, görülmemiş bir şiddetle kıyıya vuruyor, vururken top gibi patlıyor, patladıktan sonra hışırtılarla, köpüklerle dağılıyor, homurdana homurdana gerilere çekiliyor, yeniden gelmeye, yeniden koşmaya, yeniden şahlanmaya, kıyıyı yeniden sular-köpükler içinde bırakmaya başlıyordu.

Hikmet Çocuk, tanıdığından bu yana büyülenmişçesine ilgilendiği otomobillerden birinin arka koltuğuna anayla böygana bindi. İki adam, otelden çıkardıkları eşyalarını arabanın üstüne ve arkasındaki bir yere koydular, yerleştirdiler, bağladılar, sağlama aldılar. Arabanın içinde ve önde oturan tanımadığı bir başka adam, kendi çemberini andıran büyükçe bir çemberi elleri arasında tutmaktaydı. Otomobilde derin homurtular vardı. Camdan baktığında, ağaçların, evlerin, insanların, yanlarından büyük bir hızla geçip gerilere doğru kaydıklarını gördü. Kendilerinin neden durduklarını, onların neden gerilere doğru hızla kayıp gittiklerini anlayamadı.

Masmavideniz ‘in kıyısındaki rüzgârlı bir taşlıkta otomobilden indiklerinde çok şaşırdı ve bulundukları yerde durdukları halde, ta buralara kadar nasıl geldiklerine akıl erdiremedi. Suda şiddetle sallanan çatanaya bindiklerinde hala bunu düşünmekteydi. Beyba öfkeli, anayla böygana da suskun olduklarından, çatanaya niçin bindiklerini sorup öğrenemedi. Tekne, homurtular içinde sulara batıp batıp çıkmakta, arada bir havalara kalkmakta, şahlanan sular teknenin içine içine dolmakta, teknenin ucunda ayaküstü duran ve elleri belinde olan adam tekneyle birlikte kalkıp kalkıp inmekteydi. Teknenin içinde bir odadaydılar. Oda yarıya kadar tahtadan, yarıdan yukarı camdan yapılmıştı ve ön camın arkasındaki adamın elinde de yine kendi çemberi gibi bir çember vardı. Rüzgâr kararan soğuk suların yüzünü alt-üst ediyor, uğultularla vurup vurup üstlerinden geçiyor, deniz alttan girip tekneyi yukarı kaldırıyordu.

- Pen poyle hava cörmedum daaa. Ula uşağum, sizde da şans varmiş.

- Gemiye kadar gidebilecek miyiz, reis?

- Paa “Salih Reis” derler daaa. Ha pu penum cidemeyecegum cemi yoktur, pilesun. Fırtına-mırtına dinlemem pen. Sizi cemiye götürürum ha pu dişimnen-dırnağımnan.

- Rabbiyesir, velatüesir, rabbitemin bilhayır.

- Hiç korkma kız ninecan. Yaslan ceriye daaa.

- Geldik mi dersin reis?

- Celduk daaa. Celmasina celduk da, ha pu kaptan almış merdivani okari. Pakalum nasıl pineceksunuz.

- Ne yani, bindirmez mi yoksa?

- Pindirmez pindirmez. Tam yarım saat gecikmişsunuz.

Hikmet Çocuk hiç beklemediği bir anda yanı başlarında beliren dev gibi gemiye baktı. En yukarıda, derin karanlıklarda pırıl pırıl parlayan dizi dizi ışıklar vardı. Kapkara kesilen göğe saldıran azgın sular geminin kararan gövdesine uluya uluya çarpıp durmaktaydılar. Çatananın burnunda ayakta duran adam, başını ve ellerini yukarıya kaldırmış, ışıklara doğru bağırmaya başlamıştı:

- Ula kaptaaan, ula uşağummm… Haçan niye almişsun merdivani okari?… Yolcu var daaa…

Dizi dizi ışıkların altına gelen bir adam hızla parmaklıkların dibine oturmuş, bacaklarını parmaklıkların aralarından dışarıya ve aşağıya sallandırmıştı ve kızgın el-kol hareketleriyle bağırıp durmaktaydı:

- Sen o yolcularını çatananla götürürsün Giresun ‘a artık… Trabzon ‘la Giresun arası ne kadarcık yol ki? Katlanıver bu zahmete ebenin hakkı için… Ben demir almak üzereyim, kör müsün? Bu saatte yolcu mu getirilir be?

- Ula paa galsa; pen cötürurum amma onlar citmazlar uşağum… İndir şo merdivani…

- Alınmış merdiven iner mi reis? Sen denizcisin, bilmiyor musun kuralları?

- Ula senun kuralun patsun… Cörmiy musun pu havayi?.. Cünduz geceye dondi… Cormiy musun ha pu denizi?.. Deniz Gayya Guyusi ‘na dondi… Ha pattuk ha patacayuk… İndur merdivani…

- İndirmemmm… Geciken çeker cezasını… Haftaya giderler artık Giresun ‘a… Ege Vapuru gelecek bir hafta sonra… Giresun kaçmıyor ya…

- Ula kaptan, ha pu adamlar memurdur senin cibi… İşine pir hafta gecikirse; asarlar puni, asarlar… Sen hele elini koy pi vijdanuna…

Yukarıdaki öfkeli ses kesildi. Tekne bir süre daha kararan sularda kalkıp kalkıp indi. Sonra yukarıdaki ses tekrar duyuldu:

- İp merdiven atacağım aşağıya reis…

- Ula ip merdivan olur mi? Çüçük uşak var, kari var, yaşli kari var… Pi tek ha bu memur heriftir…

- Anlamam… Alınmış merdiven inmez… Ya ip merdivenden çıksınlar, ya da defolup gitsinler…

- Ula kaptan, düşerler daaa…

- Düşmezler; siz aşağıdan göz-kulak olursunuz…

- Par ipi da halat at, açılmayalum vapurdan…

- Atalım…

Bir-iki dakika sonra aşağıya bir halat atıldı. Ayaktaki adamla yanına gelen içerideki adam halatı çatananın bir yerlerine bağladılar. Sonra adamlardan biri Hikmet Çocuk ‘a uzandı:

- Ula uşak. Dedi. Pen şimdi alacağum seni sirtıma. Sen sarılacağsın poynuma simsiki. Pen çıkaracağum seni pu ip merdivandan okari.

- Aman reis, gözünü seveyim; düşer-müşer…

- Hiç pi poh olmaz…

Hikmet Çocuk olanlardan hiçbir şey anlamadığı için korkuyordu. Zaten korkup korkmadığını sorsalar; vereceği ilk yanıt, korkmadığı olacaktı. Zira o, Erzurum ‘luydu. O Dadaş ‘tı. Dadaşlar hiçbir şeyden korkmazlardı. Daha ilk anda adamın sırtına binmiş, kollarını boynuna, bacaklarını da beline sımsıkı sarıp dolamıştı bile. Bir ara yukarı, daha yukarı, daha daha yukarı ve en yukarı tırmanmaya başladıklarını sezinledi. Yukarıdaki o dizi dizi ışıklar kendisine yaklaşmışlardı ama aşağısı sanki gece gibiydi ve artık aşağıda olup biteni göremiyordu. Parmaklıklara yaslanmış bir insan kalabalığı kendisine tepeden bakıyordu. Sırtına bindiği adam elleriyle bir yerlere tutunmuştu ve birilerine seslenip durmaktaydı:

- Alın ha pu uşağu daaa… Pen nenayi cetireyim…

Hikmet Çocuk, birkaç elin kendisini ellerinden ve kollarından kavradığını, çekerek adamın sırtından aldığını fark etti ve kendisini ışıklar altındaki bir insan kalabalığının arasında buldu. Çevresi bir anda, kendisine bir şeyler uzatan, üstünü-başını, başlığını düzelten, meraklı ve sevecen insanlarla dolmuştu. Sonraki dakikalarda beybasına, anasına, böyganasına kavuşması hiç de zor olmadı. Birtakım basamaklardan indiklerini, her yanı kapalı, az aydınlık fakat sıcak bir yere girdiklerini gördü. Her şeyi merak ettiği ve sürekli olarak sorular sorduğu için, oraya “Ambar” dendiğini hemen öğrendi.

Geminin ambarında insanlarla yükler bir aradaydı. Yüklerin aralarında, üstlerinde, çıplak taban tahtalarında, loş diplerde-köşelerde insanlar oturmaktaydı. Birlerlerden birtakım çalgı sesleri geliyor, elele tutuşmuş birtakım adamlar, ayaklarını yerlere vura vura, yerden havalana havalana oyunlar oynuyorlardı. Bir köşede başörtülü, atkılı, peştemallı bir kadın, ayakta öne eğilmiş kusuyordu. Ambarda insanın burun deliklerini zorlayan keskin bir elma kokusu vardı. Önce böyganası, sonra anası, daha sonra beybası, en sonra da kendisi kusmaya başladılar.

- Naime, anam kalsın, bizler güverteye çıkalım biraz. Hava alırsak; açılırız belki. Deniz çok dalgalı. Gündüzü geceye çevirdi. Midelerimiz onun için bulandı. Sonra ben sizi ambara getirir, anamı güverteye çıkarırım.

- Ben de geleyim oğul. Tek başıma kalamam burada.

- Sen de gelirsen yüklerimize kim göz-kulak olacak anacan?

- Bir şey olmaz onlara. Olan bize oluyor.

Hep birlikte basamaklardan yukarı çıktılar. Yukarısı tavansızdı. Soğuk ve ıslak bir rüzgâr geminin üstünde esiyor, soğuk insanın kemiklerine kemiklerine işliyor, vakit gündüz olduğu halde, dizi dizi ışıklardan ötesi karanlıkta kalıyordu. Güverte bomboştu ve kendilerinden başka kimsecikler yoktu. Ana, korumak amacıyla arkadan ellerini uzatmış üşüyen yüzünü sıcacık avuçlarının arasına almıştı. Beyba sigara yakmaya çalışıyor fakat esen rüzgârda bunu başaramıyor, o koşullar altında bile onun bu başarısızlığı Hikmet Çocuk ‘ta şaşkınlıklar uyandırıyordu. Böygananın eski dudakları yine dualıydı ve rüzgârın uçurmaya çalıştığı başörtüsünü elleriyle korumaktaydı.

Rüzgâra ve soğuğa fazla dayanamadıklarından canlarını yeniden ambarın sıcaklığına attılar.

Ne kadar yatıldı, kalkıldı, güverteye çıkıldı, ambara inildi, neler yendi içildi, ne kadar kusuldu ve gemide ne kadar kalındı, Hikmet Çocuk bunları hiç bilemedi. Fakat çok az şeyler bilerek bindiği gemiden çok çok bir şeyler öğrenerek günün birinde Giresun ‘a indi.

Giresun kendisini yeşilliklerle karşılamaya çıkmıştı. Doğu yeşildi, batı yeşildi, kuzey yeşildi, güney yeşildi. Gök yeşil, yer yeşil, deniz yeşildi. Yemyeşil otların ve yaprakların aralarında kertenkeleler Keloğlan Keloğlan gezinmekte, böcekler cin cin dolaşmakta, kelebekler melek melek uçuşmakta, kuşlar bülbül bülbül ötüşmekteydi. Deniz Giresun ‘da “Masmavideniz” değildi, “Yaprakrengideniz” di., “Otrengideniz” di, “Çimenrengideniz” di, “Yemyeşildeniz” di. Beyba, “Masmavideniz” le “Yemyeşildeniz” in her ikisinin de “Karadeniz” olduklarını söylediği halde, Hikmet Çocuk ‘un buna hiç de inanası gelmiyordu. Karın-kışın çocuğu, yeşilin-sıcağın karşısında şaşkına dönmüştü. Kuşlar dallarda değil gözlerinde geziniyor, yapraklar arasında değil, yüreğinin ta içinde ötüyordu. Salt gözleri var mı diye bir kuşu yakından görebilmek için Tanrı ‘ya sessiz yakarışlarla yalvaran başka bir kimse var mıydı dünyada, Hikmet Çocuk ‘tan öte? Otele girmek bile istemiyordu. Elleri büyük adamlar gibi arkasında, başı sigara dumanları gibi havalardaydı. Ve denizin kıyısında özgürce dolaşmaktaydı. Deniz nasıl da bir kalabalıktı, uuuuuh. İrili-ufaklı sandallar kıyıdan uzaklarda demir atmış olan bir-iki geminin çevresini kuşatmıştı. Görüp anlayabildiği kadarıyla; bunlar gemidekilere bir şeyler satıyorlardı. Gemidekiler de onlara, her iki yanlarında parlak parlak gözleri olan balıklardan veriyor olmalıydılar. Gözleri, her takıldığı yerde karın beyazlığını, rüzgârın soğuk ıslıklarını arıyor fakat yeşillikten, yeşillikten, yeşillikten başka bir şey bulamıyordu. Mavilikler, yeşillikler, denizler ve gemiler onu büyük adam yapmıştı. Erzurum ‘daki arkadaşlarından hiçbirinin kendisi kadar bilgili, kendisi kadar görgülü olmadıklarından emindi. Ne çok şey görmüş, ne çok şey yaşamış, ne çok şey öğrenmişti. Onun bildiklerini bilebilmeleri için hele daha kırk fırın ekmek yemeleri gerekirdi.

baba

Print Friendly