Sen Dönmüyorsun Aynalar Şahit
Yazan eylül2424Şub 27

Dönüşünü aynalarda bekledim,
Yüzümde halâ gözlerinin temmuz sıcağı.
Hadi affettir, bağışlat kendimi bana yeniden!
Ne zaman aynalara yüz çevirsem,
Düşman oluyorum zamanlarıma…
Aklıselim bir yürektim sana ’sevdim’ dediğimde,
Hiç hesaba katmadım bitti diyebilmeni…
Bu mu yoksa canıma musallat olan?
Bu mu beni zamanlarıma düşman kılan?
Şimdi kulağına değmiyor ’sevdim’ sözüm…
Şimdi bitirdiğin biz gibi öksüzüm…
Kalakaldık yitik bir tümce içinde bir başımıza.
Zamanı doldurdu ayrılığın,
Ayrılık zamanı dolmak bilmiyor!
Dönüşünü aynalarda bekliyorum,
Bir başıma
Gözlerinin haziran gecelerine sığınıyorum.
Şubat geçiyor yüreğimin derininden,
Seni tanımama ödül sayıyorum.
Hadi affettir anılarımı bana!
Bağışlat beni yaz akşamlarıma!
Kılı kırk yaralı,
Azgın ayrılıklara çarpıyorum.
Beklentisi düne kalan olduğumdan beri,
Dönüşünü aynalarda bekliyorum.
Züleyha SELÇUK


Yine bana nasipmiş…
yüreğine sağlık eylül.
Eylülüm yüreğine sağlik.
Müthiş bir uyum, ve ahenkle dans eden keder. Kederi bile severmiş insan seni okuyunca Eylülyüreklim.
Paraf demis ki 27 Şubat 2010 17:29
Şimdi kulağına değmiyor ’sevdim’ sözüm…
Şimdi bitirdiğin biz gibi öksüzüm…
Müthiş bir uyum, ve ahenkle dans eden keder. Kederi bile severmiş insan seni okuyunca Eylülyüreklim
***********
Eylülyüreklin kederde konuktu şimdi sil baştan yaşanmalı sözüne kanmalı…Yanmalı ama kimseye tek zerre bulaştırmadan.
Parafcan şiire düşsün hep yolun.
Ezgican,yüreğime sağlık diyen yüreğine sevgiler…
Bitkin Hayat teşekkürler.
Yıpranmış, yoğun olan, acıların, terk edilmişliğin ve yalnızlığın elinde kalmış olan, bize ait olandır. Şiir aslında sadece kendimizi sorgulamaktır; Hâkim de, sanıkta, avukatta biziz… Çok güzel bir savunma ama mahkûm yine şair.
Yüreğinize sağlık.
Bu güzel içten samimi şiiri yazan kalemi yürekten kutlarım. Mükemmeldi. Saygılar.
Şair mi mahkum?
Yaka Rozeti demis ki 27 Şubat 2010 18:29 Duzenle Bu güzel içten samimi şiiri yazan kalemi yürekten kutlarım. Mükemmeldi. Saygılar
***********
Bilmukabele efendim.
Şair her aynaya baktığında kederli bir yüz görmeye mahkûm.
Hayır şair artık aynaya her baktığında heba olan şiirleri görmeye mahkum öylesine yazılmış şiirleri.
Şair kendini mahkûm etmeye kararlı bunu hissetmiştim, yanılmamışım.
Yüreğine sağlık sağlıcakla sevgi ile şiirle kalın.
Saygılar.
Şair gördüklerinden,duyduklarından yorgunsa ve artık kimseyi aklamaya gücü kalmamışsa mahkumdur elbet.
Korkunç bir sitem akıp gelmiş yüreğinizden…
Ziyan geceler hep var,
Karanlığa alışmalı gönül, umarsızlığa… Zaman zaman diğer yarı hep firarı…
Harika bir şiir şaire hanım yürekten kutlarım.
amadeus demis ki 27 Şubat 2010 18:39
Yüreğine sağlık sağlıcakla sevgi ile şiirle kalın.
Saygılar
*********
Teşekkürler efendim sizde şiirle kalın.
Gördüğünüz, duyduğunuz kendi nefis şiirleriniz olsun. Kimseyi aklamak sizin üzerinizde vazife değil, belki de aklanmayacak bir şey için boşuna uğraşıyorsunuzdur, bu tarafını da düşünmek lazım.
Keder yaşantınızda sadece şiirlerde olsun siz gül bahçesinin nadide gülü ve gönüllerimizin değerli Şairesisiniz. Kendinizi mahkûm etmeye hakkınız yok.
En derin saygı ve sevgilerimle…
Zeynep demis ki 27 Şubat 2010 18:40
Korkunç bir sitem akıp gelmiş yüreğinizden…
Ziyan geceler hep var,
Karanlığa alışmalı gönül, umarsızlığa… Zaman zaman diğer yarı hep firarı…
Harika bir şiir şaire hanım yürekten kutlarım
********************
Sitem…Yazık ki onlar bile çok görülür kaleme.Sus der hep birileri sus ve içine akıt zehri…
Kimsenin susturmasına izin verme kimse bunu hak etmez.
Sevgiler.
Az kalan ben miyim yoksa fazladan harcanan hayat mı beklediğim.Üstü kalsın acılar yakışıyormuş kimliğime.Bu yüzden bilinmezliğe,bu yüzden küskünlüğe uğruyorum
Değersize değer biçmeye çalışmak hepimizi yaralar, değerli insanların hayata küstünlüğü de hepimizin içini kavurur. Değerli olan sizsiniz, kimseye hakkından daha fazlasını vermezseni siz de kederlenmezsiniz.
Sözlerim nasihat algılanmasın, nasihat değil yüreğimin sizi korumak isteyen çeperinden sızmalardır.
Söküp atsam içimdeki yaralı şiirleri hiç kanamasa içim.Pansumana gerek duymasam,azmasa daha fazla bu yara.Sabah olsa bıkarsa peşimi karanlık.
sustum!!!!!!! sadece
Belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın”
Edip Cansever
Çok güzeldi kulağım telefonda şimdi kutlarım.
Selamlar ve sevgiler.
aşk nelere kadir…Çok güzel içten yazılmış dizeler..Aşk lal olsa da, sağır olsa da, ayağı topal olsa da adres tektir ve ona doğru yürür yürek… Aksayarak bile olsa ona gider…
Tebrik ederim… çok duygulandım…
Saygılarımla..
nasılsın eylül
Teşekkürler efendim siz nasılsınız?
Tahir ile Zühre
Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da,
Hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte,
Yani yürekte..
Meselâ bir barikatta dövüşerek,
Meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken,
Meselâ denerken damarlarında bir serumu,
Ölmek ayıp olur mu?
Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da,
Hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Seversin dünyayı doludizgin,
Ama o bunun farkında değildir.
Ayrılmak istemezsin dünyadan
Ama o senden ayrılacak.
Yani sen elmayı seviyorsun diye
Elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık,
Yahut hiç sevmeseydi,
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da,
Hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil…
Nazım Hikmet Ran
teşekkürler eylül iyiyim
O MAVİ GÖZLÜ BİR DEVDİ (197814 Hit)
O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebruliii
hanımeli
açan bir ev.
Bir dev gibi seviyordu dev.
Ve elleri öyle büyük işler için
hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan evin.
O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan eve.
Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
bahçesinde ebruliiiii
hanımeli
açan ev..
NAZIM HİKMET
SALKIM SÖĞÜT (93706 Hit)
Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden
bire kuş gibi
vurulmuş gibi
kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!
Ah ne yazık!
Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!
Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!
Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
Atları rüzgâr kanat…
Atları rüzgâr…
Atları…
At…
Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!
Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
renkler silindi.
Siyah örtüler indi
mavi gözlerine,
sarktı salkımsöğütler
sarı saçlarının
üzerine!
Ağlama salkımsöğüt
ağlama,
Kara suyun aynasında el bağlama!
el bağlama!
ağlama!
Sağlık Güzellik
Ekart Bölümü
Oyun Hileleri
Oyun İndir
Puzzle Oyunlar
Canlı Radyolar
Özlü Sözler
Kandil Mesajları
Bayram Mesajları
Yeniyıl Mesajları
Sevgililer Günü
Anneler Günü
Tckimlik no
Vergi Kimlik no
Kpss Sonuçları
İletişim / Reklam
SAMAN SARISI (44148 Hit)
Seher vakti habersizce girdi gara ekspres
kar içindeydi
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
peronda benden başka da kimseler yoktu
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
perdesi aralıktı
genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
üst ranzada uyuyanı göremedim
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
baktım arkasından
üst ranzada ben uyuyorum
Varşova’da Biristol Oteli’nde
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
oysa karyolam tahtaydı dardı
genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ak boynu uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
oysa karyolası tahtaydı dardı
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
oysa karyolalar tahtaydı dardı
iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
asansör bozulmuş yine
aynaların içinde iniyorum merdivenleri
belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir
gül açıldı ağır ağır
Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
şair Nikolas Gilyen Havana’ya döndü çoktan
yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum
yudum şehirlerimizin hasretini
iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
çıktılar önüme ansızın
oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı
bir mangaydılar
kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
kolları kollarında gamalı haç işaretleri
elleri ellerinde otomatikleri vardı
omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
yürüdük
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
gözlerinden belli diyemem
başları yok ki gözleri olsun
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
belli çizmelerinden
korku belli mi olur çizmelerden
oluyordu onlarınki
korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara
her sese her kımıltıya ateş ediyorlar
hattâ Şopen Sokağı’nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor
ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez
ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim
ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak
bir fırancala gibi
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler
tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
girdim büyük salona genç bir kadınla
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi
ve sen bundan dolayı
bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin
belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne
uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada
ak boynun uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında
onu oraya sen koydun
bir taş kuyunun dibindeki suydu
bakıyorum eğilip
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
sesleniyorum
seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde
gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın
kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
cıgaranın ucunda senin
ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda
ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi
aklından geçenlerdeydi ayrılık
benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
ayrılık rahatlığındaydı senin
senin güvenindeydi bana
büyük korkundaydı ayrılık
birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin
ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem
tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı
vakit hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında
vakit hızla akıyordu geriye doğru
ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
ardımızdan koşuyordu önümüze
Yegelon Üniversitesi’nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor
bozmağa çalışıyor Kopernik’in Araplardan kalma usturlabını
ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynuyor Katolik öğrencilerle
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta’nın
orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte
ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara
ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece
yarısını çaldı
Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
şehre yaklaşan düşmanı verdi haber
ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
borazan iç rahatlığıyla öldü
ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını
düşündüm
vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur
iskelesi gibi arkada kaldı
seher vakti habersizce girdi gara ekspres
yağmurlar içindeydi Prag
bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı
kapağını açtım
içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık
yağmurlar içindeydi Prag
sen yoksun
uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada
üst ranza bomboş
sen yoksun
yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı
içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından
sokaklar bomboş
bütün pencerelerde perdeler inik
tıramvaylar bomboş geçiyor
biletçileri vatmanları bile yok
kahveler bomboş
lokantalar barlar da öyle
vitrinler bomboş
ne kumaş ne kristal ne et ne şarap
ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
ne bir karanfil
şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat
artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprü-
sü’nden martılara ekmek atıyor
gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
her lokmayı
vakitleri yakalamak istiyorum
parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
üst ranzada uyuyanı göremedim
ben değilim bir uyuyan varsa orda
belki de üst ranza boş
Moskova’ydı üst ranzadaki belki
duman basmış Leh toprağını
irest’i de basmış
iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar
Berlin’den beri kompartımanda bir başımayım
karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
garson kız tanıdı beni
iki piyesimi seyretmiş Moskova’da
garda genç bir kadın beni karşıladı
beli karınca belinden ince
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
tuttum elinden yürüdük
yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata
o yıl erken gelmişti bahar
o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi
Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı’nda yitirdim ansızın seni oysa
ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin
sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini
ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan
ama yine de ansızın yitirdim seni
asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun
bulvarlar karlı
seninkiler yok ayak izleri arasında
botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım
milisyonerlere sordum
görmediniz mi
eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
görmedik
İstanbul’da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç
mavna
gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları
seslendim mavnalara Kızıl Meydan’dan romorkörün kaptanına seslenemedim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı
yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu
seslendim mavnalara Kızıl Meydan’dan
görmedik
girdim giriyorum Moskova’nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara
ve yalnız kadınlara soruyorum
yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan
bana ne
güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
görmediniz mi
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
Prag’da aldı
görmedik
vakitlerle yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm
kopuyor
ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor
önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni
tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
Bolşoy’a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
Kalamış’ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik’le tatlı tatlı
konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri
sancılar içindeydi ve dünya güzeldi
lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin
sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara
gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
görmedik
çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı’nın saat kulesi
oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
oralarda on dokuz yaşıma rastladım
birbirimizi birden tanıdık
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile
ama yine de birbirimizi birden tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
ve Stırasnoy Alanı’na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı
üşüyorum hele ellerim ayaklarım
oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü
çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak
ağzında ham bir elmanın tadı dünya
on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış
ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
çünkü inandım onun bütün inandıklarına
sevdim seveceği bütün kadınları
yazdım yazacağı bütün şiirleri
yattım yatacağı bütün hapislerde
geçtim geçeceği bütün şehirlerden
hastalandım bütün hastalıklarıyla
bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
bütün yitireceklerini yitirdim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman
görmedim
On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı’ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan’a
Konkord’a iniyor Abidin’e rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz
evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp
dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan
haberim yok
meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin’le tavan arasındaki otel
odamda
Sen ırmağı da akıyor Notr Dam’ın iki yanından
ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen
ırmağını rıhtımında yıldızların
bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının
bacalarına karışmış
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin’le
meydanda fırdönen Celâlettin’den konuşuyoruz
Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
ben renkleri yemiş gibi yerim
ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar
bizim Abidin de öyle Avni de Levni de
mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler
ve şairleri ressamları çalgıcıları onların
hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında
suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp
öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakitleri tuvalinde Abidin’in
Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere
bulacağım
işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırmağına
Sen Mişel Köprüsü’nden
ömrümün bir parçası Mösyö Düpon’un oltasına takılacak bir sabah çiselerken aydınlık
Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris’in mavi suretiyle birlikte
ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne
pabuç eskisine
atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris’in suretiyle birlikte suret
eski yerinde kalacak.
Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların
damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
parmaklarımın ağırlığı yok
parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına
dönecekler başımın üstünde
sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
Abidin’e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı’nda şehit düşenin
ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediğimiz Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan
genç kadının
Küba’dan döndüm bu sabah
Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir
çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
1961 yazı ortalarında Küba’nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının
resmini yapabilir misin üstat
yazık yazık Havana’da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin
bir el gördüm Havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın
bir duvarın üstünde bir el gördüm
ferah bir türküydü duvar
el okşuyordu duvarı
el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
on yedi yaşındaydı el ve Mariya’nın memelerini okşuyordu avucu nasır
nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu
yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
otuz yaşındaydı el ve Havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz
kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
okşuyordu duvarı
sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
Kübalı balıkçı Nikolas’ın da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve
okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas’ın elini
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık bütün sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
Fidel’in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp
yeşerip ballanan umutların eli
1961′de Küba’da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler
gibi ağaçlar diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
yalansız hürriyetin eli
Fidel’in sıktığı el
ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü
yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu bir
karpuzu kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının
akşam oluyor Paris’te
Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris’in bütün eski
yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşünüyorum ve anlıyorum ki
bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri
sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor
onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur.
Paris’te bir kestane ağacı olacak
Paris’in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası
İstanbul’dan gelip yerleşmiş Paris’e Boğaz sırtlarından
hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı
gidip elini öpmek isterdim
varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını
dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip
alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben bir de bir saman
sarısı, belâsı başımın.
NAZIM HİKMET
SENİ DÜŞÜNMEK (341409 Hit)
Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey,
Dünyanın en güzel sesinden
En güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey…
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
Ben artık şarkı dinlemek değil,
Şarkı söylemek istiyorum.
NAZIM HİKMET
BİR AYRILIŞ HİKAYESİ (287795 Hit)
Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya
çıldırasıya…
Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
yüzde hudutsuz kere yüz…
Kadın erkeğe dedi ki:
-Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..
Ve ben artık
biliyorum:
Toprağın -
yüzü güneşli bir ana gibi -
en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..
Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olan parmaklarına
başımı kurtarmam kabil
değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak..
Sen
yürümelisin,
beni bırakarak…
Kadın sustu.
SARILDILAR
Bir kitap düştü yere…
Kapandı bir pencere…
AYRILDILAR…
NAZIM HİKMET
KADINLARIMIZ (101575 Hit)
Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.
NAZIM HİKMET
HOŞGELDİN KADINIM (204234 Hit)
Hoş geldin kadınım benim hoş geldin
yorulmuşsundur;
nasıl etsemde yıkasam ayacıklarını
ne gül suyum ne gümüş leğenim var,
susamışsındır;
buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim
acıkmışsındır;
beyaz ketenli örtülü sofralar kuramam
memleket gibi yoksuldur odam.
Hoş geldin kadınım benim hoş geldin
ayağını basdın odama
kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi
güldün,
güller açıldı penceremin demirlerinde
ağladın,
avuçlarıma döküldü inciler
gönlüm gibi zengin
hürriyet gibi aydınlık oldu odam…
Hoş geldin kadınım benim hoş geldin.
NAZIM HİKMET
KARLI KAYIN ORMANINDA (85183 Hit)
Karlı kayın ormanında
yürüyorum geceleyin.
Efkârlıyım, efkârlıyım,
elini ver, nerde elin?
Ayışığı renginde kar,
keçe çizmelerim ağır.
İçimde çalınan ıslık
beni nereye çağırır?
Memleket mi, yıldızlar mı,
gençliğim mi daha uzak?
Kayınların arasında
bir pencere, sarı sıcak.
Ben ordan geçerken biri:
‘Amca, dese, gir içeri.’
Girip yerden selâmlasam
hane içindekileri.
Eski takvim hesabıyle
bu sabah başadı bahar.
Geri geldi Memed’ime
yolladığım oyuncaklar.
Kurulmamış zembereği
küskün duruyor kamyonet,
yüzdüremedi leğende
beyaz kotrasını Memet.
Kar tertemiz, kar kabarık,
yürüyorum yumuşacık.
Dün gece on bir buçukta
ölmüş Berut, tanışırdık.
Bende boz bir halısı var
bir de kitabı, imzalı.
Elden ele geçer kitap,
daha yüz yıl yaşar halı.
Yedi tepeli şehrimde
bıraktım gonca gülümü.
Ne ölümden korkmak ayıp,
ne de düşünmek ölümü.
En acayip gücümüzdür,
kahramanlıktır yaşamak:
Öleceğimizi bilip,
öleceğimizi mutlak.
Memleket mi, daha uzak,
gençliğim mi, yıldızlar mı?
Bayramoğlu, Bayramoğlu,
ölümden öte köy var mı?
Geceleyin, karlı kayın
ormanında yürüyorum.
Karanlıkta etrafımı
gündüz gibi görüyorum.
Şimdi şurdan saptım mıydı,
şose, tirenyolu, ova.
Yirmi beş kilometreden
NAZIM HİKMET
MASALLARIN MASALI (81155 Hit)
Su basında durmuşuz,
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana.
Su basında durmuşuz,
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana, bir de kediye.
Su basında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, bir de günesin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.
Su basında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, günesin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.
Su basında durmuşuz.
Önce kedi gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim,
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak;
sonra o da gidecek…
Su basında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze….
NAZIM HİKMET
biri beni durdursun

Efsane sakin ol çocuğum.

çoşmuşum kusura bakmayın
nasılsın paraf
Feride
sunu:
‘istasyonda konuşan iki dilsizdi onlar
ayrılığı söyleyen kara gürültülerde
şaşkındır buralarda ayrı düşmüş aşklar
kış’ın ve silahların beyaz serinliğinde
_l. aragon
k(adın):feride
ünya;
uyruğu
dinin yokdilin var
ve sonrasını ben bilirim
aynı yağmurlardan kaçarken bir saçağa düştük önce;
sonra gece; avluda bir kırık dal dursa üşür feride
tarihini düşünmedim
düşünmedim ama tenimiz tanışır
ama tenimiz tanışır önce
ve terimiz…
o benim avradım olur gecelerce günlerce;
sonrasını… sonrasını ben bilirim…
geceye yağmur inerdi işte böyle sicim gibi ipince
giderek soğuyan dünyamıza kanat vururken kuşlar
ve hüzünle şaşırırken yolunu yitik yıldızlar
feridebir destan gibi yürüdü ömrünü
akmaya yaraşırken sular…
sonra sular sulara günler günlere vururdu
ve hayat onu da
beni de hem ne kötü vururdu;
hayvan gibi vururdu hayat
küfür gibi namlu gibi vururdu…
sonra feride geceler boyu uyurdu.
ileride unutulmuş bir allah kendini doyururdu
ve susunca feride yeryüzü boğulurdu…
yeryüzü yüreğimdi biraz da kurudu… kurudu…
ben onu dilsiz ve dipsiz biçimlerden çaldım kimselere
kimselere bırakmam
öpüşlere sararım gidişlere sorarım
kimselere… kimselere bırakmam!
feride başak kokar esmer başak
gözlerini hep s(aklar) utanırken
sonrasını…
sonrasını ben bilirim.
günler turşu kıvamındaydı; şarkı söyler
rüzgar giyerdik akşamları. masamızda hep
ucu karanfil dururdu; yaralarımızı sarardık
sorardık ihtilal dönüşleri
infazlara sayardık…
kadınlar ve erkekler kendi aybaşlarındaydı:
gelinler su başlarında
şöförler direksiyon gerillar silah başındaydı.
bitmezdi tükürdüğüm savaşlarda ‘a
poletleri büyük beyni küçük’ generallerin!
orospular sızardı gecenin yırtmacından
yırtmaçların tenine küfür dolardı
ve küfür yazardı gazeteler
geceler küfür kokardı/ alkol ve sperm
günlerin yaslı yüzünde kirli kan
ve peçeteler…
peçetelerde günler turşu kıvamındaydı
faşizim kıvamında işkenceler
bir uzun yol şöförü yolları
yolları feride’yi andığım gibi anardı
geceye devriyeler dolardı
ne o
kimliksiz miydik?
feride hınca hınç grevdedir tek tip insan pazarlarında;
dağlara atarımbulutlara katarım onu kimselere
kimselere bırakmam!
kül gecelerinden çalarken onu ateşlerin içinden
bastım bağrıma üzüm suyu damıtır gibi
sarar gibi ağrısını ışık kanatlı bir güvercinin
dirildim diriltim onu kimselere bırakmam
kimselere!
sonra tenini tutkuladım avuçlarımda
mühürledim dudaklarını ateş kızıllığında
kattım onu yasak şarkılarıma kitaplarıma
feride’yi şiir saydım biraz da…
nisan’ın kızıdır feride; bundandır
nisan güneşi sinmiştir tenine ve kokusu
otların kırlangıçların…
dağları uyutur koynunda kavgalara gidince;
sonra aşk olur
kadın olur bana gelince… ki aşkın saati gömleği takvimi yoktur;
uçarı bir rüzgar gibidir
ansızın ne yana dönse yüzümü ufka çeviririm.
sonrasını… sonrasını ben bilirim…
feride tütünü türküye banarda içer
yüreğinde bir tufan negatifleri
ölümden gelmiş kollarıma yakışmış
bırakamam kimselere
k i m s e l e r e !
feride şiir huyludur gül kokuludur
gül kokuludur gözleri ile gözlerime dokunur
dokunur
vaay!
o aşklar ki hayatın teninde sonrasız bir oyundu
dağıtınca bir yangının alanında süngüler
birileri anlatmaya koyuldu
‘(…) bu gün kimse konuşmuyor (eski söylediklerini yinelemeyenlerden başka) çünkü
dünyayı sürükleyen kör ve sağır güçler
öğütleri haber vermeleri
yalvarıp yakarmaları dinleyeceğe benzemiyor.
şu son yıllarda gördüğüm bizde bir şey kırdı.
Bu şey insanın güvenidir; o güven ki
insanlığın dilini konuştuk mu bir başkasından
insanca karşılık göreceğimize inandırır bizi (…)
insanlar arasında sürüp giden uzun
diyalog bitti’…
-A.camus-
(herkesin bir feridesi vardır bilmez miyim
herkesin bir ayakkabısı gibi birde şarkısı
herkesin bir kimsesi vardır bilmez miyim
bir de kimsesizliği..)
gözlerimle gözlerime dokunuyosun
bir bilsen o an gözlerim oluyosun
kaçalım beni gören sen sanacak
görüyor musun dağlara dokunuyor insanlar
giderek dağlaşıyorlar
görüyor musun adınla başlıyor her şey
karın eriyişi yağmurun dirilişi
özlemenin ilk harfi gücün hecelenişi
adınla!
adınla her şey: şarabın dökülüşü sesimin eskimeyişi…
ben ise sana abanıyorum
büsbütün aşk kesiyorum…
yenile yenile bana abanıyosun sende
ateş kesiyor dudakların
saçların iri bir tutumak oluyor bu yangın yerlerinde
ben nereye gitsem biraz senden gelirim
ardımdan kuşlar ve uykular gelir…
feride
ey yaar!
gelip bana çıkıyor bu kent
ben kentlere çıkıyorum
kentler kent olmadı feride
bir türkü tutturup açabilmeliyim anlımı
gecelerinde
güne koşarken çocuklar güne erkenden
ya deniz yada dağ kokmalı yolları
çocuklar çocuk olmalı
aç bakmalı sevgiye
çocuklar bazen bir ülkedir
gözleri gök (yüzünde)
ter ve güneş kokarken işçiler evlerinde
herkes gibi olmalıadı gibi
yoksa sonumuz olur feride
utanır rüzgarlar hakedilmiş iklimlere
çarşılarda kalabalık yürüyor
sanki topyekün bir ülke toprağın şiddetinde
ansızın o kalabalık soluyor’faili meçhul’lerde
(bu kalabalık ölmese
aşk
önce!)
çarşılarda kalabalık yürüyor
her yanım kalabalık ve kabarık
duramıyom böyle
çarşılara abanıyorum bende
-gülüşleri konuşmaları oturuşları nerde?
hani çocuklar mavi esintilerde?
bu kanlar da ne?
bir bilsen o an gömleğimi parçalıyorum günün orta yerinde
çatırdıyarak kopuyor düğmelerim
suçlulular nerde?
bıyıklarımı kemiriyorumbitiyor
çekip koparıyom saçlarımı
bir bilsen ter damlıyor yüreğimden yerlere
bileklerim kesilmiş damarlarım dökülmüş caddelere
çarşılara abanıyorum işte
çarşılar yanlız çarşılar yalan
çarşılar bana abanmıyor feride…
keder bile yıkar bendini
yağmur iner gök boşaltır içini
büyür
mü benim yüzyılım
b e n i m y ü z y ı l ı m h a n i ?
çoğaldım ve bir soruyla dolaştım sokakları
bir soruyla açıp her sabah penceremi
benim yüzyılım hani?
benim yüzyılım hani?
sonra susamışlık oldum gitgide
ağlamışlık kanamışlık birdenbire
artık bütün sularda bir susuzluğum
yankısı yok sesimin caddelerde
‘bir yudum’ diyorum sonra ‘bir yudum
halkım!’
çarşılara abanıyorum işte
çarşılar yanlız çarşılar yalan
çarşılar bana abanmıyor feride…
artık böyle başlar gün: gün tomurcuk patlar
bir dal kırılır apansız.
birileri düşer yağmurlara… yağmurlar zamansız…
belki ağzının kıyısı kansız
yarım kalır türküsü;
dağılır yiter sesi
anlatılır rüzgarlara öyküsü…
daha önümde ardımda korkunun kokusu
dağlarda kırılan alevin yanlızlığın
vahşetin böhründe zulmün tortusu!
sonra güne koştum güne coştum kucağımda dünyaların
türküsü; çıkıp kentin en geniş meydanına boğazımı
gömleğim gibi yırtıyorum:
susmayın! bir şey bilmiyorsanız küfredin düpedüz
küfredin işte!
bir şey anlamıyorlar bile; o an gökyüzünde dingin bir
bulut duvarları aşabilen rüzgarlar çarpıyor yüzüme…
(bakıyorum da kanım pıhtılaşıyor
üstüm başım kir karanlık vay balam!)
kapıyı yağmur diye çaldılar oysa
açtık:
k a s ı r g a!
kasırga
kasılıyor
kalarında ülkemin
(bu hep böyle sürmese
aşkönce!)
sonra bir bilsen teni kan içinde hayatın
eti kan yılmaz’ın sesi kan
bir kahve önünde duruyorum
insanlar öylece oturmuş kendilerini turşuluyorlar
tuzsuz…
-dikkat dikkat!
ülkem dolaylarında yatmakta olan insanlar için
…. guruplarında kan
aranmıyor!
yitirdik infazda günlerimizi
can aranıyor!can aranıyor!
birden ön masadan üç adam kalkıyor
‘kes ulen’ diyorlar: ‘-ne canı? can burada işte!
oturmuş pişti oynuyor çayına kahvede!’
utanıyor çok utanıyorum
benim yüzyılım hani?
ülkem nerede?
arkadaşlar su.. su yok mu be!
d(erken)
‘kimliğiniz lütfen…’
yerlerde pıhtılaşmış kanların üzerinden
bir uğultu ummanında seslerin üzerinden
çarşılar yanlız kentlerin üzerinden
sessiz… sensiz gidiyoruz feride…
EY KASIRGALARDA OKYANUSLAR ÇİĞNEYEN GEMİ
AYRILIKSA: VUR SİNEME ÖLDÜR BENİ!’
‘…yapılmamış unutulmuş itirazlar mı vardı? kuşkusuz vardı böyle itirazlar (…)
nerdeydi şimdiye kadar görmediği o yargıç? nerdeydi o yüksek mahkeme?
konuşacaklarım var el kaldırıyorum…’
-f.kafka-
(poliste)
portatif bir hayat
katlanabilir!
belliki tenimin rengini yitireceğim
ve hayat yitirecek rengini yüzümün sustuğu yerde
korkarak yürürken caddelerde
benim yüzyılım hani?
ülkem nerede?
feride
şimdi yanaş kıyılarıma bir vapur gibi
çarpıp durayım güvertede gözlerine
(beni böyle bir eller
beni yollar beni yeller
kelepçeler hücreler beni
alıp gitmeye
inan ki feride inan
aşk
önce!)
(gözümü bağlıyorlar; korkma sevgilim! gözümü
gönlümü değil…)
kanlı karanlık odalarda
beni morartıyor azaltıyor ve azdırıyorlar
böyle her seferinde çıkınca fırında ekmek gibi kabarıyorum
sonra bir çoğalıyor bir çoğalıyor bir çoğalıyorum
(bir güzel renk değiştiriyorum; korkma! yürek değil renk değiştiriyorum sadece..)
ben can camiler e(zan) derdinde!
kollarım gidiyor önce ayaklarım ellerim
saçlarım gitmişti zaten bileklerim gitmişti
biliyor musun bir sen kalıyorsun içimde
yüreğimin alazında biz bize
ağlaşıyoruz sesizce…
(sonra gözlerim açılıyor; korkma! dilim değil gözlerim sadece…)
(mahkemede)
yurdum
seni
‘devlet
topraklarının
bir
kısmını
veya
tamamını
ayırmaya
yönelik’
ve
gizli’
s e v i y o r u m
dediler
(hapisanede)
buraya gelme feride
bir hançer gibi saplama
savuran gözlerimi yüreğime
yine o öksüz koridor yaslı ve yaşlı koğuş
küf ve sidik kokuları yine
ben valeybol oynuyom bahçede
birikmiş volta borcumu
taksitle her gelişte ödüyorum
aldırma bir kedere sevkolunmuş suretim
kadınım
kardelenim
gülenim!
(bir de sen… sen feride olmasan
bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kanmasam
kanmasam mahvolurum kız mahvolurum!)
ekmeksiz kal da demiştim
içeride
kavgasız kadınsız çaresiz kalma
bunları yazmadılar hayat bilgisi kitaplarında!
olmasam da hey feride tüten geceler
feride yine tütünü türküye banar da içer
yüreğimde bir tufanın negatifleri
yazmadılar!
oysaki ben aşka inanıyorum
hep ölüm bu(yurdunuz)
yazıyorum:
ey devlet
ey tanrı artık o(kulun) yok senin!
ben uçurumlar önünde kendimi kemiren kerem
artık beni kemiren türküler dinlemem
dinlemem
ki rüzgardım
usluca kedere kaldım
yürüdüm göçebeydim;
yürüdüm kurşunlandım!
sonra mart kaldım eylül kaldım ey susmanın çorak iklimi!
yüzüme uzun sürmüş soruşturmalar yorgunluğu
çarmıhlara gerildim ölümlere tek kaldım…
bu
tufan
ne yana
yana
yana
susmayı dilince
büyümeyi bilincine devşiren çocuk!
(dışarda)
çıktım
da uyku sızarken gecenin şarkısından
nerede yaralı kuşları yorgun yüzümün
kendi köpüğünü eriten bir denizde?
bileylenen her bıçak kınında çirkin
kınından çık yüreğim geç mi kaldın geç mi kaldın?
çıktım kanlı karanlık odalardan
elbet çıkarım çıkacağım!
şimdi dağları aralasan bu akşam üstleri ben çıkarım
kuşları kovalasanyürüsen yollara göçebe yanım
geceleri kanatsan alnımda yağmursaçlarım kar türküsü çıkarım!
( ben bu çiçeği bölsem koklasam sen çıkar mısın?)
bu nasıl yalan yollar ki böyle yürüdüğüm
saçlarımın kokusu sinmiş bu kente
bu gece saçlarından geçiyorum yüreğim ter içinde
sussam yokluğun kan tükürür beynime
geceler büyürse tutsağım sabahlar doludur yüreğime
çıktım
da kentler kent değildi yine
belki bu yüzden tüketmiş soluğunu şarkılar
kuşlarda gitmiş keder büyümüş
ama hiç boğulmamış içimizde kıyılar…
(kıyılara varsan ben çıkarım
halkımı tanısan yurtsuz çıkarım!)
kal kendinin anası ol doğur kendini
sonra gel beni doyur büyümeden açlığım
sesim mi
o da büyür sen kaygılanma
gel
bata
çıka
çıkalım
düşe
kalka
gide duragüle
ağlaya…
(bana kalsa bir namlunun ucundan rengimi sesimi alır çıkarım
ben bu şiiri okusam sen çıkar mısın?)
sonra zıbarıp kalmak için yer ayırttım bir ‘palas palas’ta;
oturup fotoğraflarına baktım yazı makinamın içinde
külleri temizledim. sokağa çıktım yasak yürüdüm;
üzerime
adını almayı unutmadım…
yollara dokunmadım kedilere camlara dokunmadım;
yıldızlara…
yıldızlara hiç dokunmadım dokunsam düşecektin…
sonra geceye şiirler okudumbitti
bitmedin!
bilsen ne çıkar; hem nasıl bileceksin?
(sen bir şeyler bilsen bildiğinden ben çıkarım
çocukluğuma dokunsan öksüz çıkarım…)
şimdi sokaklardayım
sokaklarda… içimim sokaklarına adın yürüdü
adın satırbaşlarında ayrılıkların
oysa ben bu geceyi bilmiyorum yolları bilmiyorum
unutmayı hiç;
şimdi sokaklar bile esniyor uyumayı bilmiyorum…
yanmamış bir gaz sobasının yerlere dökülmüş artıkları
soluğumu kesiyor.
soba boruları kırık camlardan dışarıya uzuyor;
dışarıda kar dışarıda rüzgar esiyor;
uykusuzluğa uyuyorum…
dört battaniye aldım üstüme
üşüyorum feride; kalkıp şiir yazacağım
ama hep şiir mi
yazılırmış kuşatılmış gökyüzüne?
ben seni. seni diyorum;
nasıl gelirim hangi sokaklar çıkar sokak desene?
yine o gitmelere gitmeden
seni yorumluyor sana yoruluyorum işte
başka nereye giderim söylesene?
sonra bir bakıyoruz biz kokmuşuz biz bize
taşıdık taşındık bitti
öpüp durma üç numara traşlı kafamı öyle
feride kız geldim işte
ağlama şişmanlarım yine
yine sevişiriz sur dibinde bahar gelince
feride bu sen misin nasılsın söylesene?
ellerin… ellerin nerede?
bak ıssız bir ada gibiyim beni çevrele
beni sar beni sor beni ağlat bu gece
üşüyorum bana bir palto bul feride
ya da aç göğsünü ısınıp kalayım öyle
geceler çarpıp düşsün dalgın güzelliğine
gözlerini sil ve bu sevda kadar koyu bir çay tutuştur ellerime
yok gitme!
gitme sen gidince sevmek yüreğimde düğümleniyor
özlemeyi yutkunuyorum
sonra pencerene ürkek kuşlar konuyor
şu gök var ya şu gök birden üstüme çöküyor
yok gitme
gitme aç göğsünü ısınıp kalayım öyle
diyorum ki bir koluma seni
çıkınca
diğerine ülkemi
gör ki payıma çığlıklar düşmüş ve kül geceleri
benim yüzyılım hani?
çarşılar çarşı mı şimdi?
belki insanlar tenine gül sunmaz diye
kir görmez diye
hasrettir böyle kanla ıslak
ve kire karılmış böğrünün asıl rengine
darda
daralır bir yerlerde…
bana bir ülke getir feride
üstünde masmavi bir gök olsun
saçlarını çöz
sağrılarını ıslak taylar gibiyim
ve tenin senin
doludizgin bir ülke
gözlerimin ortasında
gözlerimin ortası
tenini hatırlat tenime
bana aç vücudunun deltalarını
kadın kokunu ver
sulamak için rahminin kıraç topraklarını
şimdi aşk
önce!
(bu sensin
ve sensin
bu terin ve tenin ıslaklığı
kal öyle
ısıt gözlerimi gülüşlerinle…)
birazdan kapılar kırılacak belki de
birazdan kapkara bir örtü olabilir gözlerimizde
biz diz kırarken sinesinde sancının
yolunur papatya deşilir ten ve yara da
çünkü ölmek günleri biraz da
gülmek günleri (de) inadına
gün gülümsemeleri ardında
gün gülümsemeleri ardında
dağlandıkça
dağlaşmak
ve dağları sevmeye yaraşmak
yaraşmaya
yanaşmak günleri…
sen de yanaş kıyılarıma bir vapur gibi
çarpıp durmayım güvertelerde gözlerine…
her gün bir avuç öldüğüm bu cehennemde
el verdiğim kentler vurulacak vurulacağım
bu yangı kabardıkça çok yanacağım!
farkında mısın infazlara ayarlı saatler yine
bu kabartma geceleri susmak böyle…
caddeye bir taşıt huzmesi düştü görüyor musun
bak bakalım beni mi arıyorlar
ya da ne geziyorlar gecede yarasa gibi?
bakarken görünmesin göğüslerin pencereden
yollar bir çift gül görmeye alışık değil…
tan atacak birazdan geceyi yırtarak yine
saçların da dağınık her yanın ter içinde
feride
sen bu kadar akıllının içinde nasıl
nasıl delisin böyle?
sevdan kıl beni kaybetme ellerimi
tutmazsam
dağlara çığ düşerken o çınarlar susarken
tutmazsam kırılır elim
tutmak kirlenir…
ben yolculuğum
sen bildiğim yol gibi
toplayıp ıssızlığa kirlenen eylülleri
geç hiç eskitmeden sevgileri
bazen de çalarak kendime bedenimi
girmesen
geçmesem yollar kirlenir…
benden kalan incelikler var sende
ateşimin örsüsün sana akar ırmaklarım
akar
ve biterim
bitmesek taşarız
bitmek kirlenir…
topla denklerini ürkmeden
külü dök ateşi yüklen
kentlerde yazısı silik duvarlarsa bulvarlarsa geçilen
sen sen ol apansız gelen gece bitmeden
gelmesen söz kirlenir
kime aitse kucağın
açık tut
ve diri
tutmasan insanlığın kirlenir…
bak sevda bu tut söz
hem kim var ki böyle sevecek seni?
öpmesem dudakların
yazmasam şiir
sevişmesem kadınlığın kirlenir…
ve bir gün değil her gün her şey kirlenir
çalarak bir şeylerin hayattan ve insandan
yenibaştan
yenibaştan
kirlenmeyen tek şey ise
kirdir…
rüzgar
ve kar
kar… yurdumda
bir dal daha kırılıyor rüzgarda
kimseler bilmiyor
o dalı yeşertebilir miyiz feride
baharda?
iki gözüm kar yağıyor dışarıda
elimden terliyor ellerin
kar yağıyor yoksul gecelerine ülkemin
pencerelerine perdesizliğin
kara kan karışıyor!
kara bin damla kan düşürüyoruz
çoktandır ayaz günleri ülkemin
karda
kar değil
kan mevsimi
bırak serseri yağmurlar darbeci generaller vizite
kağıtları ve gündelik telaşlar bir an bir yerlerde kalsınlar!
gecenin yüzüne karşı konuşan cinayetlerde ölümdü
kederdi hasretti gördüm!
tüyleri dökülen bir kuşun yüreği kadar sıcak
ve bir kez ağzımızdan çıkmış bir küfürdü hayat!
şimdi göç yollarında mısın?
yurdunu mu yitirdin?
örselenmenin yurdu
yok! aşkın yurdu
yok! özlemenin
yok!
daha gece bir keder salkımıyla geliyor; bir salkım da
bizden! yollara çıkmanın yurdu
yok! yürümenin
yok!
şimdi hasret iri gözlü bir çocuktur çırılçıplak kıyılarında
her uçurumun! göç yollarında yurdum yağmadırkabarık
ve kangren! ömürlerin ömrü
yok! efkarın takvimi
yok!
(yok! yağma kabarık ve kangren…)
şimdi bir namlu gibi gözlerin
dışarıda kar dinmiş
çamlar gelin…
bak bir izbe oda düşmüş payımıza
ısrarda çoğalıp inadına
ışıkları söndürelim
susmasın elim
tenimi tanı
kokumu
ve terimi
bu çığlık bir bıçak olup yırtacaksa geceyi
al göm göğsüne dağlanmış
süretimi
al da susalım biraz
hep aynı göğe büyürken ellerimiz
bana bir ölüm tarif et feride
yakma cıgaranı
çek şu kibriti de
olur ya
dinamit gibiyim bu gece…
aldırma! bir kerede sevk olunmuş süretim
kadınım
kardelenim
gülenim…
daha yenile yenileme bana abanıyorsun sen de
ateş kesiyor dudakların
saçların iri bir tutunmak oluyor yangın yerlerinde
bırak! çarşılar bana abanmasa da
çarşılara abanacağım yine
yoksa yaşamayı oynamıyorum işte
yoksa bu şiir burada biter feride
çarşıları yalnız kentleri öksüz
şiirleri yarım bırakmayalım!
kentler kent değilse
parçalanırım yine
gömleğimi boşuna ütüleme
bencağız damarlarım dökülsün caddelere
ter damlasın yüreğimden yerlere
çarşılar bana abanmasa da
bırak! ben çarşılara abanacağım yine…
şimdi sınasam
mı gücünü göğe sokulan ellerimin?
sıkıyönetim ”dört ay daha” olağanlaştı
karanlık koyulaşıyor üstünde çok öldüğüm günlerin
sonra kirli bir duman çöküyor kente
serçelerde sonbahar mahmurluğu…
şimdi aaaaa ve arabesk geceleri bu kentin
ve ölesiye yanlızlığım;
candan geçip feride’den geçilmez geceleri bu kentin
(bir de sen… sen feride olmasan
bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kanmasam
kanmasam mahvolurum kız mahvolurum!)
sana bir bıçak vereyim rüyalarımı dağıt
bir rüzgar vereyim külümü
bir sevda vereyim kuraklığımı dağıt
biz o yıllar rezil gecelerde üşüdük
hey gidi kirli günler ne çok üşüdük
sıcaklığımı al şimdi bu üşümeleri dağıt
bak bu kentler yeter bize
sevişmek için de çıldırmak için de!
kalabalık ol gel yalnızlığımı
gövdemi vereyim gel dağıt açlığımı…
d(erken) yıllar geçer
o herhangi bir gün de akşam olur
akşam olur sen bana bir bardak çay getirirsin
ensenden öperim o saat bardakta şeker gibi erirsin
sen bir yaz güneşisin bakınca gözlerin bir sevinir bir sevinirsin
yüreğimden ansızın okul çocuklarının trampetleri geçer
tramvaylar havai fişekler geçer
benim yüreğimde ise hep uzak ki yollar
içinden uzun yol otobüsleri sessiz ırmaklar geçer
benim ırmaklarım
ırmaklarım benim senin gözlerinden geçer
(biz on ikiden vurulmuş eylüllerde üşüdük
hey gidi kirli günler ne çok üşüdük!)
şimdi ”kaç” diyorsun da
başka sokağım yok ki
yağmurum yok ki benim!
sokaklar mühürlüdür burada
kalbinde kör bir baykuş telaşı saklar
benim yüreğimde ise hep bir tabur konaklar
kalsam da bu kent beni yaralar
sabahları da kederli çocuk gözleri
göğsünde sahte lambalar
sonra bir yağmur
ipince
bir yağmur daha başlar
ölümün taht kurduğu varoşlarda nasıl da kirlenir aşklar…
yorgun bir baş ayrılacak gövdesinden
ve bir kaçak gibi gideceğim bu kentten
dışarıda simsiyah bir geceye çarpan hırçın rüzgarlar
olsun;
siz başka ölümlerde arayın beni
gidiyorum yollar kollasın kederimi
gidiyorum
bir uzun yol otobüsünün camına düşerek başımı
bir kaçak gibi…
bir baş nasıl ayrılır gövdesinden?
bir rüzgar
ikliminden?
bir ırmak
sesinden?
bir şair
bir şiir ülkesinden?
(her ipi denedim infazıma!)
o kuşlar yine çarpacak o mavinin alnına
o çocuk sekerek yine okul yoluna
kapımı kimse çalmayacak belki
artık uçurdum yüreğimin ıssızlığından ıslak güvercinimi
ömrüm kopacak bir infaz ipi…
belimde bir silah var bu gece dağıtacağım beynimi
bu gece
yine gece
dağıtacağım geceyi birdenbire
damıtacağım yaşamdan rengimi
şu başına buyruk takvimleri kinleri kirleri
belimde bir silah var dağıtacağım beynimi
ömrüm kopaca bir infaz ipi…
sonra ışıklar ve ıssızlıklar içinde yeniden
yürüsem de uğultulu bir gençlikle
ömrüm kuşatılır ihtilallerle
her bıçak tenimi
her namlu beynimi sınar
tutuklarken yangınlar acemi dilimi de
bir anı… bir dize kalır belki geride
kirli yaşansa da günler belki evrilir maviye
(ve güzel bir imge
dolanır dünyanın eksenini yine…)
hayat hep böyle düşünmek düşmek;
”düşmek” dedim de
düştüğüm çok oldu biliyor musun?
ve düşürüp bir şeyleri düşündüğüm çok oldu…
ağlar gibi olup
da ağlamadığım;
ağlayamaz gibi durup
da ağladığım çağladığım çook!
yurtsuzdum bunu yazdı bültenler de
yurtsuzdum da yeni bir yurt kurdum kalbime
sana bile vize koydum kimlik sordum feride
(ben feodal bir yaraydım belki de…)
oysa ki iki tufandık seninle
lavlardan ayrı düşmüş iki kanardağ
savrulduk usulca günlerin dargın göğsüne
hani yüzün kar çiçekleri gibi açardı
yüzün sığmazdı öpüşlerime ve hep bir kuytu ararken özlem tüten yüzünde
hiçbir aşkı mevsimsiz yaşamadım
da kaç mevsim aşksız feride…
oysa ki tufandık seninle
yatağını arayan iki ırmak belki de
çoktandır dalgınlığımı düşünüyorum göğsüne
yorgunluğumu solgunluğumu bu dar evlere
ve akşamüstleri taşıtların amansızca zırladığı bu kentte
geceler karanlık çiçekler uzak aşklar dağınık
beni anlamıyorsun!
ve biz seninle soğuklar kadar yoksul
çünkü bir ekmeğin öyküsü ilişmiş kimliğime……
sonra geceler boyu izimi sürdü kan düşmanlarım
ansızın sesimi koyacak yer bulamadım
bir sesim vardı
bas bariton
onu dağlara emanet ettim
duruyor
orada
çapraz asıllı silahların gizli esmerliğinde….
artık gözümü kırpmadan vurabilirim kendimi de;
vurabilirim kendimi bir usturanın katil çeliğiyle
ya da o silik duvar yazıları önünde bir paslı tüfekle!
24.00 sonrası… kanlı karanlık çekilirken rengine
bir namlunun ansızın dağıtacağı beynimi
bırakabilirim bulvarda aç gezinen itlere
ardımdan kan
kan koksun gece!
(bilirim cesedimin üstünde bir dal kırılır bir yaprak hışırdar yine; orada ‘kime ne’sin
sen; alıp gidesin kendini kendinle….)
ölürsem heceler kalır dişlerimde
ay biter
se bende biter
ay üşür
se ölmüşlüğüm kadar üşürüm ben de
kalınca ömrüm ölüme
yalnız!
(zaten yalnızdım…)
(SONRA BENİ İŞGÜZAR TÜRK BEKÇİLERİNE EMANET EDİNİZ…)
yalnızdık dağlara karşı
ya kentlere?
kentler ki tükürsek içinde boğulacaktık
sulara karşı yalnızım
gecenin desenine ay dokununca
yanlızdık
yük ve türkü taşıyan o ipek yollarına bir de…
işte şimdi ay kanar
yoksa başka ne kanar?
ve uzakta bozkırlarda atlar… atlar… atlar…
atlara yalnızdık!
yanlızdık karanlığa feride…
(şimdi vuruldu bu sevdada bu fısıltıya
çiğnenmiş bir bahçedir artık ömrümüz!)
denizleri özlerdi feride
elleriyle atlasları örterdi
deniz yellerini atlasların
kaldırımlarda ‘fosforlu cevriye’ler biterdi sonra yazlık sinemalarda evde kalmış
kızların ciklet çiğnemeleri; mahallelerin bıyıkları tütün kokan emeklilerin ve renkli
giysileriyle külhan gençleri…
bir de sen… sen feride olsan da!
(herkesin bir feridesi vardır ben bilmez miyim herkesin bir ayakkabısı gibi bir de
şarkısı herkesin bir kimsesi vardır ben bilmez miyim birde kimsesizliği…)
yanmaktan değil yakmaktan ‘müebbedenmen’ ömrümde
iri dağlar güzel kadınlar sevdim yinede
ve bir tutam hırçın gençlikle
yürüdüm takvimlerin amansız büyüsüne
yüreğim hep uçurumlar denginde
(ve hangi renkte olsakta
kalarak bizi sarıp sarmalayan günlerin asıl rengine
rengarengine…)
benim ömrüm hep beyaza kandı ey ‘şarkısı beyaz’
ama hangi beyazı tutsam gri oluyor
sonra boğuluyor
kararıyordu…
hiçbir beyaz
bembeyaz;
hiçbir yaz
yaz
kalmıyordu!
(bütün griler eskiden beyazdı feride…)
tüketmeden bir sevda ezgilerini bir ünlem olmak varken;
üç mevsim ilk yaza açılırken yeşile dolmak yerküreyi
uçurumlarda bile sarmaşık gibi sarmak tek telden her
tele bir akort olmak dorukların dağlarına tutunup kalmak meydanlarında halaylarda
diz kırıp gülmek
varken;
sen sar ve sor bırakıp gitmek varken…
çünkü yalnız sana gelmiştim dağılmıştım sevmiştim;
kabaran belam en unulmaz sularda vurgun yenilmiştim…
(artık sen… sen feride olsan da
bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kansan da
kansan da mahvolmuşum kız mahvolmuşum!)
her yağmur bir gök bulur elbet kendine;her yeşil bir dal her su bir damla her ateş
bir kül her takvim bir yıl bulur elbet kendine!her yangın bir duman her öğrenci bir
okul her artı bir eksi her yol bir taşıt her soru bir yanıt;
her aragon bir fransa
her fransa bir elsa…
her karacaoğlan bir zülüf bulur (yeter ki bakmayı bilin her yarin bir zülfü vardır);
her ressam bir tuval her kış bir ayaz her kitap bir okur her şarap bir adam bulur
kendine; yeter ki şarap şarap olsun içen çıkar…
her deniz bir martı her ömür bir tufan her rüya bir uyku her nota bir şarkı her
mezar bir ölüm her ağaç bir kök her dağ bir duman her güneş doğacak bir
kuytuluk bulur ya kendine
bulur ya;
ben
senden
başka
sen
bulamam
b u l a m a m!
paramparça kıldım şiirimi
bu kadar b(ölüm) yeter mi?
s
o
n
r
a
a
ş
k:
sonra!
ve ben gittim yüreğimde kan gülleri
siz de o aşkın teninde dinamit sayın beni!
Yılmaz Odabaşı
ferhat göçer – kızım | izlesene.com
(⁀‵⁀,)♥
♥
♥ Değerli paylaşımınız için teşekkür ederim.
♥
♥
♥
♥
♥
.`⋎´ ♥¸.•°*”˜˜”*°•. ♥
… ♥¸.•°*”˜˜”*°•. ♥
….•°*”˜˜”*°•. ♥
██►●●||Paşa||●●◄██
T……………
………………..S
E……………
……………….A
B………..
…
…
……………Y
R………..
…
….
…………..G
İ…………
…
…
……………I
K………….:
.. ♥
♥ …
…………….L
L…………….
……………….A
E…………….
……………….R
R…………….
………………..
………………
………………..
………………
………………..
………………
………………..
Ey yâr, susuşum sözümü esirgemekten değil.
Sana değen sözleri çoktan yitirdim; dudağım avare, dilim perişan.
Aklım ermiyor ki, sustuğumu bileyim.
Kalbim ayılmıyor ki sana hitap edeyim.
Kelimelerin sıcağı kaçmış, hece hece küllenmişler;
sükût lehçesinde aç susuz bir mülteciyim şimdi…♥ ♥ ♥
Paylaşımınız için teşekkürler.

•٠•●♥
╚╗╔╝║║♫═╦╦╦╔╗
╔╝╚╗♫╚╣║║║║╔╣
╚═♫╝╚═╩═╩♫╩═╝•٠•●♥♪♥♪♥♪♥♪…♥•٠•●♥
Selcan’dan sevgilerle…
_____♥ (¯`:´¯)♥
____♥ (¯ `•.\\|/.•´¯)♥
____♥(¯ `•.(۞).•´¯)…♥
____♥ (_.•´/|\\`•._)♥
_______♥(_.:._)♥
________║¯█€
________║¯█_€€___
________║¯█__€€€
________║¯█_€€€€€__
________║¯█€€€€€
________€€€€€€___
______€€€€€€
_____€€€€\’¯█___
____€€€€║¯█
____€€€_║¯█___
_____€€_║¯█
_______€║¯█___
Sevgi ve saygılar.