Özlemlerle büyülenmek,hayallerle de olsa yaşamak güzel sevileni sevilen değse de değmese de bir düş olup konar yüreğimize mısralarınızda yansıttığınız gibi.. Sadece özlemlerinizde değil, aynı zamanda yanındayken büyülenmeniz dileğiyle…
Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. “Aman sakın kendini” diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği : “Bırak kendini, ko gitsin!” Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!
Gel dediğinde, soluk soluğa bir telaştan, gönlümün serkeş titreyişlerinin yansıması düşer ay yüzeyine. Gülümsemem umut, umudu aşkıma şahit, öylece süzülür ayın şavkı bu kentin sahiline. Ve aydınlığında karanlık vurulur yere. Gittiğin anların soluksuzluğunda, yüreğimin acımasız eziyetlerinden bakışlar çarpar ay yüzeyine.
Baktığım bütün güzellikleri gördüm diyemem,
keza görüp bakmadığım da
çok olmuştur.
Etrafımda duran çiçeklere karşı kör olup,
uzaklarda bir
deniz manzarasına vurulduğum anlar aklıma gelince,
gözlerimin nasıl bir
oyuna daldığını anlıyorum.
Şiirleriniz hüzün dolu ama öyle güzel ki. Her kelime sanki bir inci tanesi gibi dizilmiş şiire özenle bizlere de alıp takmak kalmış sadece. Takdir ve saygılarımı bırakıyorum sayfanıza.
Yapraklar sallanıp dururken ağaçlarda…
İçimde yarım kalmış bir orman…
İçimde yanmış kalmış bir orman…
Yağmurlar vardı, hepsini yağdım.
Ne beklenen gelendi,ne gelen beklenendi…
Devrildim sabrın tehditkar kabzasıyla.
Uygarlık yarım kaldı, dedim ey Zerdûşt
ve yarım barbarlık da!
İkisi de caymadı,
gökyüzü soldu,
avuçlarımda gencecik bulutlar öldü…
Ardımdan sürüyerek getirdim kendi ölümü;
alın dijital dünyanıza kadavra yaparsınız!
Yapraklar sallanıp dururken ağlaçlarda.
İçimde yarım kalmış bir orman.
Kan bile terk ederken damarını,
zamanlar an’larını, her aşk kendi masalını…
Dedim, yapraklar mı terk eder ağaçlarını,
yoksa ağaçlar mı yapraklarını?
Dedim, kimse konuşmayacak mı susuşlarını?
Kimse toplamayacak mı çığlıklarını
Ve neden birbirinin gözüne yaslamış herkes
kanlı ve mahcup bayraklarını?
Yanıt yoktu…
çünkü soru yoktu, soru yoktu, soru yok!
Dedim ey nüshasız aslım,
bu acıların hesabını veren yok;
onları güneşe ser,güneşe!
Acı bu, herkes onu her yerde,
O da güneşte çeker…
Sonra katlar dolabına koyarsın,
arada bir çıkarıp ütülersin, anarsın…
Bu acılar başka ne işe yarar?
/Devrilse de üstünüze şehir yarar
insana…
Acıtsa da kalbinizi şiir yanar
insana…/
Yapraklar sallanıp dururken ağaçlarda…
Naçar bir gölgedim şehrin uğultusunda
ve yalan bir müfreze hayatın ordusunda;
nere dönsem iğretiydi bir yanım…
Ateş yanım, duman yanım, kül yanım;
gelen yarım, giden yarım,
ben yalım…
Yapraklar sallanıp dururken ağaçlarda…
İçimde yarım kalmış bir orman.
İçimde yanmış kalmış bir orman…
Ödeştim cehennemimle hiç dublör kullanmadan…
Boğuldu su, yenildi aşk, çürüdü devlet!
İçimde çok yanılmış bir orman
İçimde çok yanılmış bir orman…
Ekmek Şarap Sen ve Ben Birde sabahın dördü Dışarda kar Odamız ılık Gözlerin ılık ılık damlarken boş kadehe Anlattın bana ağzı sarımsakı kokan bir çocukla yattığını Aşkı tattığını, karım dediğini ve aldattığını Kıskandım Gogeni Tahitilim Terlemiş vücudunu silerken Cüzzam mikrobunu ve yaktığı kulübesini Saçların bağlamıştı ellerimi muz kokulum Güneşi doğurmuştu ölü cisim Martı çığlıklarıyla bir sahil kayalığında Nefesin vücudumu yakıyordu yer yer Sam yelim Sahra-i kebirim Kahrettim her şeye o gün Babanın çarap çanağına, Gogen’e, kadere, sana, bana birde gittiğin arabanın tekerine Ne diyordum arkadaş…. Diyordum ki ben bu zıkkımı içmek için içerim Ama içerken düşünmem neden içiyorum diye Daha sonra yaparım hayatın felsefesini Sırayla olurum Fatih, Selim, Kanuni Bazen kadın hamamında tellak…. Bazen Cristof Kolomb Napolyon’ken düşünürüm elbede geçen günleri Timur’ken Beyazıt’ı yenişimi…. Bir kere Aristo’nun hocası olmuştum Ona verdiğim dersle gurur duymuştum Bazen Jan Dark’ı kurtarmak için çalışan bir kahraman Bazen odunun ateşleyen bir cellat olurum Eğer daha da içersem Shaskespare halt etmiş derim karşımda Salyalı dudaklarımdan yayık sesimi dinlerim de İşte Mozart’ın aradığı melodi bu diye gülerim Enayiymiş be Platon… Bir içsinde görsün….Ne felsefesi varmış bu hayatın Anlasın geçmişi kınalı dünyanın kaç bucak olduğunu Islak kaldırımlarda yürürken acırım Önde yalpa vuran sarhoşun zavallı haline Ukalalık işte derim neme lazım senin Kendine bak; sende bir serserin bir sarhoş…. Ve yavaş yavaş kaybolur acı kahkalarım Şehrin hizbe sokaklarında Yavaş yavaş kaybolur benliğim.
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
hayır sanmayın ki beni unuttular
hala arasıra mektupları gelir
gerçek değildiler birer umuttular
eski bir şarkğ belki bir şiir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
yalnızlıklarımda elimden tuttular
uzak fısıltıları içimi ürpertir
sanki gökyüzünde bir buluttular
nereye kayboldular şimdi kimbilir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir.
özledim seni…
ayrılık yüreğimi uyuşturuyor karıncalandırıyor nicedir.
beynimi uyuşturuyor özlemin…
çok sık birlikte olmasak bile
benimle olduğunu bilmenin
bunca zamandır içimi ısıttığını
yeni yeni anlıyorum
Yokluğun,
Hatırladıkça yüreğime saplanan bir sizi olmaktan çıkıp
mütemadiyen bir boşluğa
Sabahları seni okşayarak başlamaları
aksamları her isi bir kenara koyup
seninle baş başa konuşmaları özlüyorum;
oynaşmalarımızı,
yürüyüşlerimizi,
sevimli haşarılığını,
çocuksu küskünlüğünü…
Nasılda serttin başkalarına karşı
beni savunurken;
ve ne kadar yumuşak
bir çift kısık gözle kendini
ellerimin okşayışına bırakırken
Gitmeni asla istemediğim halde
buna mecbur olduğunu görmek
ve sana bunları söylemeden
”git artık” demek
”beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk
kavuşacaksın mutluluğa”
demek sana nede zor
seni görmemek ve belki yıllar sonra
karsılaştığımızda
bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden…
yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek….
Susadım …
Üç tane elma soydular,üç tane portakal
Nafile …
Bir bardak suyun yerini tutmadı
Acıktım …
Kuş sütü,kuru üzüm getirdiler
Nafile …
Bir çimdik somunun yerini tutmadı
Seni düşündüm sevgilim şükrederek
Su gibi aziz olasın her daim
Ekmek gibi mübarek.
Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz. Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında… En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur. Göz yaşlarınız da, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. Korkunca s…aklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak… Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz; “Ölmek var, dönmek yok”tur. Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını. Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya. Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz: “Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa…” Başkalarını örnek göstermeye, “Bak onlar nasıl yaşıyor” demeye başlarsınız. Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. “Eskiden böyle miydi ya…” diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından… Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz. O, sevgisizliğinize yorar bunu… İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür. “Ya sev böyle ya da terk et” diye gürler…Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya, bir kabusa dönüşür birden… Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size… Hoyrattır, bakmaz yüzünüze… Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkum eder. Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden… “İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için…” dersiniz, dinletemezsiniz. Ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz. İhanetten kırılmıştır kaleminiz; severek, terk edersiniz… “Madem öyle…” nin çağı başlar ondan sonra… Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde “günah sizden gitmistir”. Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz. Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece… Daha özgür olacağınız limanlara demirlerseniz bir süre… Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni… Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini… Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye…Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla… “Bana ne…kendi seçimi” diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre… Ama sonra… ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden… Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi… Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye… Dönüp “Seni hala seviyorum” diye bağırmak geçer içinizden… Dönemezsiniz. Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız. Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz… Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem “Ne olacak sonunda” kuşkusu…Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz.Sürünür gidersiniz…
Özlemlerle büyülenmek,hayallerle de olsa yaşamak güzel sevileni sevilen değse de değmese de bir düş olup konar yüreğimize mısralarınızda yansıttığınız gibi.. Sadece özlemlerinizde değil, aynı zamanda yanındayken büyülenmeniz dileğiyle…
Sen candan da ötesin Mirim, harikasın.
Şiirleriniz hüzün dolu ama öyle güzel ki. Her kelime sanki bir inci tanesi gibi dizilmiş şiire özenle bizlere de alıp takmak kalmış sadece. Takdir ve saygılarımı bırakıyorum sayfanıza.
Muhteşem her defasında hayranlıkla okuyorum..
Kentli bir münzeviydim…
Virajlı harfler gibi yaşadım;
s’de kaldım; kahrın alfabe(s) inde…
Ölümler vardı öldüm, ateşler vardı yandım.
Bir yanardağ gibi içimden dünyanın
yüzüne karşı…
Aşkların, inançların
yüzüne karşı,
ihanetle öpüştüm, yazgıma küstüm.
Öpüştüm ölümlerle, vuruldum düştüm!
Yapraklar sallanıp dururken ağaçlarda…
İçimde yarım kalmış bir orman…
İçimde yanmış kalmış bir orman…
Yağmurlar vardı, hepsini yağdım.
Ne beklenen gelendi,ne gelen beklenendi…
Devrildim sabrın tehditkar kabzasıyla.
Uygarlık yarım kaldı, dedim ey Zerdûşt
ve yarım barbarlık da!
İkisi de caymadı,
gökyüzü soldu,
avuçlarımda gencecik bulutlar öldü…
Ardımdan sürüyerek getirdim kendi ölümü;
alın dijital dünyanıza kadavra yaparsınız!
Yapraklar sallanıp dururken ağlaçlarda.
İçimde yarım kalmış bir orman.
Kan bile terk ederken damarını,
zamanlar an’larını, her aşk kendi masalını…
Dedim, yapraklar mı terk eder ağaçlarını,
yoksa ağaçlar mı yapraklarını?
Dedim, kimse konuşmayacak mı susuşlarını?
Kimse toplamayacak mı çığlıklarını
Ve neden birbirinin gözüne yaslamış herkes
kanlı ve mahcup bayraklarını?
Yanıt yoktu…
çünkü soru yoktu, soru yoktu, soru yok!
Dedim ey nüshasız aslım,
bu acıların hesabını veren yok;
onları güneşe ser,güneşe!
Acı bu, herkes onu her yerde,
O da güneşte çeker…
Sonra katlar dolabına koyarsın,
arada bir çıkarıp ütülersin, anarsın…
Bu acılar başka ne işe yarar?
/Devrilse de üstünüze şehir yarar
insana…
Acıtsa da kalbinizi şiir yanar
insana…/
Yapraklar sallanıp dururken ağaçlarda…
Naçar bir gölgedim şehrin uğultusunda
ve yalan bir müfreze hayatın ordusunda;
nere dönsem iğretiydi bir yanım…
Ateş yanım, duman yanım, kül yanım;
gelen yarım, giden yarım,
ben yalım…
Yapraklar sallanıp dururken ağaçlarda…
İçimde yarım kalmış bir orman.
İçimde yanmış kalmış bir orman…
Ödeştim cehennemimle hiç dublör kullanmadan…
Boğuldu su, yenildi aşk, çürüdü devlet!
İçimde çok yanılmış bir orman
İçimde çok yanılmış bir orman…
Münzevi – Yılmaz Odabaşı
Ekmek Şarap Sen ve Ben Birde sabahın dördü Dışarda kar Odamız ılık Gözlerin ılık ılık damlarken boş kadehe Anlattın bana ağzı sarımsakı kokan bir çocukla yattığını Aşkı tattığını, karım dediğini ve aldattığını Kıskandım Gogeni Tahitilim Terlemiş vücudunu silerken Cüzzam mikrobunu ve yaktığı kulübesini Saçların bağlamıştı ellerimi muz kokulum Güneşi doğurmuştu ölü cisim Martı çığlıklarıyla bir sahil kayalığında Nefesin vücudumu yakıyordu yer yer Sam yelim Sahra-i kebirim Kahrettim her şeye o gün Babanın çarap çanağına, Gogen’e, kadere, sana, bana birde gittiğin arabanın tekerine Ne diyordum arkadaş…. Diyordum ki ben bu zıkkımı içmek için içerim Ama içerken düşünmem neden içiyorum diye Daha sonra yaparım hayatın felsefesini Sırayla olurum Fatih, Selim, Kanuni Bazen kadın hamamında tellak…. Bazen Cristof Kolomb Napolyon’ken düşünürüm elbede geçen günleri Timur’ken Beyazıt’ı yenişimi…. Bir kere Aristo’nun hocası olmuştum Ona verdiğim dersle gurur duymuştum Bazen Jan Dark’ı kurtarmak için çalışan bir kahraman Bazen odunun ateşleyen bir cellat olurum Eğer daha da içersem Shaskespare halt etmiş derim karşımda Salyalı dudaklarımdan yayık sesimi dinlerim de İşte Mozart’ın aradığı melodi bu diye gülerim Enayiymiş be Platon… Bir içsinde görsün….Ne felsefesi varmış bu hayatın Anlasın geçmişi kınalı dünyanın kaç bucak olduğunu Islak kaldırımlarda yürürken acırım Önde yalpa vuran sarhoşun zavallı haline Ukalalık işte derim neme lazım senin Kendine bak; sende bir serserin bir sarhoş…. Ve yavaş yavaş kaybolur acı kahkalarım Şehrin hizbe sokaklarında Yavaş yavaş kaybolur benliğim.
İhsan Yüce
BÖYLE BİR SEVMEK
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
hayır sanmayın ki beni unuttular
hala arasıra mektupları gelir
gerçek değildiler birer umuttular
eski bir şarkğ belki bir şiir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
yalnızlıklarımda elimden tuttular
uzak fısıltıları içimi ürpertir
sanki gökyüzünde bir buluttular
nereye kayboldular şimdi kimbilir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir.
ATTİLA İLHAN
özledim seni…
ayrılık yüreğimi uyuşturuyor karıncalandırıyor nicedir.
beynimi uyuşturuyor özlemin…
çok sık birlikte olmasak bile
benimle olduğunu bilmenin
bunca zamandır içimi ısıttığını
yeni yeni anlıyorum
Yokluğun,
Hatırladıkça yüreğime saplanan bir sizi olmaktan çıkıp
mütemadiyen bir boşluğa
Sabahları seni okşayarak başlamaları
aksamları her isi bir kenara koyup
seninle baş başa konuşmaları özlüyorum;
oynaşmalarımızı,
yürüyüşlerimizi,
sevimli haşarılığını,
çocuksu küskünlüğünü…
Nasılda serttin başkalarına karşı
beni savunurken;
ve ne kadar yumuşak
bir çift kısık gözle kendini
ellerimin okşayışına bırakırken
Gitmeni asla istemediğim halde
buna mecbur olduğunu görmek
ve sana bunları söylemeden
”git artık” demek
”beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk
kavuşacaksın mutluluğa”
demek sana nede zor
seni görmemek ve belki yıllar sonra
karsılaştığımızda
bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden…
yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek….
CAN YÜCEL
Cümleye bu kadar anlamı yüklemek her babayiğidin harcı değildir tebrik ederim büyük usta.
Nefis yazıyorsunuz.
Sevgi ve saygılarımla.
Susadım …
Üç tane elma soydular,üç tane portakal
Nafile …
Bir bardak suyun yerini tutmadı
Acıktım …
Kuş sütü,kuru üzüm getirdiler
Nafile …
Bir çimdik somunun yerini tutmadı
Seni düşündüm sevgilim şükrederek
Su gibi aziz olasın her daim
Ekmek gibi mübarek.
Bedri Rahmi Eyiboğlu
Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz. Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında… En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur. Göz yaşlarınız da, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. Korkunca s…aklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak… Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz; “Ölmek var, dönmek yok”tur. Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını. Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya. Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz: “Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa…” Başkalarını örnek göstermeye, “Bak onlar nasıl yaşıyor” demeye başlarsınız. Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. “Eskiden böyle miydi ya…” diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından… Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz. O, sevgisizliğinize yorar bunu… İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür. “Ya sev böyle ya da terk et” diye gürler…Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya, bir kabusa dönüşür birden… Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size… Hoyrattır, bakmaz yüzünüze… Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkum eder. Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden… “İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için…” dersiniz, dinletemezsiniz. Ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz. İhanetten kırılmıştır kaleminiz; severek, terk edersiniz… “Madem öyle…” nin çağı başlar ondan sonra… Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde “günah sizden gitmistir”. Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz. Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece… Daha özgür olacağınız limanlara demirlerseniz bir süre… Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni… Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini… Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye…Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla… “Bana ne…kendi seçimi” diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre… Ama sonra… ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden… Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi… Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye… Dönüp “Seni hala seviyorum” diye bağırmak geçer içinizden… Dönemezsiniz. Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız. Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz… Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem “Ne olacak sonunda” kuşkusu…Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz.Sürünür gidersiniz…
Can Dündar
can bırakmadın ki bende dalında öteyim
can değilim ey yar sanki candan da öteyim.