Çağdaşlaşma Kaosu
Yazan Ufuk SerdengectiTem 31

Modernleşme çabamızın günümüzdeki yansımalarının ortaya çıkardığı görüntü kargaşasını çözecek olan tek şey insanlara yaşarken yardımcı olan bize yol gösterip ışık tutan, rehberimiz Kur’an-ı Kerim’dir.
Batılının sosyal ve ekonomik yapısı ile kendimizi karşılaştırmadan modernleşmesini örnek alınca terazimizin dengelerinin bozulduğuna inanıyorum. Alt yapı olmayan yere bina dikmek bizim işimiz. Modernleşmek adına nelerden vazgeçtiğimize bir bakalım. Aile kavramımız çözülmeye başladı, herkes kendi kafasına göre yaşamak istiyor. Büyüklere saygı, küçüklere ikram kalmadı. Bayramlarımız bile yozlaşmaya yüz tuttu birçok güzel gelenek ve göreneklerimiz yok olmanın eşiğinde can çekişiyor.
Birbirimize tahammülümüz bile kalmadı, her gün çevremde boşanan birileri oluyor açıkçası bu durum beni endişelendiriyor. Mutlaka hakkı sebepleri vardır ancak orandaki artış göz ardı edilecek gibi değil. Nereye gidiyoruz diye durup düşünürken bir makale ile değerli bir kalemin düşüncelerini okumanız için sizi size bırakıyorum.
Ufuk Serdengeçti
Gün aşırı aile problemleri duyuyoruz. Anlaşamamaktan söz edenler, değişmekten söz edenler, hatta ayrılıktan söz edenler… Bir de geçmişe oranla farklı bir “örtülü kadın tipi”yle karşılaşıyoruz. Tesettürle bağdaşmayan kıyafetler, ilginç süsler ve yol ortasında eşiyle de olsa toplumun yadırgadığı hareketler… Veya başörtülü bir annenin yanında başı açık ve olabildiğine beden saçık giyinmiş, yirmili yaşlara merdiven dayamış kızlar…
Açıkçası, “yozlaşma” diye ifade ettiğimiz bir olumsuz değişmeyle karşı karşıyız. Bu yazımızda bunun nedenleri üzerinde duracağız. Müslüman kadının görüntüsünde ve aile hayatında görülen değişmenin, kişilere göre değişim gösteren pek çok nedeni vardır:
Geleneksel dindarlık batılı hayat tarzına yeniliyor. İnsan, farklı bir hayat tarzıyla karşılaştığında, genellikle dört aşamalı bir süreç yaşar:
Birinci aşamada farklı yönler dikkatini çeker, karşısındaki kültürün ona yabancı olduğunu fark eder.
İkinci aşamada kendisine yabancı bulduğu bu hayat tarzından korunması gerektiği düşüncesine varır, kendi hayat tarzına daha sıkı sarılır. Yeni ortamda kendi benzerlerini arar, onlarla birliktelik oluşturur ve eskisinden daha disiplinli yaşar.Üçüncü aşamada tepki duyduğu hayat tarzında alınabilir yönler bulur, bu yönler bilinçle veya taklitle almaya başlar, ortaya karışık(melez), soysuz (tam olarak bir yere ait olmayan) bir hayat tarzı çıkar.
Dördüncü aşamada tepki duyulan hayat tarzı, farkında olunarak veya genele uyma taklidiyle asıl hayat tarzı olur, eski hayat tarzı reddedilir, unutulur. Anadolu’nun farklı yörelerinden gelen aileler, şehirlerde karşılaştıkları Batılı hayat tarzından önce ürktüler; kendi değerlerine köyde olduğundan daha çok sarıldılar ancak bu eğilimleri şuurla ve cemaatleşmeyle desteklenmediğinden zamanla törpülendi. Değişimin üçüncü aşamasına geçtiler. Dindarlıklarını gösteren simgeler ve tutumlarla yozlaştırılmış Batılı tutumlar, onlarda bir arada göründü. Bu yozlaşmış, soysuzlaşmış hâl içinde kadın, başı örtülüyken kollarını açmada bir sakınca görmüyor ya da genç kız örtülüyken bir genç erkekle, sözde Batılı görüntü içinde, belki aklı başında bir Batılı’nın bile sokak ortasında tasvip etmeyeceği bir içli dışlılık yaşayabiliyor. Melez kültür aşamasındaki kadın, ne dindardır ne de modern. Dindarlık gösterisi için eşarbı yeterli bulur. Bir erkekle içli dışlılığı ise bilerek veya bilmeyerek modern görünmenin, medenileşmenin(!), modernleşmenin, köylülükten kurtulup şehirlileşmenin tek göstergesi sanır. Modernleşme gereği ve modernleşmenin yüceliği(!) zihinlere kazına kazına başı örtülü bir anne, kendi açılmasa da kızının açık olmasından gizli bir gurur duyabiliyor.
Örtün örtün dedik de o böyle tercih etti” diyerek ifade ettiği vakada kendisiyle ilgili olan kısım aslında kızını tercihinde serbest bırakmış olmasıdır, bunu (gizlice) kendisinin köylülükten uzaklaşıp modernleşmesinin bir belirtisi olarak satıyor, buna karşılık da çevreden bir kabul bekliyor ve çoğu zaman fazlasıyla da alıyor.
Kaynak: Ahmet Yılmaz / Analiz

Makalenin devamı da okumaya değerdi blog uzun olmasın diye kestim ancak devamını okumak isteyen olursa diye buraya ekliyorum.
Televizyon Soysuz Bir Dindarlık Yetiştiriyor
İslamileşme, kendi mecrasında yüz yüze tebliğin bir neticesidir. Bir dönem, tebliğ dergi veya kitaba kaydı. Dergi ve kitap, bir mekânda satıldığından, böylece okuyucuyla dergiyi sunan arasında bir bağ kurup çevre oluşturduğundan çok olumsuz bir ortamın oluşmasına engel oldu.
“Televizyon tebliği” bundan farklı. Televizyon, soysuz kültürün baş üreticilerindendir. Bilgiyi verir, insanları etkiler ancak alıcıyla bir bağ oluşturmaz. Alıcının yanlış anlamalarını düzeltecek, bilgiyi yanlış uygulamasını engelleyecek bir mekanizma kurmaz.
Öte yandan, modern çevrelerin tepkilerini çekmeme, izleyici kitlesinin her rengini koruma, sözde herkese seslenme ve (geçmişte) devlet kurumlarını kızdırmama gibi endişelerle televizyon programlarında İslam gereği gibi anlatılmaz, “cepheleşmeye yol açma suçlaması korkusuyla, İslam’ın neyi reddettiği tam açıklanmaz; hak, batıldan ayrılmaz, bir ara renkte bırakılır. İzleyiciye melez, soysuz bir düşünce ve hayat tarzı sunulur. Televizyonun en önemli izleyici kitlesini oluşturan kadınlar, televizyondaki vaazlardan etkilenip örtünüyor ancak bir cemaat bağına ulaşmıyor; dindar insanların hayat tarzını özümsemiyor, bir dindarın yapmaması gerekenleri bilmiyor, bilse dikkate almıyor, alamıyor.
Ahmet Yılmaz / Analiz
Müslüman Kadın, Propagandadan Etkilendi
Dindar kadının 1994’teki belediye seçimlerinde Türkiye’nin siyasi hayatı üzerindeki etkisinin görülmesinden bu yana “Müslüman kadın”a yönelik, aileyi de içine alan şiddetli bir kötüleme kampanyası yürütülüyor. Müslüman kadın, “Doğulu kadın” ve “Köy kadını” olarak tasvir edilip onun hayat içindeki rolü sürekli kötüleniyor ve açıkçası kendi hayat tarzına karşı, öncelikle aile içinde, isyana çağrılıyor.
Bu bağlamda ailede İslamî hâl, “Köy hâli”, “Doğu hâli”, “Kürt hâli” diye toptan korlanıyor. Böylece Müslüman kadına saldırı, dine hakaretin dışına çıkarılıp kamufle ediliyor, meşrulaştırılıyor ve saldırı, davranış değiştirmeye yönelik korkunç bir kampanyaya dönüşüyor.
Dindar kadının bilinci, bu saldırı karşısında zayıf kalıyor; o saldırılara maruz kala kala farkında olmadan özde dindar, isteklerde modern oluyor, kocasına ve çocuklarına farkında olmadan (Belki ana farzlar ve yaygın haramlar dışında) Batı tarzı bir aile hayatını dayatmaya başlıyor.
İslamî ailede esas olan “bireyin farklarının korunduğu birliktelik”tir.
Erkeğin erkek, kadının kadın kalarak görev paylaşımı içinde bir bütünlük oluşturmalarıdır. Batılı hayat tarzında ise ailede bütünlüğün sağlanmadığı ancak görev paylaşımında erkekle kadının tekleştiği (aradaki farkların yok sayıldığı) bir aile yapısı söz konusudur. Genellikle anne-baba ve çocuktan oluşan Batılı aile, gerçek bir aile olmaktan öte, “eşler” arasında nikâh akdine dayalı bir resmi ilişki kurumudur.
Ahmet Yılmaz / Analiz
Batı’nın Vitrinlik Hayatı Gerçek Hayat Sanılıyor
Batılı kadın ve erkek, günün çok az bir vaktinde birlikte kalıyor. İşin her şeyden önce geldiği Batılı hayatta, bir araya geliş bazen haftada bire kadar düşebiliyor. Kimi evliliklerde, erkekle kadın asla aynı evi paylaşmıyor, sadece belli aralıklarla bir araya geliyor. Bu hayat tarzı olabildiğince resmidir. Böyle olunca, kadınla erkeğin birlikte bir yemek yapmaları bir tören, yemek yemeleri bir tören, sorunlarını konuşmaları bir tören, alışveriş bir tören, çocuklarını parka götürmeleri veya kreşte ziyaret etmeleri bir tören oluyor ve çoğu zaman televizyona sadece bu her tür olumsuz tarafları makaslanmış törenler yansıyor.
Ne var ki Müslüman kadın, onların kendisi gibi aynı çatı altında ve aynı koşullarda hem de bu şekilde kavgasız gürültüsüz yaşayabildiğini sanıyor, o görüntüleri hayatlarının tek hâli olarak görüyor ve bizim koşullarımızda “tekleşmiş” bir hayat istiyor.
Müslüman kadın, o görüntüdeki hayata özenip kocasının kendisiyle birlikte mutfakta çalışmasını, her alışverişte yanında olmasını, kendisiyle aynı diziyi hatta dedikodu programını seyretmesini, dahası mahallenin dedikodusunu kendisinden dinleyip taraf tutma noktasında kendisinden yana olmasını istiyor, “kadınlaşmış bir erkek portresi” oluşturuyor.
Kocası, kendisine bu tekleşmiş hayat isteği karşısında İslamî sorumluluk ve sınırları hatırlattığında onun için “gerilik”, kendi açısından ise “köylülüğe zorlanış” tasavvurları oluşturuyor. “Sen, baban gibi yaşamak istiyorsun, beni eski kadınlar gibi görüyorsun” demeye başlıyor, aileyi baştanbaşa gerginliğe sürüklüyor.
Ahmet Yılmaz / Analiz
Toplum ‘Baba Zayıflığa’ Sürükleniyor
Yenidünya düzeni, (bilinç düzeyi dikkate alınmaksızın) öne çıkardı. Baba zayıf bir toplum mu oluyoruz?” endişesini haklı çıkaracak aileler türedi.
“Baba zayıf” ailelerde anne otoriteyi eline alır. Kadınların otorite oldukları toplumların en önemli özelliği kontrolsüz bir değişim isteğinin öne çıkması ve toplumun hızla “güçlü görünen” yaygın kültürlere doğru kaymasıdır. Bu tercihte bir tahlil yoktur, sadece üstün görünene özenme vardır.
Müslüman erkek, İslamî bir bilinçle evde şiddet uygulamıyor. Yine aynı bilinçle kadınını belli bir ölçüde işlerine katıyor. Ancak televizyonların yaydığı ve kimi kadın hocaların da dillendirdiği “sen her şeysin” feminist yaklaşımı kadını bunu gün geçtikçe erkek otoritesinin kalmadığı bir aile
ortamı oluşturmasına götürüyor. Erkek otorite kaybını hissettiği an, huzursuz oluyor ve ailede sıkıntılar baş gösteriyor.
Müslüman kadının bilinci(şuuru) bir değişimi yönetebilecek kadar güçlü değil. Müslümanların ekonomik koşulları da kadının özenmeden kaynaklana değişim isteğiyle orantılı değil. Müslüman kadın, farkında olmadan, İslam’la ve ekonomik koşullarıyla bağdaşmayan isteklerde bulunuyor. Örneğin, kocasıyla kol kola dolaşmayı veya televizyonda gördüğü çok lüks bir koltuk takımını satın almayı gayet tabii bir dille isteyebiliyor.
Kendisine Hz. Peygamberin hayat şekli hatırlatıldığında ben bunu biliyorum, diye tepki gösteriyor, hatta dinin kendisinin ezilmesi için kullanıldığı duygusuna kapılabiliyor.
Ahmet Yılmaz / Analiz
‘Baba Zayıf’ Bir Toplum Olmak Felakettir
İnsan, bilgi karşısında çoğu zaman bir makine gibidir. Esas olan, bilginin bilince dönüşmesidir. Bilinç, bilginin inanç ve yarar doğrultusunda işlevsellik kazanması, kullanılabilir olmasıdır.
Makineler de bilgiyi kaydeder, dolayısıyla bilgi taşımak insana özgü değildir, insan için tek başına yeterli de değildir. Bilinç ise iradenin ürünüdür ve sadece insanda bulunur.
Müslüman kadının bilinci, karşılaştığı Batı kültürünü süzgeçten geçirmeye, kendisini onun gizli etkilerine karşı korumaya yetmediği gibi kendi davranışını tartmaya da yetmiyor. Bunun için kocası kendisine “Sen, başkalarına özeniyorsun” dediğinde şiddetli bir tepki gösteriyor. İslam’la ilgili bilgisini hatırlatıyor. Koca da çoğu zaman bilgiyi göz önünde bulundurarak karısının özenmeyi reddetmesini kendisini bile bile kandırmaya çalışmak olarak görüyor ve özenmeden de daha çok, bu duruma öfkeleniyor.
Müslüman kadın, özenme hâlini yaşarken, başka bir kültür karşısındaki şaşkınlıkla, hevesi bilincine ağır basıyor, bilinçle hareket etmiyor, kendisini unutuyor, o özenme hâli onun hafıza kaydına geçmiyor. Kocasına da o hâlini bilmeden cevap veriyor. Yalan söylemiyor, durumun bilincinde değil.
Çözüm, kocanın ailenin idaresini bilinçsiz özenme hâli içinde olan kadına bırakmaması ve ailede otoriteyi eline almasıdır. Şiddet uygulamamak otoriter olmamak anlamına gelmez. Şuur ürünü bir otorite, bütün gelişmekte olan toplumların hayat sigortası olduğu gibi köyden, kasabadan şehre gelen ve Batı kültürüyle yüz yüze kalan Müslüman ailenin de şimdilik tek sigortasıdır.
Bu ortamda “baba zayıf” bir toplum olmamızın neticesi eriyip tükenmekten başka değildir. Ancak bu otoriter yapının kadının Batı kültürü karşısında hızla bilinçlendirmesi yönünde kullanılmalıdır. Bu bilinçlenme aşaması uzun sürdükçe sorunlar karmaşıklaşacaktır.
Ahmet Yılmaz / Analiz
Bu Yazının Şu Gerçek Dikkate Alınarak Okunmasında Yarar Vardır:
Yakin derecesine ulaşmış bir iman, zırh gibidir; insanı her tür coğrafik, sosyal ve özel durumlara karşı korumaya alır. Kişi her nereye giderse gitsin, iman, onun İlahî emirlerle şekillenmiş kişiliğini dış etkenlere ve dış etkenlerin yol açtığı iç tereddütlere karşı muhafaza eder.
Yakîn iman derecesine ulaşmış mü’min için mekân, zaman değişikliği anlamsızdır. Onun manevi hâli ve bunun amellerine yansıyış biçimi maddi etkenlerin üzerine çıkmış, bu etkenlerden doğan olumsuz koşulların etki gücünü aşmıştır.
Bütün sorunlarımızın kaynağında böyle bir imana ulaşmamak veya böyle bir imandan uzaklaşmak vardır, dolayısıyla bütün sorunlarımızın çözümü, böyle bir imana ulaşmaktır.
Ahmet Yılmaz / Analiz
Dini her şeye alet ederek yıpratanların oyununda hepimiz üstümüze düşen rolü oynadık. Gelenek ve göreneklerimizi yıkmak için bence en etkili kurum olan görsel medya büyük rol oynadı. Dinden soğutulmamızın en büyük nedenini siyasi arenadaki şovlar sağladı. İnançlı insan evinde namazını kılıyor ama dışarıda tamamen farklı bir portre çizmek zorunda kalıyor ya da tam aksi olan şakşakçıların abdestsiz namaza durmalarını örmek gösterebilirim. Bocalama döneminde olduğumuzu düşünüyorum sular durulduğunda özümüze döneceğiz çünkü bizim inançlarımız kuvvetli sendeleriz ama tümden düşmeyiz.
Yüreğine sağlık üstat güzel bi çalışma..
Bu zamanın en büyük hastalığı şüphe yok ki ahlâkî kayıtsızlıktır. Mantık çerçevemiz her geçen gün küçülüyor. Oysa değişimin mantığı, bu çerçevenin genişlemesini öngörüyor. Kayıtsızlık almış başını gidiyor. Başını kuma gömen insanlık, kendi iç dünyasına hapsolmuş… Öyle ki ışıkla yüz yüze gelmemek için kapandıkça kapanıyor.
Özündeki iyi nitelikleri birtakım dış etkenlerle zamanla yitirmek, soysuzlaşmak, özünden uzaklaşmak, bozulmak, dejenere olmak, tereddi etmek anlamlarını içeren yozlaşma kavramı, bahtımıza set çeken büyük bir engeldir. Bunu aşamadığımız sürece bugünlere hapsolmaya mahkûmuz. Böyle kaldıkça yarına ışık götürme hayalimiz sözde kalacaktır.
Şimdilik insanî kimliğimiz kısmen korunsa da kültürel kimliğimiz çoktan ayaklar altına alınmıştır. Kendini reddetmeyle başlayan ve gelişen bu süreç, bozulmaları daha da hızlandırarak farklı tutumları mutlak değer kabul ediyor. Değerler anaforundaki gelgitler kimliğimizin yeni rengini ve şeklini belirliyor.
İyi niteliklerimizi her geçen gün yitiriyoruz. Bunun sınırları ve çerçevesi kişiden kişiye değişse de mutlak manada bir kaybın süregeldiği ve öylece gittiği, inkârı kabul bir durum değildir. Peki, yerlerine yenilerini koyabiliyor muyuz? Başka bir açıdan bakarsak, yeniler eskileri karşılıyor mu? Dökülen su bardağı doldurmaya muktedir mi?
Çağdaşlaşmak için bizi biz yapan asırlık kıymet hükümlerini bir celsede boşamak elzem midir? Uyuşmuyor mu dünün değer yargılarıyla bugününkiler? Şayet öyle düşünülüyorsa bu mantık açmazına kim ya da kimler yol açıyor? Değer yargılarının zamanla değişmesi normal midir? Değişen dünyanın neresinde durmalıyız? Uyum problemlerinin çözümü teslimiyet midir? Sorular zihnimizi kemirdikçe meselenin bir sarmaşık misali ruhumuzu sardığını anlayabiliriz.
Bu düğümü ancak düğümü atanlar çözebilir. O zaman doktor da, hasta da aynı mı? Yaşadıklarımıza öğrenilmiş çaresizlik demek yanlış olmasa gerek. Aslında çaresiz değiliz hiçbir zaman. Fakat bir kere çaresiz olduğumuza inandırmışız kendimizi. Hissiyatımız mahkûmiyet psikolojisi içerisinde kıvranıyor.
Bu hayatın yoz çizgilerini çizenler perde arkasından neticeyi merakla bekliyorlar. Dört koldan kuşatılmışız hayatın orta yerinde. Her türlü çıkış yolu açık olsa da ruhumuzun kavşaklarında müfrezeler nöbet tutuyor. İkna timleri geceleri bile gözlerini kırpmıyor. Kalbimizin mutmain olması için yeni stratejiler geliştiriyorlar.
Karşımıza dikilen suretler, karanlığı aydınlık göstermenin uğraşı içindeler. Ellerindeki kırmızı kalemlerle ruhumuzun güzergâhını çiziyorlar. Yüzlerinden gülücükler yayılsa da içlerindeki kin ve nefret, basiretli gözlerden kaçmıyor. Bizden biriymiş gibi karşımıza dikilerek, ilk fırsatta saflarını kaydırıyorlar. Onlarla birlikte safların safları da kayıyor. Saflar bir kez değişmeye ve dönüşmeye görsün hakikatler anında ters yüz olur.
Dört koldan saldırılara karşı tutunmak, sağlam izanla ve kalbe değen ezanla mümkündür. İmbikten çekilen fikir kırıntıları zayıfsa, kolayca yön değiştirebilirler. Nezaketin dayanılmaz hafifliğiyle karşımıza çıkanlar, ruhumuza iliştirdikleri maymuncuklarla gönül kapılarımızı açarak, iç dünyamızı parselleyebilirler. Kapılara müfrezeler yerleştirmekten başka tedbir de yoktur. Bu müfrezeler de mazinin ayakta kalan ve canlılığını muhafaza eden kaidelerinden başka bir şey değildir. Onlara ne kadar sıkı sarılırsak kurtuluştan o derece emin oluruz.
Genel kabuller toplumları çoğunlukla bağlar. Kişi bu kabullerin ışığında hayatına yön verir. Fakat bunların da sorgulanması aklın gereğidir. Sorgu neticesinde ya çürükler ayıklanır, ya da sağlamlık tescil edilmiş olur. Bu testten geçen fikriyat, rüzgârın önüne atılan yaprak misali başıboş sürüklenmez. Fırtınaya yakalansa da ayakta kalmasını bilir. Bu dirayetin ve basiretin son basamağıdır.
Yozlaşmada biraz da gönüllülük esastır. Siz önünüze gelen her şeyi iştahla midenize indirirseniz yanınızda her zaman panzehir taşımak mecburiyetinde kalırsınız. Hissiyat zehirlenmesi gıda zehirlenmesine de benzemez. Çünkü gıda zehirlenmesi midenin yıkanmasıyla bertaraf edilebilir. Fakat modern tıpta henüz belleği yıkayan ve durulayan bir alet icat edilmedi. Onun için aklınızı başınıza devşirin ve belleğinizi çöplüğe çevirmek isteyenlere müsaade etmeyin.
anne baba eğitimi düzgün kişiler dış etkenlerden daha az etkileniyor
arkadaş seçimi de önemli tabii
çağdaşlık için kendi özümüzden pay vermemeliyiz
Üstadım şimdikiler geniş mezhepliliği çağdaşlaşma zannediyorlar.Emeğine yüreğine sağlık.Saygılar.
farklı konulara değinen yazılarınıza mest ediyorsunuz güzel paylaşım için teşekkür ederim kaleminiz daim olsun. bilinçli insanların
olduğunu görmek çok güzel
Adına çağdaşlık konulanın kepazelikten başka anlamını göremiyorum özendirme ile başladılar istediklerine kolayca ulaştılar. Yazıda başörtülü annenin yanında bulunan kızının durumuna gelince o anne de kızını o halde görmek istemez ama laf işlemiyor ki ar damarı çatlamışsa ne dersen de istersen kapıyı kilitle o yine yapacağını yapıyor çünkü aile bağlarımızı zayıflattılar.
Rabbim hepimizi ıslah etsin demekten başka çare bulamıyorum ama bu konu çok su götürür.
______________@_______@@ @ __
____________@@@__@_@ @@@__
____________@@__@@__ ___@__
___________@@@_@__@_ ____@__
__________@@@@_____@ @___@@@_
_________@@@@@______ @@_@___@@
________@@@@@_______ @@_____@_
________@@@@@_______ @____@__
________@@@@@@_____@ ____@__
_________@@@@@@____@ ___@__
__________@@@@@@@@__ __@__
__@@@_________@@@@@@ @__
@@@@@@@__________@@_ __
_@@@@@@@_________@__ _
__@@@@@@_________@@_ _
___@@@___@_______@@_ __
___________@_____@__ @__
_______@@@@_@___@___
_____@@@@@@__@_@@_
____@@@@@@@___@@__
____@@@@@______@_
____@@_________@__
_____@_________@__
_____________@_@__
______________@@_
______________@__
Esaslı bir konu seçmişsin, önce kadınını hor görür çağdaşlaşsın ister çağdaşlaşınca kendisi kadına yetişemez ve yetemez duruma gelince hadi eski haline geri dönsün derler bu mümkün mü?
Kadının önündeki engeller kaldırılınca kariyerinin peşine düştü bunun haricindeki aile, çocuk gibi kavramlar arka planda kaldı. Şimdi kolay kolay hem evlenmiyorlar evlense bile çocuk yapmıyorlar. Ben de üç tane yapın demeyeceğim ama eskiye dönüşü kimse beklemesin.
gerçekleri yazmışsınız size katılıyorum elinize sağlık.
Öz kültürü canlandırma yaklaşımı son yıllarda İslâm aydınlarının gündemini işgal etmektedir. Buna göre İslâm kültür ve medeniyeti bir bütündür, savunma mecburiyeti ve hayati zaruretler bulunmadıkça yabancı kültürlerden, bilim ve teknolojiden bir şey olduğu gibi alınmaz. İslâm kültürünün kendi dinamikleri iyi işletildiği takdirde o kendini yeniler, her çağın ihtiyacına cevap verir (çağdaştır), asırlar boyunca bu kabiliyetini isbat etmiştir.
Ufuk Bey çok güzel bir konuyu işlemişsiniz hepimizin rahatsızlığı aynı dille Müslümanı çok olan bir ülkede yaşayıp kendi dinini rahatça yaşayamayanlara yapılanları ayrı bir yazı olarak ele almanız bence güzel olacaktır.
Saygılar sunuyorum.
Herkese tek tek teşekkür ederim tüm emek verenlerin ellerine sağlık.
Herkese selam ve sevgiler.
Bir kimseyi inada kapılmış çekişmeci ve kendi görüşünü beğenmiş görürsen bil ki, onun ziyanı tamamdır.
Hz. Muhammed (S.A.V)
Zindan iki hece, Mehmed’im lâfta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de, geri adam, boynunda yafta…
Halimi düşünüp yanma Mehmed’im!
Kavuşmak mı? .. Belki… Daha ölmedim!
Avlu… Bir uzun yol… Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli…
Git ve gel… Yüz adım… Bin yıllık konak.
Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!
Bir âlem ki, gökler boru içinde!
Akıl, olmazların zoru içinde.
Üstüste sorular soru içinde:
Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?
Bir idamlık Ali vardı, asıldı;
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil…
Müdür bey dert dinler, bugün ‘maruzât’!
Çatık kaş.. Hükûmet dedikleri zat…
Beni Allah tutmuş, kim eder azat?
Anlamaz; yazısız, pulsuz, dilekçem…
Anlamaz; ruhuma geçti bilekçem!
Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil;
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekûn içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik, mintanlarla et.
Somurtuş ki bıçak, nâra ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat…
Yalnız seccâdemin yününde şefkat;
Beni kimsecikler okşamaz mâdem;
Öp beni alnımdan, sen öp seccâdem!
Çaycı, getir, ilâç kokulu çaydan!
Dakika düşelim, senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan.
Karıştır çayını zaman erisin;
Köpük köpük, duman duman erisin!
Peykeler, duvara mıhlı peykeler;
Duvarda, başlardan, yağlı lekeler,
Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler…
Duvar, katil duvar, yolumu biçtin!
Kanla dolu sünger… Beynimi içtin!
Sükût… Kıvrım kıvrım uzaklık uzar;
Tek nokta seçemez dünyadan nazar.
Yerinde mi acep, ölü ve mezar?
Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz?
Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?
Ses demir, su demir ve ekmek demir…
İstersen demirde muhali kemir,
Ne gelir ki elden, kader bu, emir…
Garip pencerecik, küçük, daracık;
Dünyaya kapalı, Allaha açık.
Dua, dua, eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış…
Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu;
İplik ki, incecik, örer boşluğu.
Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş;
Karanlığında nur, yeniden doğuş…
Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!
Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!
Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!
(1961)
Necip Fazıl Kısakürek