
Oyuncaklar kırılmak için vardır. Belirli bir yaştan sonrada aşklar sadece kırmak için var oluyorlar acaba oyuncakların intikamını mı alıyorlar?
01.59
14 Nisan 2011
Delikanlı
Nis 22

Oyuncaklar kırılmak için vardır. Belirli bir yaştan sonrada aşklar sadece kırmak için var oluyorlar acaba oyuncakların intikamını mı alıyorlar?
01.59
14 Nisan 2011
Delikanlı
Nis 22

Sene 1938, 10 Kasım…
İstanbul Üniversitesi’nde saat 9′u 5 geçenin meşum haberi duyulmuş… Bir alman profesör var, Hukuk Fakültesinde, o da duymuş, şaşırmış. Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremiyor. O sırada aklına rektöre müracaat etmek gelir. Kalkar, yanına gider. Aralarında şu konuşma geçer:
- Efendim, mütereddidim. Acaba ne yapsam?
- Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa, onu yapın.
İşte o zaman alman profesör kollarını iki yana sarkıtarak:
- Bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki… der.
(Yücebaş, Hilmi, Atatürk’ün Nükteleri-Fıkraları, Hatıraları, İstanbul, Kültür Kitapevi, 1963, Sh. 39)
Ak saçlı bir ninenin ağzından:
Yavrularım , siz bilmezsiniz, bir zamanlar “ köyümüze düşman geliyor! “ dediler. Biz pılıyı pırtıyı toplayıp göçebeler gibi yola düştük. Sinan paşa ovasında bir köye yerleştik.
Günler geçti. Bir gün düşman ansızın köye geldi. Artık gidecek başka bir yer olmadığından, düşman içinde kalmıştık. Bir sabah uyandığımız zaman uzaklardan top sesi geliyordu. “kurtulduk, kurtulduk!” diye sevince düştük. Tam bu sırada köyün öte başında dumanlarla beraber göklere alevler yükseldi. Köy yanıyordu. Her taraftan bağrışmalar geliyordu. Kimimiz yarı çıplak, kimimiz yarı yanmış, bir halde köyün koruluğunda yerleştik. Artık düşman da köyü terk etmişti.
Biraz sonra atlılarımız, ellerinde al bayraklar olduğu halde, yel gibi yoldan geçtiler. Bağırdık, durmadılar. Hepimiz yollara dökülmüş ağlıyor, sızlıyorduk. Derken karşı yoldan bir toz bulutu yükseldi. Hepimiz gözlerimizi oraya diktik.
Biraz sonra bir otomobil göründü. Ve yavaşlayarak yanımızda durdu. İçinden altın gibi saçlı, kalpaklı bir adam fırladı. Durdu. Gözlerini perişan durumumuza döndürdü. Uzun uzun, derin derin baktı. Bu sırada biz yanındaki subaylara sokulduk. Onlarda onun gibi bakıyordu. Bir tanesini çekerek:
- Bu adan kimdir? diye sorduk. Hafifçe:
- Mustafa Kemal, dedi.
O zaman hepimiz coştuk. Bu adı her zaman duyuyorduk.
- Paşam, bizi kurtar, kurtar diye bağırdık. Ayaklarına kapandık. O, hala dalgın dalgın, başı yerde düşünüyordu. Birden doğruldu. Sağ eli havadaydı:
- Sizi bu şekle sokanlar cezalarını gördüler ve daha da görecekler!.. Diyerek elini şimşek gibi aşağıya indirdi ve o anda gözlerinden iki damla yaş yuvarlandı.
Banoğlu, Age, S: 386 – 387
Bahçe mimarı Mevlüt Baysal anlatıyor:
Çankaya köşkünde, bahçesini yapıyordum. Bir gün Atatürk, yaveri ve ben, bahçede dolaşıyorduk. Çok ihtiyar ve geniş bir ağacın Ata’nın geçeceği yolu kapladığını gördük. Ağacın bir yanı dik, bir sırt, diğer yanı suyu çekilmiş bir havuzdu. Ata, havuz tarafındaki kısma yaslanarak karşı tarafa geçti. Derhal atıldım:
- Emredersiniz derhal keselim paşam.
Bir an yüzüme baktı, sonra:
- Yahu, dedi, sen hayatında böyle bir ağaç yetiştirdin mi keseceksin.
Banoğlu, Age, S: 484

Her zaman Atatürk onu sormaz veya sınava çekmez ya! Bir gün de, sofrada, neşeli bir zamanında Atatürk’ü sınava çektiler arkadaşlarından biri, sordu:
- Lütfen cevap verin bakalım; dahi kime derler?
Atatürk tereddüt etmeden ve kendisinin sınava çekilmesini yadırgamadan, cevap verdi:
- Dahi odur ki, ileride herkesin takdir ve kabul edeceği şeyleri ilk ortaya koyduğu vakit herkes onlara delilik, der.
Banoğlu, Age, S. 512
Dostname
Nis 22

Ne yapmaz ki? Dünyanın tüm yükünü alır da sırtına, ufacık bir “of!” bile çıkmaz ağzından. Sevdiğinin tüm zehrini, aşk şarabı diye içer kana kana.
Sever… Karşılıksız, düşünmeden, yüreğini sevdiğinin ayağının altına serecek kadar hem de. Yolları arşınlarken, şikâyet etmeyecek kadar sever. Ölüm kapıda beklerken, “ Seni her hücremle seviyorum” diyecek kadar…
Bir canını bine bölüp,sevgilinin saçının her teline bir tane takacak kadar sever. Telleri teker teker eline alıp, koklayarak öpecek kadar sever. Sever işte…
Dünyanın fani bakışlarıyla değil, gözün göremeyeceği, yüreğinin içine O’nun yüreğini alıp, O olabilecek kadar sever. İçtiği suda, aldığı nefeste, konuştuğu her kelimede, durmadan sevgilinin adını zikredecek kadar sever. Tanrı’dan sonra, sadece onun için yaşayacak kadar…
Seven, her şeyi yapar. Her şeyi, sevginin adı altında toplayarak hem de. Bir damla gözyaşında, okyanusu görebilecek kadar sever. Sevgilinin gözlerinde, yaşamı bulup, yine aynı yerde yitirecek kadar dalar aşkın içine. Sevgili olmadan aldığı soluğu anlamsızlaştıran her şeyden, kendini men edecek kadar sever.
Sevginin yükünden bir gün bile erinmez seven. Bir gün bile gelip,” Bu kez de sen bana doğru gel” demeyecek kadar sever. Sevgiliye verilen her anın, Tanrı’nın ona en büyük hediyesi olarak görecektir çünkü. Hiç şikâyet etmez, hiç yüksünmez aşkı yüreğinde, sırtında taşımaktan.
Sevgilin bir kelimesi ile sarhoş olur seven insan. O’ndan daha değerli ne vardır ki yaşamda? Kıymetlisini alıp, yüreğinde taşımanın tadına doyamaz seven. Beyaz kefenle buluşana dek, sevgiyi sevmeyi de öğrenmiştir çünkü.
Sevmek…
Bizlere en zor gelen şey belki de. Eskiden yaşanan sevdaların tadını bilmiyoruz, şarkılarını dinlemekle de öğrenemiyoruz. Şimdi, zamanın nankör akışına kapılmış, sevmeden yaşıyoruz. Sevemiyoruz…
Sevgisizliğimizin koluna bir de güvensizliği takmış yürüyoruz taş kaldırımlarda. Kim sevsin bizi? Biz kimleri sevelim? Sevgisizlik denizinde boğulurken, hangi uzatılmayan eli tutalım?
Bilmiyorum gerçekten… Kandırıyoruz kendimizi, bazen herkesi. İnsan olan varlığın sevgiye ihtiyacı var. “ Seven ne yapmaz?” Şarkıyı açın şimdi, dinleyin. Düşündünüz mü? Şimdi ben soruyorum size.
Seven ne yapmaz?
Mavi Sihir
Nis 22

K/ayıp kendine. Aşk bana.
—Ben aşk, aşk benden değil.
Düello ruhumla başlar, baş başa kalacağımız ilk ve son güne kadar mazileşir. İçsel bir savaşın iç içe tamlamalarında tamlayan ben, giden, tamlanan sendin. Bu yüzden adıl olamadın bahtımda.
—Günü /eş seçtim, ay yüzünle şem arasında eridim.
Bitmiyor düello. Kendimi vurdum senden. Kan akmadı, can ve aşk aktı.
Oyunla oynayan oyunun soyundan, seninden çıktım sahneye.
Sahne uçurumda. Aşk çiçeği yalnız uçurumlarda açarmış. Aşkın ten çiçeği uçurumlarda açar. O kokuya geldim, uçurum kendine uçurum.
—Ben ile o beni isteyen ben arasında düello. ”Ben “ bana yenildim.
—Sahne uçurumun ucuna kadar uzanıyor. Ben düşmek üzere.
—Gölgem şavkına geldi. Gölgem gayrı benden değil. Dekor senin yüreğinden kurulu. Kurların surlarına özdeş.
Yer, yârin istenme anına süslü ve belirsizliğe betim.
Dekor; d/okunamadıklarımı, söyleyemediklerimi tümler.
Süre; h/içsizliğin, sensizliğin, hissiyatın son demine akar.
Ben ile ben arasında düello. Kaybettim eski beni.
O bende sen vardın, o gayrı aşk vardı.
*Bu ben düellosunda aşk kime yenik. Sen aşk mısın?
—Epik bir çığlık atıyorum Köroğlu tepesinde. Elimde
Aşkı vurmaya geldim.
—Ödünç gördüm, ay ile şemin arasında o yüzden dağ dağ kaçtım ceylanlarından.
—B/akışlarının son sesinde zaman dolmuş zamansızlığa. Akordu bozulmuş bekleyişlerin resitali çalar beni hüznün gül gününden.
—Laleler açar İstanbul’da aşk yerine. Bütün kırmızı laleler sensin. Senin için dikilmiş. O yüzden gidip hepsini kokladım senin yerine.
—Çamlıca tepesindeki Laleler sana secde edip ben hangi güle meftun olarak yârin ve yarın olacağım Lalezarım.
Hep aynı vakitte lale olan senin baharına nasıl nasil vakitsiz olacağım.
Sonu gelmeyen düşlerin kokusunda nasıl gül kokuna temayül yoklaması yapacağım. Beni senden seçmeleri için hangi sevinin yurduna vekil olacağım.
—Benim seçimim sensin. Senin kentinde seçilmek varken gül güzellerinin haz metropolünde seçtirme Lalezarım.
Zamanı bekleyen lale gibi hangi huzurun can ve aşk rengine açılıyorsun. Benden olana kızıllaşıyor mu lalen. Bir bahar ile har arasında kalmanın öyküsünde yanan kaknusumu görmedin mi?
—Ağlamayı unutan gözlerine renk verir mi aşk.
—Ben ağlıyor, ben ağlamıyorum.
Akan yaşlar mı yakan başlar mı ıslanmaya, uslanmaya.
Damla damla eriyor helalim.
—Kor cemalin külüne dönüşüyor emelim. Seni istiyor senden kalanlarım.
—Kanatarak bıraktığın yüreğimin son halinden sana yakamozlu özlemler var. Gece ile ay arasında. Gece ile şem arasında. Gündüz ile laleler arasında Ayşe yetişir. Yeşili severim.
—Bulgur pilavı yanında Taze Ayşe aşk açlığıma iyi gelir.
Y/aralandığımdan beri çok acıkıyorum. Doymuyor gözlerim. İki gözüm yerine gönül gözüm kör olmuş.
– Gel bu körün kördüğümlerini çöz sevilerinle.
Kördüm.
Gördüm.
Hürdüm.
—Ben görüyor, ben göremiyorum.
—Benim ağladığımı görmeyen lalelerin ıslandığını bilmez.
—O ıslaklıkla, o uslanmışlık benim nemlerinden ibaret.
—Külümden yeniden aşk kul olduğumu görmesen de olur.
Varsın sen metruk kentin yalnız perisi ol. Laleler solarken.
—Sol tarafımda solo bir sen. Hicazkâr bir ben çalıyor
–Ben çalıyor, ben duyamıyorum.

Nis 22
Haberin detayı için tıklayınız.
Nis 22
.
kapımı çal
davetsiz misafirim değilsin sen benim
Barış Erdoğan
Nis 22
.
kurusak
çocuk yüzümüzde utangaçlık uyurdu
bunalımlar soyadıyla teslim düşmana
.
uyluğumda dingin yolculara yataklık yapar vagonlar
omuz başımda karınca duası
varsağıdan eser yok ihtiyar
.
elimiz vatandaşındı ülkende kaçak
vabadan kaçan decameron çocukları gibi kimliksiz
çiçekleri vazoda kalan
.
vedaya yakındık vefasızlığı içerken cinler
veletler gözlerinden su içer
sarhoş veresiye yaşarken kalamazdık
.
yelpazemde fırtınan yok
kaknüsün deliklerinde kimin türküsü yüz çeşit
okunsun ardımızdan yitirilmiş cehennem sureleri
Barış Erdoğan
Nis 22
.
izin almadan çekmiştim resimlerini martıların
kira borcum birikmiş
eskiyen kanatlarıydı geç kalmış bir yarın
.
şiirle uçur bizi artık şair, dediler
erken gel gökyüzü delindi delinecek
hamsilerle dolu her yer
.
mavnalara döneceğiz saatler yakın
son balıkçı toplasın ağlarını
sen unutup gitme dizelerinde bizi sakın
.
martı deyip de geçmeyin
yaralı, topal bir balıkçının dostuyuz
dalga yutarız, ama gütmeyiz denize kin
Barış Erdoğan
Nis 22
Haberin detayı için tıklayınız.
Nis 22
.
elmas
çamurdan heykellerimizde boynumuza kolye sierra leone’de
ölenler cennete aşina
.
bağdat ırmağı kan kırmızı petrol fıskiyesi
çocuklar çimmeye inseler
tepeden tırnağa yanarlar
.
filistin duvara tırmanan çocuklarla çevrilmiş
biri annesini arar gölgesinde
göz göz kurşun
.
gözü doymaz toprağın, verdiğini yutar salkım söğüt
altında derin uykular giyinilmiş
çocuklar hem ölü hem aç
Barış Erdoğan
Tüm laptop fırsatları için tıklayın !