Aralık, 2011 icin arsiv

Sevda Çiçeği

Foto620 hntr

Evet. Seviyorum seni, hem de deliler gibi…
Mecnun’un Leyla’sını sevdiği gibi…
İpek saçlarını, gül kokan tenini…
Nedensiz seviyorum hem de köpekler gibi…
Anlamadın galiba hala, seviyorum diyorum seni…
Görmezden gelemezsin artık, içimde büyüttüğün sevda çiçeğini…

Hunter38

Paraf

Ezanlar okunurken sevmiştim seni
İnanmıştım sözlerine, kanmıştım gülüşlerine
Yanındayken içimdeki kışlar bahar olurdu
Serçe yüreği gibi çırpınırdım dudaklarının kenarına konmak için.

Aldattığımı düşünürken gittin benden, sevgimden, aşkımdan
İnsan aldatmaz bir anlık aldanır sadece kendini başlalaştırır o yüzden
Başka sevdalar yaşamak ister başka limanlara sığınmak ister
Lanet olası gözler bir başka kişiyi görmek ister kalp ise pişman olur
Benim kalbim gibi…

Pişmanlığın faydasız, giden gitti bir kere
Dönüşü yok bu yolun ihaneti bağrına basmaz aşk.
Madem başka ten, başka kokular aradın
Şimdi sen de yalnızlığa hüküm giydin.

Yalnızdım ki zaten aşık olduğumda da senin bir kelamına muhtaçtım
Sözler kifayetsiz kalırdı sevgime oysa yalancı sevgiler gördüm.
Hal ve haraketlerim her zaman sana duyduğum aşkı anlatırdı
Şimdi bir başka kollarda senin tenini koklar oldum
Şimdi söyle suç kimde?

İçim dışım can kırığı ile dolu
Bembeyaz aşkımıza leke sürdüğün günden beri
Hazana tutulmuş yapraklar gibiyim
Her gece zindan, her gece karanlıktayım.

Belki sen beni hiçbir zaman affetmeyeceksin belki de affedeceksin
Pekala ben senin o büyüklüğün altında ezilecek miyim?
Susma pusma sevdiğim kadın söyle öldürmeden önce kalbindeki beni
Söyle ki içindeki yerini bileyim
Söyle ki lanetli o geceyi bir daha hatırlama
Söyle ki bir nefeslik duan kalsın dudaklarında…

Bir anlamı kalmadı papatyaların
Çiğnediğin çimenler bile şikayetçi senden
Affedemem seni bunu isteme benden
Böyle bitmemeliydi bu sevda, bir de suçluyu ben sanma
Henüz ben hazır değilken ihanetin yolumuzu kesmemeliydi.
Yüreğin yüreğime sahip çıkmayı bilmeliydi
Madem sen yoksun bana yeni bir aşk doğsun.

31 Aralık 2011

Paraf & Efsane Etrafoğulları

Ağlama Duvarı

Duraner_Yay-etraf.info

Ağlama duvarı Kudüs’de derler ama sen inanma en büyük duvar, sizin yüreğinizdedir; sen geç onun önünde dur ve ağla.

Duraner Yay

mesai

Duraner_Yay-etraf.info

İnsan Olmak

Sinem-etraf.info

Erken yatana tavuk, çok sarılana ahtapot, çok çalışana inek, bön bön bakana öküz, atılgan olana atmaca, unutkan olana sazan, aklını kullanana çakal, kıskanmayana domuz denilen bir ülkede insan olmak ve insan kalmak çok zor.

31 Aralık 2011

Sinem

Sevmeyi Bilmek

Serenegas-etraf.info

Sevilmek istiyorsan,

Önce sevmeyi bileceksin.

Kayıp ettiğini değil,

Bir daha kimseyi nasıl kaybetmeyeceğini düşüneceksin.

31 Aralık 2011

Serenegas

Damla Damla

Duygu

Damla Damla” kitabı ülkemizde yeni harf­lerle basılan ilk eserdir. 1928, 1929 ve 1947 yılında baskıları yapıl­mıştır. Yeni baskısı beklenmektedir.

Yazar, bu kitabın ilham kaynağının Atatürk olduğunu belir­li tir. Atatürk, bir konuşmasında, Ruşen Eşrefe birkaç kelime söyler ve bunların anlamlarını açıklamasını ister. Ruşen Eşref, anında cevaplar. Bu kelimeler etrafındaki konuşmalar, daha detaylı bir eser yazması için kendisine yol gösterici olur.

Kitabın konusu: Yetmiş altı küçük parçadan oluşan bu kitabın ço­ğunlukla kısa birer paragraftan ibaret olan ilk kırk beş yazısında doğaya, hayatın bütün güzelliklerine ve karşı cinse duyulan aşk temaları hâkimdir. Ancak, bu duygulan dizginleyen bir Ölüm teması da beraber işlenmiştir. Yazar, önceleri kendisini hayata bağlayan doğa ve aşk peşinde koşarak gider. Ancak, bu koşmanın kendisini ölüme yaklaştırdığını görünce de, duygularım dizgin­lemek ihtiyacı duyar:

“Ruhumun yarı aydınlığında renk renk kadın saçları, çılgın ve is­tekli nidalar halinde yükseliyor, yayılıp kayboluyor… Arkaya savrulan saçlarla ileriye atılan avuçlarım arasında hep o bir karış aralık var… Onu aşmağa ömür yetmeyecek…”

“Ne dediniz? Hayatı sevmiyor muyum? Canımın kadehi onunla dolu… Daha o ovucumun sıcaklığı ve göğsümün çarpıntısı iken bile ona hasretle bakıyorum. Zira, bir gün o bende de tükenecek, sizde de…”

Kırk altıncı yazıdan itibaren de, yazarın ölüm karşısındaki acizliği iyice belirginleşir ve buna bağlı olarak ölüme ve hayata bakış açısı da sertleşir.
“Ecel, vazifeni anlamıyorum, işinden iğreniyorum” demekle ye­tinmez, işi Tanrı’ya isyana kadar götürür:

“Yanlış hesaplı mimarın gadrine yazıklar olsun.”
Kitabın sonuna doğru ise, gerçeği kabullenmiş ve teslim ol­muş bir haldedir. Bütün canlı hatta cansız varlıklar için geçici olmanın kaçınılmaz son olduğunu dile getirir. O zaman, hayata bakış açısı da ilk yazılarındaki coşku ve bağlılığa yaklaşır:

“Hayat, ey çağıltılı su, ev bu suyun üstünde kımıldanan ışık. Bü­tün eziyetlerini toplayıp da yalnız bana çektirsen bile seni sevmekten usanmam… Toprağın altında da duygum kalırsa, bil ki, anacağım sen­sin, düşüneceğim sen, özleyeceğim sen…”

Duygu Özdemir

Domuz Eti Haramdır

1e1

Şeyh Şamil dönemin Rus Çarının sarayında esirdir fakat Şeyh Şamil’e duyulan saygı ve geleneklerden büyük bir komutana esir muamelesi yapılmaz. Esir olarak tutulur fakat misafir gibi davranılır.

Bir gün bir yemek esnasında yemekteki misafirlerden biri Şeyh Şamil’i küçük düşürmek ister ve

- Biraz yavaş ye neredeyse beni bile yiyeceksin der.

Şeyh Şamil cevabı yapıştırır:

- Benim dinimde domuz eti haramdır.

31 Aralık 2011

1e1

k/aşık adası

.
buralarda kaşık adası varmış dedi adamın biri
herkes yalancı
her yan aşk adası

Barış Erdoğan

şehrin iskelesi olmak

.
bir şehrin iskelesi olmak ne güzel
sahili çakıla kesmiş bir ege kentinde tenha bir yerde
gelen bağlanır
gitmek isteyene izin verirsin
demir atan sendedir çok derinlerde
ipini çürütür, bordasını deniz döver, boyasını sen eskitirsin

Barış Erdoğan

leylaya sordum kum sevdasıydı

.
leylaya sordum kum sevdasıydı fırtınada kaybettik dedi
mecnunla müşerref olamadım
sır ondaydı

Barış Erdoğan

aşka perçin

.
biz neden unutkandık hanna başka adlarlarla anılmadık
sokaklara saklanmış anılara yığıldık ilk gün
serpilen mısır taneleri belki
gidip baksak
hepsi
güvercin
.
sen unutup gittin mi hanna ırmak boyu taşkınlığımızı
yosunlara tutunup karşıyakaya geçmedik mi
boşalmış caddelerde serçelerimiz
koşup varsak
hepsi
güvercin
.
daha çoklar dilimizde çocuk sakızları gibi patlardı
doymaz mıydık külahtaki dondurmalara
oturalım mevsim geçmeden desem
haydi gidelim
hepsi
aşka perçin

Barış Erdoğan

ayaklarım eskimiş

.
evin yol üstü değil, olsun, ben geçmesem sokağın karanlık
sana uğramamamı bağışla
ayaklarım eskimiş

Barış Erdoğan

yeşillendik

.
sarımsı yeşil
sonbahar çocuğudur, ziyaretçisi yok bu mevsimde
fotoğraflarda kalır, kınalı gül
.
açık yeşil likör
sarhoş eder meyhaneci dostum beni erkenden
masasından kalkmaz bu kör
.
çimen yeşili
hayta, çimenlerde yan gelip yatar pervasızca
benden uzakta, sokulmaz yanıma, uzakta kalır eli
.
kireç yeşili
bizden değil, melez bir evlatlıktır komşusuna verilen
kimliksiz yaşar belli
.
soluk yeşil hasrettir aşkına
veremli kız belki hastane koridorlarına mahkum
kokusunda kalsın saçlarına yaktığım kına
.
deniz yeşili uçurtma sevdalısı
orman yeşiline haber salmış konuğumdur, buyursun diye
yatıya kalsın, gözleri balıksı
.
zeytin yeşili
dağın sırtında ebegömeci diyarı kayalıkta uyurken
şimdi hesap verme zamanı tarihe belki
.
ördek yeşili
şeftalisine yaslanmış ülger gibi yanağındaki tüy
beni bekler atımdaki altın üzengi

Barış Erdoğan

çimlenmiş sözcükler

.
çimlenmiş sözcüklerim var yeşerecek, bekleyin
babam sesli nefesli
gece inler
şiir duymaz, geceye sağır
.
derya inci dolmuş görüp değer bilene
denizimi ararım beyaz köpüklü
hemen söner
sınır varsa da, denize küs
.
kim açmaz kapısını, haznedar başı olmasın
şiir deve üstünde kurusun
devran çöl
asma bahçesinde arınsın
.
ilençli kadınlar tanırım kurutur erkeğini
çoluk çocuk başkasında yeşil bahçe
otunu biçer
orağa gelmiş ilenç
.
şiire sarmadan göndermem, fırtına dinmiş
sıcak sözcüklere kul köleyim
içli içli yanar
kul küllenmeye hazır
.
yol açılmış doluya tutulan sözlerden sonra
korkup kaçan bulutlarız
yılkı ateş saçar
dağ bulutuna küsmüş
.
gönül bir alaca kuş, eller ince sapanda
yürekler taş parçası
kara karga uçar
konulan bir alaca taş

Barış Erdoğan

annem kına kokardı

.
annem kına kokardı bütün çiçeklerden daha hoş
babam hilaline dokunmuştu
gün eşsiz
.
sen aydınlığımsın
dolunay yarım ay hilal bedir daha neler
güneşsiz
.
yüzümü dokusun dolunayın
sana bedirimsin diyemeyeceksem kopar git dilimi
gür eşsiz
.
sen önden doğ, ben arkadan gelirim belki gelemem
menzil bitmez yola sevdalıya
güreşsiz
.
bir çocuğa bırakıp gitmeyiniz savaştan artakalan kurşunları
açlıktan yemeye kalkar ay doğmadan
güne eşsiz

Barış Erdoğan

hayatım renkli diyenlere

.
hayatım renkli diyenlere:
.
dağıtmaya gidin bütün renklerinizi
boz bulanık insanlar da farkına varsın dünya ebemkuşağı
.
bir adaya çekilenlere:
.
sandalını kıyıda bırak
adan bana çok uzak değil geliyorum
.
hanna’ma:
.
sana sülün diyebilir miyim
gül bahçeleri bol şiirim var gezineceğin
.
susmayı sevenlere:
.
bir söz söylemeden gitme hep sustun
sözcüklerin mumluydu
bakışların bin yıllık yorgun
.
bir gün aşk rüzgârı çıkacak diyenlere:
.
düşecek yaprak ki yüreğin başka topraklara taşıyacak rüzgâr bekler
fıtınamda düşmek, buruşmak, kırılmak
helesi kaybolmak var
erken çık yola
dört yan duvar
.
yalnızlara:
.
hastayı içeri alın dedim hemşirelere
alıp getirdiler
tanıyamadım ellerini, gözlerini daha da pörsümüş
dili paslanmış
kilitli
baktım bizim yalnızlık boylu boyunca uzanmış ne oldu sana diyemedim
gittikçe uzuyor çaresizliği
yetişemedi dahiliyeci arkadaşım derinliğine
ben sadece gözlerini kapatabildim gece yarısına doğru
.
deniz kadınlarına:
.
kaburgamı gıdıklamasa deniz olmaz sanki öğle vakti
fiesta başlasın dalga geçeceğim
kumsuz kıyımla
günah benden gitti
.
şiirseverlere:
.
şiirlerime iyi bak
sıcak ekmek almaya gidiyorum uzak fırınlara
hayat soğumasın
.
akşam yine akşam yine akşam diyenlere:
.
başlayan gün
bitiyor haber vermeden sahibine
.
aşkı yakalayanlara:
.
yerden kesilmiş ayaklar kim taktı kanatlarımızı biz görmedik
konduğumuz her taşın kuytusuna besmeleyle
kurduk aşk yuvası
.
zaman tüneline girenlere:
.
hanna elimden tut
ışığa kadar beraber geçelim, sonrası bendesin zaten

Barış Erdoğan

unut umut

.
unut diyor
umut demiyor
.
gittiğini sandın
şiirime sevda çalan mayacı
kaymağım kaşığında bir damla
ışık yok
şiirim ambarımda kalsın dönünceye dek
.
kurut diyor
umut demiyor

Barış Erdoğan

duvarlarda felsefi yazılar

.
duvarlarında felsefi laflar
okumaya kalksam kalan ömrüm yetmez
dudakları kuru adamlar
gözleri pörsük kadınlar
bakışları ne menem çocuklar
.
sevginin kuralı olmaz
mutfak eşyaları gibi asılmaz bir yerlere
çilingir anahtarıdır o
dostu açan
.
toplayın kurallanmış felsefeleri
başınız dumanlı bulut gibi olmalı her yerde
ırmak ırmak çağıldamalısınız
kanadınız ateşten ipek
canınız can
.
kuralı içime yazdım ben
sevdiğini saracaksın bulutların dağları sardığı gibi
koklayacaksın bahçelerin en güzel gülü gibi
öpeceksin dudakların çatlayıncaya kadar
gerisi hikaye

Barış Erdoğan

ihtimal1

Marksizm, Sosyalizm, komünizm gibi felsefe ve iktisadi doktrinlerin sistemleştiricisi Karl Marx bu bölümün önemli bir diğer ismidir. Ortaya çıkardığı komünizm bazı devletlerce tatbik edilmiş ama zaman içinde çöküp gitmiştir. On milyondan fazla insanın katledilmesine bunun kaç misli insanın duygu ve düşünce olarak çökmesine psikopatlaşmasına sebep olarak insanlığa en çok zarar veren ekolün Marx olduğunda siyaset ve felsefe otoriteleri ittifak halindedir.

Düşünceleri liberal demokratlıktan başlamış komünizme kadar safhalar geçirmiştir. Marksizm Rusya ve eski SSCB’ ye bağlı diğer cumhuriyetleri komünizmi reddetmeleri üzerine hızla baş aşağı olmuş ve bu düşüş durdurulamaz olduğunu göstermiştir.

Marksizm’in insana bakışı da en çok tenkit edilen yönlerinden biridir. İnsan psikolojisini ele almaz ve hususi hayatındaki derbederlik fikir hayatındaki tutarsızlık psikopat yapısını ortaya koymaktadır. Sahip olduğu duygu ve düşüncelerin çoğu saplantılara, vehimlere, vesveselere dayanmaktadır. Öyle olunca da düşüncelerinin insanlar için umumileştirilmesi imkânsızdır. İnsanlığa duygu ve düşünce yönünden tatmin edici hiçbir şey vermediği görülmektedir. Ahlakı ortadan kaldırmayı içeren görüşleri ile fiziki ve düşünce yönünden toplumların kaos ve anarşiye düşmesine sebep olmuştur.

Marx’ ın meşhur saçmalarından birisi de “Din halkın afyonudur.” Bu söz Hıristiyanlık için doğru olabilir. Kilise Hz. İsa’ nın getirdiklerinden farklı şeyler anlatarak halkı uyutmuştur. Başka bazı dinler için de doğruluğu söz konusu olabilir. Örneğin; Hindistan Kast Sistemini ortaya atmış ve insanları sınıflarının gereğini yaptıkları takdirde öldükten sonra tekrar dirildiklerinde üst sınıftan zümreye ait olarak dünyaya geleceklerine inandırmıştır.
Fakat müşriklik, sömürü ve despotlukla mücadele eden hak din İslam’ da böyle bir husus yoktur. Marx ya İslam dininin mücadelesinden getirdiği mesajlardan habersiz ya da bilmezden gelmektedir. O zamanın kapitalistleri denilecek zengin sayılı kesim azılı İslam düşmanıdır ve bu kişilerin dışındaki insanlar sefalet açlık içinde köle olarak yaşamlarını devam ettirmektedirler. Putperest, faizci, içkici, fuhuşçu olan bu kişilere karşı Müslümanlar çok fedakâr bir mücadele yaptılar ve kazandılar. Cahiliye devri böyle kapanmıştır, böyle bir dinin afyon olması mümkün değildir.

Marx ile ilgili şu iki husus çok ilginçtir. Yirmi yılda yazdığı Das kapital isimli kitabında ekonomik pislik tabirini bizzat kendisi kullanmıştır. Hâlbuki bu kitap komünistlerin el kitabıdır. Bir diğer husus ise peşinden sürüklediği milyonlarca proleter – emekçi sınıfına ‘eşekler’ tabirini kullanmasıdır. Yazar, Marksizm’ in umumi perspektifle en gerçekçi değerlendirmesini Necip Fazıl Kısakürek yapıyor diyor ve bu bölümü onun Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu adlı eserinden alıntılar ile bitiriyor.

Mustafa Akgün, Tarih Boyunca İkiyüzlüler eserinin özetinden alınmıştır

İhtimal

ihtimal1

İlim ve fikir hayatında ikiyüzlüler bölümünde Sigmund Freud bir diğer isimdir. ‘Bebek annesini emerken şehvet duyarak emer’ saçmalığı meşhurdur.
Bazı psikologlar Yahudi olan Freud’ un Yahudilere beslediği kini kullandığı eroine bağlamaktadır. Kendi kullandığı gibi gençleri de teşvik ediyordu. (Ali Çankırılı – Batıda İlmi Skandallar)

Kokaine cinsi yönden soğuk olmasının üstüne arkadaşlarının tavsiyesi ile başlar. Ancak buna rağmen devam eden soğukluk sorunun karısında olduğu düşüncesine götürmüştür ve karısının psikolojisini incelemeye başlamıştır.

Psikolojik çözümleme olan psikanaliz metodu onun ortaya koyduğu şekliyle birçok olumsuzlukların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Psikanaliz de koltuğa uzanıp bütün sorunlarını anlatan hasta psikanalizden sonra rahatladığını söyler hâlbuki bu sıkıntıları paylaşmanın verdiği bir rahatlamadır. Freud hasta da devam eden rahatsızlığı cinsi yönden hazzın doyurulmamasına bağlamaktadır.

Psikanaliz hastalarının bir bölümünün ruh hastası olduğu bir kısmının ise intihar ettikleri Van Rillaer tarafından isim ve tarih verilerek kaydedilmektedir. (Doç. Dr. Safa Saygılı – Dünyayı Aldatanlar)

Erich From’ un onun hakkındaki bir değerlendirmesi ise şöyle: Freud’ un görüşleri Darwinizmin bir devamıdır. Darwin de Freud gibi ruhsal rahatsızlıklarını teorileştiren bir adamdı. İngiliz tıp tarihçisi E.M. Thorton onun aşırı kokain kullanmasının halüsinasyonlara sebep olmasının da etkisiyle Rüyaların Yorumu teorisini ortaya attığını söylüyor. Bu teorisinde rüyalarda görülen objeler insanı rahatsız eden şeyleri sembolize ettiğini iddia ediyordu. Ancak çağdaş psikolog ve psikiyatri uzmanları bunları iddiaları çürütmüşlerdir.

Freud ‘ Oedipus Kompleksi’ ni de Hans adında bir çocuk üzerinde ispat ettiğini söylüyor; bazı bilim adamları bu çalışmayı yakın takibe alıyor ve Hans adlı çocuğu bulup onunla konuşuyorlar. Çocuğun anne babasının Freud hayranı olduğunu öğreniyorlar böylece Freud’ un sahtekâr olduğu gün yüzüne çıkmış oluyor.

Dünyaca ünlü Time gazetesi başlangıçta ona çok destek olmakta iken daha sonra tutarsızlaşmasından dolayı geri adım atmak zorunda kalmıştır.

İhtimal

ihtimal1

Rönesans ve reformdan sonra dogmalardan kurtulan pek çok kişi ideolojileri ile ortaya çıktı ve felsefeler ileri sürdüler. Burada bütün bu felsefeleri ortaya çıkaranları ele almak mümkün olmadığından yazar sadece etki alanı geniş olan bazı isimlerden bahsetmektedir.

Bu isimlerden ilki Charles Robert Darwin’ dir. Türlerin Kökeni adlı eseriyle ileri sürdüğü ‘Evrim Teorisi’ ile dünya çapında çalkantılara sebep oldu.
İçinde bulunduğu toplumun dini Hıristiyanlıktı ve insanlar yaradılış hakkında birçok soruya cevap bulamadığı için kolayca inanmışlardır. Çağdaş Genetik ilmi her canlı türünün kromozom sayısının aynı olduğunu tespit etmiştir. Evrim Teorisinde beklenen farklı kromozom sayısına sahip varyasyonlar meydana çıkmadığı için Evrim Teorisi kökten çürümüştür.

Yazar’ın onun hakkında ortaya koyduğu bilgiler arasında dikkat çekici olan onun her şeyden önce bir Türk düşmanı olmasıdır. O, “Türk milletinin yok edilmesi hedefinin doğa kanunlarının bir gereğidir, bu tür aşağı ırkların yok olmasının medeniyetin ilerleyişine de katkıda bulunacaktır.” diyor.
Darwin’ i savunanların umumiyetle kiliseye karşı hıncı olan dini inancı zayıf ya da olmayan kimseler ya da kitleler olduğunu görüyoruz. Bu durum bütün felsefe ekolleri için mevzu bahistir.

Ona karşı çıkanlar iki kısımdır. Bunların ilki; dini yönden karşı çıkan Eski Ahid’ deki Yaradılış Hikâyesine ters düştüğüne inananlar. Diğer kısım ise müspet ilim yönünden karşı olanlardır. Defalarca ilim adamları teorisini çürütmüşlerdir.

Günümüzün genetik gibi bilim dalları onun zamanında gelişmiş olsaydı böyle bir teoriyi ortaya atmaya beklide kalkışmayacaktı. Darwin’ in teorileri çürütülmüş olmasına rağmen tozlu raflara kaldırılması gerekirken halen günümüzde bir takım insanlar inançsız ve dinsiz gençlerin ortaya çıkmasını istedikleri için Darwinizm üzerinde ısrarla durmaktadırlar.

Bu teori politik alanda yanlış anlama ve uygulamalara yol açmıştır. Faşizmin bir takım ırkları ortadan kaldırmak maksadıyla tabii elenme veya en uygun olanın yaşaması fikrini kullanmıştır. Bunun gibi, milletler arasındaki savaşlarda zayıfı eleyip kuvvetliyi devam ettirmenin vasıtası olarak savunulmuştur. Darwinizm Marksistler tarafından da sınıf mücadelesine uyarlanarak iyice çarpıtılmıştır.

Birinci dünya ve ikinci dünya savaşları Darwin teorisinin etkisiyle yapılmış. Hitler, Mussolini’ nin Darwin’ in teorisini kendi mantıklarına göre yorumlayıp uyguladıklarını ileri süren siyasi gözlemciler bulunmaktadır.
Darwin’ in Asa Gray’ a yazdığı mektuptan anlıyoruz ki, ilk başlarda çok kuvvetli olarak öne sürdüklerine inanırken zaman geçtikçe şüpheye düşmüş ve inanmamaya başlamıştır.

Mustafa Akgün, Tarih Boyunca İkiyüzlüler eserinin özetinden alınmıştır

İhtimal

İyi Düşünün

Sudecan-etraf.info

Bu yılınızı iyi geçirdiniz mi?
Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi?
Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?
Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?
Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız?
Kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız?
Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu hiç?
Ve siz onu hiç kokladınız mı?
Yaz gecelerinde ne çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı?
Kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız?
Kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz?
Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl?
Çimlere uzandığınız oldu mu?
Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç?
Hiç suda taş kaydırdınız mı bu yıl?
Kaç kez kuşlara yem attınız?
Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı?
Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz?
Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı?
Kaç kez mektup aldınız bu yıl?
Eski bir dostunuzu aradınız mı hiç?
Kimseyle barıştınız mı bu yıl?
Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez fark ettiniz bu yıl?
İyi bir yılın, bunlar gibi birçok ” küçük şeye ”
Bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü bu yıl?
Yayılın çimenlerin üzerine, acele edin
Er veya geç çimenler yayılacak üzerinize…

30 Aralık 2011

Sudecan

Zaman Harcamak

Serenegas-etraf.info

Hayatın kuralı bu…
Ya yanlış zamanlarda doğru insanları karşına çıkarır,
Ya da yanlış insanla; zamanını harcatır.

Seneca

30 Aralık 2011

Serenegas

Nefsi Müdafaa

delikanli

Bakmamdan keyif almayacak kimseye bakmam, nefsi müdafaa durumları yani… Tabii yanımda hatun varken dünya güzelini de görsem bakmak racona ters.

16.26
19 Mayıs 2011

Delikanlı

Atışma

1e1

Bir gün yolda yürürlerken Fuzuli ve Ruhi karşılaşırlar. İş bu ya birbirlerine gıcıktırlar. Tam karşı karşıya gelip selam verirler ve o esnada yolun ortasında yatan bir köpeği göstererek der ki Ruhi: “ey it, ne yatarsın öyle fuzuli fuzuli?”

Fuzuli de bu laf sokmanın altında kalmayıp der ki: “tut kuyruğundan duvara, çıksın g.t.nden Ruhi”

30 Aralık 2011

1e1

ihtimal1

Bu bölümde ilim, fikir alanında ikiyüzlülük hadiseleri ve bu alanlarda sahtekârlık yapmış ikiyüzlülerden bahsetmiştir. Ortaçağ’ da Müslüman devleti idarecileri ilme ve ilim adamlarına çok önem vermişlerdir. Gazneliler, Selçuklular âlim ve talebelere maaş bağlamışlardır. Ancak Avrupa ciddi bir saptırma yapmış kendi çıkardığı ilmi gelişmelerin evveliyatını Yunan ve Roma medeniyetlerine bağlamışlardır. Oysaki ilimde pek çok şeyi Müslümanlardan almışlardır. Batıdaki ilim ve felsefe kitapları Roma’nın yıkılışı ve yeniçağ Avrupa medeniyetleri arasındaki 12 asırlık bir devreyi boş bırakıyorlardı. Bu devrede Müslümanlar üniversiteler, kütüphaneler, rasathaneler, hastane, kimya laboratuarları, kâğıt fabrikaları kurmuşlardır.

Yazar buna rağmen bu seviyeye nasıl düştük? Sorusuna cevaben Ali Çankırılı’ nın “ The Sleeping Giant of Anatolia” (Anadolu’ nun Uyuyan Devi) adlı kitaptan yaptığı alıntıyı aktarıyor.
“Türkiye Anadolu’ nun uyuyan devidir. Onu uyutmak bize çok pahalıya mal oldu, ama değdi. Onun uyanmaması için tedbiri elden bırakmamalıyız. Uyanışa vesile olacak tek bir kıpırdanışa bile mani olmalıyız. Onu uyandıracak tek güç İslamiyettir.”(Ali Çankırılı – Batıda İlmi Skandallar)

Batılılar sadece gerçekleri gizlemekle kalmamış Müslüman âlimlerden kendi âlimlerinden ilim hırsızlığı yani intihal yapmışlardır. Buna çarpıcı bir örnek; Batlamyus İskenderiye kütüphanesinden çaldığı eserdeki bilgileri çalmış kendi buluşlarıymış gibi göstermiştir. Çaldığı kitap Rodoslu âlimin astronomi alanındaki çalışmalarını içermektedir.

Kabala eğitimi almış olan Yahudi Nostradamus, Muhiddin – i Arabî’ nin eserlerinden çalmıştır. Arabi Ebced hesabıyla gelecek hakkında tahminlerde bulunuyordur ama hiçbir zaman kesin bir şey söylemiyor, en doğrusunu Allah bilir demiştir. Bu bilgilerinden yararlanan Nostradamus tahminler isabet bulunca ün kazanmıştır ancak Kameri yılına göre tahmini yapıldığının farkına varamadığı bazı tahminleri tutturamamıştır.

Sadece Müslümanlardan değil kendi aralarında mesela Darwin ve Freud başkalarından kopya çekmişlerdir. Batılılar bununla da kalmayıp kasıtlı olarak ilmi gerçekleri saklamışlardır. Copernicus Dünya’ nın yuvarlak olduğunu bildiği halde kilisenin baskısından söyleyemiyor ve yazdığı kitabı da kilise tarafından yasaklanan kitaplar arasındadır. İlmi araştırmalar yapılmaya devam ederken görülüyor ki yapılan yanlışlar var ve üstelik yine anlaşılıyor ki bütün bunlar kasıtlı olarak yapılmıştır.

Haçlı seferleri sonucunda papaların vaatleri gerçekleşmemiş. Esir düşenler Müslümanların bahsedildiği gibi vahşi ve Meryem Düşmanı olmadıklarını görmüşlerdir. Engizisyon mahkemelerinde Müslümanlara kapılan batılılar yüksek odun yığınları üzerinde yakılmıştır. Fransızların kendi kayıtlarına göre bir gecede kırk bin ırktaşını Katolik Fransızlar diri diri yakmışlardır.
Buna rağmen kilise gelişmelerin önüne geçememiş ve ilim ve fen alanında patlama gerçekleşmiş kilisenin itibarı azalmıştır. Düşünce kabiliyetinden yoksun olan halk ortaya çıkan felsefecilere ve onların dayattığı ideolojilere kapılmışlardır. Evrim teorisi, Marx’ ın insanın karnı doyunca mutlu olabileceği ve Freud’ un libidosu bunların en meşhurlarıdır. Bu felsefeler defalarca çürütülmüş olsa da hala inananlar mevcuttur.

Peki, felsefe nedir? Necip fazıl Kısakürek der ki: bu iş ne akılla olur ne de akılsız… Felsefeden bahsederken felsefecilerin psikolojileri önemli bir boyut olduğuna dikkat çeken yazar; bunların bir kısmı psikopat yapıdadır diyor. Nitekim Freud insandaki duygu ve davranışları cinsi duygularla açıklamaya çalışmış ancak aklı başında ilim adamları tarafından yerden yere vurulmuştur.

Felsefecilerin üzerinde durdukları konular insanın yaradılışı dünya canlılar kâinatın başlangıcı gibi konulardır. Tahrif edilmiş İncil’ de elbette bu konularda sıhhatli bilgi verilmiyordu. Bunun için birçok felsefe ortaya çıkıyor ve kilise tatmin edici esaslar ortaya koyamıyordu. Durum bu halde iken Doğu’ da durum farklıdır. Kur’an-ı kerim’de yaradılıştan astronomiye kadar bu konular ile ilgili ayetler vardır. Pek çok buluş Kur’an’ın bu ayetlerinin açıklaması iken sahtekâr çevreler gerçeği ifade edememektedirler.

Mustafa Akgün, Tarih Boyunca İkiyüzlüler eserinin özetinden alınmıştır.

İhtimal

Uluç Reis

Duygu

Bu roman Halikarnas Balıkçısı‘nın yazdığı tarihi roman olarak en gerçekçi romanlardan biridir. Yayımlandığı dönemde Aganta Burina Burinata kadar ilgi görmüştür.

Uluç Reis kitabının konusu:

16. yy’da, cihan hakimiyetini elde etmeye çalışan Osmanlılar ile onu engellemeye çalışan Avrupalıların denizlerde­ki mücadeleleri anlatılmaktadır.

Uluç Reis özeti

Anadolu kıyılarının karşısındaki bütün adalar, hatta Anado­lu kıyılarının çoğu uç noktalan. Sen Jan şövalyelerinin ellerindeydi. Bu haçlı şövalyeleri, dini taassupları dolayısıyla, ne kadar Türk öldürürlerse o kadar çok sevap işlediklerine inanırlardı…

1557 yılının Haziran ayı içinde, Sen Jan şövalyelerine ait, Fransız Dük Da Loren’in komutasındaki beş kadırgalık filo, Türk kanı içmek, Türkleri öldürmek için Malta’dan demir aldı. Yolda, önlerine çıkan bir Türk ticaret gemisi ve Türk yolcu gemisine saldırarak ele geçirdiler. Gemi Kaptanı Recep Hamza Reis’in boy­nunu vurarak, kesik başını kendi gemilerinin yüksekçe bir yerine astılar.

Uzaklardan, Uluç Ali Reis komutasındaki kadırganın gözcü­sü bu olayı görmüş, hemen reisine bildirmişti. Üç kadırga ve bir kadırgadan oluşan dört Türk gemisi hızla, saldırının olduğu yere erişerek, Sen Jan Şövalyelerinin gemilerine saldırdı. Saatler süren savaş oldu. Neticede, Sen Jan kadırgası ve Sen Filip kadırgası Türk korsanlarının eline geçti. Dük dö Loren’in filosu ise, selameti küreklere asılarak kaçmakta buldu.

Uluç Ali’nin Annesi:

Kocası Sen Jan şövalyelerinin bir saldırısı sonrası öldürülmüş bulunan Emeri Kadın, ormanda çalışırlarken, bir kız çocuğu do­ğurur. Adını Perçim koyarlar. Çok geçmeden, Emeri Kadın da ölür. Perçim, anasız ve babasızdır. Köylüler bu çocuğa analık, babalık yaparak büyütürler. Perçim on yedi yaşında iken, kıyıla­rının karşısında bulunan Lesos Adası’nm valisinin uşağı olan Frappa tarafından kaçırılarak, Lesos Adası’ndaki efendisine götü­rülür. Olayları öğrenen efendisi korkar ve uşağına “kızı alarak izini kaybettirmesini” getirir. Herkese, “eşim, ama biraz aklım kaybetti” diye tanıtır. Bu arada, kaç kere denediyse, Perçim’e dokunması dahi mümkün olmaz. Böylece, aradan aylar geçer. Perçim, geceleri “karanlık, karanlık” diyerek gezmelere çıkmaktadır. Bu gezmelerden birinde, adaya gizlice yanaşmış bulunan, Türk gemilerinden inen yirmi beş yaşlarında, adı Ali olan, yaralı bir Türk genci ile göz göze gelir. İlk defa içinde tatlı bir his uyanır. Konuşur anlaşırlar. Artık her gün gizlice buluşmaktadırlar. Bu arada Perçim hamile kalmış­tır. Birlikte kaçmayı planlamaktadırlar. Ancak, kaçacakları günün sabahı, Perçim, Ali’nin kellesini bir sırığa geçirilmiş olarak görür. Koşup kelleye sarılır. Deli olduğunu sandıkları için önemsemez­ler. Ancak, birkaç ay sonra çocuğunu doğurunca, Frappa olayı anlar, Fakat kimseye belli etmez. Perçim çocuğuna babasının adı olan Ali ismini verir. Küçük Ali yedi yaşında iken, annesi Perçim hastalanır ve ölür.

Ali, yedi yaşından on yaşma kadar, Frappa’nm eziyetleri al­tında yaşar. Yalnız, bu eziyetler neticesinde vaktinden evvel geli­şen bîr çocuk olmuştur. Bir gün, Frappa yine kendisini dövünce, gece bir kayığa atlar ve kaçar. O gecenin sabahına doğru, kayıkta uyur halde iken, Türk denizcilerinden Murat Reis’in gemisine rast gelir ve Ali’yi kurtarırlar. Alî için, artık yeni bir hayat başlamıştır.

Ali’nin bütün hedefi iyi bir denizci olmaktır. Bu nedenle ge­ceyi gündüze katarak, canla başla çalışmaktadır. Bir gün geminin direğinde iken, uzakta kendi kaçtığı adanın önünde bir geminin direklerini görür. Ali’yi keşif için gönderirler. Verdiği detaylı bilgiden, ünlü bir İspanyol korsanının kalyonu olduğunu anlarlar. Yaman bir savaş yapılacaktır. Bu nedenle, küçük Ali’yi bir barut fıçısına koyar ve çıkmamasını tembihlerler. İki geminin korsanları arasındaki savaş Türklerin üstünlüğü ile sona erer. Düşman gemi reisi öldürülür. Gemileri, mallan hepsi Türk korsanlarının eline geçer.

Bu arada gemide güzel bir eğlence düzenleyerek Uluç Ali’yi sünnet etmeyi de ihmal etmediler. Aynı zamanda, kim hangi konuda usta ise, o konuda Ali’ye ders veriyordu. Dümenci dümen tutmasını, yelkenci yelken çekmesini, matematik bilgisi olan ma­tematik… Ali, hem teorik hem pratik eğitim alarak usta O yıllarda Cezayir, Türk korsanlarının hakimiyetinde olan bir şehirdi. Ancak, artık korsan yasaları ile idare edilemeyecek kadar da gelişmişti. Cezayir halkından hiç vergi alınmazdı. So­kaklarında korsanlar kafile kafile geziyorlardı. Büyük bir çoğun­luğu Türk olan bu korsanların arasında, onda bir kadar deniz yoldaşlığına kabul edilmiş bulunan yabancılar da vardı. Sokak­larda sık sık sakat korsan eskilerine de rastlanırdı. Bunlara, kor­sanlık yasası gereği, tazminat verilirdi…

Reisler, Uluç Ali’yi Cezayir Şehri’nde Dul Emeti Abla’ya tes­lim etmeye karar vermişlerdi. Ali’yi, Emeti kadının evine getirdi­ler. Uluç Ali ise maksatlarını anlamış, kendince burada kalmamak için planlar yapmaya başlamıştı. Talihi yaver gitti. Şüphelendiği bir adamı takip edip, Kara Yusuf Reis’e haber verdi. Meğer adam İspanyol casusu imiş. Bu büyük yararlılığı neticesinde, Kara Yu­suf Ali’yi Hızır Reis’in yanma götürdü. Hızır Reis ona hem iltifat etti, hem de güzel bir tabanca hediye etti. Böylelikle, Uluç Ali’nin artık denizci olması kesinleşmişti.

Cezayir’den ayrılışlarının dördüncü günü çok yoğun bir sis vardı. Tam da bu sis içinde iken, yanlarında bir düşman gemisi­nin varlığını hissettiler. Biraz sonra sis dağılınca, yirmi beş gemi­lik bir düşman filosu olduğunu gördüler. Bütün gün, yirmi beş gemiye karşı bir tek gemiyle savaş vermek kolay değildir. Düş­man filosunun beş gemisi haşat edilmiş, ancak, kendi gemilerinde de hayır kalmamıştır. Türk denizcilerinin büyük bir çoğunluğu şehit olmuş, birçoğunun eli, kolu, bacağı kopmuştur. Bir karar vermek zamanıdır. Gemi reisi Kara Yusuf, Uluç Alî’yi yanına çağırdı ve hemen denize atlamasını emretti. “Kurtulacak ve bir gün intikamımızı alacaksın.”dedi. Ali’nin itirazları boşuna İdi. Mecburen denize akıp gitti. Uzaklaştığı vakit, büyük bir patlama sesi duydu. Kendi gemileri, düşmanın birkaç gemisi ile birlikte, cephanelikle­rini patlatarak denizin dibine akıp, gitmişti. Gözünden akan yaş­lar, denizin tuzlu suyuna karışıyordu. Birden bütün dünyası ka­rardı.
Uzaktan bütün gelişmeleri seyreden, mert bir İspanyol de­nizcisinin yaralıları toplamak için vermiş olduğu emir, Ali’nin de hayatını kurtarmıştı. Lakin şimdi İspanyolların esiri olmuştu. Her şeyi olduğu gibi anlattı. Ona iyi muamele ettiler. Ancak artık bir esirdi.

Ali’yi önce Barselona’ya, oradan da Endülüs’e getirdiler. Yol­larda, darağaçlarına asılmış Müslümanların cesetleri sallanıyor­du… Elhamra’da, bir şatoya hizmetçi olmak üzere teslim ettiler. Uluç Ali Lçin yeni bir esaret dönemi daha başlamıştı.

Şatonun çiftliğinde, kendisi gibi Müslüman olup da Hristiyan gözüken iki yaşlı Müslüman vardı. Onlar Ali’yi, açık vermemesi için sıkı sıkıya tembih ettiler. Böylece aradan bir yıl geçti. Ali artık çocukluktan erkekliğe doğru adım atıyordu. Bir gün şato sahibinin kızı Dolores ile oynamış olduğu “kiraz oyunu” yüzünden, şatoda kalması yasaklandı ve yatağı çiftliğe taşındı. Artık, zulüm günleri başlamıştı. Kasım ve Muhsin ile kaçma vak­tinin geldiğine karar verdiler ve bir gün kendisine her günkü gibi dayak atan, Viko’yu öldüresiye döverek, yaşlı Kasım’m kendileri için hazırlamış olduğu silah ve cephaneyi alarak Muhsin ile birlik­te kaçtılar. Kasım ise, ömrünün son günlerinde, arkadaşları için kendisini feda etmeye hazırdı.

Bütün gün kaçtılar. Tam bir geçide geldikleri sırada, arkala­rından yetişenler tarafından Muhsin öldürüldü, Ali ise uçurum­dan aşağıya yuvarlandı. Saatler sonra kendine geldi. Her tarafı yara bere içinde idi. Kendisini denize götüreceği ümidiyle bir ırmak boyunca durmadan yürüdü. İleride bir ışık gördü. İhtiyatlı bir şekilde yaklaşınca, kendisi esri düştüğünde götürülürken, yanına yaklaşarak moral veren Zehra isimli kızı gördü. Bu, güzel bir tesadüftü. Kız, Ali’yi görünce çok sevindi. Hemen çadırına alıp, yaralarını sardı. Sonra da birlikte gitmeye karar verdiler. Ertesi gün, neleri varsa toplayıp yola koyuldular. Ali, ilk fırsatta nikâhlarım da kıydırdı. Artık hem karı koca, hem de yoldaş idiler. Limana vardıkları vakit, Zehra gidip ayrıntılı bilgi topladı. Kayıklardan birinde dokuz Türk forsa esir vardı. Ali süratle bir plan yaptı. Her şey istediği gibi gidiyordu ki, son anda, düşman tarafından fark edildiler. Dört forsa ve Zehra ne yazık ki öldürül­düler. Ali, rengi kül gibi olmasına rağmen, metanetini kaybetme­den, diğer forsalara liderlik yaparak kaçışı gerçekleştirmeye çalış­tı. Nihayet, düşman takibini atlatıp engin denizlere Çok yoğun bir sis vardı. Bu sis ortamında büyük bir gemiye çarp­tılar. Bu sefer şans yanlarındaydı, çünkü çarptıkları Turgut Reis’in gemisiydi.
Ali ömrünün şu birkaç günü içinde, birçok acıyı ve sevinci bir arada yaşamıştı. Gençliği sayesinde, hepsinin üstesinden gele­bilirdi. Aynca, başta Turgut Reis olmak üzere, bütün leventler, onun acısını hafifletmek için ne gerekiyorsa yapıyorlardı.

Denizlerde talim için, Uluç Ali’nin içinde bulunduğu gemi, manevra için filodan ayrılmış, bu esnada, düşman gemisinin sal­dırısına uğramıştı, içinde bulunduğu geminin reisi bu saldırı sonucu ölünce, Uluç Ali insiyatif koyarak reisliği elinde aldı ve düşman gemisini peşine takarak, Turgut Reis’in filosunun dibine kadar çekti. Bu sayede gemi ele geçirildi. Ali’nin itibarı iyice art­mıştı.

Turgut Reis, Ali’ye, Zehra’yı gömmesi için izin verdi. Ali ce­nazesi ile birlikte Cezayir’e geldi Gerek Emeti Kadın, gerekse de bütün tanıyan, tanımayan Ali’nin hikâyesine ağladılar. Zehra’nın cenazesi, hemen hemen bütün Cezayir Şehri’nin katıldığı bir tö­renle toprağa verildi. Uluç Reİs, artık Turgut Reis’in sağ kolu olmuştu. Ona çok güzel bir gemi hediye etti. Yüz adamı ve bir gemisi ile o artık Uluç Ali Reis’ti.

Bu arada, Uluç Ali, daha önce görmüş olduğu şehit düşmüş bir Türk korsanının kızı olan Hatice isimli kızı sevmiş, onunla evlenmek için sözleşmişti.

Turgut Reis, Uluç Ali Reis, Hızır Reis, Deli Cafer gibi Türk denizcilerinin üst üste vurmuş oldukları darbeler, bütün Avrupa ve haçlı dünyasını kızdırmış, acil çareler aramaya itmişti.

Uluç Ali Hatice ile nikâhlanacağı gün, Hatice ortadan kay­boldu. Sebebini bir türlü öğrenemedi. Ertesi gün denize açılacaktı. Bir kadın için seferi erteletti dedirtmemek için, hazırlıklarını bitir­dikten sonra, denize açıldılar. Birkaç gün sessiz geçmişti ki, uzak­ta gördükleri bir düşman gemisinin peşine düştüler. Bunun bir tuzak olduğunu anlayıncaya kadar iş işten geçmiş, gemileri en az altı adet düşman gemisinin ortasında kalmıştı. Tuzağı hazırlayan Andre Dorya’nm adamı Esteban idi.

Uluç Ali, yaptırdığı usta manevralarla saldırıları boşa çıkar­tıyordu. En büyük düşman gemisini ele geçirirse, işi kolaylaşacak­tı. Nitekim, dediklerini yapıp, hedeflerine ulaştılar. Savaş sonun­da, Uluç Ali yaralı arkadaşlarını ziyaret etti. Yaralılar arasında bir genci tanır gibi oldu. Yanılmamıştı, bu evleneceği kız Hatice idi. Uluç Reis’e “Ben seni evde beklemeye dayanamam, ancak birlikte sava­şırsak evlenirim” demişti. Bu sözünde ne kadar ciddi olduğunu, gizlice gemiye girmesi, savaşması ve yaralanması ile da ispatlamış oluyordu- Uluç Reis’e artık bu durumu kabullenmek düşüyordu.
Aradan bir yıl daha geçmiş, Barbaros Hayrettin Paşa, Kanuni Sultan Süleyman tarafmdan deniz kuvvetleri komutanı olarak atanmıştı. Bu korsanlar için yepyeni bir gelişme idi. Bundan son­ra, sadece kendileri için değil, bağlı oldukları Osmanlı Devleti için savaşacaklardı…

Barbaros Hayrettin komutasındaki Osmanlı kuvvetleri, sırası ile Kuzey Afrika’daki şehirleri zaptetmeye başladılar. Amaç, İtal­ya ve İspanya’nın buralardan aldıkları destekleri sona erdirmekti. Tabii ki bu durum, Avrupa’nın hiç de hoşuna gitmiyordu. Kay­bettikleri topraklan ele geçirmek için büyük bir ordu teşkil ederek saldırıya hazırlandılar. Bütün bu hazırlıklar neticesinde, ancak, Tunus’u geri alabildiler. O da, eski Tunus Emiri’nin ihaneti ile.
İspanyollar, Tunus’ta zulüm üstüne zulüm yaptılar. Irzına geçilmedik bir tane dahi kadın bırakmadılar. Sonra da, yönetimi Tunus ernirine bırakıp geri döndüler.

Dünyanın göreceği en büyük deniz savaşlarından biri yakla­şıyordu. Türk denizcileri, birer birer ele geçirdikleri gemileri do­nanmalarına, kaleleri Osmanlı topraklarına katıyorlardı. Fransa hariç bütün Avrupa, dünyayı bu “Barbar Türkler’den kurtarmaya” kararlıydılar. Bunun ilk yolu, denizlerdeki Türk egemenliğine son vermekti. Bu amaçla, Preveze yakınlarına gelen Andrea Dorya komutasındaki düşman filosu altı yüz gemiye sahipti. Barbaros Hayrettin komutasındaki Türk donanmasını topu topu yüz yirmi parçadan oluşuyordu. Savaş başladı. Bittiğinde ise, düşman yüz yirmi adet gemisini kaybetmiş, bir o kadarı ise kullanılamaz hale gelmişti. Denizlerdeki Türk egemenliği, böylece doruk noktasına Çıkmış bulunuyordu.

Uluç Ali Reis kendi donanmasının başında, Cezayir’e gidip, eşini ve çocuğunu görmek istiyordu. Bu nedenle yola çıktı. Tabii giderken bile boş durmuyor, yolu üstündeki düşman gemilerine ve şehirlerine gereken zararı veriyordu.
Ancak, bu sıralarda Turgut Reis’in İtalya üzerine giderken, Korsika Adalarında esir düştüğü haberi ile beyninden vurulmuşa döndü. Yoldaşı, reisi, ağabeyi için çok ağladı. Elbet yapılacak bir şeyler vardı.

Turgut Reis’in ele geçirilmesi, düşman kesimini ümitlendir-mişti. Bu heves ile bütün güçlerini toplayıp, Cezayir üzerine hü­cum ettiler. Yaklaşık bir hafta süren savaş sonucu, binlerce asker kaybederek kaçmak zorunda kaldılar.
Uluç Reis, bir gün çok güçlü bir düşman donanması ile karşı­laştı. Çetin kavgalardan sonra, yine kazanan Türkler oldu. Gemi­de, elliye yakın İspanyol ve İtalyan kadın var idi. Bunlardan Arabella ile Uluç Reis arasında meydana gelen elektriklenme, Uluç Reis’in Arabella’yı nikahlaması ile sonuçlandı.
Yİne bu dönemde, Barbaros Hayrettin Paşa’nın girişimleri sonucu, Turgut Reis serbest bırakılmıştı. İki Reis’in buluşmaları görülmeye değerdi.
Barbaros Hayrettin ve bütün reisler, İstanbul’a gideceklerdi. Girişleri muhteşemdi, Bir zamanlar birkaç gemileri var İken, şim­di yüzlerce çeşitli boyda gemilerden oluşan filoları vardı. Barbaros Hayrettin bir daha İstanbul’dan ayrılmadı. İki yıl sonra da vefat etti.

Turgut Reis ve Uluç Reis, Tunus’un karşısındaki Cerbe Ada-sı’nı ele geçirerek kendilerine üs yaptılar. Sonra da birer birer Tunus’a kadar olan kaleleri zapt ettiler. Anlaşılan o ki, bu reislerin kitabında durmak yazmıyordu.
Bu arada düşmanlar da boş durmuyor, bu iki büyük rakipten kurtulmak için Cerbe Adası’nı ele geçirme planlan yapıyorlardı. Nitekim, Turgut Reis ve gemileri Cebre limanında iken, düşman filoları gelip, limanın giriş çıkışını kapattılar. Onlara göre artık işi bitirmişlerdi. Dışarı ile İrtibatı kesilen Turgut Reis’in teslim olması artık an meselesi idi. Ancak, Turgut Reis, iki kilometrelik bir kara parçasında, gece gündüz demeden kanal açtırmış, bu kanalı ırma­ğa bağlatmış, gemileri ile ırmağı geçerek arka taraftan denize çıkmıştı. Bununla da kalmamış, düşmanın bir gemisi hariç tümü­nü ele geçirmişti. Bu dahice plana şeytan dahi parmak ısırtırdı. Bu durum Andre Dorya’yı çok sinirlendirmiş, zaten yerlerde sürünen itibarını iyice iki paralık etmişti.

Barbaros Hayrettin Ölünce, yerine herkes Turgut Reis’in Kaptan-ı Derya olmasını bekliyordu. Ancak, önce Sokulu Mehmet Paşa, sonra da Sinan Paşa bu göreve getirildiler. Bunun sebebi, saraydaki çark ile ilgili idi. Enderun’dan yetişenler, cephelerde savaşanların önemli görevlere gelmesini çekemiyorlardı. Çünkü bu adamlar gözü kara, entrika bilmez, mert insanlar oluyorlardı. Turgut Reis bunu bildiği için, seksen İki yıllık ömrü süresince İstanbul’a sadece bir kez gelmişti. Zaten, denizlerin hür havasını almış birisi için, köşkler ve saraylardaki hava biraz ağır gelirdi.

Sinan Paşa’nın söz verdiği gibi Trablusgarp yönetimi kendi­sine yeterdi. Ancak, bu görev de kendisine verilmedi. Haliyle bu durum, Turgut Reis ve arkadaşları arasında hoşnutsuzluk yaratmıştı. Beyliğinin kendisine verilmesini temin etti.

1560 yılma kadar, Turgut ve Uluç Reis denizlerde birlikte sa­vaştılar. 1560 yılında, o dönemin Kaptan-ı Deryası Piyale Paşa, Uluç Ali’yi kendi yanına çağırdı. Piyale Paşa komutasındaki Türk donanması, o yıl düşmana çok büyük kayıplar verdirdi. Ünlü denizci Andrea Dorya, kahrından öldü.
Bu seferlerden sonra Uluç Ali’ye Tersane Kahyası olarak İz­mir Sancağına mutasarrıf olarak atandı.

1565 yılında yapılan Malta Seferi zaferle sonuçlandı. Ancak, Turgut Reis bu kuşatma esnasında şehit düştü. Uluç Reis’in üzün­tüsünü anlatmaya kelimeler yetmiyordu.

Turgut Reis’in ölümü üzerine Trablusgarp yönetimi Uluç Re-is’e verildi. Bu görevi sırasında Tunus’u tekrar Osmanlı toprakla­rına kattı. Diğer taraftan, Kıbrıs’ın fethi için düzenlenmiş olan sefere katılmak için emir almıştı.
Osmanlı’nın Kıbrıs seferi bütün Avrupa’yı ayağa kaldırmış, bunu önlemek için çareler düşünmeye başlamışlardı. Bu dönemde Türk donanmasının başında Pertev Paşa bulunuyordu. Uluç Ali İse denizde düşman gemisi kovalamakla meşguldü. Daha sonra Pertev Paşa kuvvetlerine katıldı.

Eki tarafta da savaşın ne şekil olacağı tartışılıyordu. Uluç Re­is, kapalı yerden çıkılmasını ve açık denizde savaşılmasını istiyordu. Fakat yaşlı kumandan buna yanaşmıyor, kara savaşının verdiği alışkanlıkla, sırtını dağlara vermek istediğinden dolayı, limandan fazla açılmak istemiyordu. Oysa ki, Türklerin denizdeki üstünlükleri elde edebilmeleri, yıllarca denizlerde savaşarak pişmiş olan, Türk korsanlarının sayesinde idi. Onların sözünün dinlenmemiş olması, çok büyük kayıplara yol açmış, yaklaşık üç yüz yıldır, ilk defa Osmanlılar Avrupalılar önünde yenilgiye uğramamışsa da, net bir üstünlük sağlayamamış, bir de başta Kaptan Paşa olmaz üzere, birçok de­ğerli kumandan, reis ve askerini kaybetmişti. Bu durumun, Os­manlı’nın mutlak hakim olmadığmı göstermesi açısından, maddi zararından çok, psikolojik zararı daha fazla olmuştur.

Uluç Reis’e gelince, düşmana en büyük zayiatı yine de o vermiştir. Yaptırdığı ustaca manevralar, gözü kara hücumlar, düşmanlarının dahi hayranlığını doğurmuştur. Şayet, Kaptan Paşa komutasındaki donanmamız yarım saat daha dayanabilmiş olsa İdi, zaferin Türkler tarafından kazanılması işten bile değildi. Yine de Uluç Reis, kendisi en küçük bir zarar görmeden on üç düşman gemisini denizin dibine göndermeyi başarmış, yüzlerce düşman denizcisini esir edebilmişti.

Uluç Reis, bu savaştan sonra hemen İstanbul’a gitmedi. Sa­vaşın öncesi, esnası ve sonrası gelişmelerini ayrıntılı olarak anla­tan bir raporu Padişah İkinci Selim’e gönderdi. Sadrazam ise So­kulu Mehmet Paşa idi.

Sadrazam, Uluç Reis’i “Kılıç Ali Paşa” olarak Kaptan-ı Derya­lığa atadı. O artık Türk denizciliğinin tek reisi idi. Boş durmadı. Düşmanın denizlerdeki durumu İle ilgili olarak her türlü yeni bilgiyi topladı. Donanmayı elden geçirtti. Bütün tersaneleri tam mesai ile çalıştırarak, Türk Donanmasına en gelişkin gemileri yaptırdı. Ve bu şanlı donanma, Kılıç Ali Paşa komutasında Ça­nakkale’den geçerek Venedik yönüne doğru İlerledi.

Türk donanmasının denizlerde pervasız dolaşması, Venedik’in, Osmanlı’nın istediği bütün şartlan kabul etmesini sağladı. Tabii bu esnada, Türk denizcileri Venedik’e ait birçok kaleyi ve adayı zapt etmiş bulunuyordu.
Uluç Reis, Kılıç Ali Paşa olarak son nefesine kadar devletine ve milletine hizmet etti. 1587 yılı Haziran’ında vefat etti. Mezarı, kendi yaptırmış olduğu Tophane Camii’nde bulunmaktadır.

Duygu Özdemir

Unutma Yeter’im Yaşarken Beni

Tomurcuk bir güldün yüreğime düştün.
Alevlendi volkan görünce seni.
Gözlerin bir derya daldım içine.
Unutma Yeter’im yaşarken beni.

Bir bahar coşkusu kattın içime.
Kalbimi ısıtan güneşsin bana.
Görür görmez sevdim, bağlandım sana.
Unutma Yeter’im yaşarken beni.

Varsın günleri ayrılık doldursun.
Bu ayrılık beni derde düşürsün.
Sonbahar yaprağı gibi soldursun.
Unutma Yeter’im yaşarken beni.

Antalya – Denizli yolcusuyum ben.
Gönül saraylarının bekçisiyim ben.
Yeter şiir’inin şairiyim ben.
Unutma Yeter’im yaşarken beni.

Veysel’in sevgisi şiirle aksa.
Yeter’im lütfedip Veysel’e baksa.
Gönülden gönüle şimşekler çaksa.
Unutma Yeter’im yaşarken beni.

Veysel Pala

İl Eğitim Denetmeni – Denizli

Bu şiir biricik aşkım Yeter’ime 27 Aralık 2011 tarihinde Salı günü saat 13.41’de Denizli İli Kınıklı Milli Eğitim Lojmanı 3 nolu dairede sevgili eşime yeni yıl hediyesi olarak tarafımdan yazılmıştır.

Dinleri Kimler Tahrif Ediyor II

ihtimal1

Abdullah İbni Sebe Aziz Paulus gibi bölücü bir Yahudi’ dir. İslam inancına esasta olmayan bazı hurafeler sokmuştur. Cemel ve Sıffin savaşlarında binlerce sahabinin birbirini kırmasına sebep olunmuştur. Tahrifat programı iki esas üzerine kuruluydu, biri önce Müslümanlar arasında ihtilaf çıkaracak ve Müslümanlığın ilerlemesini durduracaktır, bir diğeri ise inanca hurafeler sokacak ve onlar arasında yüzyıllarca sürecek fikir ayrılığı sokacaktı. Şiiliğin ilk çekirdeğini Mısır’da atmış etrafına topladığı taraftarları Hz. Osman Aleyhine tetiklemektedir. Hz. İsa hakkında hikâyeler uyduruyor onun insanüstü bir varlık olduğuna inandırıyordu. Basra Mısır gibi merkezlere Hz. Ayşe Hz. Ali Hz. Talha Hz. Zübeyr imzalarıyla uydurma mektuplar göndermiş ve onlardan Osman’ ın hilafetten uzaklaştırılmasını istemiştir. Mektupları okuyanlar Hz. Ali’ye mektupları okuduk Osman’ ı halledip seni devletin başına getirmek istiyoruz dediler. Ancak yanlış anlaşılmayı tarafları dinleyerek çözdüklerini ve isyancıları yatıştırdıklarını gören ibni Sebe tekrar hileli sahte bir imza oyunu ile isyancıları tekrar galeyana gelerek geri döndüler ve Hz. Osman’ı öldürdüler. Hz. Osman’ ı öldürenlerin cezalandırılması konusunda fikir ayrılığına düşen Hz. Ali ve diğerleri arasında barışı sağlamasının üzerine ibni Sebe tekrar iki tarafı da oyuna getirerek Cemel Vakasının gerçekleşmesine sebep olmuştur. Bununla da kalmayıp barış yoluyla olayları çözüp daha sonra da ibni Sebe ve taraftarlarını sorgulayıp suçluları cezalandıracakken ibni Sebe yine tarafları birbirlerinin ağzından tehdit etmesi ile Sıffin savaşı meydana gelmiştir.

Bütün bunlarla amacının yarısını gerçekleştiren ibni Sebe’ nin diğer amacını gerçekleştirmek için yani yüzyıllar boyu sürecek ayrılığı ortaya çıkarmak için üç fedai seçti ve bunlar üç sahabeyi öldürecekler ve Hz. İsa’ nın ölmediğini göğe çıktığını geri dönerek bütün dünyaya adalet dağıtacağına dair söylentileri yayacaklardı. Diğer iki sahabe ölmedi Hz. Ali öldü ve ona ilahlık izafe ettirildi. İbni Sebe: ‘Ölen Ali değil onun suretinde şeytandır, Ali tahtında göklerdedir’ şeklinde söylemleriyle Mısır’ da Sebeiyye Mezhebi kurulmasıyla Aleviliğin tohumu atılmış oldu. Alevilik İran’ da yerleşmeye ve gelişmeye yüzlerce kolu türemeye başladı.

Necip Fazıl Kısakürek de ibni Sebe hakkında şu tespitleri yapmıştır: “Önce kendi peygamberine ihanetle işe başlayan, derken İsa dinine türlü maverai hezeyanlar aşılayan bir insan soyu vardır. Bunun İslam karşısında prototip denilen baş örneği de ibni Sebe… İçiyle ve dışıyla numunelik Yahudi…”
Aleviliğin bir kolu olarak görülen Bektaşilikte Hacı Bektaşi Veli ve Balım Sultan isimleri başta gelmektedir. Ancak Bektaşi Veli ne kadar saf ve gerçek Müslüman ise de onun etrafındaki bazı kimseler onun tam tersidir. “ Bilindiği gibi hazretlerin dergâhının başında ‘üç Kurnalı Çeşme’ bulunmaktadır. Bunun üç tane olmasının manası sahip olunması gereken üç uzva işaret eder: el bel ve dil. Bunların üst tarafında Hz. Osman’ ın yazmış olduğu bir dua bulunmakta idi. Son devrede ki mason bakanlardan biri tamir ediliyor bahanesiyle onu kaldırtmış ve yerine siyon yıldızı monte edilmiştir. Üzerine de pirinç levhadan Davud yıldızı yazılması lazım gelir iken Süleyman yıldızı yazılmış, yıldız ile Bektaşilik arasında bağ kurulmaya çalışılmıştır. Kafileler halinde İsrail’den gelen Yahudiler çeşitli etkinlikler ile biz de Bektaşi’yiz biz de sizdeniz mesajı vermek istemektedirler. (Erhen Dalkılınç – Seminer Notları)

Hasan Sabbah ile alakalı yazılı kayıtların aşında meşhur seyyah Morko Polo’ nun bildirdikleri gelmektedir. Verdiği bilgileri kısaca özetleyecek olursak; Sabbah türlü türlü meyvelerin sonra içinden bal şarap süt akan kanalların olduğu ve güzel kızların hizmet ettiği sahte cennetine gençleri uyuşturucu ile uyutarak sokar, onları bu cennetin vaadiyle kandırarak her türlü cinayeti işlemelerini sağlar. Kur’an’ da tasvir edildiği gibi bir cennet gören gençler Sabbah’ a bir peygamber gözüyle bakarak inanmış istediklerini harfiyen korkusuzca uygulamışlardır. Bütün İran’ı dolaşarak bulduğu Alamut kalesini türlü hileler ile ele geçirmiş ölene kadar oradan çıkmamıştır. Yaptıklarını fark eden Nizamülmülk askerlerini göndererek kaleyi muhasara altına aldırmıştı. Bu muhasaradan ancak Nizamülmülk’ ü öldürdükten sonra kurtulabilmiştir. Selçuklu devleti de Alamut kalesi ile mücadele de bulunmuş ancak başarılı olamamış. Ünü yayılan Hasandan korkanlar ona haraç vermişlerdir. Üzerine gelen Selçukluya direnen Sabah ölene kadar kalesinden çıkmamış ve devleti 181 yıl ayakta kalabilmiş bir adam. Tabii bu adam ve cennet fedaileri adını alan adamları bir anda ünü yayılmış korkulan adamlar olmamışlardır. Öncesinde Şiiliğe dayanan yeni bir tarikat icat edenler; Hz. Fatıma’ nın torunlarından İmam İsmail Oğlu Muhammed Mektum’ un babasından öğrendiği sırlar vardı Meymun oğlu bu sırlar ile meşgul olmuş ve hepsini öğrenmişti. Onun için İmam İsmail’in tarikatını tesis ediyordu ve avam da havas da bu tarikata girmek için can atardı çünkü isim cazipti. Tarikatı tesis ettikten sonra onu derecelere ayırmış eski İran dinlerinden Zerdüştlük mezhebinden kopya etmiştir. Yine kendi adamlarını bazı muhitlere sokmuş onlara bulundukları yerde farklı ve üstün olduklarını göstermek niyetiyle daha fazla namaz oruç ve her türlü ibadet yaptırarak içlerine girdikleri insanların onlara inanıp itimat etmelerini sağlamışlardır ve Bâtıniler’ i kurmuşlardır. Hasan Sabbah’ ın kökü de onlara dayanmaktadır.
Muhammed bin Abdülvehhab ise; İslam’da Sünnilik ve Şiilik dışında bir başka grubu çıkarmıştır. Yaptıklarının Kur’ an ve Hadislere dayanmayan Tasavvuf cereyanlarının zararlarını önlemede faydası olmuş ancak başta Peygamberimizin Şefaati olmak üzere Kur’ an ve hadislere dayanan bazı hususları yasaklamaları İslam âlimlerince yanlış bulunmuştur. Ancak bu yeni dini cereyanın İngiliz casusların yönlendirmesiyle ortaya çıktığı ispatlanmıştır. Bugün Arabistan’da hâkim olan Vehhabiliğin kurucusudur.
Bahailik Müslümanlara arasında tefrika çıkarmak isteyen İngiltere, Rusya, ABD gibi devletlerin yönlendirmesiyle oluşmuş İslam temel inançlarına aykırı bir mezheptir.

Kadiyanilik yine İngilizlerin Müslümanlar arasında tefrika çıkarmak için organize edilmiş İslam inançlarına aykırı hususları bulunan bir mezheptir.

Mustafa Akgün, Tarih Boyunca İkiyüzlüler eserinin özetinden alınmıştır.

İhtimal

Aşkı Yaşamak

Arzu gözlerde girdap olmalı
Çekmeli ta derinlikler içine
Sen ben farkı kalmamalı hayatın
Öylece yaşamak bir…

Aşk gözlerde başlamalı
Kalplerde bir atmalı
Damarlarda dolaşmalı
Öylece yaşamak aşkı…

Aşk yeniden doğmaktır
Bir vücut olmaktır
Sen beni, ben de seni yaşamaktır
İşte budur aşkı yaşamak.

27 Aralık 2011

Veysel Pala – Denizli

Tüm laptop fırsatları için tıklayın !