Etraf Öyküler ’ Kategorisi icin arsiv

Cihan Padişahının Cevabı

Duraner_Yay-etraf.info

Yavuz Sultan Selim Han zamanında, İran şahı kıymetli mücevherlerle süslü bir sandık hediye gönderiyor. Sandık açılıyor. İçinden çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkıyor. Fakat bir de pis bir koku yayılıyor. Dehşet bir koku, herkes burnunu tıkıyor. Neyse en alttaki bohçadan insan pisliği çıkıyor. Yani Osmanlı’ya acayip bir hakaret.

Cihan padişahı emir veriyor, herkes düşünsün, buna ince bir şekilde cevap vermemiz gerekir diyor ve cihan padişahı yine çözümü kendisi buluyor. Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatıyor. İçine o zamanın Osmanlı İstanbul’unda imal edilen gül kokulu en nadide lokumlardan bir kutu hazırlatıyor, en altına da küçük bir pusula ve bir satır yazı gönderiyor.

Şah sandığı açıyor. Açtıkça güzel bir koku ve en altta bir kutu lokum. Anlam veremiyorlar tabii. Bizim elçi yiyor önce, sonra oradakilere ikram ediyor.
Kutunun içindeki pusulayı Şah okuyor:

Herkes yediğinden ikram eder.

16 Aralık 2011

Duraner Yay

Duraner_Yay-etraf.info

Print Friendly

surungen kus

Darwinistlerden 3. “İşte Öylesine Hikaye” oldukça ilginçtir. Evrimcilerin tarihe geçen hikayelerinden biri de “umulan canavar” (hopefulmonster) teorisi-pardon- hikayesidir. Ara geçiş formlarını bulamayan Darwinistler yaşadıkları bunalım nedeniyle, evrim için ara geçiş formlarına ihtiyaç olmadığından söz etmeye başladılar. Bazıları değişimin yavaş yavaş ve aşama aşama değil, ani olduğunu iddia ettiler.

1940’larda Otto Schindewolf isimli bir Darwinist bilim adamı “ilk kuşun bir sürüngen yumurtasından çıktığını” iddia etti. Ve böylece sürüngenden kuşa geçişin nasıl olduğunu kendince açıklamış oldu.

Evet, öykümüz şöyle:

Anne sürüngen sabırla yumurtalarının kırılmasını bekliyordu. Vakit tamamlanınca sürüngen yavruları yumurtalarından çıkmaya başladılar. Fakat en son yumurta bir türlü kırılmıyordu. Sonunda yumurtanın kabuğu çatladı. Diğerlerinden daha farklı olan yavrunun küçük kafası göründü. Anne sürüngen yeni doğan yavruya bakarak ; “Umarım değişir.” dedi şefkatle. Zaman ilerliyordu ama yavrusu hala değişmiyordu. Çünkü o bir sürüngen değil, bir kuştu.

Hepimizin severek okuduğu “Çirkin Ördek Yavrusu” masalını hatırlamışsınızdır. Darwinist tez de aynen sizin gibi bana bu masalı hatırlattı.

Bu mantıksız iddiaya göre sürüngenden kuşa böyle ani bir geçişin kanıtı kalamayacak; böylece de fosillerde delil arama sorunu da ortadan kalkacaktı. Böyle bir iddianın utanç verici olarak görülüp örtbas edilmesi gerekirken, bazı evrimciler bu komik iddiayı sahiplenmişler, hatta daha da geliştirmişler. Örneğin oldukça tanınan evrimci R. Goldschmidt “umulan canavar” olarak adlandırdığı makroevrimle, Schindewolf’un bu uç örneğini kabul ettiğini göstermiş.(Steven M. Stanley, Macroevolution: Pattern and Process, (1979), s. 159)

“Umulan canavar teorisi” olarak adlandırılan bu akıl ve mantık dışı hikayenin ilk aşamasının gerçekleşmiş olduğunu farz ederek devam etsek? Yani tüm akıl dışılığına rağmen, sebepsiz yere bu kuşun yumurtadan çıktığını kabul edelim. Bu kuşun yaşaması olası mıdır? Bu kuşun etrafında kendisini besleyecek, ihtiyaçlarını temin edecek bir başka kuş yoktur. Hadi bunun da gerçekleştiğini düşünelim ve şunu soralım; tesadüfen sürüngen yumurtasından çıkan bu kuş, kuş neslinin atası olabilir mi?

Bunun olabilmesi için, bir sürüngen yumurtasından daha aniden bu kuş için bir eş çıkmalıdır. Ancak bu şekilde yeni kuşlar oluşacaktır.

Şimdi neden “Çirkin Ördek Yavrusu” nu hatırlattığımı anlamışsınızdır umarım… En azından o bir masal. Bu ise birçok bilim adamının inandığı bir tez.

Fuat Türker

Print Friendly

Çökertme Türküsü

ihtimal1

Çökertmeden çıktımda Halil’ im diye bildiğim ama melodisi ile sadece sözlerinin bu kısmını “Çökertmeden çıktımda Halil’ im” bildiğim türkü geldi aklıma ve onun hikâyesini sizlerle paylaşırken türkünün sözlerini benim gibi sadece başını bilenler için hazırladım.

Çökertme türküsünün kahramanı olan Halil, babası tarafından Van ili, Erciş ilçesi, Bozüyük köyündedir. Ailenin büyükleri önce Van’dan İstanköy’ e gelir ve daha sonra da Bodrum Karabağ’da Bekiroğlu tepesine yerleşirler. Halil’in babası, Demirci Ali usta burada bir çingene kızı ile evlenir ve Halil dünyaya gelir. Halil bir namus meselesinden dolayı kız kardeşini öldürdükten sonra kaçak gezmeye başlar. Sık sık İstanköy’e gitmektedir. Bu gidişlerden birinde düğüne davet edilir. Düğünde iken Halil’i Rumlar ihbar ederler. Yakalatırlar. Sonuçta Halil yedi yıl hapis yatar. Bu olay üzerine Halil Rumlara diş bilemektedir. Hapisten çıkınca da onlara haşin davranır. Böylece Rumlarla Halil arasında bir husumet doğar. Halil bu arada türküde ‘Çakır Gülsüm’ olarak adlandırılan Hafize adlı kadına ilgi duymaya başlar ve Halil ilk olarak Gülsüm’ ü Kara kaya’ da ki bir düğünden zorla kaçırır.

Gülsüm ve annesi ise o dönemde Bodrum’un yönetiminden sorumlu Çerkez Kaymakam olarak bilinen Ömer Lütfi Bey’in evinde hizmetkârlık yapmaktadır. Türküde adı geçen İbrahim Çavuş, kolculardandır ve Çakır Gülsüm’ ün ilk kocasıdır. Arkadaş olmaları sebebiyle Halil’i devamlı kollamaktadır. Halil ikinci olarak Gülsüm’ ü, Dertlinin Ali’nin Karabağdaki evinden alarak dağa kaldırır. Yalıkavak karşısındaki Güdürde bir in bulur ve Gülsüm ile burada yaşamaya başlar. Bu olaylara kızan kaymakam Ömer Lütfi Bey, Halil’in üzerine Selam oğlu adlı bir kişiyi gönderir. Selam oğlu Halil’i bulur fakat önceden tanıştıkları için kaymakam konusunda Halil’i uyarır. Halil uyarıları dinleyerek buradan kaçar ve Gülsüm ile birlikte Yalıkavak yakınındaki Çökertmeye gelir. Amacı bir kayıkla adalara kaçmaktır.

Rum gemicilerden ‘Kosta Paho’ ( Kos’lu İstanköylü Paho) ile anlaşır. Rumlarla aralarındaki husumetten dolayı Paho, tayfa Andon vasıtasıyla Halil’i Çerkez kaymakam’a ihbar eder. Kaymakamın emriyle denizden kol kayığı ile kolcu başı Barka’nın Ali harekete geçer. Ayrıca Paho’ nun demir atacağı karaya yakın yerde de jandarma komutanı Ömer Çavuş önceden pusuya yatırılır. Halil’i adalara götürecek kayık yola çıkar. Paho, Halil’i yakalatabilmek için dalgaları bahane ederek Aspata gitmeyi teklif eder ve deniz durulunca adalara rahat geçebileceklerini söyler.

Halil bu teklife inanır. Tekne; Aspat ‘tan Bitez koyuna gelerek Hırsız Yatağı denen yere yakın olarak açıkta demir atar. Akşam olduğunda teknede içki faslı başlar. Paho, Halil ve Gülsüm’ ün içkilerine ‘Balık Ağısı’ denilen bir bitkinin sersemletici zehrini koyar. Bu zehrin etkisi ile Halil ve Gülsüm uykuya dalarlar. Ömer Çavuş kara pusudadır. Paho, Halil ve Gülsüm’ ü uyuttuktan sonra demir alır ve teknesini yavaş yavaş kıyıya yanaştırmaya başlar

Ömer Çavuş tam kıyıya yanaşmadan tekneye ateş edilmesi emrini verir. Kurşunların kendisine isabet edeceğinden korkan Paho tekneyi açığa bırakır. Tam bu sırada Kolcu başı Barka’nın Ali de kol kayığı ile Paho’ nun teknesini sarar. Paho Halil’den çekindiği için onu uyandırır. Geçen süre içerisinde Barka’nın Ali tekneye girmiştir. Halil ve Gülsüm sersemlemiş bir vaziyette güverteye çıkartılırlar. Güvertede Halil’in ayağı kayar, Barka’nın Ali Halil’i bacağından yaralar. Halil yaralı bir vaziyette Bodrum’a getirilir ve kaymakamlık binası önünden karaya çıkartılır. Halk kaymakamlık binası önünde toplanmıştır. O sırada ‘Kel Mülazım’ adı verilen jandarma komutanı ‘Hükümete karşı gelenlerin sonu budur’ gibilerden konuşma yapar. Halil yaralı bir vaziyette kaymakamlık binası önünde bulunan bir mahzene atılır. Yaraları tımar edilmez. Burada bir süre acı içinde inler. Daha sonra Ömer Çavuş tarafından boğazına çökelerek öldürülür ve sırtındaki elbiseleriyle birlikte alelacele gömülür.
Bu olay üzerine Bodrum’dan ‘Üçlü Saçayağı’ olarak adlandırılan türkülerin ikincisi olan ‘Çökertme’ yakılır.

Türkünün sözleri:

Çökertmeden çıktımda Halil’ im aman başım selamet
Bitez de yalısına varmadan Halil’im aman koptu kıyamet
Arkadaşım İbram Çavuş Allah’ına emanet
Burası da Aspat değil Halil’im aman Bitez yalısı
Ciğerime ateş saldı değdi kurşun yarası
Gidelim gidelim Halil’im çökertmeye varalım
Kolcular gelirse Halil’im nerelere kaçalım
Teslim olmayalım Halil’im aman kurşun saçalım
Burası da Aspat değil Halil’im aman Bitez yalısı
Ciğerime ateş saldı değdi kurşun yarası
Güvertede gezer iken aman kunduram kaydı
İpeklide mandilimi aman örüzger aldı
Çakırda gözlü Gülsüm’ümü Çerkez kaymakam aldı
Burası da Aspat değil Halil’im aman Bitez yalısı
Ciğerime ateş sardı aman kurşun yarası

Keyifli dinlemeler…

çökertme-sümer ezgü | izlesene.com

Print Friendly

Bitlis’te Beş Minare

ihtimal1

Bugünde sizlerle Bitlis yolculuğuna çıkalım Etraf dostları, önce tarihine uzanalım sonra türküsünün hikayesini öğrenelim sonra da güzel bir film izleyelim.

Bitlis, ismini Mekadonya Kralı Büyük İskender’in (Alexander), şehirde bulunan kaleyi yaptırttığı komutanlarından “Bedlis’ten” almaktadır.

Geçmişi M.Ö. 2000 yılına kadar uzanan bir yerleşim merkezi olan Bitlis’te Urartu, Pers, Makedonya Krallığı, Roma ve Bizans dönemlerine ait izlere rastlanılmaktadır.

M.Ö. 400 ile M.Ö.11 yüzyılları arasında Urartuların yerleşim alanı olan Bitlis, daha sonra sırası ile M.Ö. 7. yüzyıla kadar Asurların, 6. yüzyıla kadar Medlerin, 4. yüzyıla kadar da Perslerin hakimiyeti altında kalmıştır. M.Ö. 4. yüzyılda Mekadonya Kralı Büyük İskender’in yönetimine giren Bitlis, M.S. 2. yüzyılda Doğu Roma İmparatoru Trayan tarafından ele geçirilmiş, M.S. 7. yüzyıla kadar Bizanslıların hakimiyeti altında kalmıştır.

bitlis 10

Bu Türkü aslında bir ağıtdır, Rus işgalinden sonra Bitlis’de her yer harabeye döner. Savaş sırasında kaçan bir Baba oğul, düşmanın geri çekilmesinden sonra Bitlis’e geri dönmeye karar verirler. Bir rivayete göre Dideban Dağına kadar ulaştıktan sonra Babası oğlunu önden yollar ve Şehir’de halen yaşayanlar var mı diye bakmasını ister. Oğlu bir süre sonra geri döner ve uzaktan babasına seslenir :” Baba beş minare’den başka hiç bir şey kalmamış.”
Baba bunu duyduğunda o kadar çok üzülür ki yere çöker ve ağıt yakmaya başlar: “Bitlis’te beş minare, beri gel oğlan beri gel, Yüreğim dolu yâre, beri gel oğlan beri gel.

Bitlis’ te Beş Minare Türküsünün sözleri:

Bitlis’te Beş Minare Beri Gel Oğlan Beri Gel,
Yüreğim Dolu Yare Beri Gel Oğlan Beri Gel.
İsterem Yanen Gelem Beri Gel Oğlan Beri Gel,
Cebimde Yok On Pare Beri Gel Oğlan Beri Gel.

Tüfeğim Dolu Saçma Beri Gel Oğlan Beri Gel,
Kaçma Vururum Kaçma Beri Gel Oğlan Beri Gel.
Doksan Dokuz Yarem Var Beri Gel Oğlan Beri Gel,
Bir Yare De Sen Açma Beri Gel Oğlan Beri Gel.

bitlis 1

Türküyü dinlemek isteyenlere:

bitliste beş minare | izlesene.com

İzleyeceğimiz filme gelince;

Başrolünü Mahsun Kırmızıgül ve Mustafa Sandal’ın oynadığı ‘New York’ta Beş Minare’ ABD’ye kaçan Bitlisli bir cemaat liderinin hikâyesinin anlatıldığı bir film. Filmde Haluk Bilginer, Beren Saat, Ali Sürmeli, Yıldız Kenter, Hüseyin Avni Danyal, Zafer Ergin ve Eşref kolçak gibi ünlü oyuncular yer alıyor.
Mahsun Kırmızıgül bu film ile hem oyunculuk hem de yönetmenlikteki ustalığını sergilemiş.

Filmi izlemek için tıklayınız.

26 Ağustos 2011

İhtimal

Print Friendly

Zahide

ihtimal1

Bugün de sizlerle zahidem türküsünün hikayesini paylaşmak istiyorum Etraf dostları. Türkünün hikayesini okurken diğer taraftan Neşet Ertaş’tan Zahidem’i dinlerken Zahideyi daha derinlerde hissedeceksiniz.

Halk arasında “Zahidem” adıyla ün yapan türkünün şairi Aşık Arap Mustafa, 1901 yılında Çiçekdağı’na bağlı Orta Hacı Ahmetli köyünde dünyaya gelmiştir. Babasını annesini çok küçük yaşlarda yitirdi. İlk önce bir akrabasının himayesinde, daha sonraları da onun bunun yanında büyüdü.

Arap Mustafa’nın babası düğünlerde, toplantılarda “Koca Oyunu” adı verilen oyunda “Arap” rölünü üstlenirdi. Bu nedenle Mustafa’ya da “Arap” lakabı takılmıştır. Kimsesiz kalan Arap Mustafa 10 yaşına gelince Yukarı Hacı Ahmetli köyünden Hacı Bürozadeler’den Mehmet’e çiftçi durdu. Zaman içinde çalışkan, babayiğit, giyimine özen gösteren yakışıklı bir delikanlı olan Arap Mustafa, Ağasının yeni yetişen Zahide’ye gönlünü kaptırdı. Fakir ve kimsesiz olduğundan bu sırrını bir türlü açığa vuramadı.

20’sinde askere giden Mustafa’nın aklı, deliler gibi sevdiği Zahide’de kalmıştı. Köydeki dostlarına mektuplar göndererek Zahide’den haber almaya çalışan Arap Mustafa, Zahide’nin başka biriyle evlendirildiğini ve düğünün’ün de bir hafta sonra olacağını duyunca üzüntüsünü aşağıda içli mısralara dökmüştür. Türküyü Neşet Ertaş plağa okuyup tanıtmıştır.

Zahide Kurbanım n’olacak Halim
Gene bir laf duydum kırıldı belim
Gelenden gidenden haber sorarım
Zahidem bu hafta oluyor gelin

Hezeli de deli gönül hezeli
Çiçekdağı döktü m’ola gazeli
Dolaştım alemi gurbet gezeli
Bulamadım Zahidem’den güzeli

Ay ile doğar da gün ile aşar,
Zahide’mi görenin tebdili şaşar
İyinin kaderi kötüye düşer,
Diken arasında kalmış gül gibi.

Zahide’m kurbanım kurtar bu dardan
Baban anlamadı bizim bu haldan
Kekiline sürmüş kokulu yağdan,
Derdin beni del’ediyor Zahide’m.

Ziyaret’ten çıktım Cender’in özü
Kum gibi kaynıyor Zahide’m gözü
Aslını sorarsan esalet yerden
Hacı Bürolardan Mehmet’in kızı.

Gurbet ellerinde esinim esir
Zahide’m kurbanım hep bende kusur
Eğer baban seni bana verirse
Nemize yetmiyor el kadar hasır.

Çiçekdağı’nda da hiç gitmez duman
Zahide’rn kurbanım hallarım yaman
Yapamadım şu babayın gönlünü
Fakir diye bana vermedi baban.

Anamdan doğalı çok çektim cefa,
Şu yalan dünyada sürmedim sefa,
Adımı namımı soran olursa,
Orta Hacı Ahmetli Arap Mustafa.

Arapoğlu Mustafa’nın kendisine Mecnun gibi aşık olduğundan etkilenen Zahide, Mustafa için şiirler söylemiştir. Bu şiirin üç kıtasını H. Vahit
Bulut, 1973 yılında Yukarı Hacı Ahmetli köyünden Zahide’nin yakın arkadaşı ve sırdaşı Fatik’ten derlemiştir. ( Baştaki iki kıta hariç)

Bu nasıl sevdaymış geldi başıma
Felek ağu kattı tatlı aşıma
Sevda çekenlere zor gelir gurbet
Gece gündüz elim kalkmaz işime.

Aşağıda sap kağnısı geliyo
Derdin beni elik elik eliyo
Kurbanlar olayım gara Mustafam
Babam beni yad ellere veriyo.

Arapoğlu derler gayeten atik
Gözleri kara da, kaşları çatık
Git nazlı y de bir haber getir
Bastığın yerlere kurbanım Fatik.

Ağlayarak yayığımı yayarım
Yarim gitti günlerini sayarım
Çıksa Büyüköz’e mendil sallasa
Islık çalsa ıslığını duyarım.

Coşkuna da deli gönül coşkuna
Aşkından Zahide döndü şaşkına
Sensiz edemiyom nazlı civanım
N’olur bir yol görün Allah aşkına.

neşet ertaş-zahidem | izlesene.com

Print Friendly

ihtimal1

Genç kızlarımız evlilik yaşına gelince malum baba evinden bir kuş gibi uçarlar. Yapılan kına gecelerinde gelini ağlatmak için bu türkü içli içli söylenir. Hikâye de Zeynep çok ağladığından mıdır? Gelinler türkü söylenirken hep ağlarmış; ama günümüzde hikâye bilinmediğinden belki de gelinler artık pek ağlamıyor. İşte o türkünün hikâyesi:

Çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır. On altıya yeni bastığında Zeynep’i köylerindeki bir düğünde yabancı köylerden gelen Ali isimli bir genç görür. Ali Zeynep’i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir. Zeynep’i Ali’ye verirler. Kısa bir zaman sonra düğünleri olur. Ali, Zeynep’i alıp aşırı köyüne götürür.
Zeynep’in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker. Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep, anasını babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez. Bu özlem Zeynep’in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır. Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış.
Oysa kocası, Zeynep‘in bu özlemine pek aldırış etmez. Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar. Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep’i yataklara düşürür.
Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep’in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler. Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep’in kocası da anasına babasına haber vermeye gider. Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşamüstü Zeynep’in anası babası köye gelirler, Zeynep’i yatakta bulurlar. Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır. Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar. Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp gözyaşı dökerler. Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır.
Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır. Bir daha onmaz, sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için gözyaşı döker. İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur.

Türkünün sözleri:

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

Babamın bir atı olsa binse de gelse
Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
Kardeşlerim yolları bilse de gelse

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

Kaynak:
Türk Halk Müziği ve Oyunları
Sayfa: 164
Cilt: 1 Sayı: 4 Yıl: 1 – 1982

zara & funda arar – yüksek yüksek tepelere | izlesene.com

İhtimal

Print Friendly

Suzan Suzi

ihtimal1

Suzan Suzi türküsünü bilirsiniz değil mi? Etraf dostları ne güzel bir türküdür. Severek dinlediğim Suzan Suzi türküsünün hikâyesini sizlerle paylaşmak istedim.
Yavuz Bingöl’den dinlemek de ayrı güzel oluyor. Keyifli dinlemeler…

Diyarbakır’ın güneybatısında, Dicle Nehri kenarında, Kırklardağı vardır. Bu Kırklardağı’nın arkasında Kırklar Ziyareti vardır. Çocuğu olmayanlar, buraya gelip dilek dilerler.

Bir Süryani zengin ailenin de hiç çocukları olmuyormuş. Kadın, Kırklar Ziyareti’ne gelip dilek dilemiş, adak adamış. Bir kızı doğmuş. Adını Suzi (Suzan) koymuşlar. Her yıl doğum gününde, annesi onu süsler, giydirir ve Kırklar’a götürerek, bir kurban kestirirmiş. Suzan böylesine bin nazlarla büyüyüp, güzel bir genç kız olmuş. Müslüman komşularının oğlu Adil’le, birbirlerine âşık olmuşlar. Yine bir doğum yıl dönümünde, annesi Suzi’yi, hizmetçilerle beraber kurbanını kesmek üzere, Kırklar Ziyareti’ne göndermiş. Arkalarından habersizce Adil de gelmiş. Hizmetçilerin kurban kesme telaşından yararlanan Suzi, Adil’le beraber, dağın arkasına dolanmışlar ve orada sevişmişler. Kırklar Ziyareti, bu beraberliği bağışlamamış ve ziyaret Suzi’yi çarpmış. Kız On Gözlü Köprü’nün orada, Dicle’de boğularak ölmüş. Suzi’nin ölümünden sonra, Adil de aklını yitirmiş.

22 Ağustos 2011

İhtimal

yavuz bingöl suzan suzi | izlesene.com

Print Friendly

Ezo Gelin

Mahbup-etraf.info

Asıl adı “Zöhre” olan Ezo Gelin, 1909′da Oğuzeli ilçesinin Uruş köyünde doğdu. Babası, Bozgeyikli oymağından Emir Dede, anası Elif’tir. Nüfus kaydında halen bekar görünen Ezo’nun, üçü erkek, üçü kız, altı kardeşi daha vardır.

Ezo, erken gençliğinden itibaren, güzelliğiyle dikkatleri üstünde topluyordu. O kadar ki; düğünlerde gözler, gelinden çok onun üzerinde gezinirdi. Ezo’yu, birçok zenginin yanısıra, (o zamanki) Halep (ilimiz)in Carablus ilçesinin Kozbaş köyünde oturan teyz’oğlu Memey (Mehmet) istiyordu. Takdirde yazılan tedbirde bozulmazmış; Ezo’nun ilk evliliği ne bu ağalardan biriyle oldu, ne de teyz’oğluyla…

Anlatanlar, Ezo’nun güzelliğini nereye koyacaklarını bilemiyorlar. Öykümüze geçmeden, Ezo’nun güzelliği üstüne dillerde dolaşanları özetlemeye çalışalım:

-Öylesine güzelmiş ki Ezo; görenler, iki yanağına birer elma oturtulmuş sanırlarmış.
-Öyle güzelmiş ki Ezo, bakanlar bakmaya doyamazlarmış.
-Öyle güzelmiş ki, bir yaz günü kapısını çalıp bir kap ayran isteyen gurbetçi bir çerçi, Ezo’nun güzelliği karşısında şaşalayıp, Ezo’nun uzattığı ayran tasını yere düşürüp kırmış.
-Öyle güzelmiş ki Ezo; gülümseyerek bakmasıyla, düşmanları barıştırırmış,
-Öylesine güzelmiş ki Ezo; olursa o kadar olurmuş…

Ezo’nun güzelliği söyleyen dillere söylence (efsane) olurken, Barak ovasında bir genç adamın adı dillerde dolaşır olmuştu. Bu, komşu Beledin köyünden, “Şitto” Hanefi Açıkgöz’dü. Şitto’nun bağlaması, akarsulara “Siz şırıldamayın, ben şırıldayım”; sesi de bülbüllere, “Siz şakımayın, ben şakıyayım” diyen cinstendi. Tekmil Barak ovasında düğünler kambersiz oluyordu da, Şitto Hanefi’siz olmuyordu. O sıralar Hanefi 30; ay’a “Sen doğma ben doğayım” diyen güzeller güzeli Ezo da 20 yaşlarındaydı.

Gün o idi ki; Uruş köyünde Hacı Mamuş’un düğünü vardı. Düğüne Zöhre (Ezo) de, Şitto da çağrılıydılar elbet. Düğünde tüm gözler gelini de güveyiyi de unutup, Ezo ile Şitto’yu izledi. Şitto, Ezo’ya gönlünü kaptırdı. Şitto Hanefi’nin gönlüyle kafası aynı telden çalıyordu. Bu nedenle, Ezo’ya dünür yolladı.
Hanefi, ala ala “Düşünelim”cevabı aldı.

Araya acımasız zaman girdi. Bu ara Şitto, kendi köyü Beledinden Mehmet Örtürk’le, yörenin töresi olan “Değişik” uygulamaya karar verdi. (Bu töreye göre, bir erkek,hısımlarından bir kızı bir arkadaşına verir, arkadaşının hısımı bir kızı alır. Böylece iki tarafta çevrede “Kalın” diye anılan başlıktan kurtulmuş olur.) Şitto halası Hazik’i (Hatice’yi) Mehmet’e verecek; buna karşılık, Mehmed’in kızkardeşi Selvi’yi alacaktı. Araya girenler girdi; bu “Değişik” gerçekleşemedi. Öyle ki; Şitto Hanefi, eş-dostla acı-yüz (yani onların yüzüne bakamaz) oldu.

Derler ya; “İnsan sarayda olmamalı. Saray insanda olmalı…” Şitto’nun doğru dürüst evi bile yoktu ama, yüreğinde Ezo geziniyordu. Eşin dostun araya girmesiyle, Ezo Şitto’ya çatıldı. “Ele gelin gelir, bize kalın gelir” demişler. Bu evlenmede Şitto’ya kalın (başlık) da gelmeyecekti. Çünkü, Şitto Ezo’yu almasına karşılık, Ezo’nun ağabeyi Zeynel’e halası Hazik’i verecekti. Alan razı, veren razı….

Güzün ortanca ayında iki düğün birden kuruldu. Şitto’yla Ezo’nun düğünü Beledin köyünde; Zeynel’le Hazik’in düğünü Uruş’ta kuruldu. Zurna öttü davul vuruldu… Alındı, verildi; iki köyde, gerdeğe girildi. Sen sağ ben selamet. Bu demektir ki iki köy de iki mutlu yuva kuruldu.

Şitto ile Ezo, sizlere layık bir mutlu yaşamı sürdürüyordu. Ağızlarının tadı yerindeydi yani. Gel gelelim, mutlulukları göze geldi.

Daha doğrusu aralarına arabozucular girdi. Yemediler – içmediler, dedikodu yaptılar. Atalarımız “Söz taşıma, taş taşı” demiş ama, bazı kendini bilmezler söz taşıdılar. Hatta kendileri söz uydurup getirdiler, götürdüler…

Bir harman sonu evlenmişlerdi; ikinci harman sonuna dek birlikte yaşayamadı Şitto ile Ezo, Şitto öykülerini bir cümlede özetler. “Kötü talih geç buldum; tez yitirdim…”

Şitto,Ezo’yu boşayınca “Değişik” töresince halası,Hazik de geri döndü. Şitto Hanefi,bu acı ayrılışı da yarısının ağzından şöyle anlatır; “Bizim böyle olmamız dostlarımızı acındırıyor,düşmanlarımızı sevindiriyordu.”

Efsanesel güzel Ezo, Şitto Hanefi (Açıkgöz) den ayrıldıktan sonra altı yıl dul kaldı. Yörenin ağızbirliği etmişcesine anlattıklarına göre Ezo, bu süre içinde daha bir serpildi, daha bir güzelleşti. Öyle ki; görenin gözü kalırdı. Nasıl anlatmalı; O bir ışıktı da, tüm erkekler, onun çevresinde pervane kesilmişlerdi.

Genç-yaşlı, zengin-fakir, nice talibi çıktı Ezo’nun. Her talibi, tek tüy isteyen Hz. Süleyman’ın önünde tüm tüylerini döküverdiği söylenen yarasa örneği, neyi var neyi yoksa önüne seriyorlardı Ezo’nun. Ezo, tam altı yıl, evlenme önerilerini geri çevirdi.

Sonunda, ailesinin de ısrarı üzerine, kendisine genç kızlığından beri talip olan Teyz’oğlu Memeyle evlenmeye yanaştı. Türkmen oymağından olan Memey Suriye’nin, Carablus ilçesinin Türkiye sınırına yakın Kozbaş köyünde oturuyordu.

Ezo 1936 yılının güzünde, Uruş’tan Kozbaş’a gelin gitti. Bu evliliği de değişik töresine göre olmuş; onu alan Memey, bacısı Selvi’yi, Ezo’nun ağabeyi Zeynel Bozgedik’e vermişti.

Ezo’yla Meme’yin iki kızları oldu. İlki, fazla yaşamadan öldü. “Celile” adlı ikinci kızları halen sağdır ve Suriye’de yaşamaktadır.

Ezo’nun, ikinci kocasıyla geçimi yerindeydi. Ne var ki; “Gurbet” denilen bir ateş yüreğini yakıyordu da. Türk köylüsü “Çalının ardı gurbet” der. Ezo da, Kozbaş’tan Türkiye’yi, Uruş’u görüyordu. Hatta ara sıra doğduğu köye gidip geliyordu ama, bunlar özlemini azaltmıyor, pekiştiriyor, dayanılmaz hale getiriyordu. Yakınları onun “Vara öleyim, tek yurdumda kalaydım” dediğini anlatırlar.

Ezo bir de “Göreceksiniz, gurbetlik beni öldürecek” der ve öldüğünde, hiç olmazsa Türkiye’yi; Uruş köyünü görecek bir yere gömülmesini dilerdi.

Dediği de oldu. Suriye’ye gidişinin yirminci yılında, 1956 güzünde Ezo yatağa düştü. Hastalığının ince hastalık (verem) olduğunu, herkes gibi kendisi de biliyordu. Ezo, kızı Celile’yi yatağının başından ayırmak istemiyordu. Ecelle kavil gününün gelip çattığını anlıyor, tek avuntuyu güzel kızı Celile’de buluyordu.

Ve Ezo Gelin, güz yağmurlarının düştüğü bir cuma, yatsı vakti son soluğunu soludu.

Eşi ve yakınları, vasiyetini dikkate alarak, onu; arasıra tepesine çıkıp yaşlı gözlerle Türkiye’yi seyrettiği Bozhöyük’ün en yüksek noktasına gömdüler.

Mezarı oradadır şimdi… O kum ülkesinde.

Mahbup

arif sag ezo gelin | izlesene.com

Print Friendly

Helin

ihtimal1

Çok severek dinlediğim türkünün hikâyesini sizlerle paylaşmak istedim. Umarım Sibel Can ve Yusuf Hayaloğlu’nun güzel sesinden dinleyince sizlerde seversiniz.

“Uzun kuzguni saçları beline değerken, ceylan gözleri hayatın türkülerinin notalarıyla yaşama göz kırparken, aynalarda güzelliğini seyrediyordu uzun uzun Helin kız… O dağ rüzgarlarının serinlettiği yaylalardan koca kentin ortasına düşmüş bir kürt kızıydı…

Baba ve ağabeyin egemenliğini alabildiğine yürüttüğü ev içlerinde onun özenle kurduğu düşleri odalarda çoktan saltanatını sürdürüyordu… Alt kat komşuları Mehmet ağabeyin ayak sesleri duyulmaya görsün bir kez merdivenlerde. Helin kızın süpürgesi mutlak düşerdi bahçeye… Bir koşu merdivenlerdeki karşılaşama, siyah gözlerinde mahcup bir gülümseme, ama Mehmet ağabey sekiz yaşlık bir fazlalığın verdiği özgürlükle, başını okşardı öylesine “Merhaba Helin, ne o kız, nereye bu koşu böyle” dediğinde Helin kız, gül kızarması yanakları, göz altlarına indirdiği kirpikleriyle, usulca yanıtlardı Mehmet ağabeyini “süpürgem düştü de bahçeye…”

Saçlarına güller taktı Helin, aynalarda süslendi aylarca Mehmet ağabeyi için. Onu görsün diye herkesten saklayarak aşkını. Sonra tıpkı Türkan Şoray filmlerinde olduğu gibi bitti sonu, tıpkı o yılların Filiz Akın’lı filmlerindeki gibi… Evleniverdi Mehmet ağabeyi Helinin…Karalar bağladı, yas tuttu. Baba ve ağabeyin soluğunun bir kabus gibi çöktüğü evinde ağlayamadı bile Helin… Günlerce acılı türkülerle tütsüledi yüreğini, yaktığı ağıtlar annesini de ağlattı… Ama yaşadı acısını Helin, bir gelinciğin yaprak dökmesi gibi…

Baba dedi ki “bu kız on yedisine geldi evlendirelim” O günün Ankarası’nda önemli bir bürokratın yakışıklı oğlundan daha iyi bir kısmet can sağlığı. Bir aşk rüyası kadar güzeldi gelinliğinin içinde Helin… İncecik beli, fidan boyu, beyaz gelinliğinin üstünde uçuşan simsiyah saçarlıyla bir hayal gibi girdi düğün salonun içinden çıkıp yeni evine…

İlk gece damat salondaki masanın başına oturmuştur.. Masa da bir mum yanmaktadır.. Mumun altında bir fotoğraf… Gelini kolundan tutup fotoğrafın önüne çeker ”Bak der, bak işte bu benim sevdiğim, bu resme iyi bak”… Ve Helin kız ürkek bir ceylan gibi masaya fotoğrafın üstüne eğilir, dikkatlice bakar.. Eli yanağında yakışıklı bir delikanlıdır resimdeki… Ve tokatlar dolu taneleri gibi vurur yeni gelinin yüzüne… İlk gece, darmadağınık bir gelin… Artık ceylan gözlerinden sicim gibi yaşlar akmaktadır. Yanaklarının acısına bastırır ellerini ve gökyüzünün mavisine fısıldar, der ki” Mehmet ağabey nerdesin…”

Bundan böyle Helin’in yaşamı şöyle sürer, sabahtan itibaren kitlendiği banyodan, eve dönen damat beyin kilidi açmasıyla çıkar… Ve Helin tutsak olduğu o banyoda tek eylemini koyar hayata ilişkin. Sabahtan akşama dek ellerini yıkar durmadan.. Yine de arınamayacağı kadar kirli hisseder kendini. Arada bir gelen annesinden yalnızca kilolarca sabun ister… Artık otuz sekiz kiloya düşmüştür. Ve damadın “Bunları anlatırsan seni öldürürüm” tehdidiyle hep susar Helin kız. Ve bir süre sonra erimiş, akmış, her şeyden iğrenen bir genç kız olarak akıl hastanesine annesinin kollarında yarı baygın götürülür. Hayır ona gösterilen yatağa yatamaz, on sekiz gün insan uyuyamazmış meğer. O da uyumaz… Gece olunca yatağında olduğunu düşündüğü mikroplara ilişmemek için… Yerde bir gazete kağıdının üstünde oturur gecelerce. Ve bir gece der ki “O gece bir ışık indi yatağımın üstüne, Mehmet ağabeyin yüzü belirdi, hadi Helin git o yatağa yat” dedi… Ve on sekiz günlük uykusuzlukla uzanır yatağına ve yaşamının en uzun uykusuna yürür…

Ama Helin eğlencelidir de… Yaş on sekiz, gençlik zorluyor olmazları bir yandan… Helin hastanede, hasta arkadaşlarını etrafına toplar onların ortalarına oturur, yanık sesiyle türküler söyler “karşıdan geliyor bir çift araba… Yıkıldı hanemiz yine kaldık haraba… Annen seni vermiş bir dil bilmez araba… Gelemez miydin, gelemez miydin… Ben de seni sevdim diyemez miydin…” Konseri bittiğinde bütün hastalar alkışlar bu güzel sevimli arkadaşlarını…

Artık iyileşmeye başlayan genç kız, bir gece odasını havalandırmak ister. İki arkadaşlardır. Sandalyeye çıkar, duvarın yukarısındaki pencereyi açmak için… Ancak sandalye devrilir… Çıkan ses çok gürültülüdür… Birden beyaz gömlekli üç intörn odaya dalarlar… Pencereden kaçmaya çalıştığını zannettikleri Helin’i yatırı ve elektrik kablolarına sararlar… Şok’tur bu işlemin adı… Helin bu ağır tedaviden çok sonra kendine gelir…

Hayata yeniden küser… Kimselerle konuşmaz… Ama bir şey yapacaktır genç kız… Hayatının ilk şiirini işte o günlerde orada yazacaktır ve iki şeye söz verir Helin yıllar sonra eğer bir oğlum olursa adını Mehmet koyacağım der. (Yıllar sonra bu dediğini yapacak ve tek oğlunun adını Mehmet koyacaktır). Ve bir gün bir şiirime şu dizeyle başlayacağım der… Ve ilk şiiri şu dizelerle başlar… Sislerin ardında Mehmet ağabey, ceylan gözlerinden yaşlar süzülürken; “Seni sevmek hep aklımda kaldı”…

İhtimal

yusuf hayaloğlu & sibel can -helin | izlesene.com

Print Friendly

pas_bob

Seni saklayan anılara kızdım bu akşam. Hüzün başucumda çöreklenmiş beni ağlatmaya niyetli bu gece. Her kapımı çaldığında yüzüne kapatışımın hesabını soruyor bana. Ağlatıp benden ömürlük intikamını almak için bileyliyor bıçaklarını. Kendi acısını yüreğime konuşlandırmaya and içmiş gibi bakıyor bana.
Sen, tüm bunlardan habersiz, belki de yudumladığın rakının deminde, yeni bir pencere açıyorsun kendine. Ben hala geçmiş ve geleceği ayırmaya çalışıyorum güçsüz ellerimle.
Hüzün, ağladığımı görüp sevinmesin diye de, saklıyorum gözyaşlarımı. Senden, ondan ve herkesten gizleniyorum. Bulunmak işime gelmiyor bu kavgaların içinde.
Canımı dişime taktım ve senden kurtulmaya çalışıyorum. Anıların elleri arasında sıkışan ruhumu arşa çıkarmanın yollarını arıyorum. “Git!” diye çığlıklarımı savuruyorum ıssız gökyüzüne. İki duble rakının son yudumunda bir ses duyar gibi oluyorsun ve kalkıyorsun geleceğe doğru çevirdiğin sandalyenden. “ Gitmeye hazırlanır gibi bir halin var.”
Eskiden olsa sana “gitme” derdim. Bir an bakınıyorsun etrafına. Nerede olduğunu mu anlamadın.?
Bensizlik şehrinde çekiyorsun küreklerini. Bensizlik dolu havayı çekiyorsun ciğerlerine. Belki sigaranın son dumanını çekerken, üzerinde kalan kokumu almaya çalışıyorsun. “Hala ben gibi kokuyor mu yastığın?”
Görmüyorum seni, biliyorum. Avuç içimdeki çizgileri ezberler gibi okuyorum ruhunu, aklını. Bunları hatırlıyorsun, kızarıyor yüzün.
Bana ihanet ettiğin kara geceyi hatırlıyorsun. Rakı da nankördü değil mi? Başlamadan yaptığın anlaşmayı çiğnedi, sana ihanet etti.
Yeryüzüne düşen her taş artık benim hesabıma çalışırken, sana yaşamanın yasaklandığını söyleyen sokak afişlerini yapıştırıyorum sokak tabelalarına. Tüm şehir, anılardan sorduğum hesabın hecelerini ezberliyor. Güneş bile küskün artık senin gezdiğin kaldırımlara. Terk edilmişliğini anlamaya, bırakıyorum seni.
Sürekli hata yapacağın hesapları karalıyorsun defterine. Hayatın muhasebesinde hep zararlı çıkıyorsun. Adımların geri geri gidiyor. Ben senin aksine, bıraktığın yerden gidiyorum geleceğe doğru. Geçmişle boğuşmaların içinde nefes alamıyorsun.
Senin her hecede can verişin benim, ömrümü uzatıyor. Nefret öldürür diyenlere inat, uzatıyorum hayatı. Olabildiğince uzun, ve olabildiğince ufka doğru yükselen başım sevinçle dönüyor. Ellerimle dokunmadan öldürüyorum seni. Zaferimi kutluyorum, senin şerefine son kadehim…

Pas Bob

Print Friendly

pas_bob

Kayıp harfler var yaşadığım şehirde, mahallemde, sokağımda. Kaybolan bir çocuğun sitemi, ağıtları, kavuran ağrısı sıtma sıcaklığında sarıyor her yeri. Kayıp harfler var odamda, bir köşede duruyor biliyorum, belki üşüyor. Bulmalıyım onları, giydirmeliyim üstlerini, yedirmeliyim, içirmeliyim. Kayıp harfler dolaşıyor yüreğimde. Çıkın artık çıkın, nefessiz kaldım denizinizde…

Kayıplarımı arıyorum şimdi. Harflerimin peşine düştüm köşeleri dolanıyorum teker teker. Harflerle birlikte aslında kendimi de arıyorum. Bir köşede seni beklerken unutup kaybettiğim kendimi bulmaya çalışıyorum. Ellerimin boş kapanmasını hazmediyorum zaman akarken. Aslında, hiç tamamlanmıyor eksiklerim. Kayıp harflerim, hep kimsesiz kalıyor. Her seferinde bir başkasıyla el ele tutuşturup, sahile bırakıyorum onları. Şarap kadehlerini dolduruyorum, boş ellerine veriyorum. Yudumlarken birbirlerine sıkıca sarılsınlar istiyorum. Kaybolmak öyle yapışıyor ki üzerlerine, yine salınıyorlar ayrı caddelere.

Güzel rüzgar`ım ardından bakakalıyor öksüzce. Kimsesizliğini bir kere daha koyuyor önüne. Düşünüyor… Nice sevdalara şahitlik yaptığını, nice gözyaşlarını bağrına bastığını, insanların ve kelimelerin her yaşadıklarında ona koşmalarını izlediğini düşünüyor. Düşünüyor… Kimsesizliğini düşünüyor tüm bunlara rağmen.

Çakıl taşlarına kucağını açtığı günü hatırlıyor. Tuzlu ve iyot kokulu olmasına rağmen, onu sevdiklerini düşünüyor. Kendini “Acı” olarak düşünüyor. “Tarif etsem beni, ancak bu kelime anlatabilir” diye geçiriyor içinden. Kimsesizlik, yalnızlık, ıssızlık hepsi acıya gebe… Buna inanıyor.

Rüzgar da koşmaya başlıyor kaybolan kelimelerinin ardından koşmaya. Üşüyor, acıkıyor onlar gibi. Sığınmak istiyor bir sahile. Islak derisini kurulamak istiyor sanki kumlarla, ya da gözyaşlarına ortak arıyor sessizce. “Islanırken de, sesimi duyan olmamıştı” diyor. Tek başınalığı iyi biliyordu. Bunca zamandır, kendiyle paylaştı ya kimsesizliği. Kayboldu, kalabalıklar buldu onu ama hep kimsesizdi. Tıpkı kelimelerim gibi…

Sarıp sarmaladım rüzgarımı, kelimelerimi. Ellerini tuttum, ısıttım. Acıkmıştı, somunumu paylaştım. Gözlerinin rengi solmuştu, biraz benimkinden verdim. Kendimi aradığım köşeye koydum onları. Belki, kaybolan her şey buluşur o köşede. Belki kimsesiz kelimelerim yüreğimden akıp gider diye…

Pas Bob

Print Friendly

pas_bob

Neden tutukluyum, neden tutuklusunuz diye düşündünüz mü hiç? Neden hiç gülmelere erişemediğinizi sordunuz mu kendinize? Oyunların içinde, piyon oluşumuzu sorguladınız mı? Günahların neden peşimizi bırakmadığını ya da? İçimizde kopan fırtınaların dinmeyişinin tek sebebinin, sizin yüreğinizdeki depremlerin olduğunu kabul ettiniz mi? Yeryüzü yerine, siz kabuk değiştirdiniz mi? Neden sorularını hep son ana sakladığınızı ve neden o sondan durmadan kaçtığınızı irdelediniz mi? Ben cevabımı verdim desem…

Ben, işte o ben… Ben kaçtım her şeyden. Sağ yanımın sol yanıma yenik düştüğünü gördüğümde kaçtım. Ben de filizlenen ve bana ait olmayan bir canavarın varlığını öğrendiğimde başladım kaçmaya. Ateşe atlamak için yaşatamadım cesaretimi. Cesur olmaktan bıktım, her şeyi göğüslemekten sağlam kalan tek yanımla. Beni en çok acıtan denizden uzaklaştım, kokusunu uzaktan içime doldurarak. “Yeniden bir fidan dikmeye hazır mıyım?” diye baktım aynada kendime. Belki hazırım belki de değilim. Cevap veremediğim tek soru buydu, bu kadar hatıradan sonra. Acı…

“Yüreğimde kopan fırtınadan haberim yok. Ruhum rüzgâra vurmuş kendini. Günahlarımdan azat olmayı diliyorum. Rüzgârım bana değseydi eğer tarumar olacağımdan bihaber yaşıyorum. Gözlerimi ufka doğrulttum, gördüğüm kim? Sizler hala baktığınız her yerde kendinizi bulduğunuzu sanıyorsunuz…”

Böyle seslendim size bir zaman sonra. Cevabının suskunluk olacağını bile bile sordum. Söylenecek çok şey olduğunu söylerken, dilinin tutukluğuna güldüm kahkahalarla. Değişmişim ben de zaman gibi. Evet, zaman gibi, neden şaşırdın? Dünyanın zembereğini çeviren zaman, beni güzelleştirirken seni eskiten zaman. Yürek avcısıyım ben, avucuma alırım kalpleri ezip içerim kana kana. Her damlada biraz daha güzelleşirim aşkla.

Aşk, bana yakışır. Ya sana?

Başladığı yeri unutma aşkın. Bildiğimizi söylediğimiz her an biraz daha yabancılaştığımızı da unutma. Aşk, tanınmayan bir şehrin büyüsü. İlk önce kokusuyla ele geçirir yolcusunu, sonra gözlerine işler ilmek ilmek. Sonra, avını tuzağına düşüren kurt gibi pençesini daldırır yüreğine doğru göğsünü yararak. Ezip içer bir yudumda sevdayı.

Şarap gibi değildir aşk, içtikçe başını döndürür ama yavaşça öldürür. Tam keyif almaya başlarken, sıkar yüreğini. Aşk avcısının dişi…

Ben bir aşk avcısıyım. İçinde birbirinden deli bin bir fırtına. Ufacık bir rüzgâr tenime değse, tarumar olacak avım. Kaç benden yavru ceylan, gözlerinin saflığına sevdalıyım. Senden gidemeyişim bundan, bekleyişim de; sana doyamayacağımdan.

Rüzgârım esmeye başladı yine, dönüp arkamı gitmeliyim şimdi. Yüreklere acıkmışlığım var benim, yudum yudum içmeye susamışlığım var. Aşka mahkûm aşk avcısıyım, adımı böyle kazımış zaman toprağa…

Pas Bob

Print Friendly

pas_bob

Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu dogmadan ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar.

Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır. Birkaç ay sonra kadının çocuğu doğar. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak
zorundadır.

Günler geçer ve kadın bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır. Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. Gelinciği ve kanlı ağzını görür. Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı. Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulur.

Anne odaya yönelir ve odada beşiğin içindeki bebeğini ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.

Einstein’ in bir sözü vardır; “ İnsanlardaki önyargıyı parçalamak benim
atomu parçalamamdan çok daha zor.

Pas Bob

Print Friendly

Uzun İnce Bir Yol Gibi

pas_bob

Tren hep ağır aksak geçerdi oradan. Sebebini sorsan söylemezdi. Bir şeylerden mi korkardı, diktacı bir rejimin baskıları mı vardı üzerinde hiç bilinmezdi. Ama tren hep ağır aksak geçerdi oradan. Pek konuşmazdı tren. Bir kaç bin homurtu, gürültü, düdük sesi falan. Topallaya topallaya ve her gece geçerdi. Oralara pek gündüz treni de uğramazdı zaten.

Gidiyordu adam, gitmeyi kafasına koymuşlukla bir bekliyordu oradan hep ağır aksak geçen treni. Buharlıydı tren. Gözleri buharlıydı o yüzden. Pek konuşmazdı. Acı da çekmezdi sanırsam. Gazetede köşe yazarlığı yapmışlığı da olamazdı. Eninde sonunda trendi işte bu. Okuma yazması bu oyunda sayılmazdı. Gidiyordu adam, gitmek fiili bavulunun içinde konaklıyordu. Trene öykündü, Gözleri buharlandı, yüreği yadırgadı gidişini. Geride hiçbir şey bırakmadan gitmek pek mümkün olmuyordu hayatta. Gitmemeyi düşündü. Olmazdı. Bir kere ümitsizlik bulaşmıştı yaz-kış giydiği çizmelerinin üzerine. Gidiyordu adam, üzerinde ümitsizlik lekeli çizmeleri ve gitmek fiili dolu bavulu ile.

Geldi ağır aksak tren, durdu ümitsizlik lekeli çizmelerin önünde ince ince… Tren yolu da uzun ince… Veyselvari… Sayın kondüktöre uzattı biletini. Onun adının sayın kondüktör oluğunu hiç öğrenememişti, belirli bir konjonktüre icabet etmişliği yoktu. Bir perona girdi. İnançları karaciğerini tekmeliyordu. Bir şeyler olacaktı, olmalıydı! Her filmde, trene bindiğinde görürdü yalnız adam güzel kadını. Bir başka perona geçti sonra. Marşandiz duyulmuyordu. Yaşlıca bir adamla selamlaştı. Üç beş kişiden gözünü kaçırdı. Üç beş adım attı. Yalnız bir kadının karşısına oturdu. Bir kitap okuyordu kadın. Onüçüncü gece. Ne güzeldi. Demek ondan önce oniki gece daha vardı.

- İyi yolculuklar size, dedi.
- Size de.
- “Okumayı seviyorsunuz”, dedi adam. Der’di, hakkı vardı! Seviyora benziyordu kadın okumayı.
- “Okumak… Sevmek? Kafiyeli konuşuyorsunuz”, dedi kadın. “Şair misiniz yoksa?”
- Yok canım. Ben okuduğunuzu sormuştum sadece. Yani sormadım da teşebbüsüm o yönlüydü.
- Hem şairsiniz, hem de suyu yürütüyorsunuz saman altından.
- Bir şey yaptığım yok benim; taptığım sıfır. Şairliğim belki bir ama suculuğum sıfırın dahi altında. Az biraz, naçizane, sıfırın bir parmak üstünde tiyatrocuyum.
- Tiyatro? Nereden nereye atladınız böyle?
- Atlayan ben değilim ama siz isterseniz sonuna kadar atlamaya devam ederim. Hem siz Brecht sever misiniz?
- Bertolt Brecht?
- Tabii ya, Bertolt Brecht!
- Siz Shakespeare bilir misiniz?
- Bilmesine çok iyi bilirim ama şu “siz”lerden dolayı son derece rahatsızım. Resmi merci konuşmasını bıraksak da az biraz isim falan öğrensek olmaz mı?
- Adımı mı merak ettiniz?
- Yine “siz”li bir cümle! Bakın, ben bu konuda hassasım ve “siz”lerden son derece rahatsızım!
- Peki, tamam kızmayın. Adım… Adım… Unuttum doğrusu. Size “yok” desem kabul görür mü?
- Yok?
- Evet yok işte.
- Memnun oldum, ben de “yol”!
- Yol?
- Bu da uzun ince bir yol işte. Veyselvari…
- Anlıyorum…
- Ben de memnun oluyorum siz anladıkça. Merakım sonsuz yalnız! Kafanızda neler kurmaktasınız? (“siz”li cümleler mecburen ağzıma sakız!) Tren sizi nereye bırakacak? Burcunuz ne? Sigara içer misiniz? Bafra ya da Maltepe? Yoksa Amerikan sigaraları mı size yakın geliyor? Kolonyalı mendil ister misiniz, ya da sakız? Şeker, çiklet falan? Nerelisiniz? Hiç aşık oldunuz mu? Aşk hakkında ne düşünüyorsunuz? Gözlerinizin bu kadar güzel olmaya hakkı var mı? Ya saçlarınız… Boya mı, yoksa kendi saçınız mı? Vücut ölçüleriniz nelerdir? Ve vesaire vesaire…
- Konuşmanız akıcı; sanırım tiyatrocu olmalısınız. Ben de şairim tesadüfen!
- Neden tesadüf olsun ki? Her Amerikan filminde olur böyle şeyler. Yoksa siz, kürtvari yapımları mı tercih ederdiniz?
- Yerli sinemaya daha ilgiliyim.
(Tren, bu kez anti-ağıraksak yürüdü, Marşandiz gürültüsü duyurmadı adamın teklifini ilkin…)
- “Anlamadım, tekrarlar mısınız?” dedi kadın. Der’di; onun da de’meye hakkı vardı. “Herkes her istediğini söylemekte özgür” bir ortamdı.
- Ben aşkı tattırabilirim size izin verirseniz. Dileğim; kabak tadı vermemeniz.. Zira “siz”lerden son derece rahatsızım!
- Aşktan korkuyorum.
- Korkmayın. Heyecanlanın. “Heyecan nedir”i sormayacağınıza eminim! Eğer aksiyse, müsaade edin de sorumu geri alayım!
- Sanırım beklemeli biraz, birkaç saat, birkaç dakika, saniye, belki ay, belki yıl, belki hepsinin kesişimi bir başka zaman dilimi…

(Yöntem, şahıs, din, dil, ırk, yer, zaman fark etmezdi aşk için. Hiçbir yönlü akıl, deva olmazdı derdine. Vururdu, düşünmeden yarını ansızın. Hatta apansızın!)

Gün ağarıyordu ki gözler birbirini aradı. Şapkalı adam “son durak” makamından uzunca bir gazel okudu. Tuttu adam sıkıca kadının elini, “Benimle evlen”i mırıldandı hiç düşünmeden. Kadın emme basma tulumba şekilli onayladı kafasıyla bu güzel teklifi; gözlerinde ışık vardı. Adam, bir, “uzun zaman oldu ama aşk beni uzun ince bir yolda buldu” ıslığı çaldı, izlediği filmlere ithafen. Çizmeleri, kendiliğinden parladı; “siz”ler kalktı ifadelerden. Yerini “sen”li “ben”li söylemler aldı.

Güneş, bulutların ardına saklandı; rüzgârsa uzun ince bir yolda çaldı Aşık Veysel’in sazından “gündüz gece”!

Pas Bob

Print Friendly

Senaryo

Kardelenimorkidem

Gelin: abla evde kocam yok yalnızım yoluma yoldaş bana eş olur musun der
Görümce: şaşırır eş mi olayım
Gelin: yanlış anlama abla o manada demedim sen bana eşlik et konuşalım abla kardeş
Görümce: ha bak o zaman olur
Neyse efendim yola çıkarlar birlikte gelin görümce ikisi de genç kız gibi görünümdedirler
Yolda bir adama rastlar:
Adam: yolunuzu mu kaybettiniz kızlar
Gelin ve görümce: yok beyefendi sadece bakınıyorduk etrafa
Adam: niçin bakınıyorsunuz bir şey mi kaybettiniz ya da yolda paramı düşürdünüz ki
Gelin ve görümce: yok sadece biri avucumuza düşsün diye bakıyorduk keriz olarak sen düştün der
Ve yoluna devam eder evine gelir kocası sorar
Damat: bugün neler yaptın bakıyım
Gelin: ne yaptığımı nerden çıkardın
Damat: bugün bir adama rast geldin mi hiç
Gelin: evet rastladım ama tersledim
Damat: o benim arkadaşımdı seni denedim der

Senaryo: Kardelenimorkidem

Print Friendly

Şizofrenik Bir Tutku

pas_bob

Dudaklarım yetim bir şarkıyı mırıldanıyor bu sabah, savurgan bir edası var mahzunluğumun, intizarın bir başka tetikliyor intiharlarımı, mazlum tutkuların kölesi, solgun öfkelerin şahıyım bugün, hain hançerler hala sırtımda, kimsenin değil kendimin ahıyım bugün.

Sızısı bakışlarıma vuran günlerde müebbet acıları günübirlik sevdalara tercih ediyorum ve bu duygularla gidiyorum sensizliğimi ektiğim kahır bahçelerine.

Asık suratlara kin besliyorum yüzünün cemresi düşünce içime, nasıl da aydınlatırdın karanlığımı nasıl da içerlerdin sevimsiz bulutlara, ey! Ölüm kadar beyaz doğum kadar kara, hangi limana demirler vuslatın gemileri, nerede durgundur hasret yüklü dalgalar, nasıl da telef oldu görmüyor musun uğrunda harcadığım soylu kavgalar…

Sen olmasaydın ne kağıdı bilirdim ne de kalemi, yakından tanımazdım kem bakışlı elemi, eksik kaldım bak boynum bükük ardında, yokluğuna mahkumum çokluğumun yurdunda, ah! batamayan güneşim doğamayan sabahım, düşündükçe düşlerimi deliye dönüyorum ve susuyorum bütün çığlıklarımı kalbimi kabrine gömüyorum…

Hala sen kokuyor bıraktığın sokaklar, sensiz adımlayamıyorum yolları, nereye baksam gözlerin nereyi tutsam ellerin, dalı kırılan bir ağaç gibiyim, bu ağır sevdayı taşıyamıyorum, göçüyorum ruhumdan bilinmezlere, arta kalanlarımla yaşayamıyorum…

Sensizliğimin sessizliğinde sonsuzluğumu bekliyorum, arsız isyanlarımı bastırıp, sabrıma sabır ekliyorum, ölenle ölünmez saçmalığını her gece ölerek çürütüyorum, damarlarımda kan yerine anılarımı yürütüyorum, beni çağırıyorsun bir de yanına ben’liğimi götürmedin mi zaten sana sen’liğimi gönderiyorum…

Bir başlasam diyorum bitiyorsun, beni olmazlara itiyorsun, bir yandan meşki koparıyorsun bağrımdan bir yandan aşk’ı bağlıyorsun kimsesizliğime, sözlüğüme bir yalnızlık daha katıyorsun, kurşuna diziyorsun gelmelerimi gitmelerim ağır yaralıyken…

Sen ölünce yangın yangın tutuşmuştum, güldün ya erim erim sönüyorum, geçmişime sattım tüm geleceğimi ve bilesin kalbimi kabrine gömüyorum…

Pas Bob

Print Friendly

Rüzgâr

pas_bob

Dilimde hep aynı şarkı…

Penceremin perdesini havalandıran rüzgâr
denizleri köpük köpük dalgalandıran rüzgâr.
Gir içeri usul usul beni bu dertten kurtar.

Yabancısın buralara nerelerden geliyorsun
otur dinlen başucuma belli ki çok yorulmuşsun
bana esmeyi anlat, bana sevmeyi anlat…

Solgun yüzüme bir sonbahar günü çarpan yamanmış hikâyem… Bitmez tükenmez, satır arası hüzünden oluşma bir düş…
Elleri ceplerinde bir düşün hırpalanmış kalıntılarıyım… Düşsüzlüğümle acı yamıyorum altı harflik imlâma. Hayata biraz daha mutlu soluk eklemek için masallara ihtiyacım olduğuna inanıp çocukluğumun masalsı kelimelerine vuruyorum kendimi. “Bir varmış bir yokmuş…”diyor tozlu beynimde biriken eski kitaplar. Doğruluğunu kavrıyorum çocukluk masalımın. Bir vardım bir yoktum… Bir inadına var olmayı seçmiştim bir de her şeye rağmen yok olmayı…
Dilim kurudu zaman… Kelimelerim çöl çatlağı. Harflerim kuraklığıma yıkılan yas tanecikleri. Seraplardan bozma bir hayalin kâbusundayım. Susuzluğuma ek ölümüme susuyorum. Kefenlenmiş yazılar saklıyorum ceplerimde. Rüzgâr! İsmini kefenlenmiş yazılarımı uğurladığım musallaya düşürüyorum. Hem de kefenlenemeyecek kadar paramparça olmuşken bende.
İlk önce “RÜ” düştü cebimden. Ve sonra “Z”… ”GAR” ı kurtarmak için ölümlere sürdüm ömrümü. Sahibine yaşayan ceset hükmü kazandıran bir ben, seni kurtarmaya yetmedi Rüzgâr. İsmin düştü musallaya. Keskin sözcüklerim yetmedi ismini oradan kazımaya.
Kefensiz, ölümsüz ölümlerin kollarındasın Rüzgâr. Benim yaşamam için mi katlediyorsun ismini? Yapma Rüzgâr iki ceset bizi hayat yokuşlarından siler süpürür. İki ölü isim bizi mahlaslara gömdürür…
Rüzgâr! Susmanın en koyusunu denedim sana. Kelimelerimi içime büktüm. Sonra konuştum sayfalarca… Bitti dediğim anda düştü ismin paslanmış sesimin meskeni ağzıma…
Rüzgâr! Sonsuz acılarımı ezberimden geçirdim de düştün kalemime. Siluetlere dipnot düştüm çehreni. Hep bir muamma olman için, çalınmaman için, başka yüreklere başka dillere sığınmaman için kendimden bile sakladım seni.
Denklemler içine hapsettim seni Rüzgâr! Bilinmez sayıların sonsuzluğunda bulunmazsın. Açıklanmadıkça hep bir gizsin Rüzgâr…
Şimdi…
Kimse dokunmayacak adının kayıp anlamına. Kimse seni uzaklığıma yakılmış bir türkünün asi mısralarında aramayacak. Ben ölene dek yaşatacağım ismini. İsmini düşlerime bürüyüp göz bebeklerime süreceğim. Ömrümde, acımı en anlamlı kılan ismini sürgünlerde sıralayacağım Rüzgâr!
Biliyorsun ki yazıldıkça yıkık hayallere eş bir ses oluyorsun Rüzgâr. Her yarada acıyanın acıtan rolünü oynuyorsun. Oysa sen, bilinmekten uzak en mahfi düş… Oysa sen, sesinin yamaçlarına hüzün dolduran ve her harfiyle ömrümün mutluluklarını tüketen bir ölüş…
Rüzgâr! Tanımadık yüzlerin tanımadık satırlarına girme… Oralarda büyüme. Sen ki benim “en”lerimi doldurduğum uzun kelimelerimin tek faili… Başka kalemlerin boyunduruğuna gitme Rüzgâr, solup kalırsın satırlarda…
İsmini her kalemime doladığımda dilimin en parlak kelimelerini üfledim sana. Sen bilmeden ne çok sen yazdım ne çok sen biledim hayatıma. Ne çok, senli ağlamalara vurdum gözlerimi. Kirpiklerimi kaç kez sen diye kapattım. Adını sayıkladım kâbusa dolanmış rüyalarımda. Adını düştüm siyaha dolanmış anılarıma. Fakat biz senli “an”lardan bile uzaktık Rüzgâr.
Defalarca dilinmiş bir saatten bir salise bile düşmedi payımıza. Bizliklerden geçmedi cümlelerimiz. Ben hep adımı unutup Yaren oldum satırlarda sense Rüzgârdın; ama sadece benim satırlarımda…
Bağlaçlarla bile bağlanamadık Rüzgâr…
Günün aksi vurmuyor yüzüme. Mat bir renkle dolduruyorum heybemi. Yaralı sanrılarıma tuz basıyorum. İmleçlerle kaydırıyorum hayatımı. Manidar birkaç sözcüğü beynimin esrarengiz yanlarında zabıtlara geçiriyorum. Yağız bir hüznün ellerinden tutuyorum sımsıkı, bırakmıyorum…
Geçmiş bir zamandan umut’larla dolu rüyalara sızıyorum Rüzgâr… Dumanlı bir güzergâhtan ilerliyorum ırak şehirlere. Şenden bir libas biçiyorum kendime. Karanlığa eş oluyorum.
Gidenlerin ardından süregelen yadigârlığım iç cebime sıkıştırılmış hayat hikâyemin en süslü yalnızlık terimi Rüzgâr…
Yoklukların içinde var olmaya çalışan yorgun yüreğim, ismini içine hapsettiğim efsanene son noktayı koyamıyor Rüzgâr. Bitmiyor, bit(e)miyorsun…
Ötesi ne Rüzgâr? Hadi dünü bildik, bugünü öğrendik, yarını tahmin ettik: ama ötesi ne? Ne zaman susulursun kalemimde? Daha kaç gün, kaç ay, kaç yıl katmalıyım acılarımın üstüne?
Ne gel demeye dilim varıyor Rüzgâr ne de sana “sus”ları denemeye. Yazılmışlığınla yaşıyorsun satır dünyamın içinde.
Kara kalemimden satırlarıma dökülen bir yazısın Rüzgâr. Satırlardan ötesi olmayan düşüm…
Hep öyle kalacaksın…
Ve ben yaşadıkça yazılacaksın Rüzgâr…

Pas Bob

Print Friendly

Bebeğin Bebeği

Hayrettin TAYLAN

Yüreğinin seven dallarından parça parça kopar sevgi yaprakları. Artık genç kız olmanın peşinden giden bir izin aynasındaydı Kayra. Küçük beldelerinin en güzel, en çalışkan kızıydı. İlköğretimi bitirmişti. Güzel puan alarak İstanbul’da bir Anadolu lisesi tercih etmişti. Anneannesinin yanına gelip yerleşti. Okulu çok yakındı. Güzel bir okul, İstanbul, güzel bir geleceğin salıncağında sallanıyordu.
- Sensizliğe yeni bir adres olmadan aşka karışan bir fiil çatısında özne olmak için bir gün tesadüfen evlerine yakın büyük alışveriş merkezinde Baha ile tanışmıştı.
- Dirençsiz kalırım, gözlerimden beni topla, ben büyümüş bir filizim ki aşk meyvesi benden hasat veriyor. İçindeki esen rüzgarın cümleleriyle üniversitede okuyan Baha’nın sıcak dünyasındaydı.
- Aşkları düşe kalka büyüyen bir çocuk gibi sevimli bir hal alıyordu. İlk aşkın yarattığı içsel devrimi anlamak için yeniden o anı yaşamak gerekiyor. Gün bölünür günlere, aşk bölünür aşka. Yeniden onun yollarına açılan pencereden baktı. Baha, Hukuk fakültesinde okuyan İstanbul’un haşarı gençlerinden biriydi. Kayra’nın minyon yüzü, canlı ve seven hali onu etkilemiş hoşlanmıştı. Kayra ise henüz aşkı bilecek kadar gönül penceresinden ışık olamamıştı. İlgi, sevgi, dersler, aileden uzak büyük bir kente kendisini anlayan sosyal bir gencin aşk pençelerinde öylesine kalmak. Özlemli bir sarmaşık gibi sarılarak günlerini gün ediyorlardı. Hayat muz kabuğu üstündeydi.
Arzuların gecesinde yıldızlar yoktur, şeytanın gözleri yıldız olur kendi hevesinde insanları tenden suya çeker.
- Her aşk titreşiminde birbirlerini andığı, her yutkunuşta bilinmez anlara kaçtığı bir gündü. Baha’nın anne-babası yurt dışı gezisine çıkmıştı. Baha, Kayra’yı evine davet etti. Kayra, anneannesinden arkadaşının doğum günü partisi var diyerek saatlerce yalvararak ikna etmişti anneannesini.
- Gece geceliğini giymiş en karanlık rengin gizemindeydi. Ay, o geceye şahit olmamak için bulutların arkasında gözlerini yummuştu. Bulutlar karardıkça kararıyordu. Yıldız el ele hep kayıplara doğru gidiyorlardı.
- Bu gecede bir şeyler var ki her şey derin ah’larla sarsılıyor.
- Kayra ile Baha ilk kez başa başa, müzik biraz sonraki günaha hazırlık melodisinde… Baha ile Kayra önce dans ettiler. Sonra Baha, kırmızı şaraptan biraz içtikten sonra, Kayra’nın sudan başka hiçbir şeyin dokunmadığı dudaklarına yapıştı.
- Kayra sarsıldı. Avunuşlarında yapayalnız kaldığı yıldızlardan yardım istedi. Ne oluyorun farkında bile değildi. Daha lise 1 ‘deydi. Gencecik bir kız aşk ona büyülü bir masalın yaşanma şekliydi. O da, masalın tatlı perisi. Öylesine kendini bırakmıştı Baha’nın kollarına. Baha yalnız ondan hoşlanmıştı. Bu devrin gençliğinin bütün özellerini üstünde toplayan bir refleksle geceyi azdırıyordu. Ve Gece kendi karanlığında şeytanın gözleri aydınlığında zevkin en umulan zirvesinde bitiyordu.

- Kayra kendine geldiğinde, yıldızlar şaşkın, ay hilal halinde şaşkın, neon ışıkları şaşkın. Lise1 ‘deki bir genç kızın en özel sınırı geçilmiş, hiç ummadığı zevk umanında zarlar kendi suyunda yırtılışını anıyordu.

Bir al gibi işlenmiş anın son anında ağlayıp banyoya koştu. Neydi yaşadığı, acı mı? Zevk mi? Gelecek kirlenmesi mi? Aşk mı? Sorularla aynanın karşısında kalakalıp ağladı. Artık bakire değilim.
-Ya annem öğrenirse sonum ne olacak? Neydi bu kirli masalın sonu neydi?

-Telveli özlemlerin gece karanlığında olan olmuştu. Bir sır olarak vicdanıyla aynı terazide yaşıyordu. Bir ay geçmiş gibiydi. Bir türlü özel günü olmuyordu. Şüpheler eritmişti. Her ders lavaboya koşuyordu. Bir haller olmuştu bu kıza. Gün geçtikçe çirkinlik kendi yüzünü göstermişti.
- Kayra o gece hamile kalmıştı. Daha lise 1.. Genç kızlığını kaybetmenin acısı dinmeden içsel bir atom bombası düştü. Geometri dersinden daha zor denklemlerin içinde.
- Sorular, sorular cevapsız kalan yaşamlar. Lisede aşk bir balon gibi, çok çabuk şişer, en hafif bir olayla patlar. Yeniden patlayan balondan baloncuklar yapılarak aşk bir nebze devam edilir; ancak bir gün gelir biter.

Artık alışmıştı acılarına. Bebeğine seslenerek ömrüne ömür olayım. Tam tersine içinde bu kötü giden kaderi yeneceği umudu vardı. Sürekli rehberlik biriminde ruhuna gıda arıyor. Bütün sınıf Kayra’nın bu denli değişmesi, içine kapanması, okulun en çalışkanıyken bir anda bütün derslerinin kötü olmasına anlam veremiyordu. Herkes üniversiteli aşkını duymuştu. Aşk, bu kadar insanın hayatındaki atom bombası mı ki der susarlardı.
- Bu gidişin gölgesinde gün geçtikçe eriyordu. Baha’yı aradı. Baha geldi. Gerçeği ona anlattı. Baha, duyar duymaz çantasını orda bırakıp geliyorum dedi. Gidiş, o gidiş bir daha gelmedi.
Kayra, Baha’nın evine gitti. Annesiyle konuştu. Baha eve gelmiyormuş haftalar geçmiş gelmemişti.
Baha’nın ailesi en son ona ulaştılar.
- Baha, anne ben bir hata yaptım şimdi ne olcak baba olmak kim, ben kim dedi.
- Ve annesi kafasındaki cinliği tek evladı Baha için yapmayı uygun gördü. Tren kazasında parçalanmış cesedi gördü, oğlunun kimliğini attı oraya. Bütün gazetelerin üçüncü sayfasında Baha’nın ölümü yazılıyordu. Kayra bunu duyunca bayıldı, hastaneye kaldırdılar. Bir hafta ölümle pençeleşti. İyileşmişti.

Göğsündeki kadın mevsimlerinde kar yağıyordu. Okuldan atılmak üzere, devamsızlıkları artmıştı.
- Güzel bir hayatın avuçlarımda kaybolan gençliği, umudu, hayata sarılışı, dahası ömrü yılanların deliğine sıkışmış zehir ile aşk arasında öylesine topallayarak devam ediyordu.
- Delifişek anların koynuna bilinçli ya da bilinçsiz sokulmuştu. Okuldan atılsa hayatı kararacak hamile, okuldan atılmış olarak beldesine, evine nasıl gidecek? Sorular ve gerçekler onun dünyasındaki bütün güzel günleri eritiyordu. Baha da yok… Babasız bir çocuğu doğuracak, üstelik kendisi daha çocukken.
Kendi labirentinde öylesine kaldı. Anneannesi her halinden şüphelenmişti. Kusmalar, sık sık lavaboya koşmalar.
- Bir gün bütün gerçeği anlatmıştı.
Anneannesi:- Günahın ve hatanın yaşı yoktur, yaşamak sana yakışıyor. Ve toparlan derslerine çalış, sen okulunu geçmeye çalış.

Gecelerin kınında kendini yiyen pırtık bir kurt gibi gün be gün eriyordu. Nihayet yaz gelmişti. Haziran sonlarıydı. Bebeğini doğurmuştu. Dünyada yalnız kendisi ve anneannesi biliyordu.
Minnacık bir bebişi vardı. Hangi yaşta olursan ol anne annedir.
- Her şeyi unutmuştu, bütün sıkıntıları bitmişti. Ah! Bir de gerçekler olmasa. Gün geçtikçe gerçekler onun peşini bırakmıyordu.

- Gönlünün dehlizlerinde kanayarak hayata akan bir halin yalın hali değildi. İsmin anne halini çekimliyordu. Bir oğlu olmuştu. Bütün saf duygularla, ilk aşkı, ilk hatası ,ölümden öte sevdiği aşkı Baha’nın eseridir diye onun ismini koymuştu.

- Kanayan yüreğini anlık huzurun mahzenlerinde sararak gerçeklere doğru yol alıyordu.

Bir bekleyişin buz mağarasında her şey aslına eriyordu. Lise2 ‘ye geçmişti. Bebeğine anneannesi bakıyordu. Babası kaza geçirmiş,t edavi için Londra’ya götürmüşlerdi. Buna çok sevinmişti. Gerçekleri saklamak için başka acı ona umut demekti.
Hoyrat zamanın bohçalarını toplamıştı kaderi. Lise2 ‘de kalmamak için direniyordu. Dil ve Anlatım yazılısı vardı. Derste kalırsa artık okulda kesin kalıyordu. O gün her şeyi bir yana bıraktı, odasına çekildi, ders çalışıyordu. Bir acı çığlık duydu. O sesle bebeğinin odasına gitti, ateşi yükselmiş, nefessiz kalmış gibiydi. Anneannesi, yanında ağlıyordu.
- Derse çalışamazsa okulda kalacak, bir yanda ateşi yükselen bebeği… Bebek ağlıyor, o ağlıyor, taşlar hatta acılar da ağlıyordu.
- Bebeğini aldı, sardı atladı bir taksiye direk hastaneye gitti.
- Acilde hüngür hüngür ağlıyordu. Herkes onun etrafında toplanmıştı. Bir de ne görsün yarın sınavı yapacak Dil ve Anlatım hocası ve eşi de orda.
Hocası Neşet Bey:- Ağlayan öğrencisini gördü, kendi bebeğini eşinin kucağına bıraktı. Önce kardeşi sandı. Konuştukça gerçeği öğrendi. Neşet Bey’in gözlerinden de yaşlar aktı. Acı gerçek onu da sarsmıştı. Bebeğin tedavisi bitti. Neşet Hoca, Kayra’yı arabasına aldı, evine bıraktı. Yolda sen bebeğini düşün yarınki sınavı boş ver, rapor aldık sana başka zaman yaparım.
Kayra aylardır ilk kez gülüyordu. Hocasının bu ilgisi, bu gerçeği aralarında kalması, artık sınavda kalma riski de ortadan kalkmıştı.
-Gül kıyımlarını dikenlerin kan renginde alan hayatın bayatlarında gün geçtikçe kendini buluyordu hayat. İsimsiz bir geleceğin son hüzünlü türküsü olmuştu hayatı. Bebeği büyüyordu. Babası yurt dışında, gerçeği öğrenme şansı yok .Dersleri de düzelmişti. Allah hiç kimseye kaldıramayacağı yükü vermez. Sandalı çürük bir aşk ömrünün kirli sularında adı konulamamış bir hevesin anlarında yenilmişti. Bilinçli ya da bilinçsiz bir hatanın baharında yakılmıştı geleceği. Onu hayata yeniden saran önce bebeği, sonra Edebiyat hocaları Neşet Hocaydı.

İmkansızın zincirlerini parçaladı, ruhunun sismik haritasında paramparça olan yüreğinde bir umut ışığı doğdu. Neşet Hocasının yardımıyla dershaneye gitti. Bebeği büyüyor, anneannesi onu büyütüyordu. Tek amacı doktor olmaktı. Bebeği ölümle pençeleştiğinde ona yardımcı olan güler yüzlü doktorların o sevgisi, bir de o gece Neşet Hoca’ya söz vermişti.
Hocam tıp fakültesini kazanıp iyiliğinizin karşılığını vereceğim. Bir ömür sizin tedavinizi ben yapacağım demişti.

Hayata ışıldayan güzel günlerin son gününde sınav sonuçları açıklanmıştı. Oğlu o gün yürümeyi öğrenmişti. Kucağına yürüyerek gelen oğlunun bu mutluluk sevinci yanında, bir de Tıp fakültesini kazanması onca yaşadığı acıyı unutmuştu.
- Yurt dışındaki babasını aradı.
- Babası kızım ben de artık yürüyorum, ben de iyiyim yakında geleceğim dedi.
- O sırada kucağındaki oğlu ağladı.
- Babası: Kim kızım o, ağlayan bebek.
Kayra, başladı ağlamaya, babacığım sen iyileş, bebekler büyür de ağlar da.

- Kayra: Sen yüreğim, sen derdim, sen geleceğim, sen ömrüm, sen imkansızlıkların ateşinde doğan yeni bir hayat duydun mu babacığım.
- Sen benim kadar acı yaşayan bir liseli kız duydun mu? Benim yaşadıklarımı acep hangi yürek taşı dayanırdı.
- Baba, sen artık bir dedesin. Kızın da doktor. Şimdi orda ister ağla, ister sevin.
- Babasının teli birden kapandı, bu gerçeğe hangi baba yüreği dayanırdı ki?
- Dede olmak ne güzel duygu ama işte amalarımın gözü kör…

- Gönlündeki gökkuşağının izdüşümleri onu yeni okulunda farklı kılmıştı. Beyaz önlük giymiş staj görüyordu özel bir hastanede.

- Suları kirleten aşk gecesine benzer bir geceydi. Acilde ilk günüydü.
Bir hasta geldi, bakılacak halde değildi, her yeri yara bere içinde. Hemen hocaları geldi, o da yanında ameliyathane aldılar. Yüzünü açtılar..

- Kayra oracıkta bayıldı. Lise1 ‘deki aşkı Baha’dan başkası değildi. Onu hamile bırakan, onca acıyı yaşatan. Gözyaşları onun akan kanına karıştı.
Gerçeğin çiylerle kaplı olduğu bu kış kıyamet gününde bu da neydi?
- Hani tren kazasında ölmüştü, hani yaşamıyordu. Bir de ne görsün Baha’nın şeytan annesi orda hüngür hüngür ağlıyor.
- Hala unutamadığı, yaşasa yine seveceği ilk aşkı ,onca acının faili yaşıyordu. Ve gerçekten bu sefer tren kazası yaşamıştı. Tinerciler cep telefonu almış trenden atmışlardı Baha’yı.
- Herkes bir gün kendi gerçeğinde ayna olarak taranacaktır.
Sevdiğinin eseridir diye Baha ismini koymuş, çocuğa her şeye inanmıştı.
Meğer ne kadar safmış, meğer hayatın saflığı kadar temizmiş. Meğer aşk yalnız onun gölgesiymiş.
Bütün bunlar oluyorken, bütün bu acıları yaşatan Baha’ orada can veriyordu. Bütün müdahalelere rağmen kurtulamadı.
- Kurtulan hayattı, gerçekti, umuttu, yaşanılan bir dersti. Kayra, uyandığında evinde, kucağında oğlunu gördü. Baha diyemedi. Baha, paha biçilmez bir acının aynası olarak göz önüne geldi. Mahkemeye gitti, oğlunun ismini Neşet Hoca’nın ismini vererek, yaşanmışın dersinde geçtiği için yeniden huzura akıyordu.

Hayrettin TAYLAN

Print Friendly

Kötü Şiirler_9

pas_bob

Kim dedi sana,

Pimi çoktan çekilmiş bu el bombasını hesapsızca avuçla.

Bak her yanın paramparça

Göçe hazırlanmalı artık, yorgun kervanların en ön sıralarında.

Bu yakıcı çöllerde serap görme hayalini zahir zamanlara bırakıp, kavrulan adımları saymalı, değerli hiçbir şey sırtlanılmamış hazine yanlarında.

Yandıkça bilmeli geçecek, bütün yorgunlukların izi iner inmez kaybolunca kumlarda bitecek, dudaklarım görevini unutacak kadar ilaçsız kalınca dinecek tüm sızılar.

Bakacağım ki vaat edilenlere benimde vurmuş yolum.

Varamam sandığım uzak seraplar gözlerimin önünü mesken bellemiş.

Mahşeri kavruluşların en basitinde yora yora ruhumu, öğreneceğim geri kaldığım derslerin ikmalde takılan yarımlıklarını. En temel derslerden zayıf almışım ben. Tenefüslerde oyalanırken kaçırmışım yaşam gereksinimleri en önemli yanlarını. Yakalanıp tek ayak üzerinde bekletilmem bundan.

Bakmayın öyle.

Bundan işte hep kara tahtalara sevdalanmam. Alışkınım tozlu tebeşir kokusuna ve kapı arkası çöp leşlerinin arkadaşlığına.

Eskiyen umutlarım serildi önünüze umarsızca.

İndirseniz ne olur ki gözlerinizi düşlerimden.

Utanıyorum işte

Papatyalarda şaşkın

Türküleri hiçbir dile yakıştıramadık ortak oluşlarda. Soldan saydım sıraları şaşırarak. Eksik bir işaretin izinsizce kaytarışı yola sermiş alfabeyi boylu boyunca.

Paçavra gazetelerle örtüyorum üstlerini kendi cinayetim cesetlerin. Vurdumduymazlar geçerken üzerini okuyorlar da, bir ucundan kaldırıp tanıdık mı diye bir bakış savurmuyorlar. Kimseye atmam suçu oysa. Ellerimle başlattığım suçlarımla kirletmem tertemiz adınızı.

Bu nasıl yara?

Ağlamanın da tadı kalmadı, bu hayat tuzlu yaşlarımdan bile iğrenmeyi öğretti bana. Karıştı kavramlar dişli çarkta. Ucuna takılmış savuruyorum kızıl saçlarımı deli rüzgarlara. İçime çekince erken yorulan nikotine yanmış ciğerlerim yanıyor. Kimse sonunda ayağa kalkmıyor bu oyunun bu defa. Perdeler sessizce kavuşurken birbiri ardına soğuk zemine yapışıyor dizlerim. Bu sızı çocukluktan aşikar bana. Ne uzun zaman olmuş diyorum, takılıp düştüğüm taşlar şimdi kocaman geliyor bana.

Bu acı başka.

Annem hala şaşkın bu deli hikayeden. Gülerken gözlerime gebe yaşların tezatlarından boyun büküyor. Secde yerine bıraktığı duaları sıyırıyor beni her yeni intiharımdan. Yakışmıyor kulağıma okunan ezana bu histeri yara.

Geceleri duvarlarıma çaldığım renkler mazgal grisi. Bu karanlıklarda iğreti duruyor papatyalar.

Dinmeyen yaşlar yakışmıyor adına.

Almayı unuttunuz eskilerinizi bavulumdan. Beceremedim biçmeyi arta kalanlardan yeni bir elbise, hiçbiri uymadı üzerime.

Son deliliği bu emin olun bitmeyen türkülerimin.Ben yüreğimde kalan kulak dolgunu nidalarınızı ninni diye dinlerim üzülmeyin.Her sabah yeniden gömüp gözlerimi şehrime, her gece tekrar dirilirim aynı dehlizlere.

Mevsimler gibi şaşırdı yolunu sözlerimin gerçekliği. Her adımım sicilimi bıraktı kaynar asfaltta. Takipleriniz değiştirmeyecek yolları yanılmayın.

Yine bana, yine oyunuma, yine kuyularıma çıkacak yolunuz.

Varılacak adresi süsleyemedim işte. Işıltılardan gözlerim yandı da, sizi de layık göremedim aynı kazaya.

Her rüzgarında şimdi İstanbul’un acıları kuşlarımın ağzına yem diye tembihliyorum. Biraz uzaklaşsa bu lodos içime oturan acıyı ısıtacağım biliyorum.

Ne yanına yapışsam ellerime sivri çiviler batıyor.

Ne yanına yapışsam yumruğum kadar dedikleri kalbim yanıyor.

Suçsuzum oysa

Deli kız türkü söylüyor…

Kötü Şiirler_1

Kötü Şiirler_2

Kaç Ölüm Var İçinde? ” Kötü Şiirler_3 ”

Kötü Şiirler_4

Kötü Şiirler_5

Kötü Şiirler_6

Şizofrenik Zamanlar ” Kötü Şiirler_7 “

Kötü Şiirler_8

Print Friendly

İlk Yanlış Adım

Hikmet Çocuk’un İlkleri

Hikmet Çocuk evden eşine zor rastlanır bir şaşkınlık içinde haykıra haykıra fırladı:

- Beybam osurdu… Beybam osurdu… Beybam osurdu…

İçerideki işini-gücünü bırakan ana, rüzgârlar gibi uzaklaşan oğlunun arkasından bağırmaya başladı:

- Hikmeeet… Oğluuum… Ayıptııır… Rezil-rüsvay etme bizi ele-güne karşııı…

Hikmet Çocuk bahçeye, bahçedeki meyve ağaçlarına, ağaçların dallarına-yapraklarına, dallarda ötüp duran kuşlara, otlar arasında cırlayan böceklere, tozlu-tozaklı sokağa, sokaktaki evlere, evlerin duvarlarına, Ermeni maşatlığına, Küpeli ‘den gelen yola, gördüğü-karşılaştığı herkese ve her şeye olayı duyura duyura Cumhuriyet Alanı ‘na doğru vurdu gitti, vurup koştu, uçtu:

- Beybam osurdu…

Alanda oyun oynamakta olan bir alay çocuk oyunu-moyunu bir anda bırakıp onunla birlikte koşmaya, turlar atmaya, uçmaya, bağrışmaya koyuldu. Lokomotifi ne yana giderse; o yana giden, ne yana kıvrılırsa; o yana kıvrılan, ne yana dönerse; o yana dönen, ne yana kayarsa; o yana kayan bir vagon katarını andıran çocuklar, öylece Hikmet Çocuk ‘un arkasından koşuyor, onu izliyor, ona atılıyor, ona saldırıyorlardı.

- Hikmet ‘in beybası osurmuş, koşuuun…

Hikmet Çocuk, arkasındaki çocuk alayıyla birlikte alçacık ve yıkık çevre duvarını aşarak Ermeni maşatlığına atladı. Sanki güçlü bir rüzgârda gökyüzüne dikilip o yana-bu yana kafa atan uçurtmalara dönmüştü ve ardındaki çocuklar da, onun uzun, renkli ve hareketli kuyruğu olmuşlardı. Uçurtmanın kellesi uçmaktan ve kafa atmaktan yorulup uçurtmasıyla birlikte maşatlığın kuru otları arasına düşünce, kuyruk da onun çevresine düşüp yerlere serilmek zorunda kalmıştı.

- Bu senin beybanın osurduğu essah mı?

- Ne zaman osurdu beyban?

- Peki, beyban saat kaçta osurdu?

- Ula valla yalan, beybanın osurduğu kuyruklu yalan.

Hikmet Çocuk, eşi-benzeri görülmemiş bir sevinç, eşi-benzeri görülmemiş bir şaşkınlık ve eşi-benzeri görülmemiş bir gurur içindeydi. Tadına doyamadığı bir şey yemişçesine habire dudaklarını yalıyor, habire çevresindekilere küçümseyen bakışlarla bakıyor, habire olayı anlatma konusunda nazlanıp sabırları habire sulara düşürüyordu. Olur ki; anlatmaktan cayar korkusuyla çocuklar onu kızdırabilecek her sözden, her davranıştan kaçınıyor ve anlatmasına elverişli havayı yaratabilmek amacıyla elden gelen özeni göstermeye çabalıyorlardı.

Ve kral, en sonunda lütfedip ayağa kalkarak beklenen konuşmasını yapma inceliğini gösterdi:

- Tanrı‘nın varlığına ve birliğine andlar içerim ki; Nacar marka saatimizin zili sekizi çaldığında, ben beybamla birlikte evden çıkmaya hazırlanmaktaydım. Beybam sol ayağını yerden kaldırıp merdivenin basamağına koydu. Kundurasının bağını bağlayıp ayağını yere indirdi. Sonra obir ayağını yerden kaldırıp basamağa attı. Ayakkabısının bağını bağlamak üzere öne doğru eğildi ve işte o anda da osurdu.

Andın inandırıcılığı olayın inanılmazlığının kanıtı gibiydi. Fakat her andın her inanılmazı inanılır yapmaya yetmediği de ortadaydı. Zira; anında çevreden tepkiler yükselmişti:

- Yalan…

- Hemi de guyruklu yalan…

- Ula oğlum, eyle yalan söyle ki; daş osursa, deve güle.

- Yalan ki, ne yalan…

- Sen nereden anladın yalan olduğunu?

- Eyle de bir anarım ki; hemi de şıp diye. Beybalar osurur mu lan?

- Senin Tanrı‘ ya inancın yok mu be? And içtim. Daha ne yapayım, inanasın diye? Resmen osurdu Beybam. Ben de tıpkı senin gibi; beybaların osurmadıklarını sanıyordum. Ama kesinlikle söylüyorum ki; osuruyorlar arkadaş.

- Ula oğlum, sen oni aha benim bu külahlıma anlat. Kanıtın nedir? Duydun mu sesini gulahlarınnan?

- Elbette duydum.

- Boşver, boşver. Ben beni bildim bileli, benim babam bir kere bile osurmadı. Beyban nerden osuracak?

- Öyle de bir osurdu ki, top gibi.

Hikmet Çocuk yerinden kalktı. İnanan-inanmayan arkadaşlarının arasından bir kral çalımıyla geçti ve maşatlığın arka duvarına doğru yürüdü. Kalanlar bir süre onun gidişini izlediler, sonra ipi kopan tespih taneleri gibi dağıldılar.

Hikmet Çocuk, yaşının küçüklüğünü bir yana bırakarak bildiğini sandığı şeyleri yeniden sorgulamaya başladı: Kaleden kaleye bir adımda atlayabileceğini sandığı beybası, yoksa atlayamaz, düşer, bacağını mı kırardı? Evrendeki her şeyi ıcığına-cıcığına kadar bildiğini sandığı beybası, yoksa bazı şeyleri bilmiyor muydu? Yoksa onun da bilmediği ve ileride de bilemeyeceği bazı şeyler mi vardı? Yırtıcı bir aslanı bir yana sıkıştırıp evire-çevire, sille-tokat dövüp haşat edebileceğini zannettiği beybası, yoksa aslanın tek bir gürlemesini ta uzaklardan duyup tabanlarını mı yağlardı?

Beybası Hikmet Çocuk ‘un gözünde bir şey değildi, her şeydi. Güçlüydü, becerikliydi, korkusuzdu, bilgiliydi, akıllıydı. İstese; bir dikiş iğnesinin deliğinden bile geçebilir, rüzgârla yarışıp onu yolda bırakabilir, parmağını yerden uzatıp gökteki aya değdirebilir, bir deveyi dişleriyle havaya kaldırıp başının üstünde bir-iki döndürdükten sonra fırlatıp atabilirdi. Beybası büyüktü, en büyüktü. Beybasından daha büyük olan sadece ve sadece Tanrı‘ydı. Beybası susamaz, acıkmaz, yorulmaz, uyuklamazdı. Acıktığı, susadığı, kendisini uyku tuttuğu için değil de, sadece gerekli gördüğü için beybasının yemek yediğinden, su içtiğinden, uyku uyuduğundan emindi. Bunların tümü zaman zaman aklından geçmişti ama beybasının osurabileceği, tuvalete gitmek zorunda kalabileceği o ana kadar aklının ucundan bile geçmemişti.

Olay ortadaydı: Ayağını merdiven basamağına koyup kundurasının bağını bağlamak için öne eğildiğinde beybası resmen ve resmen osurmuştu.

Hikmet Çocuk, tek bir osurukla temelinden sarsılıp yıkılan ve bir anda darmadağın olan kendi değer yargılarını yeniden gözden geçirmek zorundaydı. İşin ilginç yanı şuydu: Bu olay onu zerre kadar üzmemiş, üstelik de aklına-hayaline gelmeyecek bir ölçüde gururlandırmıştı. Zira bu, beybasının her konuda kendisinden hiç de farklı, hiç de üstün olmadığının kanıtıydı. Bu yüzdendir ki; beybaya hiçbir hususta erişilemezlik, en azından bir hususta erişilebilirlik anlamına gelmişti.

Ermeni maşatlığının arka duvarından ekilmemiş tarlalara atlarken özellikle zorlandı ve “Cız” diye osurdu. Sonra maşatlık duvarının çevresinden dolanıp oracıkta uzuneşek oynayan ylınayak-başıkabak çocukların arasına katıldı.

- Uzuneşek…

- Yorgan-döşşek…

- Saat kaç?…

- Beş…

- Bir, iki, üç, dört, beş…

Birini-ikisini değil, tüm oyunları oynadılar: Uzuneşek, Güvercin Taklası, Domino, Tütünüm Eğri, Saklambaç, Alman-İngiliz-Fransız, Körebe, Sobe, Çizgi, Beştaş, Cüz, Dama, Çelik-Çomak, Bezirganbaşı, İp Atlama, Birdirbir, İpçekmece, Köşe kapmaca, Karınca, Uzun atlama, Çömlek Patladı, Issı Hamam Kubbesi, Sıra Çekici, Tellikavak, Kız Taklası, Taş Sürme, Merdiven Basamağı, Düz Sekme, Mezara Gömme, Dul Avrad Taşlama, Mendilim Düştü, Eşim Eşim Seni Süren Kim, Leppik, Elsende, Elim Elim Epenek, Çimdik, El Üstünde Kimin Eli, Tekme, Fındık Atma, Bilye, Mile, Papel, Aşık, Sürmeçekme, Mandallama, Dirsek Dövüştürme, Bilek Güreşi, Cirit Atma, Cep Doldurma, Hırsız-Polis, Kız Kaçırma, Evcilik, Koltuğa Verme.

Gün bitmiş, bedenler eskimiş, güçler tükenmiş fakat oyunlar tükenmek bilmemişti. Oyun bedenin ve ruhun acılarla, sorunlarla, baskılarla, yokluklarla alay etmesiydi. Az biraz dışa kapanma, az biraz içe açılmaydı. Oyun zaman içinde zamansızlığı yaşamaktı. Oyun; gelecekteki rol yapma gereksiniminin haldeki araştırmasıydı. Hikmet Çocuk, oyunun bir hareketli uyku hali olduğunu düşünmekteydi.

Akla karanın birbirinden zor seçildiği vakitlerdi. İlçe, evleriyle, bahçeleriyle, sokaklarıyla, caddeleriyle, alanlarıyla, tarlaları ve çayırlarıyla karanlıklara gömülmeye hazırlanmaktaydı. Her şey ve herkes sabahleyin erkenden uyanabilmek için akşamleyin erken yatmak zorundaydı. Zira “Tanrı, gündüzü uğraşıp didinmek, geceyi de yatıp uyumak için yaratmış.” tı. Yakın evlerden sık sık uyarılar gelmekteydi:

- Ahmeeet…

- Mehmeeet…

- Mustafaaa…

- Receeep…

- Aliii…

- Abdurrahmaaan, gelsene artııık… Yerler mühürlendiii… Dar vakittiiir… Kapıyı kapatırsam sabaha kadar kalırsın oralardaaa…

Çocuklar, başına çullandıkları yemleri yerken, küçük bir tehlike yüzünden her biri bir yana kaçan serçeler gibi uçuştular.

Hikmet Çocuk eve, bir sıkışmanın en son deminde ulaşabildi. Malta taşı döşeli taşlıkta kimsecikler yoktu. Ortadaki sehpaya koyulmuş bakır şamdanda bir mum yanmakta, mumun kirli alevi o yana-bu yana dalgalanmakta, ışık duvarlarla tavanda gezinip durmaktaydı.

Tuvalet, taşlığa içerden eklenen üç duvarla yapılmıştı. Tahtaları zamanla aralanmış, kağşamış, tahtalarında yer yer budak delikleri oluşmuştu.

Hikmet Çocuk ‘un eğilecek, kunduralarının bağlarını çözebilecek, onları çıkarabilecek, takunyaları bulup giyebilecek ve ancak ondan sonra tuvalete adım atabilecek zamanı kalmamıştı. İlk oyundan bu yana birikmiş olan sidiği, körpe leyleği çoktan amaca uygun duruma getirmişti bile. Ne eğildi, ne kunduralarının bağlarını çözdü, ne onları çıkardı, ne takunyaları takındı, ne de tahta kapıyı açıp tuvalete girdi. Altına işememek için, görülmemiş bir ivedilikle yuvasından çıkardığı leyleği budak deliklerinden birinden içeriye soktu. Sokar sokmaz da attırmaya başladı. İşte o attırma anındaydı ki; beybasının öfkeli fakat şaşkın nağrası evi zorlu bir deprem gibi sarstı:

- Ulan hayduuut… Ben buradayııım… Tuvaletteyiiim… Dur ulaaan, üstüme attırıyorsuuun… Naimeee, koş durdur bu itiii, imdaaat…

Neye uğradığını bilemeyen Hikmet Çocuk, leyleği delikten çıkarır çıkarmaz, tertemiz taşlığı sidik içinde bıraktı ve can korkusuyla basamaklardan aşağı koşup karanlık kilere sığındı.

Yukarıdan açılıp kapanan kapıların gıcırtıları, koşuşan ayak pat-patları ve anayla babanın sesleri gelmekteydi:

- Aman Hüseyin Bey, ne bu saçlarının, yüzünün-gözünün, omuzlarının hali Tanrı aşkına? Ne oldu? Niçin bağırıyorsun? Neden imdatlar istiyorsun? Borular-morular mı patladı, sular içindesin?

Hikmet Çocuk beybasının kahkahalarla güldüğüne tüm yaşantısında daha ilk kez tanık olmaktaydı:

- Ne suyu kızım? Sidik, sidik. Senin bu Deli Dumrul üstüme işedi. Tuvaletteydim. Şamdanı içeri alamadığımdan, oğlan boş sanmış olmalı içeriyi. Neye uğradığımı anlayamadım. Tuvalete girmedi. Leyleği budak deliklerinden birinden soktu, sokmasıyla üstüme attırması da bir oldu. Budak deliğinden birdenbire bir leylek çıkabileceği aklıma mı gelirdi? Sonra kaçtı. Sanırım; şu anda da kilere işiyordur. Git getir şunu, acıkmıştır.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

İLKLER (Hikmet Çocuk’un İlkleri) isimli Öyküler’ inden > 149 -156/219

cocuk

Print Friendly

İlk Selam

Hikmet Çocuk’un İlkleri

Şebinkarahisar.

Geçmiş yıllarda Giresun ilçesinin iliyken, sonraları Giresun ilinin ilçesi haline getirilen bir yerleşim birimiydi.

Bu topraklarda bir zamanlar Azzi ‘ler yaşadıkları için Hitit ‘ler buraya “Azzi Ülkesi” adını vermişlerdi. İsa ‘dan önceki 13. yüzyılda aynı topraklar Müşki ‘lerin eline geçmişti. Frigya Krallığı ‘na bağlı olan Müşki Ulusu İsa ‘dan önceki 7. yüzyılda, Kimmer ‘lerler İskit ‘lerin akınları sonucu ortadan kaldırıldı. Yöreye yerleşmiş Milet ‘liler buralarda bazı ticaret kolonileri kurdular. Fakat toprakları, İsa ‘dan önceki 6. yüzyılda Pers ‘lerin, daha sonra da Makedonya Krallığı ‘nın egemenliği altına girmek zorunda kaldı. İsa ‘dan önceki 3. yüzyılda burayı, Pontos Krallığı ele geçirdi. Bu krallığın egemenliği İsa ‘dan önceki 1. yüzyılda sona erdi ve yerini Roma İmparatorluğu ‘nun emrine bıraktı. Bizans döneminde İstanbul yani o çaplardaki adıyla Konstantinapolis Latin ‘lerce ele geçirilince Trabzon ‘a kaçan Kommenos Hanedanı burada yeni bir devlet kurdu.  Zaman içinde Cenevizli ‘lerin akınına uğrayan yöre, 14. yüzyılda Hacıemiroğulları ‘nın buyruğu altına girdi. Fatih Sultan Mehmet 1461 yılında bu toprakları Osmanlı topraklarına kattı. Aynı yöre 19. yüzyıl sonlarında, Sivas Eyaleti ‘ne bağlı bir sancak haline getirildi ve Giresun da Trabzon Eyaleti ‘nin merkez sancağı oldu.

İlçe, göklere yükselen iki kale arasında kurulmuştu. Bunlardan ilki; görkemini hâlâ koruyan bir kale olup yüksek ve sağlam surlarla çevrilmişti. İçkaleye birbirinden dik yokuşlardan tırmanılarak ve büyük, çift kanatlı demir bir kapıdan geçilerek girilmekteydi. İçkale’ de birçok dehliz, sarnıç ve gözetleme odası vardı. “Öksürük Kalesi” adı verilen ikinci kale, gerçek bir kale biçiminde olmayıp doğal bir kayalıktan ibaretti. İlk kalenin eteklerine serpilmiş olan evler, sokaklar, caddeler ve çarşılar, büyük bir düzlüğü aşa aşa ve tepelerden geçe geçe bu ikinci kaleye kadar uzanmaktaydı.

İlçenin mevsimleri kişilikli mevsimlerdi. İlkbaharın ilkbahar, yazın yaz, sonbaharın sonbahar ve kışın da kış olduğu ancak Şebinkarahisar ‘da anlaşılabilirdi. Şebinkarahisar‘ın kışı, obir mevsimlerden çok daha kişilikli bir mevsim, başka kışlardan çok daha kişilikli bir kıştı.

O yılın kışı da ilçeye öyle gelmişti. Bastığı yeri bilen aklıyla, yeri ayakları altında gıcır gıcır gıcırdatan adımlarıyla ve “ Ben kışım” diyen erkekçe sesiyle.

Kar akşamdan başlamıştı ve bitip tükenmek bilmeyen bir kararlılıkla yağıp durmaktaydı. Görkemli kale beyazlara bürünmüştü. Kale bedenlerinden düzlüğe inen evlerin kapıları kardan tıkanmış, pencereleri kardan kapanmıştı. Kar, damların üstüne beyaz tiftikten iri bir kalpak gibi oturmuştu. Ara geçitler, sokaklar, caddeler, alanlar tepeleme kar içindeydi. Dükkânlar sabaha kapısız-penceresiz çıkma hazırlığındaydı. Sonbaharda solgun sarı giysilerinden soyunmuş olan ağaçlar, akdan ak, beyazdan beyaz yeni giysilerine bürünmeye başlamışlardı. Akşamın beyazlığı karın beyazlığıyla yer yer aydınlanmaktaydı. Doğu beyaz, batı beyaz, kuzey beyaz, güney beyaz, gök beyaz, yer beyazdı. Gökten yere bembeyaz kuş tüyleri gibi elenmekte olan kar, rüzgârın öfkeyle her yana savurduğu tül perdeleri andırmaktaydı. İlçe ucu-bucağı görünmeyen bembeyaz bir okyanusta düşe-kalka, bata-çıka ilerlemeye çabalayan küreksiz bir sandaldan farksızdı ve görünürlerde kara-mara yoktu.

Fırtına gece yarısı çullandı. Önceleri anasının elinden tutarak uslu uslu yürümeye çalışan çocuklar gibiydi. Çocuk melekliğine sinmiş bir ifrit olduğu sonradan ortaya çıktı. Mızıldandı, öfkelendi, köpürdü, azdı, kudurdu, sınır-engel tanımaz oldu. Yumuşak, iri ve ılık kar topaklarını önüne katıp dağıtmaya, yapraktan yoksun ağaçların dallarını-gövdelerini sarsmaya, mum alevinden medet uman evlerin kapılarını-pencerelerini zorlamaya, yaralı canavarlar gibi ulumaya, sokaklarda-caddelerde doludizgin at koşturmaya, bomboş alanlarda dört dönmeye, cam-çerçeve kırmaya, çatıları sökmeye, çitleri yere sermeye, önüne kattığı karı uzun, beyaz şeritler halinde Avutmuş Bağları‘na doğru sürüp sürüklemeye başladı. Gece boyunca ilçenin altını üstüne getiren ve her yerini, her noktasını yoklayan fırtına, sabahın ilk ışıklarıyla yoruldu ve Küpeli ‘ye uzanan Ermeni maşatlığını yalaya yalaya Öksürük Kalesi‘ne doğru yürüdü gitti.

Hikmet Çocuk, evin bahçe kapısından çıktığında fırtınayı yerinde bulamadı. Karşılarındaki Ermeni maşatlığı bir baştan bir başa buz kesmekteydi. Fırtına başını alıp gitmiş, yerine dondurucu ayazı bırakmıştı. Göz alabildiğine uzanan bembeyaz bir örtü soğuk güneş altında parıl parıl parlamaktaydı. Kar yakında beyaz, uzakta kırlangıç göğsü, daha uzaklarda menekşeydi. Komşu bahçedeki erik, elma, ayva, kiraz, vişne, armut, dut ve ceviz ağaçlarının sabahlıkları lekesiz beyazdı. Yola yakın yerlerdeki kiraz ve vişneler bembeyaz ve süslü kollarını bahçe duvarının üstüne atmışlardı. Evlerinin kemerli bahçe kapısı beyaz bir külah giyinmişti. Karlara bürünmüş olan uzaklardaki kale ile eteklerindeki evler, göklere kurulmuş bir masal ülkesini andırmaktaydı.

Hikmeeet… Yavruuum… Diklip durma o kapının önünde öyleee… Al gel ekmeğimizi fırındaaan… Okul vakti geçiyooor, haberin olsuuun…

Karlı dallar arasından güneşin dondurucu ışıkları altın çizgiler gibi görünüyordu. Dallarda ne bir ses, ne bir nefes, ne de tek bir kıpırtı vardı.

Hikmet Çocuk eğildi, karın kabuğunu kırdı, elini içeri sokarak avuçladı ve avucundaki karı yemeye başladı. Kar dilinin üstünde eriyip boğazından aşağı su gibi akıyordu.

- Hikmeeet… Haydi yavruuum… Gecikeceksin, git artııık…

Ermeni maşatlığının karlarla süslenmiş duvarı tepenin üzerinden Cumhuriyet Alanı‘na doğru inmekteydi. Karşısındaki evlerin ve bahçelerin duvarları da öyleydi. Aralarında kalan yerler, kırışıksız-lekesiz-bembeyaz bir örtüyle örtülmüştü. “Peki, ya yol?” “Yol nerede?” ydi. Yol işte önündeydi: O bembeyaz örtü.

- Hikmeeet… Ne duruyorsun oradaaa?.. Haydi akıllım…

Hikmet Çocuk körpe bir sesle at gibi kişnedi. Sağ ayağıyla şöyle bir eşindi, sonra tıpkı gerçek bir at gibi şahlanmaya çalışarak ileri atıldı.

Karın kabuğu ayakkabılarının altında çapaksız kırılıyor, bir ayağı kabuktan geçip kara gömülürken, obiri karları savurarak dışarı çıkıyor, sonra yeni bir kabuktan içeri gömülüyordu.

Bir ara durakladı. Ayakları karlara gömülü bir biçimde, gövdesini soldan geri döndürüp arkasına doğru baktı. Üstü kabuk bağlamış kar tabakası, bahçe kapılarıyla bulunduğu yer arasında ikişer delik halinde uzanıp durmaktaydı.

Hiç de gerekmediği halde, üşüyen elleriyle beyaz yakasını düzeltti. Güneşin soğuk ışıkları altında, pırıl pırıl parlayan okul önlüğünün eteğini kaldırdı. Pantolonunun arka cebinden ucu açılmamış bir kurşun kalem çıkardı. Kalemi uzunlamasına dişlerinin arasına yerleştirdi. Başındaki tek sırmalı kepinin tereğini kaşlarının üstüne indirdi. Başını aşağıdan yukarı, yukarıdan aşağı kaldırıp indirerek körpe bir tay gibi kısa kısa kişnedi ve sonra tüm gücüyle karlara dalıp çıkarak Cumhuriyet Alanı‘na aşağı tırısa kalktı.

Alanda bir derin sessizlik, bir derin beyazlık hüküm sürmekteydi. Evlerin, işyerlerinin ve cümle kuş yuvalarının kapıları kapalıydı. Yeri-yurdu belli olmayan fırtına, arkasındaki beyaz karda derin oyuklar, derin çizgiler bırakmıştı. Güneşin ışıkları bu oyukların, bu çizgilerin içlerindeydi ve parıldamaktaydı. Yol kara pes etmişti. Bankanın ve İstiklâl İlkokulu‘nun önünden çarşıya giden yokuşta bir tek ayak izi bile yoktu. Postahane‘nin arkasındaki karlı kavak ağaçlarından kargaların sabahı karşılayan sesleri gelmekteydi.

Adamla karlı yokuşta karşılaştı.

Başında tereği yana kaçmış eski bir kasket vardı. Eski, kirli ve rengi soluk bir paltoya sığınmıştı. Paltosunun altından kirli ve buruşuk bir pantolonun paçaları görünmekteydi. Ayaklarına kundura yerine kara lastikler giymişti. Yüzüne kapkara bir hava veren sakalı beş-on günlüktü. Sağ elinin başparmağını burnunun sağ kanadına bastırmış, başını yana çevirmişti ve karlara sümkürmekteydi.

Hikmet Çocuk, dişleri arasındaki kurşun kalemden gemi çıkarıp ivedilikle pantolonunun arka cebine soktu.

Öğretmen ne demişti?

“Büyüklerinize her yerde, her zaman saygı gösterin. Onlara her yerde, her zaman yol verin. Tanısanız da, tanımasanız da; her gördüğünüz yerde büyüklerinizi saygıyla selamlayın.”

Hikmet Çocuk yolu adama bırakıp yana çekildi. Düzeltilmiş kepini, yakalığını bir kere daha düzeltti. Tüküre-sümküre gelen adam tam önünden geçerken körpe yüreğinin tüm sevgisiyle, körpe ruhunun tüm saygısıyla ve soğuktan morarmış körpe yüzünün tüm gülücükleriyle seslendi:

- Günaydın efendim.

Tüküren-sümküren adamın ruhunda ifritler kol gezmekteydi. Nereden çıktığı anlaşılmayan bir öfke fırtınası birdenbire gelip suratına yerleşmiş, yüzünü karartan kara sakalının tüylerini diken diken etmişti. Burnunun deliğiyle uğraşmakta olan parmakları tek bir anda yumruğa dönmüştü. Cücelik karşısında devleşen ruhu tüm zincirlerini koparmış, kapatıldığı demir kafesi parçalamıştı. Karları çevreye savuran kara lastikli ayaklarıyla yoldan çıkıp çocuğun üzerine atılıverdi:

- Seni anasını-avradını ş ‘aptığımın veledi… Seni piç seniii… Orospu çocuğuuu… Zevkleniyor musun benimle sabahın köründe?

Karşılık olarak adamdan selam beklediği için Hikmet Çocuk‘un şaşkınlığı çok büyük oldu. Adamın cüssesi altında ezileceği korkusuyla tüm gücüyle kaçmaya, tüm gücüyle karlara batıp çıkmaya ve tüm gücüyle haykırıp ağlamaya koyuldu. Adam çocuğu yokuşa, inişe, doğuya, batıya, kuzeye, güneye, her yere, her yana doğru eşi-benzeri görülmemiş bir öfkeyle kovaladı, sonra soluğu yakalamaya yetmediği için, karların içinde bırakıp söve-saya uzaklaştı.

Hikmet Çocuk kendisine geldiğinde, bedenini yüksekçe bir kar tepeciğinin içinde buldu. Sadece başı ve sadece kolları dışarıdaydı. Yüzünde, donmuş bir-iki damla gözyaşı vardı. Artık üşümüyordu ve ayaz artık yüzünü ve ellerini kesmiyordu. Yetersiz aklı, kendisiyle öğretmeni ve öğretmeniyle tükürüp sümküren adam arasında gidip gidip gelmekteydi.

Evdekiler boş yere ekmek beklerken Hikmet Çocuk, yaşantısının ilk selamıyla tanışmış olmanın şaşkınlığı içindeydi.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

İLKLER (Hikmet Çocuk’un İlkleri) isimli Öyküler’ inden > 139 -146/219)

Print Friendly

İlk Yolculuk – 2/2

Hikmet Çocuk’un İlkleri

Dolaşırken birkaç satıcıyla karşılaştı ve tıpkı büyük adamlar gibi davranarak ve büyük adamlar yerine koyularak pazarlıklar ve alışverişler yaptı. Kalmaya başladıkları yeni otellerine, iki eliyle ancak taşıyabildiği, topu topu iki kırtışlı kuruşa alınmış iri bir sepet elmayla döndü.

- Ooo… Evimizin küçük beybası bize elmalar almış. Hem de kendisinden büyük sepetle.

- Böygana, bunlar senin “Üç elma düştü: Biri padişaha, biri vezire, biri de Kamerta ‘ya” dediğin elmaların tıpkısı. Uuu kaçı kaçı sana, kaçı kaçı beybama, kaçı kaçı anama, kabukları da bana. Sepetiyle birlikte iki kuruş böygana, iki kuruş.

- Sen iki kuruşu nereden buldun?

- Beybam Trabzon ‘da bana tam beş tane çil çil kırtışlı kuruş vermişti. Üç kuruşuyla balık almıştım, iki kuruşla da elmaları aldım, etti mi beş kuruş? İnanmıyorsan sor beybama, akıllım.

- Evet, ben vermiştim.

- Beyba, Giresun ‘lular nasıl konuşuyorlar biliyor musun?

- Trabzon ‘lular gibi mi?

- Hayııır. Bak, böyle diyorlar : “Gelegeldim, gidegittim, yapayaptım, bakabaktım.”

- Öyle mi diyorlar?

- Evet evet evet.

- Ne kadar ilginç. Haydi, siz kendinize bir elma şöleni çekedurun, ben çıkayım; işlerim var.

Anasıyla ve böyganasıyla elma yerken Hikmet Çocuk ‘un çenesi hiç durmadı. Gördüklerini, öğrendiklerini öyküleştirip durdu. Gece boyunca bilmediklerini öğrenmeye çalıştı ve geceleyin çok isteksiz uyudu.

Ertesi gün sabahın saat üçünde zor bir yolculuk başladı.

Baba Şebinkarahisar ‘daki bir bankanın müdür yardımcılığına atandığı için aile yollara düşmüştü. Zorlu bir kış gününde Erzurum ‘dan yola çıkmış, zor-kötek Giresun ‘a kadar gelebilmişlerdi. Ama buradan öteye yol-bel bulunmadığı söylenmekteydi. Şebinkarahisar neydi, neden Şebinkarahisar ‘dı ve Şebinkarahisar nerelerdeydi, Hikmet Çocuk ‘un bildiği yoktu. Baba sormuş, soruşturmuş, araştırıp incelemiş, sonunda; Şebinkarahisar ‘a gitmeyi kabullenen bir katırcıyla anlaşmayı başarmıştı. Hikmet Çocuk çok körpe, böygana çok yaşlıydı. Ne iken neye dönüşeceği bilinmeyen bir mevsimde, bilinmedik yolları yürüye yürüye bitiremeyecekleri ortadaydı. Anayla babaya gelince; onlar katıra binmeyi bile bilmiyorlardı.

Yetersiz bir ev öte-berisinden ibaret olan yükleri tek bir katırın sırtına sağlı-sollu bindirilmişti. İkinci bir katırın sırtında, ağırlıkları dengelenmiş iki şeker sandığı vardı. İçleri yumuşak şeylerle beslenen sandıklardan birine böygana, obirine de Hikmet Çocuk yerleştirilmişlerdi. Ana, denenmek amacıyla sandıkların ortasına oturtulmuştu. Babayla katırcı yayaydılar. Babanın başında tiftikten yapılma bir kar başlığı, sırtında kara renkli, kalın bir palto, ellerinde tiftik eldivenler, ayaklarında tiftik çoraplar ve kundura benzeri kara lastik ayakkabılar göze çarpmaktaydı. Başına sivri uçlu, yün bir başlık takmış, sırtına da kevel geçirmiş olan katırcı, sağ eliyle önünde giden yüksüz bir başka katırın kuyruğuna yapışmıştı.

Katırcı, yolların karla kaplı bulunduğunu, yolculuğun hiç de kolay bir yolculuk olmayacağını, yollarda hareketsiz kalarak uyuyup donmasınlar diye Hikmet Çocuk ‘la böyganaya sürekli leblebi yedirilmesi gerektiğini anlatıp durmakta ve her saniye yeni yeni öğütler vermekteydi. Öğütleri ister istemez yerine getirilmiş, belki onlara da gerekebilir düşüncesiyle ananın, babanın, katırcının da ceplerine leblebi doldurulmuştu.

Yolculuğun bu etabı başladığında ortalık henüz karanlıktı ve Hikmet Çocuk, kendini Erzurum ‘daki Çöplük Hamamı ‘nın sıcaklığından soğukluğuna çıkmış sanmaktaydı. Gerçekten de, sıcaklık gitgide azalıyor ve soğuk gitgide artıyordu. Deniz, gemiler, yeşil yapraklı ağaçlar, otlar, çimenler, böcekler, kelebekler, kuşlar habire gerilerde kalıp durmaktaydı.

- İyherif, Kulakkaya yolu aha işte buradan başlar.

- Sen birbaşına bu üç katırın üçünü birden yönetebilecek misin, ben onu merak ediyorum katırcı?

- Cahil insan sirkeyi-sarmısağı hesap etmediğinden atak olur. Sirkeyi-sarmısağı dikkate alan insan önemlidir. Önemli insan bir şeyin ilmini aldırmış olan insandır. Öyle insana karada, denizde, havada ölüm yoktur. İçinde kıl kadar korku taşımaz. Bak, bu katırların üçü de birbirine iple bağlı, tıpkı kervan gibi. Üçüncü katırın kuyruğu da aha işte, benim elimde. Bu kuyruk benim elimde olduğu sürece sen yüreğini ferah tut.

- Orası öyle ama her nedense; katırlar yolun ortasını bırakıp tam uçurumun kıyısından gidiyorlar. Bana göre; güvenli yerde değiller, tehlikeli yerdeler. Aşağıya bir uçsa; tümü uçmaz mı? Tümü uçunca, o tuttuğun kuyrukla sen de arkalarından gitmez misin? Onları uçurumun kıyısından yolun şöyle ortasına getirmenin bir yolu yok mu?

- Sahabısı kuyruğundan tutunca; katır kendini güvende sayar ve asla yanlış yapmaz. Ayrıca onları yolun ortasına getirmenin de bilinen bir yolu yoktur. Sen yolun ortasına da çeksen; o yine uçurum kıyısından gitmeyi yeğler. Bu davranış, katırın inatçılığından değil, hünerinden ve özelliğindendir. Zira katır, uçurumun nerede ve ne kadar derinde olduğunu sezmeden, görmeden, anlamadan kendini güvende saymaz. İyherif, “Katır” deyip geçme: Katır yere güvenli basan hayvandır. Hem güçlüdür, hem de çok uyanıktır. Azla yetinmeyi bilir. Atın dişisiyle eşeğin erkeğinden doğmuştur. Bununla birlikte, başı atın başından büyüktür, kulakları atın kulaklarından uzundur, boynu atın boynundan kısadır, yelesi atın yelesinden azdır, göğsü atın göğsünden dardır. Katır cıgadosu alçaktır, sağrısı keskindir, sırtı dışbükeydir ve kuyruğu az kıllıdır. Huyları eşeğin huylarını andırır. Uçurumlu ve engebeli yollara elverişli hayvandır. Atın erkeğiyle eşeğin dişisinden elde edilen katır ise; ata daha çok benzer ama huylarını yine eşekten almış gibidir. Katır dişisi kesinlikle kısırdır. Şu elimle kuyruğunu tuttuğum katırın tamı tamına tam kırkbeş yaşında olduğuna andlar içebilirim. Biz ailece ekmeğimizi bu mübarek hayvana borçluyuz.

- Katırların hiç başınıza iş açtıkları olmaz mı?

- Olmaz mı İyherif. Bazen kendisi uçuruma uçar ve katırcıyı da arkasından götürür. Bazen katırcıyla birlikte çığ altında kalır. Bazen katırcıyla birlikte buyur yani donar. Katırla katırcıya kalmamış ki bu iş. Her şeyin önünde-sonunda Allah ‘ın dediği olur. Bizimkisi bir kuru ekmek davası.

Giresun ‘un gerilerde kaldığı ve artık gözden-gönüllerden silindiği yerlerde doğa, kışlara, beyazlara kesmişti. Hikmet Çocuk Erzurum ‘da bıraktığı kışı, Giresun ‘dan ayrılınca tam karşısında buldu. Kışın onu karşılayışı alabildiğine cömertçe, alabildiğine candan gönülden bir karşılayıştı. Bu, vefasızlığı cezalandırmak gibi bir şeydi.. Derin uçurumlarla parçalanmış olan doğa bembeyaz karlara bürünmüştü. Görünürlerde yol-iz yoktu. Gök beyaz, yer beyaz, yakınlar-uzaklar beyazdı. Karın yöreye günlerce yağmış olduğu, kalınlığından kolayca anlaşılmaktaydı. Dahası; kar yağmaya henüz doyamamışa benziyordu. Zira yağış azalmaksızın sürüp gidiyor, sürüp gittikçe hızlanıyordu. Görülebilen her şey kar içindeydi. Rüzgârsız bir beyazlık yumuşacık lokmalar halinde gökten yere iniyor, iniyor, iniyordu. Göz alabildiğine uzanıp giden lekesiz beyazlık gözleri kamaştırmaktaydı.

- Hüseyin Bey… Ben katırdan inmek istiyorum… Yüksekte gözlerim kararıyor. Alışkın değilim katıra-matıra binmeye…

- Kendine güvenebiliyor musun bari? Yürüyebilecek misin?

- Başkaca kurtuluşum yok.

Hikmet Çocuk ananın katırdan indirildiğini, eline ince, uzun bir çubuk verildiğini ve diz boyu kar içinde yürümeye bırakıldığını gördü.

Tıpkı beybanın başında olduğu gibi, ananın da başında tiftikten yapılma bir kar başlığı, sırtında kalın fakat eski bir manto, ellerinde tiftik eldivenler, ayaklarında tiftik çoraplar ve kara lastikten ayakkabılar vardı. Elindeki çubuğu yumuşak fakat kalın kara batıra-çıkara yürümeye çalışıyor, izlerine basa basa babanın ardından gitmeye uğraşıyordu.

- Şu yüksüz katır senin İyherif. Yoruldunsa bin ona.

- Yorulmadım daha.

- Valla sen bilirsin. Benden söylemesi. Diz boyu kara batıp çıkmaya böylesine razı olduğuna göre; bari mamir olacağına katırcı olaydın.

- Benim mamirliğimin katırcılıktan geri kalır yanı mı var ki? Bu kış-kıyamette Erzurum ‘dan kalkmış ta Şebinkarahisar ‘a gidiyorum gör müyor musun? Varım-yoğum bir katır yükü kap-kacak ve bir de benden ekmek bekleyen şu garipler.

- Şükret, şükret. Hiç olmazsa; canları sağ ve senin yanındalar. Kaba-kacağa aldırma. Nice bir ailenin kabı-kacağı böyle. Yediden yetmişe herkes tirit. Baksana; Milli Mücadele ‘den yani İstiklal Savaşı ‘ndan çıkalı daha bir yirmi yıl bile olmadı. Allahualem olmasına bile daha üç-dört yıl ister. Devlet yeni, ulus kan-ateş görmüş. Üstüne üstlük; Cihan Devi ‘ni karatopraklara verdik. Büyük Atatürk ‘ü yitirdik. Gönlümüzün karayası henüz taze. Eşiğimizdeki taş, gözümüzdeki yaş daha kurumadı. Kab-kacağın ne önemi var İyherif. Her bir şey yoluna girer ama az biraz zaman ister. Sen burada mamirsen, ben burada katırcıysam, bu yolculuk böylece sürebiliyorsa, senin-benim iffetimiz-ismetimiz şu kar gibi bembeyaz, tertemiz, şu kar gibi lekesizse; O ‘nun sayesindedir. Sağken olduğu gibi, yatarken de O ‘nun eli sırtımızdadır, O ‘nun eli yanımızdadır, O ‘nun eli elimizdedir. Köle varsıllar olacağımıza, ko ki; özgür yoksullar olalım. Yoksulluk yüz kızartmaz, kölelik yüz kızartır. Elhamdülillah… Bugüne bugün özgürüz. Bugüne bugün bir ulusuz. Bugüne bugün özgür bir ulusuz. Az nimet midir İyherif?

- Demek biliyordun bütün bunları?

- Küpeli Mahallesi ‘ndeki Çarıkçı İzzet bile bildikten sonra, ben niçin bilmeyeyim? Üstümüzü-başımızı unlu gördün de değirmenci mi sandın İyherif?

- Bağışla katırcı. Seni küçümsemek için söylemedim. Beğendiğimi belirtmek için söyledim. Sen hele durdur şu katırları da, bir göz atalım Hikmet Çocuk ‘la böyganaya.

Hikmet Çocuk şeker sandığının içinden cin cin bakmaktaydı. Çenesi habire çalışıyor, habire leblebi yiyor, habire bakınıyordu. Böygananın çenesinde tek bir kıpırtı yoktu.

- Böygana hanım, böygana hanım… Hele bir uyan avrad… Uyan ve bir daha sakın sakın uyumaya kalkma… Valla sandığın içinde buyur gidersin de haberimiz bile olmaz… Sen şimdi dualar et ki; henüz zorlu soğuklara dalmamışız… Ye şu verdiğimiz leblebileri… Hareketsiz kaldınmı buyudun demektir… Hem de nasıl buyuduğunu, nasıl uykulara dalıp gittiğini dahi bilemeden…

- Bende leblebi öğütecek diş ne arar ey oğul.

- Sana “Öğüt” demiyorum böygana hanım, gevelemeni istiyorum, gevelemeni. Şöyle bir dilinde dolaştır dur ağzında. Yeter ki; ağzın durmasın, çalışsın.

- Aman anacan, yap katırcının dediklerini. Kendinden geçer gibi olursan; sakın utanma, bağır bizlere.

Zaman kavramını bir süreden beri yitirmişlerdi. Zira babada da, katırcı da da saat-maat yoktu. Katırcı kuşluk vaktini geçirdiklerini söylemekteydi ama bunun doğru olup olmadığını bilemiyorlardı. Kara bakmaktan anayla babanın gözleri kamaşmış, karyalaması olmuştu. Yanlarında gözlerini karın beyazlığından ve aydınlığından koruyabilecekleri herhangi bir şeyleri yoktu. Katırcı uyur gibi yürümekteydi. Gözleri aralıktan çok, kapalıya yakındı. Ayık olduğu adım atışından ve ara-sıra katırlarını haylamasından anlaşılmaktaydı.

Adam bir ara hayvanları durdurdu. Bulundukları yeri yanlamasına geçti. Karın içinden uç vermiş kara bir lekenin yanına kadar yürüdü. Çevredeki karları avuçlarıyla aşağı doğru sıyırarak temizledi. Karların altından çıkardığı dört köşe bir demir parçasına bir süre bakındı. Sonra geri dönüp katırları hayladı ve arkadaki katırın kuyruğunu eline doladı.

- Karın altından çıkan o dört köşe demir parçası, bir işaret demirinin tepesidir İyherif. Dedi. Demirin yüksekliği otuz santim kadardır. Tepesi bile kara gömüldüğüne göre; buralardaki karın kalınlığı otuz santimi aşmıştır. Aynı zamanda bu işaret demiri, yüz metre kadar ileride bir çığ geçidi yani bir çığ boğazı olduğunu da gösterir. Bu, şu demektir: Bu işaret demirinden başlayarak tam ikiyüz metre hiç konuşmadan, hiç ses çıkarmadan yürümek zorundayız. Zira tek bir söz, tek bir aksırık, tek bir fısıltı tepedeki çığı aşağı indirir ve elbette ki; çığ sadece inmekle kalmaz, kendisiyle birlikte bizi de alıp götürür.

- Duydun mu anacan?

- Duydum oğul.

- Sen Naime?

- Duydum.

- Hikmet?

- En önce ben duydum Beyba.

Korku dolu sessiz bir yürüyüş başlamıştı. Kar yolculara şans tanımaktan yana değildi. Gökten yere beyaz bir hışım gibi yağmaktaydı. Yolcular ve hayvanlar her adımda karlara gömülüp çıkıyorlar, yürüyebilmek için büyük çaba gösteriyorlar ve çıt çıkarmamaya çalışıyorlardı.

Çığ geçidinden kazasız-belasız geçmek çok zamanlarını almıştı. Gerek bile kalmadığı halde, sürdürülen sessizliği ilk bozan katırcının kendisi oldu:

- Kış yolculuğunun baş belası çığ tehlikesidir İyherif. Bir kuru ses, bir ufak çığlık bile çığı anında aşağı indirir. İndiğinde yolunun üstündeysen; seni kimsecikler kurtaramaz. Tonlarca karın altında kalır gidersin. Pamuk kadar yumuşak göründüğüne ve olduğuna aldanma mübareğin, adama feriştahını şaşırtır. Çığ, sen varmadan inmişse; sana yoldan gerisin geri etmek düşer. Sen geçip gittikten sonra düşen çığın sana zararı olmazsa da, senden sonra gelecek olanları geldiğine pişman eder. İçinde donmuş kar tanecikleri ve dolu parçaları bulunan çığ, bu baş belasının püsküllüsüdür. Ona “Kuru Çığ” derler.

Ana, tükenmek bilmeyen bembeyaz bir doğada karlara batıp çıkmaktan perişan olmuştu. İkide bir sendeliyor, kapaklanıyor, kalkmaya çalışıyor, her kalkışında yeniden düşüyordu. Üstü-başı kar içindeydi. Yüzü ateş kırmızısına kesmişti ve güçlükle açık tutmaya çalıştığı gözleri çepeçevre karyanığı olmuştu.

- Hüseyin Bey, ben artık yürüyemiyorum. Beni buralarda bırakıp gidin.

- Sen ne diyorsun öyle? Daha yolun başındayız biz.

- Elat bakalım İyherif, bindirelim bacıyı katıra. Yoruldu o şimdi.

Anayı elbirliğiyle yeniden katıra bindirip iki şeker sandığının ortasına oturttular.

- Yüksekten korkuyorum ben. Bu hayvan hep uçurum kıyısından gidiyor. Bir yanımız keskin uçurum. Korkuyorum.

- Sen karbaşlığının önünü şu gözlerinin üstüne şöyle bir indir bakalım. Görmedinmi uçurumdan korkmazsın. Canın sıkılırsa aç yeniden.

Şeker sandıklarındaki yolcular şöyle bir gözden geçirildi. Böygananın dudakları duadaydı ve ağzı leblebi geveliyordu. Hikmet Çocuk, ikide bir başını kaldırıp dışarı bakmaya çalışıyor, gözlerine yağan kar yüzünden başını indirmek zorunda kalıyor, çenesini sürekli çalıştırıyor, konuşulanların tümüne kulak kabartıyordu.

- Böygana hanım, bedenin-medenin tutulursa; bildir bize. İndirip seni şöyle bir altıhokka yapalım, yine yerine yerleştirelim. Valla “Şu çocuğa göz-kulak olun.” Diyeceğim geliyorsa da, bakıyorum ki; sizin ona değil, onun size göz-kulak olması gerekiyor. Allah bağışlasın, cin gibi maşallah.

Yeniden yola koyuldukları sırada, gerilerden büyük bir gümbürtü koptu. Gümbürtüyü birtakım ıslık sesleriyle garip gıcırtılar izledi. Katırının kuyruğuna eline dolamış olan katırcı:

- İndi mübarek. Diye homurdandı. Çığ indi arkamıza. Allah ‘a binlerce şükür olsun. Yiyebilirdi bizim de başımızı. Arkamız kapandı. Bu kesin. Şimdi dua edelim de, önümüzde bir yerlere de düşmüş olmasın. İki çığ arasında kalırsak boku yeriz. Üstümüze düşmüş-düşmemiş artık fark etmez. Bela hem giriş, hem de çıkış kapısında demektir. Ne ileri gidebilirsin, ne de geri. Duyan da olmaz, bilen de. Ola ki; cesetlerimizi bulabilirler, merak edip de ararlarsa. Ya da o ki; yaz gelir, karlar erir ve tümümüz ortaya çıkarız. Ama canlı olarak değil, birer ceset, birer leş olarak.

- Böyganam uyuyor beybaaa…

- İyherif, sen oğlanın sandığını altından tutup kaldır okariya, ben şu Böygana hanımı aşağı indireyim biraz. Uyur kalırsa buyur bu.

Baba denileni yapıp sandıkları dengelemeye çalışırken Katırcı nineyi sandıktan çıkarıp kucağına aldı ve yana doğru götürüp karların içine sırtüstü yatırdı. Avuçladığı karlarla Böygananın yüzünü-gözünü oğuşturmaya koyuldu.

- Dur seninle az biraz cebelleşelim Böygana hanım. Bak ki ne bir güzel olacaksın.

Katırcının çabaları sonucu nine kendine geldi. Kitlenmiş olan dişleri açılır açılmaz, alışık dudakları dualara yöneldi. Katırcı hala onun şurasını-burasını karla ovuyor, dizlerini-kollarını oğuşturuyordu. Oğuşturmalardan sonra nine bir-iki adım yürütüldü. Başını sandığından çıkarmış olan Hikmet Çocuk, sandıkları dengelemeye uğraşan baba ve kar başlığının önünü gözlerinin üstüne çıkarmış bulunan  ana, tedirgin tutumlarla Böygananın durumunu sorup durmaktaydılar. Nineye gelince; o, direnişler içindeydi:

- Başlığımı çıkarma ey oğul. Saçlarım görünmesin: Günah.

- Handiyse buyumuştun Böygana hanım. Günah bunun neresinde? Varsa; bana gelsin senin gibi mübarek avradın günahı. Haydi, karla biraz oğuştur alnını-başını.

- Üşüyorum.

- İyi, iyi. Demek ki; kendine gelmektesin. Karda üşüyen sağ kalır, ısındığını sanan gider.

Yer değiştirmenin yararlı olacağı düşüncesiyle Hikmet Çocuk Böygananın sandığına, Böygana da Hikmet Çocuk ‘un sandığına yerleştirildiler. Sonra, üç katırdan, dört yolcudan ve bir katırcıdan oluşan kervan yeniden ilerlemeye koyuldu. Baba, böylesine bir yolda uzun süre yürüyebilecek yapıda olmadığından yüksüz katıra binmiş, yükleri taşıyan öndeki katırla aile bireylerini taşıyan arkadaki katırın arasında yer almıştı.

Pek az süren bir ilerleyiş sonunda tipiye yakalandılar. Tek şanslı yanları, rüzgârın dağlardan uçuruma değil, uçurumlardan dağlara doğru esiyor olmasından ibaretti. Tipi bastırdıkça bastırıyor, çevrede yol-iz görünmüyor, savrulan kar yolcuların, hayvanların ve yüklerin üstünü-başını kapatıyor, morarmış suratları daha da morartıyordu.

- Durum bana pek iyi gibi gelmiyor, katırcı. Ne dersin?

- İyherif, gerçekten durum iyi olmasına hiç de iyi değil ama sen yine de beni dinle ve görünüşe pek kulak asma. Ben çan çalmadan seleyi suya vermem.

- Anlamadım. Ne çan çalması?

- Şu uçurumların dibindeki karın altından Kelkit Çayı ‘nın geçtiğini sanıyorum. Düşüncem doğruysa; çana bir elli-yüz metre kalmış demektir. Ve çan, kurtuluştur.

Yine hiçbir şey anlamadığı halde, baba adama yeni soru sormadı.

Ana, sandıkların ortasındaki yerinde tipiye göğüs germeye çalışıyor, hayvanın sırtından düşmemek için elleriyle şeker sandıklarına asılıyor, arada bir, başındaki kar başlığının önünü yukarı kaldırıp Hikmet Çocuk ‘la böygananın durumlarını gözden geçirmeye uğraşıyordu. Yükleri taşıyan katır kar içindeydi ve hayvanın yük taşıyan bir katır olduğunu anlayabilmek hiç de kolay değildi. Baba elindeki dizginleri kendi katırının keyfine bırakmıştı. Katırcı yine kervanın arkasındaydı ve yine aile bireylerini taşıyan katırın kuyruğunu tutmaktaydı.

- Katırcı… Katırcııı… Sen hiç binmeyecek misin hayvanaaa?… Yoruldun biliyorum… Ben ineyim, sen bin biraaaz…

- Sen ağzını kapaaat, tipi doldurmasııın… Ben binersem; kim tutacak katırın kuyruğunu iyheriiif?…

Babanın haykırışı tipinin uğultusuna karışıp gitmekteydi :

- Yahu ben tutarııım… O kadar önemli mi buuu?…

Katırcı konuşmuyor, homurdanan tipinin içinde sesini duyurabilmek için sanki nağralar atıyordu:

- Bildiğinden de önemli, iyheriiif… Katır” deyip geçmeee… Kuyruğunu kimin tuttuğunu anında anlar, anında biliiir… Tutan sahibi değilse, güvenini yitiriiir direniiir, inatlaşııır, ya yürümez ya da kaldırıp vurur yere sırtındakileriii… Artık uçuruma aşağı mı olur yoksa dağa okari mi olur, Allah biliiir, Allaaah…

- Aman Hüseyin Beey… Ben duramıyorum artık hayvanın sırtındaaa. Düşeceğiiim… İndirin beniii…

- Bekleee… İndireliiim…

Zorlu bir tipi altında katırcıyla baba, anayı hayvandan indirip çubuğunu eline verdiler. Baba artık katıra binmedi ve elindeki sopasını karlara göme göme ilerlemeye çalışırken boştaki eliyle de ananın bileğini sıkı sıkı kavradı.

Şeker sandığının içinde Hikmet Çocuk ‘un kolları, bacakları, bedeni uyuşmuştu. Sandığının üstüne ve içine aç kurtlar gibi saldıran kardan başka gördüğü, homurdanan tipinin sesinden başka duyduğu kalmamıştı. Karla, tipiyle ve altındaki katırın sarsıntılarıyla baş başaydı. Uyuyanın donup öleceğini öğrenmişti ve uyumak, donmak, ölmek istemiyordu. Kendilerini kurtarması için Allah ‘a-Tanrı ‘ya dualar edip yalvarmak istediği halde Arapça bilmediğinden dua edemiyor, günah korkusundan Türkçe dilekte bulunmaktan çekiniyordu.  Üzüntüleri kendinden yana değil, böyganadan, babadan, anadan yanaydı. Kendilerini sırtlarında taşıdıkları halde katırlardan ve kendilerini götürdüğü halde katırcıdan yana üzülemiyordu. Becerebildiği anlarda, başını sandığından çıkarıp çıkarıp böyganasına bakıyor, böyganasına göz-kulak olmaya çalışıyor, çenesinin durduğunu her sezişinde de böyganasına sesleniyor, yanıt alamadıkça beybasını uyarıyordu. Nereden nasıl gittiklerinin, ülkenin neresinde bulunduklarının bilincinde bile değildi. Bir ara karın durduğunu, tipinin kesildiğini, çevresinin otlarla, çiçeklerle, yapraklarla, ağaçlarla örtüldüğünü, yemyeşil tepeler ardından sıcak bir güneş beybanın doğduğunu, gövdesinin tatlı tatlı ısındığını, çivit rengi bir gölün önünde belirdiğini, kendisinin göl suyuna çakıl taşları attığını, taşlarının suya değdikleri yerlerde küçükten başlayan halkaların büyüğe doğru açıldığını görür gibi olmaya koyuldu. Donmanın böyle başlayacağından korkup silkindi ve kendisini kaldırıp kar fırtınasının göbeğine attı.

- Heeey Hikmeeet… Hikmeeet… Kendine gel, uyuyorsuuun. Leblebi ye oğlum… Leblebi yeee…

Beybanın kar içindeki başı kendisine doğru eğilmişti ve elleri omuzlarını sarsmaktaydı. Kendine gelir gelmez, oyun olsun diye yapıyormuşçasına gülümsedi ve zorlukla çıkarıp ağzına götürebildiği avucundaki leblebileri yemeye girişti:

- Ben uyumuyordum ki beyba. Ben biliyorum uyursam donacağımı.

- Sen akıllı çocuksun. Sen büyük adamsın. Uyumadığını zaten biliyorum. Ama sen yine de uyuma. Öğütlemiş olmak için söylüyorum.

- Ben hiç uyumam.

Konuşma yeni bitmişti ki; üstünde bulundukları katır, sırtındaki şeker sandıklarını, Hikmet Çocuk ‘u, böyganayı fırlatıp babanın üstüne yıkıverdi. Ortalığı bir anda haykırışlar, homurtular, gürültüler kapladı. Ana çığlık çığlığaydı. Karlara dala-çıka olay yerine ulaşmaya çalışıyordu. Böygana, yıkıldığı yere diz çökmüş, avuçlarını tipiye açmış, Allah ‘a şükretmeye koyulmuştu. Hikmet Çocuk kar tepeleri içinden çıkma peşindeydi. Yüzü kanlı sıyrıklar içinde kalmış bulunan baba, bilinçsiz bir tutumla sandıklardan saçılan öte-beriyi bir araya toplamaya uğraşıyordu.

- Sana şükürler olsun Allah ‘ım… Ya katır bizi uçurum yönüne fırlatsaydı, biz ne yapardık?

- Nasılsın anacan? İyi misin? Bir şeyin yok ya?

- Hüseyin, Naime… Benim bir şeyim yok yavrularım… Siz beni bırakın, çocuğa bakın… Ona bir şey oldu mu acaba?

- Bana bir şey olmadı Böygana… Ben tıpkı top gibi düştüm karların içine… Tıpkı fotfot topu gibi düştüm… Ne de yumuşakmış karlar…

Tiftik eldivenleriyle sıyrıklarını tutmaya çabalayan baba elinde olmaksızın güldü:

- Ona “Fotfot” demezler aslanım. “Futbol” derler.

- İşte onun gibi düştüm ben.

- Geçmiş olsun İyherif. Hepinize geçmiş olsun.

Baba belli-belirsiz öfkelenmişti:

- Diyip diyeceğin bu mu be adam? Neden söylemedin bu katırın böylesine huysuzluk yapabileceğini önceden?

- Hayvan bu İyherif. Bilinir mi ne halt edeceği, vaktinden önce?

- Niçin bilinmesin İyherif. Benim bu dünyadaki tüm varım-yoğum bunlar işte. Kazara katır bunları dağa doğru değil de uçurumdan yana atsaydı ne olurdu, düşünebiliyor musun? Kıymasına kıyamazdım ama inan ki; belki de o üzüntüyle ben de seni uçuruma yuvarlardım. Hem de şu kuyruğunu eline dolayıp durduğun katırla birlikte.

Katırcı o koşullar altında bile gülmeyi becerebiliyordu:

- Senin kafanın üsküresi bozuldu İyherif. Dedi. Bir kere beni uçuruma atamazdın, zira ben yılların katırcısıyım, zor koşulların adamıyım, sen donmaya yüz tutmuş bir mamırsın. Senden güçlüyüm, bu bir. Sen de haklısın, ben de haklıyım, hatta bu katır da haklı, bu da iki. Sen haklısın, çünkü içine düştüğün koşullar ortada. Ben haklıyım, çünkü hiçbir suçum, kasdım yok. Katır haklı, çünkü o bir hayvan. Saatlerdir en olmayacak koşullar altında sırtına biniyoruz, yüklerimizi taşıtıyoruz. O bize binmiyor, bize yük olmuyor. Onun da canı, onun da acıları, gereksinimleri var. Bunca uysallıktan sonra tek bir kerecik de “Yeter yahu” dediyse; çok mudur? Kızılacak zaman değil, bırak kızmayı da yardım et, koyalım herkesi, her şeyi yerine. Kasırga ulaşmadan çana varalım, yoksa boktur işimiz.

Baba katırcıya değişik bakmaya başlamıştı:

- Yahu katırcı, ben seni sevdim. Bir ekmek parası için sen…

Katırcı tipiyi göğsüne yiye yiye elini salladı:

- Ekmek parası için değil iyherif. Başka insanlara kendimden bir şey verebilmek için. Çiçek kokusunu, kuş ötüşünü, su akışını, rahmet yağışını, göz bakışını verir başkalarına. Ben nemi verebilirim? Hizmetimi, hamallığımı, katırcılığımı. Herkes kendisinde olabileni verir. Hüner budur, “Ver bana, ver bana” hüner değildir. Senden alacağım ekmek parasının fazla bir önemi yoktur. Benim neler neler pahasına kazanacağım bu parayı altı çocuk, bir avrad, evde bir oturuşta bitirirler. Kazancım; sana, sizlere bir şeyler verebilmiş olmaktır.

Hikmet Çocuk ‘la böygana, yeniden şeker sandıklarına yerleştirildiler, sandıkları yeniden katıra yüklediler ve ana yeniden iki sandığın ortasındaki yerini aldı, baba yine yola yaya koyuldu, katırcı yine, en arkadaki katırın kuyruğunu eline doladı.

Böygana ve Hikmet Çocuk hiç konuşmuyorlardı. Aile bireylerinin tümü, bu yolculuğun hiç de sandıkları kadar kolay olmadığının bilincine varmış gibiydiler.

Acımasızlığını gittikçe ortaya koyan kar fırtınası, uçurumlardan gelip dağlara doğru giden tipiye pek de benzemiyordu. Nereden ortaya çıktığı, neleri yıkıp alıp gideceği, yumuşayıp yumuşamayacağı asla belli değildi. Alt yanı bir kar fırtınasıydı ama karanlıklara bulanmış öfkesiyle kara kara saldırıyor, sağdan gelirken soldan vuruyor, karları dipten kaldırıp savuruyor, göğe yukarı uluyor, oluk oluk, kanal kanal esiyor, gözün gözü bırakmasına olanak bırakmıyor, azdıkça azıyor, kudurdukça kuduruyor, ayak basılacak yol-iz koymuyor,  kim nereye, ne nereye sığınmışsa; söküp atmaktan öte hiçbir şey düşünmüyordu.

- Kurtulduk iyherif… Çanı, çanı bulduuuk. Çanı bulduuuk…

Fırtına üstünü-başını sıyırıp bir anda ortaya çıkarmasaydı, baba, çöken karanlıklarda ve savrulan kar tozakları arasında, sadece haykırışlarını duyduğu katırcıyı göremeyecekti. Tutmakta olduğu katır kuyruğunu elinden bırakmış olan katırcı, karanlık karlar arasındaki o bir kaybolup bir belirmesiyle düşlerdeki hayalleri andırmaktaydı. Karlara dala-çıka, kapaklana-kalka, fırtınayla boğuşa-boğuşa, uçurum mu, tepe mi, dağ mı olduğu anlaşılamayan bir yere doğru koşuyordu.  Doğaya kıyameti getirmiş olan fırtınada, iri bir kayaya benzeyen bir cismin altını-üstünü ve dörtbir yanını elleriyle-avuçlarıyla açmaya, temizlemeye başlamıştı. Uzun uğraşlar sonunda onun, çöken karanlıklarda rengi bile belli olmayan bir çanla o çanın asılı bulunduğu bir demir desteği ortaya çıkardığı görülebildi. Baba yanına ulaşabilinceye kadar, katırcı kavradığı demir sarkacı çana vurmaya başlamıştı bile. Sarkacın çana her inişinde çandan yükselen mekanik bir ses dalga dalga yayılıyor, hafifleyerek uzaklaşıyor ve kar fırtınası içinde eriyip kayboluyordu.

Katırcının yoruluncaya kadar çaldığı çanı, baba eline geçirince, o güçlü metalik ses fırtınaya yeniden hükmetmeye başladı. Katırcı, katırları çeke-ite çanın yanına kadar getirmişti. Yolcuları taşımakta olan hayvandan, önce anayı, sonra böyganayı, daha sonra da Hikmet Çocuk ‘u indirdi. Katırların yem torbalarından birinden bir takım tahta parçaları, gazete kâğıtları ve bir demet de çıra çıkarıp çanın yanına yığdı ve kavlı bir çakmakla çıraları tutuşturdu.

Karanlık kar fırtınasına teslim olmuş bulunan dağlar ve uçurumları gizleyen soğuk karanlıklar, yükselen sarı alevlere gülüp geçtiler ve fırtına bu münasebetsiz alevleri söndürmek için öteden-beriden zorlamaya başladı.

- Ateşte ısınmaya kalkmayın iyherif. Soğuk geçmiş bedenlere peşin sıcak yaramaz. Bulunduğunuz yerde sıçramaya, dolaşmaya çalışın. Ateşi sizler için yakmadım, görüp bizi bulabilsinler diye yaktım.

- Çan çalmanın gerçekten bir yararı olacak mı dersin katırcı?

- Elbette ki olacak. Babamızın hayrına çan çalacak halimiz mi var bu koşullar altında? Çanın olduğu yörede cankurtaran da bulunur. Cankurtaran dediğim;  sıcak bir dam altı, sıcak yatak, sıcak yemek ve her şey demektir. Çan sesi ulaşır ulaşmaz, Cankurtaran ‘dan yardımına gelirler katırcı tayfasının.

- Peki, çanın sesi Cankurtaran ‘a kadar ulaşabilir mi bu kar fırtınası içinde?

- Hiiiç kuşkun olmasın iyherif.  Çan bizim can simidimizdir. Allah bunu yapanlardan ve buraya dikenlerden razı olsun. Gördüğün bu çan bronzdan yapılmıştır. Bunun yüzde sekseni bakır, yüzde yirmisi kalaydır. Onun için tannaniyeti yani tınlaması çok çok uzaklara kadar gidebilir. Sen çalmana bak ve yorulunca bana bırak.

- Ben de çalayım mı bu çanı beyba?

- Senin altından kalkabileceğin bir iş değil bu oğlum. Sarkaç ağır. Hem biz burada canımızın derdindeyiz artık. Oyun oynamıyoruz.

Büyükler büyüklüklerini unutmuş, küçükle birlikte ateşin başında tepinmeye, sıçramaya, çevresinde dolaşmaya, koşmaya koyulmuşlardı. Babayla katırcının nöbetleşe çaldıkları çanın sesi, çoktan inmiş olan gecenin karanlıklarına, fırtınanın homurtularına ve bu homurtulara eşlik eden kurt ulumalarına karışmaktaydı.

Adamlar, tam ateşin sönmeye yüz tuttuğu, tam kurt ulumalarının yaklaştığı sırada ortaya çıktılar. Yardıma gelenler dört-beş kişilik bir ekipten ibaretti. Sırtlarında dışı deri, içi tiftikli keveller, başlarında sadece göz yerleri açık kar başlıkları, ayaklarında keçe çizmeler, ellerinde gemici fenerleri, omuzlarında kazmalar ve kürekler vardı ve bunlar, bellerine bağlı kalın iplerle büyük tahta kızaklar çekmekteydiler.

Önce kısaca sorup soruşturup durumu öğrendiler, sonra mataralarından herkese sıcak içecekler içirdiler, daha sonra yolcuları paylaşıp kızaklara bindirerek ve arkadaşlarından ikisini orada bırakarak, gemici fenerlerinin kirli sarı ışıkları altında kızakları çekerek karanlık fırtınanın içine daldılar:

- Siz hiç merak etmeyin… Yüklerinizi ve katırları geride kalan arkadaşlar Cankurtaran ‘a getirecekler…

Hikmet Çocuk, kendisini sımsıkı kucaklamış olan anayla ve dudaklarından dua eksik olmayan böyganayla bir kızaktaydı. Obir kızakta, sigarasından soluklar çeken baba ve yorulduğunun yeni yeni farkına varan katırcı vardı. Fenerlerin kirli sarı ışıkları yerdeki karları öbek öbek aydınlatmakta, karlara batan-çıkan insanların, bellere bağlı iplerin, yağ gibi kayan kızakların ve kızaklardakilerin gölgelerini şuraya-buraya bölük-pörçük düşürmekteydi.

Hikmet Çocuk, fener ışıkları altında sağa-sola, öne-arkaya kar tozaklarının pırıltılarına bakıyor, fırtınanın öfkesini tanımaya çalışıyor, yakınlardan-uzaklardan duyulan kurt ulumalarını şaşkınlıkla ve korkuyla dinliyordu.

Bu yolculuk, önceki yolculuk kadar uzun sürmedi.

Küçük ve demirli pencerelerinden kirli sarı ışıklar süzülen ve bacasından dumanlar yükselen, karlara gömülmüş bir ahşap kulübenin önünde kızaklar boşaltılmaya, gemici fenerleri şuraya-buraya gidip gelmeye, insan sesleri birbirine karışmaya ve bazı kapılar açılıp örtülmeye başladı.

- Cankurtaran ‘a geldik. Haydi bakalım, içeriye. Katırlarla yükler de çok geçmeden burada olurlar.

İçeride, bir duvarı boydan boya kaplayan bir ocak vardı. Birbirleri gibi giyinmiş birkaç erkekle, örtülü-basılı birkaç kadın, bu ocağın önündeki tahta sıralarda konuşa-gülüşe oturmaktaydılar. Ocaktaki iri kütüklerin alevleri çevreyi yeterince aydınlattığı halde, bazı duvarlarla bazı ağaç direklere yanan gemici fenerleri asılmıştı. Ve duvarlardan birine, resmi giysili, şapkalı, elleri kılıcına dayalı bir Atatürk resmi çivilenmiş, altına bir masa yerleştirilmişti.

Aile, o korkunç kar fırtınasından kurtulduğuna, bu sıcak ve aydınlık kulübeye ulaşabildiğine asla inanamıyordu. Baba, böyganayı, anayı ve Hikmet Çocuk ‘u götürüp duvar dibindeki bir hantal masaya oturttu. Yakınlardakiler-uzaklardakiler kendilerine eller salladılar, selamlar verdiler. Kirli beyaz önlüklü, kara-kuru fakat sevimli bir adam yanlarına yaklaştı ve önlerindeki masaya dumanları tüten bir tencere bulgur çorbası, bir Rum somunu ve kaşıklar bıraktı.

Hikmet Çocuk, tencereye, sıcak dumana, çorbaya, kaşıklara aldırış bile etmeksizin kalkıp yürümeye başladı.

- Heeey… Nereye gidiyorsun… Çorbamızı içeceğiz…

Ünlemeyi duymuştu ama aldırmadı, başını çevirmedi, yürürken mırıldandı:

- Önce Atatürk… Siz bana böyle öğretmediniz mi?.. Hem bana böyle öğretiyorsunuz, hem de kendiniz önce çorbanızı içiyorsunuz.

Kaşıkların elde kalmasına, kendisinin beklenmesine bile önem vermediği tutumundan anlaşılmaktaydı. Büyük adamlara özgü adımlarla yürüdü, Atatürk resminin karşısında durdu, eğildi, ayakkabılarının bağlarını açtı, onları çıkardı, duvar dibindeki çıplak ağaç masaya çıktı, Atatürk resmini öptü, indi, ayakkabılarını ayaklarına taktı, bağlarını özenle bağladı ve bu kere çocuksu bir koşuyla ailenin yanına koştu:

Hangisi benim kaşığım? Ya ekmeğim? Su da yokmuş bu masada.

Sıcak bulgur çorbası aileye ilaç gibi gelmişti. Tahta kaşıklarını bir aynı tencereye daldıra daldıra, sıcak buharı içlerine çeke çeke, ağızları yana-kavrula yağsız bulgur çorbasını içmeye ve koskocaman Rum somunundan koparılan lokmaları yemeye başladılar. Çorbanın masaya gelmesiyle tencerenin dibinin görünmesi bir olmuştu. Fakat boşalan tencerenin yerini bir başkasının alması çok sürmedi. Bir süre sonra masadaki yiyeceğin-içeceğin izi bile kalmamıştı.

Yemeğin sona ermesini paltoların, mantoların, atkıların çıkarılması izledi.

- Böyganam şeker sandığının içindedua ettiği için katır bizi uçuruma yuvarlayamadı, değil mi beyba?

- Tanrı ‘nın bir duayı kabul edip etmediği bilinemez.

- Ama eder. Kabul edilmeyecekse; neden dua edilsin ki?

- Allah hiçbir duayı geri çevirmez oğul.

- Çevirmez böygana. Seninkini de çevirmedi işte. Kanıtı ortada: uçuruma yuvarlanmadık, sağız, çorba içiyoruz.

- Doğru. Bana sorarsanız; katır bizi sırtından atmak istedi ama uçuruma da atmak istemedi.

- Onu öyle yaptıran da Allah, oğul.

- Aman Hüseyin Bey, katırın aklı mı var ki?

- Düşünceme göre; katırın aklı da var, belleği de Naime. Ben de yeni vardım bunun bilincine. Aklı olmasaydı; sırtındakileri dağ yönüne değil, uçuruma atardı. Belleğine gelince; ona da sahip olduğu, kaç kere gidip gidip geldiği yolları bilmesinden belli.

- Tanımıyor ki, o sadece öndeki katırı izliyor.

- En öndeki katır kimi izliyor? Bana sorarsan; anılarını. Yani belleğindeki izlenimlerini.

Böygana, oturduğu yerde iki yanına doğru hafifçe sallanıp durmaktaydı:

- Yaratılmışlara yolu gösteren Yaratan ‘dır oğul.

- Amenna anacan.

- Amenna ne demek beyba?

- “Öyle olduğuna inandık, iman getirdik, onayladık.” Demektir oğlum.

- Öyleyse niçin öyle söylemiyorsun da, “Amenna” diyorsun?

- Dilimiz Arapça ‘ya alışmış da onun için.

- Bize ne Arapça ‘dan? Biz Türk değil miyiz?

- Bir daha öyle dememeye çalışacağım. Bunun neden böyle olduğunu sen şimdi anlayamazsın. Büyümeni bekle.

- Ohhooo… Büyüyünceye kadar ben çoktan ölürüm.

Anayla nine aynı anda atıldılar:

- Sen bu dediğini bilmeyen kulunu bağışla Allah ‘ım.

- Tanrı ‘m.

- Allah yani Tanrı beni niçin bağışlasın? Ben ne yaptım ki?

- Daha ne yapacaksın? Ölüme süre biçiyorsun. Kimin ne zaman öleceğini ancak Allah bilir oğul.

- Evet ancak Tanrı bilir. Böyle şeyler söylememelisin. Kalkar eşref saate denk gelir.

- Peki, eşref saat ne demek?

Baba Hikmet Çocuk ‘a gürül gürül, harıl harıl yanmakta olan ocağı gösterdi:

- Sen şu ocağın başına gitsene biraz. Sen kütüklerin ocakta nasıl yandıklarını izlersin, biz büyükler de, kendi aramızda kendi işlerimizi konuşuruz. Zira konuşup karara bağlayacak çok işimiz var.

Hikmet Çocuk masadan tüy gibi kalktı ve Cankurtaran ‘ın kirli, sıcak döşemesi üstünde yürüyerek ocağa gidip tahta sıralardaki boş yerlerden birine oturdu. Oturduğu yerde, döşemeye ulaşamayan ayaklarını sallamaya koyuldu. Bakışları ocakta yanan kütüklerde ve kütüklerden yükselen alevlerdeydi. Alevlerin sivri sivri dilleri vardı ve bu diller bir uzanıyor, bir kısalıyordu. Yanan kütüklerden incecik cızırtılar yükselmekte, yanıp bitenler ocağın içine yıkılmakta, yanmaya yeni başlayanlar ise yana-yöreye kayıp yerlerine daha bir iyi yerleşmekteydiler. Közler sıcaktı ve portakal rengindeydi. Ateş, bulunduğu yerde sık sık soluklanır gibi oluyor, sonra kararıp kalıyor, karanlıkların arasında beliren yeni alevler körpe körpe oynaşmaya başlıyordu.

- Haydi, uyan bakalım. Yatacağız.

Hikmet Çocuk gözlerini açtığında ana başucundaydı ve kendisi alevler karşısında ne zaman uyuyakaldığını bilememekteydi. Uyuşmuş bir halde, devrile devrile yerinden kalktı ve elinde bir gemici feneri tutan böyganayla babaya, anayla birlikte katıldı.

Otellerdeki odalarına benzemeyen ilkel odalarında duvar diplerine serilmiş iki yer yatağı göze çarpmaktaydı. Tavan alçacıktı ve ıslaktı. Duvardaki pencereye eski, kirli ve çiçekli bir perde asılmıştı ve perde pencerenin nasıl bir pencere olduğunu gizlemişti. Duvarda yanan gaz lambasındaki şişenin yukarısı isler içindeydi. Ortadaki hantal demir mangalda fındıkkabukları yanmaktaydı. Eski duvarları ve pencereyi zorlayan dışarıdaki kar fırtınasının derin ulumaları odanın içindeydi ve soğuk kış fırtınasının esintisi perdeyi yelpirdetip havalandırıyordu.

Yorgunluğunun farkına bile varamamış olan Hikmet Çocuk, böyganasının koynuna uykulu girdi, ona uykulu sarıldı, dua-mua edemedi, Kara-Kura ‘ya karşı önlem alamadı ve sabaha kadar da uyanamadı.

Sabahleyin yola çıkıldığında, Böygana sabah namazını yeni kılmıştı ve görünürlerde beyaz karın sadece kendi aydınlığı vardı.

Yük katırı yine öndeydi, arkasındaki yedek yine boştu, en arkadaki katıra yine şeker sandıkları yüklenmiş, böyganayla Hikmet Çocuk yine sandıklara tıkılmışlardı. Katırın kuyruğu yine katırcının eline dolanmıştı. Anayla baba yine yola elleri değnekli ve kendileri yaya olarak düşmüşlerdi. Bu kere karanlığa, soğuğa ve fırtınalı akşamlara doğru değil, güneşli, dingin ve uysal bir sabaha doğru ilerliyorlardı. Üstlerine üstlerine doğru gelen körpe kış sabahı, onları belli-belirsiz bir aydınlıkla karşılamaktaydı. Kar durmuştu. Doğanın ayazı önceden yağmış olan karları dondurmuştu ve aydınlık güçlendikçe karın kabuğundaki cilalı parlaklık artıyordu.

Güneş karlı dağların ardından eli-yüzü titreye titreye, üşüye üşüye, ürpere ürpere doğdu. Güneye uzanan uçurumlar güneşin ilk ışıkları altında daha bir derin, daha bir geniş ve daha bir obur görünmekteydi. Uçurumun kıyısından gizli bir özenle ilerlemekte olan katırlar yol bulabilme yeteneğinin gururu içindeydiler.

Anılarında yıllardan beri kalıp küllenmiş olan bir türkü, nasıl ve nereden çıkıp çıkıp geldiyse; geldiği gibi de katırcının diline öylece oturdu:

“Yüce dağbaşında bir top kar idim,

Rüzgâr esti, güneş vurdu, eridim,

Evvel yârin sevgilisi ben idim,

Şimdi uzaklardan bakan el oldum.”

Yün eldivenli ellerini ve kar başlıklı başını şeker sandığından çıkarmış olan Hikmet Çocuk, ıssız ve yüksek  dağların doruklarında bir topak beyaz kar olmuştu. Kardan kara atlıyor, topaktan topağa sıçrıyor, ardında derin izler bırakıyor, özgürce dolaşıyor, nerden çıktığı bilinmeyen sıcak rüzgârlarla yüzünün-gözünün ısındığını sezer gibi oluyor, güneş beyba altında buram buram terliyor, sevginin-sevgilinin ne olduğunu dahi bilmeden sevgilisine ancak uzaklardan bakabilmek zorunda kaldığına yakınıyordu. Anılarına nakış nakış işlemeye başladığı türküyü bembeyaz karlarla, güneş altında ayaza basmış dağlarla, karlı yarıkları oluk oluk olmuş uçurumlarla, dalları dal dal ağarmış yapraksız ağaçlarla habire resimleyip duruyordu.

Ana eski ana değildi. Baba eski baba değildi. Her ikisinin de yüzleri kar yanıkları içindeydi. Her ikisi de gözlerini açamaz, her ikisi de parlayan karlara bakamaz olmuşlardı. İkisi de öksürüyorlardı. İkisinin de ellerindeki değnekler, gitgide kara daha cansız saplanıyor, ayakları kar içinden daha cansız çıkıyordu.

- İyherif, burası Kelkit Çayı ‘nın yatağıdır. Büyükçay ‘ın yatağı daha bir aşağıdadır. Büyükçay ilkbaharda kayalardan atlaya atlaya, çağlaya çağlaya, haykıra-köpüre teeey Cebeci ‘ye kadar iner. Cebeci ‘de durulur, dinlenir, gerneşir, elma dallarının altından bir durgun, bir uykulu, bir serin geçer, Cebeci Köprüsü ‘nün altında uyanıp kendine gelir, değirmentaşı gibi uğuldaya uğuldaya döner ve sonra alıp başını gider Avutmuş ‘a aşağı.

- O güzel ilkbaharı görebilecek miyiz dersin katırcı?

- Her kışın sonu bahardır İyherif.

- Peki nerede o bahar şimdi?

- O sorduğun bahar bu karın altındadır. Biz ve katırlarımız şu anda baharın üstündeyiz. Kardelenler baş atıp boy verdimi, bil ki; bahar yanındadır.

Vakit öğleyi bulduğunda, Hikmet Çocuk şeker sandığından çıkıp anayla, babayla yürümek istedi. Ninenin sandığı dengesiz kalır korkusuyla ona bu şansı tanımadılar. Bedeni şeker sandığına razı olduysa da, ruhu o tahta mezarı kabullenmedi ve bulunduğu yerden aşağı atlayıp anasıyla babasının arasına girdi. Körpe adımlarını onların iri adımlarına uydurabilmek için, iki adımda bir koşmaya başladı. Bir süre sonra, anayla baba sezip kızarlar korkusuyla aralarından ayrılıp yeniden sandığına sıçradı, mezarına sığındı.

Yemek için mola verebilecek zamanları, yerleri ve olanakları yoktu. Avuçlarını zor dolduran azıklarını yolculuğu sürdürürken yemeye çalıştılar.

Tamzara ‘ya ulaşabildiklerinde, uzak dağlar yeni ve soğuk bir akşamı karşılamaya hazırlanmaktaydılar. Dispanser ‘in bakımsız bahçesindeki çırılçıplak ağaçların yapraksız dalları karla örtülmüştü. Telgraf tellerinde dizi dizi serçeler, üzerleri kardan atkılı çitlerde saksağanlar vardı.

İlçenin soğuk ve karanlık bir akşama kucak açan ilk evlerinin çevresinde, adımlarını sıklaştırmış insanlarla karşılaştılar.

Her kimse, işte birisi, kendilerinden önce yollara çıkmış, kendilerinden önce ta buralara ulaşmış, Erzurum ‘daki kışı ta buralara getirmiş, karıyla-buzuyla öylece önlerine koymuştu.

Rastlananlardan herbiri önce yana çekiliyor, sonra katır kervanının ilçeye girişini merakla izlemeye başlıyordu.

Önde topu topu bir katır yükü ev eşyası, arkada boş bir yedek katır, ardında şeker sandıkları içindeki bir nineyle bir torunu taşıyan bir başka hayvan, kuyruğunu eline dolayarak hayvanı izleyen bir katırcı ve en gerilerde, elleri kuru değnekli, yüzleri-gözleri kar yanıkları içinde bir anayla bir baba yorgun ve bitkin adımlarla ilçeye girmekteydiler.

- Hoş geldin katırcı… Hoş geldin iyherif… Kimdir bu getirdiklerin?..

- Kim olacak?… İnsanlar… Bildiğiniz insanlar… Mamir bir baba, bir ev kadını ana, dudakları dualı bir Böygana, bir de daha bu yaşında bile her olmazı olurlandıran bir Hikmet Çocuk.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

İLKLER (Hikmet Çocuk’un İlkleri) isimli Öyküler’inden > 129 -136/219)

baba

Print Friendly

İlk Yolculuk – 1/2

Hikmet Çocuk’un İlkleri

Trabzon üzerinden İran ‘a giden transitlerin Erzurum Cumhuriyet Caddesi ‘ndeki terminali karakışlar içindeydi.

Otobüsün önünde beklediği yapının saçaklarındaki buzlar yerlere kadar sarkmışlardı. Saçaklarda bilek kalınlığında olan buzlar, yere yakın kesimlerde inceydi ve kirli beyaz renkteydi. Büronun camları buz çiçekleriyle örtülüydü. Bir ucu Tebrizkapısı ‘na, obir ucu Havuz ‘a uzanan cadde karlar altındaydı ve kar yumuşak pamuk yığınlarını andırmaktaydı. Şuraya-buraya yolcu taşıyan kızakçılar atlarının boyunlarına çıngıraktan çelenkler takmışlardı. Burun deliklerinden ince ve keskin dumanlar çıkaran koşumları süslü atlar, kızaklarını beyaz kar üzerinde çekerken çıngıraklarından yayılan büyüleyici sesler, kar başlıklı evlerin duvarlarında, balkonlarında, pencerelerinde ve kapılarında yankılanmaktaydı. Bir yanı caddeye taşan bir kümbetin dibinde, meşin gocuğuna bürünmüş bir Laz kestaneci, arada bir haykırarak mangalındaki dumanları tüten kestanelerini çeviriyordu. Beyaz karın ağırlığı altında esneyen telgraf tellerinin üstünde, soğuktan tüyleri kabarmış dizi dizi serçe vardı. Karın beyazlığı içinde, olduğundan daha da kara görünen bir karga, gaklayarak çıplak dalları karlara bürünmüş bir ağaca doğru uçmaktaydı.

İçi henüz soğuk olan otobüste Hikmet Çocuk ‘u bir camın yanına oturtmuşlardı. Oturduğu yerde, yanındaki karçiçekleriyle süslenmiş camı küçücük parmağıyla çizmeye çalışıyor, arada bir, yanındaki anaya-böyganaya, arada bir de dışarıda camın dibinde duran beybaya, dayıya, amcaya bakıyordu. Ana gözyaşları içindeydi ve beyba, dayıyı bırakıp amcaya, amcayı bırakıp dayıya sarılmaktaydı. Sonunda Hikmet Çocuk, beybanın onlardan ayrıldığını, arabaya bindiğini ve gelip ananın yanına oturduğunu gördü.

Otobüs herhangi bir uyarıda bulunmadan kalktı.

Anayla beyba içerden ve dayıyla amca da dışardan birbirlerine eller salladılar.

- Dayım gelecek mi?

- Gelecek oğlum.

- Amcam?

- O da gelecek.

- İkisi de gelsinler. Çok çabuk gelsinler.

Otobüs homurdana homurdana karlı caddelerden geçmeye, karlara bürünmüş ağaçlar, evler, kızaklar, telgraf telleri ve tellerdeki serçeler hızla gerilere doğru kaymaya başlamışlardı.

Bir süre sonra otobüs ısındı. Anayla beyba, kendilerine fazla gelen bazı giysilerini çıkardılar. Böygana arka koltuktan uzanıp Hikmet Çocuk ‘u kucağına istedi. Verdiler ve otobüs de Taşmağazalar ‘dan aşağı inmeye koyuldu.

Hikmet Çocuk kısacık yaşamında ilk kere olarak o kadar bol ışık, o kadar bol parıltı, o kadar çok güzellik, o kadar çok vitrin ve o kadar çok dükkân-mağaza görmüş olmanın şaşkınlığı içindeydi.

- Böygana, buralar ney?

- Bunlar kuyumcu oğul.

- Kuyumcu nedir?

- Bunlar altın satarlar evladım. Onun için “Kuyumcu” denir bunlara.

- Altın nedir?

- Altın, işte o dizi dizi sıralanmış olan ve pırıl pırıl parlayan şeylerdir. Altın, bizim içine gazyağımızı koyduğumuz tenekeden, içinde yemeklerimizi pişirdiğimiz bakır tencerelerimizden, yemek yerken kullandığımız çinko kaplarımızdan, içinde çamaşırlarımızı yıkadığımız sac leğenimizden, çevresinde ısındığımız demir sobamızdan, dedenden bize kalan ve içine mum dikilen gümüş şamdanımızdan çok daha değerli bir metaldir.

- O parlayanlar altın mı böygana?

- O dizi dizi duranlar altın, onların üstüne asılmış parıldayan şeyler de elektrik lambasıdır.

- Ama onlar bizim fiske lambamıza benzemiyor.

- Evet benzemiyor.

- Gaz lambamıza da benzemiyor.

- Gaz lambamıza da benzemiyor.

- Lüks lambamıza da benzemiyor.

- Benzemez oğul. Sen benim “Lamba” dediğime bakma; gerçekte onlara “Elektrik Ampulü” derler.

- Güneş gibi parlıyor onlar. Her biri bir güneş beyba.

- İlahi oğul.

- Peki neye yarar o ışık?

- O ışık evleri, odaları, dükkânları, mağazaları, sokakları, caddeleri, her yeri, her yanı aydınlatırlar. Hatta kümesleri bile. İşte tıpkı böyle, nur içinde bırakır.

- Böygana, bizim evimizi de bırakır mı nur içinde?

- Elbette bırakır oğul.

- E, niye bırakmıyor öyleyse? Bizim evimizin her bir yanı karanlık. Anam niçin bundan yakmıyor da, fiske lambasıyla gaz lambası yakıyor?

- Elektrik şimdilerde varsıl insanların hakkı oğul. Biz yoksuluz.

-  Öyleyse biz de varsıl olalım.

- Olamayız. Bizler; beyban, anan, ben ve sen, tek bir aylığın umuduna kalmışız. Evimiz kira. Paramız her bir şeye yetmiyor.

- Aylık ne demek böygana?

- Otuz günde bir kere kazanılabilen fakat tam bir ay Allah ‘ın her günü harcanan paraya “Aylık” denir oğul.

- Bir ay ne kadar gündür?

- Tamı tamına otuz gündür. Borcun varken o otuz gün çok çabuk biter fakat alacağını alacağın zaman o bitmek bilmez.

- Peki gün ne demek?

- Bir sabahtan bir sonraki sabaha kadar yaşadıkmı, biz o geçen zamana “Gün” deriz.

Baba öndeki koltuktan başını yarı geri çevirdi:

- Rahatsız etme nineni.

- O benin böyganam, sana ne?

- Sorudur ki soruyorsun böyganana ama.

- İyi ediyorum. Ben bir şey bilmiyorum ki. O biliyor. Bildiğini bana da öğretiyor.

Ana, baba, nine gülüştüler. Baba başını öne döndürdü:

- Valla haklı çocuk. Sormadan nasıl öğrensin bildiklerini.

Hikmet Çocuk artık konuşmuyordu. Süsler, ışıklar, pırıltılar içindeki dükkânlara baka baka istenmedik uykulara dalıp gitmişti.

- Uyan oğlum. Trabzon ‘a geldik.

- Trabzon nedir?

- Önce sen söyle : Erzurum nedir?

- Erzurum bizim evimizin bulunduğu ildir.

- İşte Trabzon da işte öyle bir ildir. Ülkemizin bir ilidir. Erzurum nerededir?

- Palandöken Dağı ‘nın eteklerindedir.

- Trabzon da Karadeniz ‘in kıyısındadır. Erzurum ‘da deniz yoktur fakat Trabzon ‘da deniz vardır.

- Deniz nedir?

- Denizin ne olduğunu sabahleyin öğreneceksin. Şimdi gel bin şu taksiye, otelimize gidelim.

- Taksi ne demek?

- Taksi “Otomobil” demek.

- Otomobil ne demek?

- Otomobil “Araba” demek.

- Öyleyse nerde bu arabanın atları, öküzleri?

- Bu arabanın atları, öküzleri yoktur. Zaten öyle olduğu için bu arabalara “Otomobil” diyorlar. Çünkü bunlar atsız-öküzsüz giderler.

- Haydi şimdi evimize gidelim.

- Bizim evimiz Erzurum ‘da kaldı. Şimdi otelimize gidiyoruz. Otel bizim Trabzon ‘daki evimiz.

- Ben otelden ev istemem. Kendi evimize gidelim. Fiske lambamızı, gaz lambamızı yakar otururuz.

- Sus, bak, işte geldik. Başkaları var çevrede. Ayıp.

Hikmet Çocuk, tüm yaşantısında ilk kez bu kadar çok basamaklı, bu kadar aydınlık bir ev görmekteydi. Basamakları çıktıktan sonra kapısını açıp içine girdikleri oda, beybanın duvardaki beyaz bir kopçaya parmağını dokundurmasıyla gündüz gibi aydınlanmıştı. Odada kendi evlerinin kapısı büyüklüğünde iki pencere ve karşılıklı duran iki karyola vardı. Hikmet Çocuk, karyolayla ve kapı büyüklüğündeki pencereyle yeni karşılaşmaktaydı. Baba bir garsona yemek ısmarlarken ve anayla nine masa yanındaki sandalyelere çökerken o pencerelerden birinin camından dışarı bakmaya koyulmuştu. Dışarıda güneş beyba yeni batmaktaydı. Her yer ışıklar içindeydi. Bilyelerinden herhangi biri yere düşse; kolaylıkla görülüp bulunabilirdi. Üstelik karlar, buzlar, kızaklar da ortalarda yoktu. Onların yerlerini pırıl pırıl parlayan, ayna gibi ışıldayan, şuraya-buraya kendiliklerinden giden o atsız-öküzsüz arabalar almıştı. Baktığı pencerenin tam karşısında bir bahçe ve bahçenin içinde de dallı, yapraklı, yemyeşil ağaçlar vardı.

- Dur oğlum, perdeleri kapatalım.

- Kapatmayın perdeleri.

- Beyban kızar. Dışarıdan görünmesin odamızın içi.

Perdeler kapatıldı. Beybayla ana masayı ve iki sandalyeyi karyolalardan birinin yanına çektiler ve garsonun getirdiği içi dolu bir tepsiyi masanın üzerine koydular.

- Bundan sonra ailece aynı kaptan yemek yok. Elle yemek de öyle. Herkes çatalla, kaşıkla, gerekirse bıçak kullanarak yemeğini kendi tabağından yiyecek, içeceğini kendi bardağından içecek. Kullanmak zorunda kalındığında bıçak sağ ele alınacak, çatal sol elle tutulacak ve yiyecek çatalla bastırılırken sağ eldeki bıçakla da kesilecek. Yiyeceğin tümü kesilip sonra parça parça yenmesine başlanmayacak, gerektikçe kesilip yenecek. Sağ el sol elden daha güçlü olduğu için bizler bıçaklarımızı sağ ellerimizle kullanacağız. Doğrusu böyledir.

- Yemeği sol elle yemek günah değil midir beyba?

- Eskiden öyle sayarlarmış, oğul. Zira eski adamlar tuvalette taharetlerini yani temizliklerini de sol elle yaparlarmış. O nedenle zamanlarında yaptıkları elbette ki doğrudur. Ama şimdilerde durum öyle değil. Hem çıplak elimizle taharetlenmiyoruz, hem de yemeklerimizi çatalla, kaşıkla yiyoruz. Zaten Peygamber’ imiz de “Zaman sana uymazsa, sen zamana uy” demişler. Yani “Koşullar neyi gerektiriyorsa; öyle davran.” demek istemişler. Günümüzde de zaman yani koşullar bize uymadığından, bizim onlara uymamız gerek.

- Böygana günah sayıyor ama.

- Bundan sonra da sevap sayacak, değil mi, anacan?

- He oğul, he. Evde erkeğin dediği olur.

- Erkeği-kadını yok bu işin, anacan. Başka evlerde nasıl olursa olsun bizim evde hepimizin dediği olacak. Hepimizden önce de senin dediğin. Çünkü sen ailemizin büyüğü ve başımızın tacısın.

- Benim de başımın tacı.

- Başınız varolsun oğullarım.

Hikmet Çocuk kafa-göz yara yara ilk çatallı-kaşıklı-bıçaklı yemeğini yedi ve yaşantısında ilk kere savaştan çıktı. Yemekten sonra babaya, anaya, nineye kahveler ve ona da çay geldi.

- Ben çay içmem. Ben de kahve içeceğim.

- Küçükler kahve içmezler: Ayıptır.

- Kahve içmeleri ayıp da, çay içmeleri neden ayıp değil?

- Çay ısınmak, kahve ise keyf almak için içilir de ondan.

- O zaman ben de keyf alacağım.

- Sen küçüksün. Kahve içerken keyf alamazsın, acı duyarsın.

- Duymam.

- Sus artık. Al bardağını, gel pencerenin önüne. Bak, perdeyi açıyorum. Dışarıyı gözlemle. Bak bakalım güzel bulacak mısın Trabzon gecelerini.

Hikmet Çocuk bir ayrı, bir aydınlık, bir renkli, bir soğuk ve karanlık olmayan dünyaya kavuşmuştu. İçinde bir bayram sevinci, gözlerinde ışıltılı bir şaşkınlık okunmaktaydı. Bakışları atsız-öküzsüz arabalarla birlikte hareket edip yola çıkıyor, onların görünmez oldukları yerlerden geriye dönüyordu. Karanlıkça bir köşede yumurta sarısı renginde bir yazı kendiliğinden ortaya çıkıyor, sonra kayboluyor, yerini çivit rengi bir başka yazı alıyordu. Bu onu şaşırttıkça şaşırtmaktaydı. Yazıların ortaya çıkışları, kayboluşları, yeniden belirişleri birbirini izlemekte, yumurta sarısıyla çivit rengi sürekli olarak birbirine dönüşmekte, birbirini kovalamaktaydı. Hikmet Çocuk bunun ne demek olduğunu ve nasıl olabildiğini asla bulup çıkaramıyordu.

Gecenin artakalan zamanı, o durumu babadan sorup öğrenmekle geçti. Sonra, nasıl yapabildiyse; beyba parmağını duvardaki kopçaya bir değdirişte, odayı aydınlatan ışığı yok etti. Hikmet Çocuk ‘u ilgilendiren onu kimin yapabildiği değil, onun nasıl yapılabildiğiydi. Zira yapan zaten babaydı ve onun yapamayacağı hiçbir şey yoktu. Odadan ışığı alan ve oraya karanlığı getiren beyba, odanın dışardan aydınlanabilmesi için olacak ki; kapı büyüklüğünde pencerelerde bulunan perdeleri yanlara açtı.

Babayla ana karyolalardan birine ve Hikmet Çocuk ‘la böygana da obirine uzandılar.

- Haydi, uyu oğul.

- Uyuyamam. Ben korkuyorum böygana.

- Aman oğul, korkacak ne var? Bak, işte koyun koyunayız seninle.

- Ama uyuyunca benim düşüme kötü kötü şeyler giriyor.

- Onlar Kara-Kura oğul, Kara-Kura.

- Girmesin düşlerime Kara-Kura ‘lar.

- O zaman dua etmen gerek ki; girmesinler.

- Nasıl dua edeyim? Ben bir şey bilmiyorum ki.

- Birlikte dua edelim öyleyse. Sen beni izle. Ben ne söylersem sen de tıpkısını söyle.

- Peki.

- Kara-Kura Kara-Kura, önü kara-ardı kara, seni-beni yaratanın hakkı için gökteki yıldızları, denizlerdeki kum tanelerini say bitir, bitirsen de; benim yanıma gelme.

- Ya dinlemeyip gelirse?

- Gelemez. Çünkü; en sonunda yanımıza gelmemesini söyledik.

- Söylemesek gelir mi?

- Gelir. Sen bana sımsıkı sarılmazsan, başını göğsüme dayamazsan; işte o zaman öyle bir harlayarak, öyle bir gürleyerek gelir ki; daha artık Allah korusun.

Hikmet Çocuk korkudan mı, yoksa sevgiden mi olduğu anlaşılamayan bir tutumla böyganasına sımsıkı sarıldı ve başını ninesinin sıcacık göğsüne gizledi. Kollarıyla onu kucaklayan ninenin dudakları kıpır kıpır ve sesi fısıl fısıldı:

- Yattım sağıma, döndüm soluma, sığındım Suphan ‘ıma. Melekler tanık olsun dinime, imanıma.

- Böygana o ki sağımıza yattık ya, daha niye solumuza dönüyoruz?

- Süphan ‘ımıza yani Allah ‘ımıza sığındığımızı söylüyoruz ya, yani “sağıma da dönsem, soluma da dönsem, her nerede olursam olsam, her ne yaparsam yapsam, hep seninle olmak, hep senin koruman altında bulunmak istiyorum.” demeye getiriyoruz.

- Ama böygana, öyle de olsa; yanlış bu. Bak, ben sağıma yatmışım, sense soluna yatmışsın. Senin şimdi “Yattım soluma, döndüm sağıma.” Demen gerekmez mi? Üstelik de, ben soluma, sen de sağına dönersek; birbirimize sırt dönmüş olmaz mıyız?

- Sus oğul, aklımı fazla karıştırma.

- Peki, ben şimdi döneyim mi?

- Dönme. Bismillahi Bir ‘sin ve billahi Nur ‘sun, yetmişbin Ayetelkürsü ‘n, çevremizde dönüp dursun.

Hikmet Çocuk ‘un sesi ve soruları duyulmaz olmuştu. Derin bir uykunun yumuşak eşiklerinde olduğu anlaşılmaktaydı. Babanın karşı karyoladan yükselen sesi fısıltılıydı:

- Uyudu mu akıldanesi, anacan?

- Uyudu oğul, uyudu.

- Sana helal olsun, anacan. Şeytan uyutmaya bire birsin.

- Aman Hüseyin, aman oğul.

- Alınma. Şakadır şaka. İyi geceler anacan.

Ve otel odasını tam bir sessizlik kapladı.

Sabahleyin Hikmet Çocuk bir yepyeni ve bir bambaşka dünyaya uyandı. Pencerenin dışında her şey güzel, her şey temiz, her şey sıcak, her şey renkliydi ve her şey yoğun bir hareketlilik içindeydi. Sırtlarında büyük güzel sepetler, önlerinde renkli peştemallar, başlarında da uçları çene altından bağlı başörtüleri bulunan birtakım kadınlar, bir yerlere bir şeyler götürüyorlar, bir yerlerden bir şeyler getiriyorlardı. Adlarının “Otomobil” olduklarını öğrendiği o atsız-öküzsüz arabalar tertemiz caddeden göz kamaştırıcı renklerle geçmekteydiler. Tam karşılarındaki yapının önünde oturan ak saçlı, aksakallı bir adam elindeki şişlerle çorap örmekteydi.

- Beyba, beyba, beybaaa… Çabuk gel… Bak dede çorap örüyor.

Hikmet Çocuk ‘u şaşkınlıklar içinde bırakan olay, anayı, babayı, nineyi de derin şaşkınlıklara düşürmüştü.

- Allah Allah. Adam gerçekten çorap örüyor.

- Aman Hüseyin Bey, o adam gerçekten çorap mı örüyor?

- Aman oğul, bir yaşıma daha girdim. Erkekler oturup çorap örüyorlar ve kadınlar da ağır sepetlerle sırtlarında yükler taşıyorlar. Yoksa dünyanın sonuna mı geldik?

Öylece bakınırken, ellerindeki çorapları örmeye çalışan daha başka erkeklere ve sırtlarında sepet taşıyan daha başka kadınlara da rastladılar.

Kahvaltıdan sonra baba Hikmet Çocuk ‘u karşısına oturttu:

- Şimdi beni iyi dinle. Dedi. Bak, şu beş tane çil çil kuruşu sana vereceğim ve sen her ne istersen onu alabileceksin. Kestane, şeker, bilye, sakız, leblebi, akide, horozşekeri, daha artık her ne ki istersen. Böyganan, anan ve ben dışarı çıkmak zorundayız. Ne zaman geri dönebileceğimizi de bilemiyorum. Çünkü dışarıda çok işimiz var. Sen hem akıllı, hem de artık büyümüş bir çocuksun. Senin bilebildiğin birçok şeyleri, senin yaşındaki birçok çocuk bilemiyor ki; bilsin. O nedenle bizler sana çok güveniyoruz. Yani bizim dediklerimizin ve istediklerimizin dışına çıkmayacağından eminiz. Biz geri dönünceye kadar odamızı sen koruyacaksın. Bizi burada, bu odada bekleyeceksin. Şimdi şu kalemi ve kâğıtları da sana veriyorum ve senden çok güzel bir ev resmi yapmanı istiyorum. Evin bir bacası olsun ve bacasından dumanlar tütsün. Çevresini karlar kaplasın. Erzurum ‘un karları nasılsa; tıpkı öyle. Karlar arasında bir küçük toprak parçası bulunsun ve orada serçelerimiz yemlerini yesinler. Geldiğimde ve gördüğümde beğenirsem; eh artık, dile benden ne dilersen. Odada canın sıkılırsa; pencereden bu güzelim Trabzon ‘u incele. Daha da sıkılırsan; otelin dış kapısına kadar in ve sıkıntın geçince de yine bu odaya çık. Odamızın yerini ve kapısını şaşırma ve kimsecikleri rahatsız etme. Haydi, göreyim seni, benim delikanlım.

Büyükler odadan çıktılar. Hikmet Çocuk uzunca bir süre kuruşlarıyla oynadı. Bıkınca, cebinden pırıl pırıl parlayan çelik bilyesini çıkarıp odada kendi kendisiyle bilye oynadı durdu. Usandı, pencerelerden dışarıyı izledi. Tedirginleşip masaya yaydığı kâğıda ısmarlama manzara çizmeye çalıştı. Fakat bunlardan hiçbiri onu avutamadı ve yalnızlığını gideremedi.

Bir ara, beybanın nasıl edip de duvardaki o kopçaya dokunarak tavandaki o tombul camı ışıklandırabildiğini öğrenme merakına kapıldı. Aynı şeyi yapmak için duvara yanaştı. Beyaz kopçaya ulaşamadığından iskemlelerden birini duvar dibine çekti. Üstüne çıktı. Parmağını kopçaya bastırdı. Üstüne basıldıkça; kopça içeri giriyor ama tavandaki o tombul cam bir türlü aydınlanmıyor, bir türlü parlamıyordu. Bir süre denedikten sonra, denemeden bıktı, sandalyeyi yerine koyup pencereden bakmaya koyuldu.

Odanın kapısına birileri vurmaya başlamıştı. Hikmet Çocuk bunun ne anlama geldiğini bilemedi, anlayamadı. Yüzünü kapıya dönüp cebindeki kuruşlarını sımsıkı avuçladı ve sırtını pencerenin pervazına dayadı.

Kapıya peş peşe birkaç kere daha vuruldu ve kapı Hikmet Çocuk ‘un korku ve şaşkınlık dolu gözleri önünde yavaş yavaş ardına kadar açıldı. Kapıda, üstünde beyaz önlük bulunan bir adam durmaktaydı. Adam önce başıyla odayı aradı, sonra kimseyi bulamayıp bulunduğu yerde dikilerek gözlerini Hikmet Çocuk ‘un yüzünde gezdirdi:

- Ha pu zilu sen mi çaldun daaa?

- Ben bir şey yapmadım.

- O zaman pizum Fadime yapmiştur. Ula ufağum, sen pişe yapmadıysan çim çaldu da pu zilu?

- Vallahi, billahi, tallahi ben hiçbir şey çalmadım.

- Çaldun, çaldun. Paa pak. Pi daha ha pu pokıyan zila tokunma, ufağum.

Adam sağ elinin işaret parmağıyla duvardaki beyaz kopçayı gösterdi ve sonra odadan çıkarak kapıyı çekti.

Hikmet Çocuk olanlardan hiçbir şey anlamamış fakat dövülmediği için de sevinmişti. Yeniden masaya çöktüyse de, kalemle-kâğıtla fazla uğraşamadı. Bakışları odanın içindeki bir başka kapıya takılmıştı. Merakını yenemeyip kapıyı açtı. İçerisi oda gibiydi. Duvarları cam kadar parlak, beyaz renkli, dört köşe, kaymak gibi bir şeylerle kaplıydı.  Bembeyaz ve parıltılı bir şeyle örtülü olan tabanında, karşılıklı duran iki büyük ayak izi ve bu izlerin ortasında bir delik vardı. Kapının karşısındaki duvara büyük, beyaz bir kutu yerleştirilmiş, bunun yanından dışarı çıkan ince, uzun bir demir kola zincirli bir tahta topaç asılmıştı. Kendi evlerinde böyle bir oda bulunmadığından, Hikmet Çocuk buranın nasıl bir yer olduğunu ve neye yaradığını bulup çıkaramadı. Denediğinde; tahtadan yapılmış topacın, sanki özellikle yapılmışçasına avucunun içine tamı tamına oturduğunu fark etti. Kutudan çıkan kolun yukarıya kalkık durumu ve zincirle topacın aşağı doğru sarkık durması, onda bunu tutup aşağıya çekme isteği uyandırdı. O da bu zorlamaya fazla karşı duramadı. Bu yüzden topacı kavrayıp aşağıya doğru çekti ve çekmesiyle kıyametin kopması bir oldu.

O süslü odanın içini, birdenbire ortaya saldıran ve nereden geldiği anlaşılamayan harıltılı-gürültülü sular doldurmaya başladı ve suların saldırısıyla gürültüsü dinmek bilmedi.

Hikmet Çocuk topaçlı zinciri ve kolu çektiği için bir yerleri kırdığını, bir şeyleri kopardığını, yapılmaması gereken bir şeyler yaptığını sanarak korkudan ölecek hallere düştü. Hiçbir anlam taşımayan ve hiçbir işe yaramayan el, kol ve bacak hareketleriyle şuraya-buraya kaçıp saklanmaya uğraşıyor, sese birilerinin geleceği ve kendisini döveceği korkusu aklını başından alıyordu. Sular önce bu küçük odaya, sonra kaldıkları o büyük odaya, daha sonra da tüm otele dolarsa; o zaman ne yapacak, nerelere kaçacak, kimlere sığınacak, canını nasıl kurtaracaktı.

Eşi-benzeri görülmemiş bir korkuyla bulunduğu yere çökmüştü. İki avucuyla şakaklarını kavramıştı ve yerinden fırlamış gözlerle habire harlayan-gürleyen sulara bakmaktaydı.

Azgın sular ansızın durdu, harıltılar-gürültüler ansızın kesildi. Ortada sadece incecik bir fısıltı kaldı ve bir süre sonra o da duyulmaz oldu. Eliyle topacını ve zincirini çektiği o ince, uzun demir kol yeniden yukarı kalkmıştı ve zincirle topaç hala sallanmaktaydılar.

Üstünden bir türlü atamadığı bir korkuyla o küçük odanın kapısını kapattı, büyük odanın dış kapısını açtı ve çekingen adımlarla merdivenlere doğru yürüdü.

Yukarıdan aşağılara kadar inen ve soğan kabuğuyla haşlanmış yumurta renginde korkulukları olan merdivenin geniş basamaklarında karpuz içi renginde, yumuşak, tüylü bir örtü vardı ve her basamağa bu örtünün üzerinden altın renkli çubuklar takılmıştı. İnerken ayaklarının ses çıkarmadığını sezinledi. Basamakların tükendiği yerde büyük bir oda ve bu odada konuşup gülüşmekte olan bir yığın adam gördü ve odanın ilerisinde, basamakların tam karşısında camdan yapılmış bir duvarla karşılaştı.

Alt basamakta iri bir el kendisini omzundan kavradı ve Hikmet Çocuk, kendisinden o harıltılı-gürültülü seslerle azgın suların hesabının sorulacağını sanarak korktu.

- Uy ula uşağum, sen aşa mı indun daaa?

- O azgın suları ben akıtmadım. O harıltılı-gürültülü sesleri ben çıkarmadım.

- Sen akitmadun, sen çikartmadun amma papan da saa coz-kulak olmamizi istadi pizdan. Hadi pakalum, çık kapiya da oyna piraz fakat uzaklaşma ha puralardan daaa.

Hikmet Çocuk büyük bir ürkeklik içindeydi ama bu ürkeklik ancak, otelin yanındaki boş alanda oyun oynayan çocukları görünceye kadar sürdü.

- Ula mile oynar misun daaa? Adın nedur?

- Oynarım. Benim adım Hikmet.

- Ula Cemal, aa pi eş pulduk daaa. Adi Hiçmet ‘miş.

Alanda üç çocuk vardı ve onların girişkenlikleriyle cana yakınlıkları Hikmet Çocuk ‘un çekingenliğini ortadan kaldırmaya yetmişti. Oynadıkları “Mile Oyunu” Erzurum ‘da oynadıkları “Bilye Oyunu” nun tıpkısıydı. Hikmet Çocuk “Mile” nin ne olduğunu bilemiyor onu “Bilye” yle bağdaştırmaya çalışıyor, bu yüzden, kullanılan toprak bilyelere “Milye” demek zorunda kalıyor, onun “Mile” yi “Milye” ye çevirişi çocukların alabildiğine hoşlarına gidiyor ve kahkahalarla gülmelerine, kendisine daha bir iyi bağlanmalarına yol açıyordu.

Oyun sırasında, çocuklardan biri, habire ısırıp ısırıp durduğu haşlanmış mısır koçanının yarısını koparıp ona vermiş, bir başkası cebinden çıkardığı bir avuç sıcak kestaneyi onun cebine koymuş, üçüncüsü çiğnemesi için mezdeki sakız uzatmış ve çocuklarla Hikmet Çocuk daha ilk anda yedikleri-içtikleri ayrı gitmeyen dört arkadaş olup çıkmışlardı.

Oyunda ortağı olan çocuk, onu beybası, anası ve böyganası gibi korumakta, ağzından çıkan her bir sözü doğru kabullenmekte, ortaya çıkan anlaşmazlıklarda hep onun yanını tutmaktaydı. Çocukların her birinin camdan, topraktan yapılmış olan cepler dolusu renkli mileleri vardı. Hikmet Çocuk ‘un çelikten yapılmış pırıl pırıl bilyesi tek olmasına tekti ama onların milelerinden çok daha körpe, çok daha soyluydu.

Oyunu Hikmet Çocuk ‘un soylu çelik bilyesiyle ortağının renkli cam mileleri kazandı ve ödül olarak iki ortak obir iki ortağı at edip at edip sırtlarına binerek alanda tam beşer tur attırdılar.

Ortak, kolunu Hikmet Çocuk ‘un boynuna atıp onun avucuna birkaç tane cam, birkaç tane de toprak mile koyunca, o da anı olarak çelik bilyesini onun avucuna sıkıştırdı.

-Yarın da puraya celecesun. Biz yine ha punnari yener, yine ha pu atlarin sirtlarına pineruz daaa. Ha pu mil oyununun ustasi pizuk. Piz içimuz, tamam mi?

- Tamam.

Çocuklar rüzgâr gibi uçup uzaklaştılar.

Hikmet Çocuk ‘un yüreği bu kere bir başka sıcak çarpmaktaydı. Artık bir başına değildi. Arkadaşları vardı, mileleri vardı ve cebinde de tamı tamına tam beş tane çil çil, kırtışlı kırtışlı kuruşu vardı.

Oyun oynadıkları alanın az ötesinde ucu-bucağı görünmeyen bir gölle karşılaştı. Kıyıdan bu gölün içine doğru uzanan bir taş düzlük buldu. Bu taşlı düzlüğün bir yanında, göl suları içinde birtakım üstü açık evler yer almaktaydı.  Evlerin başlarına-kıçlarına kısalı-uzunlu direkler dikilmişti ve direklerin arasında duvarları üstten camlı birtakım odalar bulunmaktaydı. Üstü açık evler tepeleme balık doluydu. Balıklar küçük küçük, pırıl pırıl, ışıl ışıl, balıklar kıpır kıpırdı. İçlerinden bazıları önce havalara sıçrıyor, sonra yine o balık yığınına düşüyorlardı. Balık tepelerinin yanlarında duran birtakım adamlar balık doldurdukları bir takım kapları uzatmaktaydılar.

- Amca bu balıklar ne?

- Hamsi daaa.

- Bu balıkların gözleri de var mı?

- Paluk olur da cözlari olmaz mi, uşağum? Fer pakayum kaç kuruşun var?

Hikmet Çocuk cebinden çıkardığı çil çil, kırtışlı kırtışlı kuruşlarını adamın avucuna bıraktı. Başı bereli ve beresinin üstü püsküllü olan adam, avucuna bırakılan kuruşlardan üçünü aldı, ikisini geri verdi:

- Senin kabın-mabın yok midur?

Diye homurdanarak Hikmet Çocuk ‘a bir süre baktı, sonra eline geçirdiği demir tel saplı bir tenekeyi pırıl pırıl, ışıl ışıl, kıpır kıpır balıkla doldurup onun önüne koydu. Hikmet Çocuk iki eliyle bile zorlukla çektiği tenekeyi, sürükleye sürükleye, taş düzlüğün büyük göle birleştiği yere kadar götürdü ve orada yükünü taşların üstüne boşalttı.

Oracığa çömelmişti. Ne yana bakacağını bilemiyor, parıl parıl parıldayan, ışıl ışıl ışıldayan, kıpır kıpır kıpırdanan balıklara göz gezdiriyor, sıçrayıp düşenlerine bakıyor, bunlardan bazılarına sağ elinin işaret parmağıyla dokunuyor, bir canlanmayla karşılaşınca parmağını kaçırıyor, canlanamayanları eline alıyor, ellerindekileri evirip çevirerek bir bu yandaki, bir obir yandaki gözlerine bakıyor, baktıklarını bir yana bırakıp yeniden tuttuklarının gözlerine gözlerini dikip duruyordu.

- Merhaba reis. Şöyle şöyle bir çocuk gördün mü acaba? Bir saattir arayıp soruyoruz. Bu yana doğru gelmiş de.

- Şoyle şoyle pi uşak mi daaa? Ha orada durayi. Pi teneke hamsi aldi pendan, te orada tökti yera, cözlerina pakayi.

Babayla ana Hikmet Çocuk ‘u bir teneke dolusu yarı canlı hamsinin gözlerine tek tek bakarken buldular. Artık gidip kaybolamayacağı kanısına vardıkları için olmalı ki; yanına yanaşmadan onu izlemeye koyuldular.

- Naime, farkında mısın? Geçirdiği o göz rahatsızlığı yüzünden çocuk göz aşığı olmuş. Onun için daha artık varsa da göz, yoksa da göz. Gözleri var mı yok mu diye hamsileri inceleyişi bu yüzden.

- Şimdi anladım Erzurum ‘da “Tavşanların gözleri var mı?” diye neden sorup durduğunu.

- Baksana adamdan tam bir teneke hamsi almış, gözleri var mı yok mu diye bakmak için.

- Toplayalım mı yere serdiği hamsileri?

- Daha neler. Hem pişirecek yerimiz yok, hem de ayıp ele-güne karşı.

- Öylesine sordum işte. Çağıralım mı artık şu göz delisini?

- Çöplükten kaptığı mikroplarla trahom olup gözünün birini yitirseydi; asıl göz delisi biz olacaktık, unutma. Tanrı ‘ya şükrolsun ki; kurtuldu gözü. Hemen araya girmemizin doğru olacağından pek emin değilim. Bekleyelim biraz, baksın tüm hamsilerin gözlerine teker teker. Nasıl olsa paralarını kendi ödemiş.

Babayla ana gülüştüler. Az ileride demir atmaya çalışan bir gemiye bakmaya koyuldular. Deniz ve gemi Hikmet Çocuk ‘un o kısacık yaşantısında görmüş olduğu şeylerden değildi. Her ikisi de kendisi için yeni, yepyeniydi. Bununla birlikte o, deniz ve gemiyle hiç de ilgilenmemekte, az önce içinden hamsi aldığı tekneye bile dönüp bakmamakta, tüm ilgisini, eline alıp alıp, inceleyip inceleyip bıraktığı balıkların gözlerine yöneltmiş bulunmaktaydı. Ancak balıkların tümünü inceleyip bıraktıktan sonradır ki; bakışlarını yanındaki denize ve ötedeki demir atmakla meşgul olan gemiye çevirebilmişti. Gemiye, çevresindeki çatanalara, sandallara ve mavnalara ne ad vereceğini dahi bilmiyor, onları su üstündeki evler olarak değerlendiriyordu. Deniz onun gözünde, Erzurum ‘daki Yapraklı Göl, iskele onun gözünde göle uzanan bir taşlı düzlükten ibaretti.

- Bak oğlum, bu uçsuz-bucaksız suya “Deniz”, o bir dolu pencereli şeye “Gemi”, adamların içinde kürek çektiği şeye “Sandal”, o “Çat… Çat… Çat…” diye sesler çıkararak, dumanlar püskürterek su üstünde kayıp giden şeye “Çatana”, şu içi balık dolu olan deniz araçlarına da “Mavna” derler. Gemiler insan ve “Şilep” lerle mavnalar da yük taşırlar. Deniz, en büyük gölden bile daha büyüktür. Erzurum ‘daki Yapraklı Göl denizin dişinin kovuğunu bile dolduramaz. Göllerin ucu-bucağı vardır ama bazı denizlerin ucu-bucağı yoktur.

Hikmet Çocuk anayla babayı yanında bulduğunda hiç de şaşırmadı. Her nerede ve her ne zaman olursa olsun, onları hep yanında bulacağından eminmiş gibiydi.

- Bu denizin adı ney beyba?

- Bu denizin adı “Karadeniz” oğlum.

- Peki, neden “Kara” demişler buna?

- Ben de bilemiyorum neden öyle dediklerini. Gerçekten de kara-mara değil, çivit renginde. Hem de masmavi.

- Çivit rengi ne renktir?

- Çivit rengi mavidir.

- Mas nedir beyba?

- “Mas” bir pekiştirme sözcüğüdür. Mavi mavidir. Masmavi, maviden de mavi demek oluyor.

- Deniz maviyse, hem de masmaviyse; bu deniz “Mavideniz”, “Masmavideniz” olmalıdır. Neden “Karadeniz” olsun? Peki geminin adı ne?

- Gemi oğlum.

- Yok, adı adı; kendi adı?

- Bak, adı üstünde : “Cumhuriyet”

- Cumhuriyet ne demek?

- Onu sen bu yaşında öğrenemezsin, ben de sana bu yaşında öğretemem. Haydi, artık otelimize gidiyoruz.

- Niçin otele gidiyoruz? Bizim kendi evimiz yok mu?

- Bizim evimiz Erzurum ‘da kaldı. Buradaki evimiz otel.

- Bundan sonra hep otelde mi kalacağız?

- Geçici olarak kalıyoruz, oğlum. Neden sordun bunu?

- Benim burada arkadaşlarım var. Yarın oyun oynayacağız yine onlarla.

- Allah Allah. Sen az zamanda çevre edinmişsin de, haberimiz bile yok bizim. Kaç arkadaşın var bakalım? Kimmiş senin bu arkadaşların?

Hikmet Çocuk bülbülleşmişti. Rengârenk milelerini yol boyunca göstere göstere anlattıklarıyla doyamayıp öyküsünü otelde de bütün bir gece sürdürdü. Odada artık yalnız değildi ve üç arkadaşı yanındaydı. Onlardan her birinin yerine milelerini ayrı ayrı oynuyor, sonunda oyunu, ortağı Kemal ‘le kendisine kazandırıyor, fakat ödül olarak sırtına binebileceği rakiplerini bulamadıkça  ödülden-mödülden vazgeçiyordu.

Sabahleyin otelden çok erken saatlerde çıktılar.

Rüzgâr ağaçların dallarını sarsmaya, yapraklarını yola yola öteye-beriye savurmaya başlamıştı. Deniz dünkü deniz değildi: Köpürmüş, coşmuştu. Enginlerden kıyıya doğru geliyor, her gelişinde şahlanıyor, her şahlanışında metrelerce yükseğe kalkıyor, görülmemiş bir şiddetle kıyıya vuruyor, vururken top gibi patlıyor, patladıktan sonra hışırtılarla, köpüklerle dağılıyor, homurdana homurdana gerilere çekiliyor, yeniden gelmeye, yeniden koşmaya, yeniden şahlanmaya, kıyıyı yeniden sular-köpükler içinde bırakmaya başlıyordu.

Hikmet Çocuk, tanıdığından bu yana büyülenmişçesine ilgilendiği otomobillerden birinin arka koltuğuna anayla böygana bindi. İki adam, otelden çıkardıkları eşyalarını arabanın üstüne ve arkasındaki bir yere koydular, yerleştirdiler, bağladılar, sağlama aldılar. Arabanın içinde ve önde oturan tanımadığı bir başka adam, kendi çemberini andıran büyükçe bir çemberi elleri arasında tutmaktaydı. Otomobilde derin homurtular vardı. Camdan baktığında, ağaçların, evlerin, insanların, yanlarından büyük bir hızla geçip gerilere doğru kaydıklarını gördü. Kendilerinin neden durduklarını, onların neden gerilere doğru hızla kayıp gittiklerini anlayamadı.

Masmavideniz ‘in kıyısındaki rüzgârlı bir taşlıkta otomobilden indiklerinde çok şaşırdı ve bulundukları yerde durdukları halde, ta buralara kadar nasıl geldiklerine akıl erdiremedi. Suda şiddetle sallanan çatanaya bindiklerinde hala bunu düşünmekteydi. Beyba öfkeli, anayla böygana da suskun olduklarından, çatanaya niçin bindiklerini sorup öğrenemedi. Tekne, homurtular içinde sulara batıp batıp çıkmakta, arada bir havalara kalkmakta, şahlanan sular teknenin içine içine dolmakta, teknenin ucunda ayaküstü duran ve elleri belinde olan adam tekneyle birlikte kalkıp kalkıp inmekteydi. Teknenin içinde bir odadaydılar. Oda yarıya kadar tahtadan, yarıdan yukarı camdan yapılmıştı ve ön camın arkasındaki adamın elinde de yine kendi çemberi gibi bir çember vardı. Rüzgâr kararan soğuk suların yüzünü alt-üst ediyor, uğultularla vurup vurup üstlerinden geçiyor, deniz alttan girip tekneyi yukarı kaldırıyordu.

- Pen poyle hava cörmedum daaa. Ula uşağum, sizde da şans varmiş.

- Gemiye kadar gidebilecek miyiz, reis?

- Paa “Salih Reis” derler daaa. Ha pu penum cidemeyecegum cemi yoktur, pilesun. Fırtına-mırtına dinlemem pen. Sizi cemiye götürürum ha pu dişimnen-dırnağımnan.

- Rabbiyesir, velatüesir, rabbitemin bilhayır.

- Hiç korkma kız ninecan. Yaslan ceriye daaa.

- Geldik mi dersin reis?

- Celduk daaa. Celmasina celduk da, ha pu kaptan almış merdivani okari. Pakalum nasıl pineceksunuz.

- Ne yani, bindirmez mi yoksa?

- Pindirmez pindirmez. Tam yarım saat gecikmişsunuz.

Hikmet Çocuk hiç beklemediği bir anda yanı başlarında beliren dev gibi gemiye baktı. En yukarıda, derin karanlıklarda pırıl pırıl parlayan dizi dizi ışıklar vardı. Kapkara kesilen göğe saldıran azgın sular geminin kararan gövdesine uluya uluya çarpıp durmaktaydılar. Çatananın burnunda ayakta duran adam, başını ve ellerini yukarıya kaldırmış, ışıklara doğru bağırmaya başlamıştı:

- Ula kaptaaan, ula uşağummm… Haçan niye almişsun merdivani okari?… Yolcu var daaa…

Dizi dizi ışıkların altına gelen bir adam hızla parmaklıkların dibine oturmuş, bacaklarını parmaklıkların aralarından dışarıya ve aşağıya sallandırmıştı ve kızgın el-kol hareketleriyle bağırıp durmaktaydı:

- Sen o yolcularını çatananla götürürsün Giresun ‘a artık… Trabzon ‘la Giresun arası ne kadarcık yol ki? Katlanıver bu zahmete ebenin hakkı için… Ben demir almak üzereyim, kör müsün? Bu saatte yolcu mu getirilir be?

- Ula paa galsa; pen cötürurum amma onlar citmazlar uşağum… İndir şo merdivani…

- Alınmış merdiven iner mi reis? Sen denizcisin, bilmiyor musun kuralları?

- Ula senun kuralun patsun… Cörmiy musun pu havayi?.. Cünduz geceye dondi… Cormiy musun ha pu denizi?.. Deniz Gayya Guyusi ‘na dondi… Ha pattuk ha patacayuk… İndur merdivani…

- İndirmemmm… Geciken çeker cezasını… Haftaya giderler artık Giresun ‘a… Ege Vapuru gelecek bir hafta sonra… Giresun kaçmıyor ya…

- Ula kaptan, ha pu adamlar memurdur senin cibi… İşine pir hafta gecikirse; asarlar puni, asarlar… Sen hele elini koy pi vijdanuna…

Yukarıdaki öfkeli ses kesildi. Tekne bir süre daha kararan sularda kalkıp kalkıp indi. Sonra yukarıdaki ses tekrar duyuldu:

- İp merdiven atacağım aşağıya reis…

- Ula ip merdivan olur mi? Çüçük uşak var, kari var, yaşli kari var… Pi tek ha bu memur heriftir…

- Anlamam… Alınmış merdiven inmez… Ya ip merdivenden çıksınlar, ya da defolup gitsinler…

- Ula kaptan, düşerler daaa…

- Düşmezler; siz aşağıdan göz-kulak olursunuz…

- Par ipi da halat at, açılmayalum vapurdan…

- Atalım…

Bir-iki dakika sonra aşağıya bir halat atıldı. Ayaktaki adamla yanına gelen içerideki adam halatı çatananın bir yerlerine bağladılar. Sonra adamlardan biri Hikmet Çocuk ‘a uzandı:

- Ula uşak. Dedi. Pen şimdi alacağum seni sirtıma. Sen sarılacağsın poynuma simsiki. Pen çıkaracağum seni pu ip merdivandan okari.

- Aman reis, gözünü seveyim; düşer-müşer…

- Hiç pi poh olmaz…

Hikmet Çocuk olanlardan hiçbir şey anlamadığı için korkuyordu. Zaten korkup korkmadığını sorsalar; vereceği ilk yanıt, korkmadığı olacaktı. Zira o, Erzurum ‘luydu. O Dadaş ‘tı. Dadaşlar hiçbir şeyden korkmazlardı. Daha ilk anda adamın sırtına binmiş, kollarını boynuna, bacaklarını da beline sımsıkı sarıp dolamıştı bile. Bir ara yukarı, daha yukarı, daha daha yukarı ve en yukarı tırmanmaya başladıklarını sezinledi. Yukarıdaki o dizi dizi ışıklar kendisine yaklaşmışlardı ama aşağısı sanki gece gibiydi ve artık aşağıda olup biteni göremiyordu. Parmaklıklara yaslanmış bir insan kalabalığı kendisine tepeden bakıyordu. Sırtına bindiği adam elleriyle bir yerlere tutunmuştu ve birilerine seslenip durmaktaydı:

- Alın ha pu uşağu daaa… Pen nenayi cetireyim…

Hikmet Çocuk, birkaç elin kendisini ellerinden ve kollarından kavradığını, çekerek adamın sırtından aldığını fark etti ve kendisini ışıklar altındaki bir insan kalabalığının arasında buldu. Çevresi bir anda, kendisine bir şeyler uzatan, üstünü-başını, başlığını düzelten, meraklı ve sevecen insanlarla dolmuştu. Sonraki dakikalarda beybasına, anasına, böyganasına kavuşması hiç de zor olmadı. Birtakım basamaklardan indiklerini, her yanı kapalı, az aydınlık fakat sıcak bir yere girdiklerini gördü. Her şeyi merak ettiği ve sürekli olarak sorular sorduğu için, oraya “Ambar” dendiğini hemen öğrendi.

Geminin ambarında insanlarla yükler bir aradaydı. Yüklerin aralarında, üstlerinde, çıplak taban tahtalarında, loş diplerde-köşelerde insanlar oturmaktaydı. Birlerlerden birtakım çalgı sesleri geliyor, elele tutuşmuş birtakım adamlar, ayaklarını yerlere vura vura, yerden havalana havalana oyunlar oynuyorlardı. Bir köşede başörtülü, atkılı, peştemallı bir kadın, ayakta öne eğilmiş kusuyordu. Ambarda insanın burun deliklerini zorlayan keskin bir elma kokusu vardı. Önce böyganası, sonra anası, daha sonra beybası, en sonra da kendisi kusmaya başladılar.

- Naime, anam kalsın, bizler güverteye çıkalım biraz. Hava alırsak; açılırız belki. Deniz çok dalgalı. Gündüzü geceye çevirdi. Midelerimiz onun için bulandı. Sonra ben sizi ambara getirir, anamı güverteye çıkarırım.

- Ben de geleyim oğul. Tek başıma kalamam burada.

- Sen de gelirsen yüklerimize kim göz-kulak olacak anacan?

- Bir şey olmaz onlara. Olan bize oluyor.

Hep birlikte basamaklardan yukarı çıktılar. Yukarısı tavansızdı. Soğuk ve ıslak bir rüzgâr geminin üstünde esiyor, soğuk insanın kemiklerine kemiklerine işliyor, vakit gündüz olduğu halde, dizi dizi ışıklardan ötesi karanlıkta kalıyordu. Güverte bomboştu ve kendilerinden başka kimsecikler yoktu. Ana, korumak amacıyla arkadan ellerini uzatmış üşüyen yüzünü sıcacık avuçlarının arasına almıştı. Beyba sigara yakmaya çalışıyor fakat esen rüzgârda bunu başaramıyor, o koşullar altında bile onun bu başarısızlığı Hikmet Çocuk ‘ta şaşkınlıklar uyandırıyordu. Böygananın eski dudakları yine dualıydı ve rüzgârın uçurmaya çalıştığı başörtüsünü elleriyle korumaktaydı.

Rüzgâra ve soğuğa fazla dayanamadıklarından canlarını yeniden ambarın sıcaklığına attılar.

Ne kadar yatıldı, kalkıldı, güverteye çıkıldı, ambara inildi, neler yendi içildi, ne kadar kusuldu ve gemide ne kadar kalındı, Hikmet Çocuk bunları hiç bilemedi. Fakat çok az şeyler bilerek bindiği gemiden çok çok bir şeyler öğrenerek günün birinde Giresun ‘a indi.

Giresun kendisini yeşilliklerle karşılamaya çıkmıştı. Doğu yeşildi, batı yeşildi, kuzey yeşildi, güney yeşildi. Gök yeşil, yer yeşil, deniz yeşildi. Yemyeşil otların ve yaprakların aralarında kertenkeleler Keloğlan Keloğlan gezinmekte, böcekler cin cin dolaşmakta, kelebekler melek melek uçuşmakta, kuşlar bülbül bülbül ötüşmekteydi. Deniz Giresun ‘da “Masmavideniz” değildi, “Yaprakrengideniz” di., “Otrengideniz” di, “Çimenrengideniz” di, “Yemyeşildeniz” di. Beyba, “Masmavideniz” le “Yemyeşildeniz” in her ikisinin de “Karadeniz” olduklarını söylediği halde, Hikmet Çocuk ‘un buna hiç de inanası gelmiyordu. Karın-kışın çocuğu, yeşilin-sıcağın karşısında şaşkına dönmüştü. Kuşlar dallarda değil gözlerinde geziniyor, yapraklar arasında değil, yüreğinin ta içinde ötüyordu. Salt gözleri var mı diye bir kuşu yakından görebilmek için Tanrı ‘ya sessiz yakarışlarla yalvaran başka bir kimse var mıydı dünyada, Hikmet Çocuk ‘tan öte? Otele girmek bile istemiyordu. Elleri büyük adamlar gibi arkasında, başı sigara dumanları gibi havalardaydı. Ve denizin kıyısında özgürce dolaşmaktaydı. Deniz nasıl da bir kalabalıktı, uuuuuh. İrili-ufaklı sandallar kıyıdan uzaklarda demir atmış olan bir-iki geminin çevresini kuşatmıştı. Görüp anlayabildiği kadarıyla; bunlar gemidekilere bir şeyler satıyorlardı. Gemidekiler de onlara, her iki yanlarında parlak parlak gözleri olan balıklardan veriyor olmalıydılar. Gözleri, her takıldığı yerde karın beyazlığını, rüzgârın soğuk ıslıklarını arıyor fakat yeşillikten, yeşillikten, yeşillikten başka bir şey bulamıyordu. Mavilikler, yeşillikler, denizler ve gemiler onu büyük adam yapmıştı. Erzurum ‘daki arkadaşlarından hiçbirinin kendisi kadar bilgili, kendisi kadar görgülü olmadıklarından emindi. Ne çok şey görmüş, ne çok şey yaşamış, ne çok şey öğrenmişti. Onun bildiklerini bilebilmeleri için hele daha kırk fırın ekmek yemeleri gerekirdi.

baba

Print Friendly

İlk Öfke

Hikmet Genç’in İlkleri

Hikmet Genç, görkemli bir mağazanın önünde durarak varsıl vitrinlerden birine şöyle bir baktı.

Vitrin, akşam güneşinin solgun sarı ışıkları altında, parıldayan bir durgun su yüzünü andırmaktaydı. Onu ilgilendiren vitrindeki büyüleyici varsıllık değildi, dışın içteki görüntüsüydü. Dışarının vitrindeki görünüşü, kendi doğal görünümünden çok daha güzeldi. Benzer güzelliğe koyu renkli bir güneş gözlüğünün camlarında, bir fotoğraf makinesinin objektifinde de rastlamıştı. Ağaçlar ağaçlardan güzel, dallar dallardan güzel, yapraklar yapraklardan güzel, yapılar, duvarlar, pencereler yapılardan, duvarlardan, pencerelerden güzel, akşam güneşinin yapraklar ve dallar arasından süzülüşü daha güzel, insanlar insanlardan daha güzeldi. Zira iç, öze ve sevgiye dıştan daha bir yakındı. Dışın sıvası dökülmüş duvarları burada sıvalı, boyası kabarmış, kendileri kağşamış kapı ve pencere pervazları burada cilalıydı. Dış dünya, eksiği-gediği tamamlanarak getirilip vitrine koyulmuş bir tablodan farksızdı. Bu tabloda, varların tümü görünmediği halde, yokların cümlesi görünmekteydi. Çünkü vitrin, Hikmet Genç ‘e, yokları da var edebilen bir hayal aynası gibi geliyordu. Aşağıyı yukarıya çıkaramadığı, yukarıyı aşağıya indiremediği için güzel ve doğruydu ama solu sağa, sağı da sola aldığı için çirkin ve yalancıydı. Biçimleri daha bir küçülttüğü, renkleri daha da bir güçlendirdiği için de öyleydi. Gerçekteki kendisi bu vitrindeki kendisi kadar yakışıklı mıydı? Sırtındaki tornistan ceketi, ayağındaki ters-yüz edilmiş pantolonu bu kadar yeni miydi? Cebinde tek kuruşu bulunmadığı, karnı yine ac olduğu halde, hiçbir şeye aynen böyle, muhtaç değil miydi?

Hikmet Genç, başını sol omzuna bırakıp dudaklarından eksilmeyen gülümsemesiyle vitrinin önünden ayrılıp yürümeye başladı.

Mahzun bir sonbahar kenti hüzünlü bir sevgiyle kucaklamıştı. Akşam güneşinin halsiz-mecalsiz ışıkları kentin yorgun ve yaşlı yüzünü incitmeden okşamaktaydı. Yaşayanlar sabaha oranla biraz daha yorgun, biraz daha solgun, biraz daha eksilmiş ve biraz daha çevrelerine ilgisizdiler.

Hikmet Genç, Selçuklu ‘lardan kalma medresenin önünde durdu ve onu belki –onuncu-onbeşinci keredir ki incelemeye koyuldu.

Medrese, Selçuklu ‘ların İslam mimarisine kazandırdıkları başyapıtlardandı. Kapı girişi sivri kemerli onbeş-yirmi sahından oluşmuştu. Aynı sivri kemerli nişler, ana kapının sağ ve solundaki nöbetçi yerlerinde de göze çarpmaktaydı. Taş kabartmalı üç ayrı düz dayanak üstünde yükselip sivri bir tavanda birleşen kapı süslemeleri, yüzlerce üç boyutlu yıldız halindeydi. Merkezleri birer çukurda kalan bu yıldızların alttan üste uzanan uçları, nokta yıldızlardan oluşmuş bir saman yolunu andırmaktaydı. Kapıların taş şeritleri saç örgüsü biçiminde yapılmıştı ve çevrelerinde, iç içe geçmiş sekizgenler ve birbirleriyle kesişen altıgenler bulunuyordu. Kapı baştanbaşa taştan yapılmış güller, çiçekler içindeydi ve bunların üstlerine, onlardan daha büyük, daha gösterişli, daha parlak, daha katmerli firuze çinili güller oturtulmuştu.  Sağlı-sollu çifte eyvan, çini işlemeli ve dairesel tuğla duvarlarla ve birbirlerinden çarpıcı geometrik desenlerle süslüydüler.  Eyvanların altlarıyla kemerli dayanakların üstlerine rastlayan kesimlerde aslan, yılan ve kartal motifleri vardı. San ‘at, Tanrı ‘nın lütfettiği kaba taşı, O ‘ndan, büyük bir saygıyla ve büyük bir sevgiyle almış, onu kendi ince soluklu tezgahına, yine O ‘ndan gelen bereketli bir ilhamla görkemli halılara dönüştürmüştü.

Hikmet Genç bu medreseyi bir bakıma kendisi için bir “Başucu Kitabı” edinmişti. Onu belki on kez, belki onbeş kez incelemiş ve her inceleyişinde, orada, bir öncekinden daha fazla ve daha önemli öğeyle karşılaşmıştı.

İnce, uzun bir demir çubukla toprağa dikilmiş olan sarı pirinçten bir levhada, bu yapıtın, san ‘atkârı tarafından 29 yılda yapıldığı belirtilmekteydi. Fakat ne kadar yazıktır ki; önündeki ana caddeye tüm görkemiyle küçümseyerek bakan bu yapıtın önünden, Tanrı ‘nın her gününde ve günün her saatinde sel gibi gelip geçenlerden bir teki bile, 29 yıla mal olan bu görkeme, kendi yaşamının 29 saniyesini dahi feda etmemekte, özüne hayran bırakmak için milyonlarca meraklı göz arayan tarihsel medreseye görmeyen gözlerle bakıp gitmekteydi.

Hikmet Genç, her bakanın görmediğinin ve her dinleyenin duymadığının bilincindeydi. Binlerce gözün, varken bile göremediği san ‘atı, san ‘atçının iki gözü, o henüz ortada bile yokken görebilmişti. Ve Hikmet Genç, insanların neden bu denli yüzeyde kalmaya pekilendiğini bir türlü anlayamamanın üzüntüsü içindeydi.

Zaten beklediği için, yağmurla karşılaşınca pek de şaşırmadı.

Yağmur, güneşli bir çisilti halindeydi. Güneşin solgun sarı ışıkları altındaki ıslak damlalar, ağaçların kirli sarı yapraklarını öpe-okşaya duruluyorlardı. Tanıdık sonbahar yağmuru yine esintileriyle birlikte gelmişti ve bu esinti, dallara artık fazla gelen sarı yaprakları şuraya-buraya savurmaya yetmekteydi. Kaldırımlarda, yollarda, parkeler üstünde, asfaltta ve toprakta yatan sanki yapraklar değildi, sonbahardı.

Çisilti azar azar sicimleşti ve esinti azar azar kamçı darbelerine dönüştü. Caddeler, sokaklar ıssızlaştı. Sac oluklardan inen sular yağmur sularına karıştı ve kaldırım diplerinden kabara-coşa akmaya, çukurlarda gölleşmeye, gölcüklerden aşmaya, eşikleri yalamaya ve bu sağı-solu yalayan suların yüzüne alacakaranlıklar inmeye başladı.

Olay, yağmursuz bir günün yağmurlu alacakaranlıklarla buluştuğu saatlerde ortaya çıktı.

Gecenin yağmurla perdelenen uzaklarından rüzgâra karşı gelmekte olan eski paytonun atlarından birinin bir ayağı, Hikmet Genç ‘in önündeki su birikintisinin gizlediği bir çukura girdi. Yanındaki atın hızına uyamayan at tökezledi. Çukurun kırdığı ayağının üstüne yıkıldı ve payton büyük bir gürültüyle caddenin ortasına devrildi. Eli kamçılı sürücüyle yolcusu, bulundukları yerden fırlayıp dışarıya savruldular. Oka koşulu anasını arabanın yanından izlemekte olan körpe bir tay, önce ileri fırladı, sonra şaşkın bir tur attı, daha sonra gelip yerde yatan anasının başına dikildi, uzun uzun, körpe körpe kişnedi. Kişnemeleri, şahlanan, olduğu yerde çırpınan ve dengesini bulmaya çabalayan diğer atın kişnemelerine karıştı.

Çamurlu sular içinde kalan yolcunun önemli biri olduğu ilk bakışta anlaşılmaktaydı. Elden geldiğince özenli giyinmiş fakat bulanabildiğince de sulara, çamurlara bulanmıştı. Üstünden-başından sular sıçratarak bir yerlerden bulup eline geçirebildiği fötr şapkasını fiskelemekteydi. Orta yaşlıydı ve şaşkındı.

- Arabacı! Diye haykırıyordu. Atı-arabayı bırak! Al şu paraları ve hemen bana başka araba durdur… Yitirecek saniyem yok: Şölene kavuşmalıyım…

Arabacı esmer, zayıf, kısa boylu, çökük avurtlu, sakalı kabarmış bir adamdı ve çullar-paçavralar içindeydi. Islak ellerine yolcusunun cömertçe sıkıştırdığı kâğıt paraları neresine sokacağını bilememekteydi. Yorgundu ve şaşkındı. Bir yandan, bir yerlere savrulmuş olan temizlik kovasını, fırçasını ve kamçısını topluyor, bir yandan da burnundan akan yağmur sularını yumruğuyla silmeye çalışıyordu. Para ona atlarını, tayını ve yerlere yıkılmış olan arabasını unutturmuştu. Tek derdi, aldığı paranın hakkını vermekti. Yağmur altında bir o yana, bir bu yana koşuyor, durduracak araba arıyor, durmayıp geçen dolu arabalara küfürler savuruyordu:

- Heeey.paytoncuuu… Payton yok muuu?.. Dursana babam, dursana gardaş, dursana ulan, dursana iiit…

Rüzgâra karışan yağmur gittikçe artan bir hızla karanlıkları kamçılamaya, arabayı-atları, tayı arabacıyı-yolcuyu ve Hikmet Genç ‘i sular içinde bırakmaya başlamıştı ve caddenin gelişinde de, gidişinde de tek bir araba yoktu.

- Paytoncuuu…

- Bırak arabacı. Köşeye kadar yürüsem ben bulurum.

- Ayıp oldu babam… Kusura kalma ağam… Hakkını helal eyle beyim…

- Hoşça kal. Hadi hadi, hoşça kal.

Kısrak, suların, çamurların içindeydi. Yüzünün bir yanını taşlar sıyırıp götürmüştü ve yaralı yanağını yalayan yağmur suları kanla karışıp akmaktaydı. Uzun, siyah kirpikli gözlerinde, yakın bir-iki mağazanın ıslak ve renkli reklâm ışıkları yanıp sönüyordu. Bir ön tekerleğiyle bir arka tekerleği kalkıp yukarı dikilmiş olan arabanın durumu hiç de iyi değildi. Kısrak yerlere yıkıldığı için huzursuzlanan, oraya-buraya atılan, çırpınan ve şahlanmaya çalışan diğer at, hırıltıyı andıran bir sesle kişnemekte, koşumlarından kurtulmaya uğraşmakta, ağzını normal bir biçimde geriye çeken geminin altından kanlı köpükler bırakmaktaydı. Körpecik tay, küçücük bir olumsuzluk karşısında şaşıran, bocalayan, ağlayan, dağılan ve tüm dünyasını yitiren çocuklar gibiydi. Yağmur altında eğiliyor, çamurlu sularda dizlerinin üstüne çöküyor, körpecik yüzünü-gözünü anasının çamurlu ve kanlı yüzüne-gözüne sürüyor, başını yağmura yukarı kaldırıp kişniyor, güçlükle doğruluyor, dengesini yitirip yitirip yeniden sağlıyor, kılları birbirine yapışmış yelesini başıyla yelpirdetmeye çabalayarak sağa-sola bakınıyor, bir yardım, bir imdat bekliyor, karanlık sularda körpe tırnaklarıyla eşiniyordu.

Olanlar, yağmurdan kaçarak balkonlar ve saçaklar altına sığınmış bulunanları ıslak solucanlar gibi dışarı çıkarmış ve devrik arabanın çevresine toplamıştı.

Her kafadan bir ses çıkıyordu. Kimisi, her şeyden önce arabanın kaldırılarak düzeltilmesi gerektiğini öne sürmekte, kimisi, yerden kaldırılması gerekenin at olduğunu belirtmekte, kimisi, atın zaten bir-iki kamçıda kendiliğinden kalkacağının altını çizmekte, kimisi, at arabadan çözüldükten sonra ikisinin ayrı ayrı kaldırılmasının daha doğru olacağını savunmaktaydı.

Hayvan, nice bir zor koşullar altında bile yıllarca hizmet ettiği insandan, bu dar vaktinde tek bir yardım bekliyordu ama bu yardımın henüz kararı bile verilemiyordu.

Kısrak yerde yanlamasına yatmaktaydı. Arabanın oku, kolonları-kayışları hayvanın yerdeki bedeninin bir yanını olduğu gibi askıya almıştı. İki arka ayağı karnının altındaydı. Bir ayağı, göğsünün altından yana fırlamış, beden suyla dolu çukurdaki kırık ayağın üstüne yıkılmıştı. Köpükler ve yırtıklar içindeki ağzına gömülmüş olan gem kana bulanmıştı. Karnı, olması gerekenden çok daha şişkin görünmekteydi.

Arabanın ve kısrağın yanından fazla uzaklaşmadan şuraya-buraya koşuşturmakta olan tay, o ıslak ve körpe görünümüyle yaralı bir ceylanı andırmaktaydı. Çocuktan farksızdı. Fakat o yıkılış anında tüm çocukluğunu üstünden atmışa benziyordu. O bir tay, bir at değil, anasının başında ağlayıp inleyen, anasının başında çırpınıp imdatlar isteyen bir yavruydu.

- Hikmet Genç ‘e göre; kısrak da öyleydi. Dayanılmaz acılarını kirli, kanlı, ıslak sulara bırakmış, kalkamadığı yerden yavrusunun derdine düşmüştü.

Arabacının incecik sırımlı kamçısı, bakanların gözleri önünde yerde yara-bere içinde yatan kısrağın kafasına-gözüne inmeye başlamıştı:

- Kalk ulan hayvan… Kalk… Beni sana bulaştırma…

Yağmurda sırılsıklam olmuş bulunan çul-çaput içindeki paytoncu, masalların karanlıklarından çıkıp yağmurlu bir sonbahar akşamının alacakaranlığına çullanan bir ifriti andırmaktaydı. Yaralı ve ıslak gövdeye indirilen kamçılar, yoksulluğun umarsızlığa patlattığı şamarlar gibiydi. Her kamçı darbesi, değdiği yerde upuzun ve kanlı izler bırakmaktaydı.

Hikmet Genç, yoksulun, kendi yoksulluğunun acısını yoksuldan çıkarma eğiliminde olduğunu düşünüyordu. Varsıl varsıllığının ne kadar sıkı-fıkı dostuysa; yoksul da yoksulluğunun bir o kadar düşmanıydı. Varsıl yoksuldan hiçbir şeyin öcünü almıyor, hiçbir şeyin acısını çıkarmıyordu. O yoksulu seviyordu. Yoksulluğu sevmeyen yoksulun kendisiydi. O, varsıl olabilmek için kendi yoksulluğunu ezmek, öldürmek, ortadan kaldırmak zorundaydı. Bu yüzdendir ki; tepsisindeki birkaç simidi satabilmek için şuraya-buraya girmek zorunda kalan simitçiyi mal sahipleri değil, garsonlar kovalamaktaydı. Zira simitçi garsonun ve garson simitçinin kendisine değil, onun simitçiliğine göstermekteydi ve bu tepki, bir bakıma, kendi garsonluğuna karşı beslenen bir tepkiydi.

Direklerdeki fluoressans lambalar yandı ve lambaların küflü ışıkları havada daireler çizen kamçı sırımının üstüne düştü. Kamçının yerdeki kısrağa her inişinde, körpecik tay, incecik ayakları üstünde beceriksizce şahlanıyor, çığlıklaşan kişnemeler koparıyor, dengesini yitirip yitirip tökezliyor, kalkıp kalkıp kamçıyla anasının arasına giriyor, körpe bedenine rastlayan kamçılar altında çöküyor, şurasında-burasında beliren kan çizgileriyle yeniden anasına yan çıkmaya çalışıyordu.

- Sen çık aradan piç… Bu yürümesini bilmeyen nankörle beni baş başa bırak…

Hikmet Genç ‘e, sanki  tay “Çıkmam. Anama vurma, bana vur. Ayağı kırıldı anamın. Yerinden onun için kalkamıyor.” Der gibi geldi.

Kalabalık bağrışmaya koyulmuştu:

- Yahu dur, bekle biraz… Kalkamaz o hayvan kamçıyla-mamçıyla… Ayağı kırılmıştır… Önce çöküp kurtaralım onu koşumlarından…

- Tanrı cezanı versin “Arabacı” kere… Zalim herif…

- N ‘apsın adamcağız ayol? Yatı yatıvermiş hayvan pis sulara. Kalkmak bilmiyor. Buldu rahat yeri baksanıza.

- Bacı, sen ossan galhabilin mi o arabanın altından?

- Terbiyesizin zoruna bak… Ayol, ben at mıyım?..

- Fur daaa, o adı pohlu aygıra… Fursana daaa…

- Heeey, ölüdüreceksin hayvanı… Elin kırılsın inşallah…

Yolunu şaşıran kamçı sırımı bir ara Hikmet Genç ‘in yüzünü sıyırıp geçti.

Bedenine inen her kamçı darbesinde kısrak can acısıyla yerinden kalkmaya çalışıyor fakat çukurdaki kırık ayağını, bedeninin dışına fırlayan obir ayağını ve karnının altında katlanan arka ayaklarını kurtaramadığı için doğrulamıyor, yeni kamçı darbeleriyle, bulunduğu yere eskisinden daha bir beter yıkılıyordu.

Belinin ortasına beklenmedik bir kamçı yiyen tay, kısrağın üstüne yıkılır gibi olduysa da, arabacı bir başka kamçı darbesiyle hayvanı anasının üstünden atlatıp iki atın arasına çökertti.

- Çık ulan aradan… Başımın belası…

Birtakım gücüne güvenenler devrik arabaya elatmış, paytonu tekerlekleri üstüne dikmek için birbirlerini haylamaya koyulmuşlardı.

- Hep birden dikeceğiz… El atın arabaya… Ben üçe kadar saydıktan ve “Şimdi” dedikten sonra kaldıracaksınız…

- Sen niye “Şindi” diyon? Sen de el at arabaya, bırak “Şindi” yi de başkaları diyivisin.

- Hata mı ettik lan?

- Lan deyi gonuşma.

- Pıhardın dardışmayı gardaş. Araba mı galdıraceyıh, yoksa gavga mı edeceyıh?

Kaldırılmak istendiği sırada, arabayla birlikte yaralı kısrağın bedeni de sularda, yerlerde bir hayli sürüklendi. O sırada birden bire ellerden kurtulan araba tüm ağırlığıyla hayvanın üstüne yıkıldı ve kısrağın böğürtüsü ıslak göğe yükseldi. Ağzını kesen gemden kurtulmaya çalışan hayvan, boyun damarları gerile gerile başını yukarı kaldırmak istediyse de bunu başaramadı. Ağzından köpüklü bir kan boşandı. Başı ıslak taşlara vurdu. Kendisine ulaşmak isteyen ve ıslıkvari kişnemeler koparan tayına, uzun, siyah kirpikli gözleriyle şöyle bir iri iri baktı ve sonra kanlı gözkapaklarını o iri gözlerinin üstüne üstüne bırakıverdi.

- Vurmasana be… Öldü hayvan…

- Öldü mü?.. Ne ölmesi?.. Kalkacak babam; o benim ekmek teknem…

Hikmet Genç, ceketini çamurlu sulara bırakmıştı ve yağmur altında ıslak gömlek katınaydı. Göz bebeklerinde ıslak ıslak ışıklar yanıp sönmekteydi.

Hikmet Genç ‘e göre at neydi ve at kimdi?

O, atsız bir Hazreti Ali, atsız bir Hızır, atsız bir Fatih Sultan Mehmet, bir Yavuz Sultan Selim, bir Kanuni Sultan Süleyman, atsız bir Battalgazi, atsız bir Köroğlu, atsız bir Bamsı Beyrek, atsız bir Begil Emre, atsız bir Manas ve atsız bir Sultan Osman düşünemiyordu. At Tanrı ‘sal bir yaratıktı. Başka yaratıkların hiçbirinde bu görkem, bu incelik, bu duyarlık yoktu. Gelmiş-geçmiş sayısız insan, atın gökten indiğine, sudan dünyaya çıktığına, havada uçtuğuna, suda koştuğuna, hatta konuştuğuna inanıp durmuştu. Hazreti Muhammed miraca “Burak” adlı bir atla çıkmıştı. Hazreti Ali tüm savaşlarını “Düldül” adındaki atıyla kazanmıştı. Hızır ‘ın “Bozat” ının hem sahibi gibi ölümsüz, hem de kuşlar gibi kanatlı olduğu söylencelerde yer alıyordu. Köroğlu ‘nun Kırat ‘ı hem denizköpüğünden yaratılmış,  hem de ab-ı hayatı yani ölümsüzlük iksirini içmişti. Şahismail ‘in Kamertay adındaki atı da, ölümsüzlük iksirini içtiği söylenen atlardandı. Bozaygır, sahibi Bamsı Beyrek‘i tutsaklıktan kurtuluncaya kadar beklemişti.  Begil Emre ‘nin atı, düşmanlarının kokularını alarak her pusuda binicisini uyarmıştı. Manas ölünce; atı onun mezarını beklemiş ve insanlar gibi dillenerek onun kahramanlıklarını herkese anlatmıştı. Köroğlu öldüğünde; Kırat tam kırk gün yem yememiş, su içmemiş, sahibinin yasını tutmuştu. Battalgazi‘nin atı Aşkar‘ın en yüksek surları dahi kanatlarıyla aştığı nice bir kereler anlatılmıştı. Sultan İkinci Osman, mezarına “Sisli Kırat” adındaki atıyla birlikte gömülmüştü.

Hikmet Genç ‘in ıslak bakışları yerdeki kısrağın kanlı ve kapalı gözkapaklarını, ıslak ve kirli bir ip yumağına dönmüş kirli yelesini, katlanmış ayaklarını ve kanlı kırbaç izleriyle örtülü bedenini öpüp durmaktaydı.

Eski Türk ‘lerde, sahibini atıyla birlikte gömmek gelenek haline gelmemiş miydi? Bazı Türk Boyları ‘nda binicisi ölünce, atın kuyruğu örülüp bağlanmamış mıydı? Bazen bir yas belirtisi olarak kuyruk kesilmemiş miydi? Oğuz Türkleri, Kazak Türkleri ve Kırgız Türkleri bazı törenlerinde at kurban etmemişler miydi? At, beşbin yıldır insanın dostu değil miydi? At, insanoğluna beşbin yıldır hizmet etmiyor muydu? Ne idüğü belirsiz bir arabacı, böylesine soylu, böylesine Tanrı‘sal bir yaratığa öylesine bir zulmü nasıl reva görebilirdi?

Hikmet Genç, bir el atışta sırımından yakaladığı kamçıyı arabacının elinden çekip aldı ve kamçıyı paytoncunun başına-gözüne indirmeye başladı.

- Vurma babam… Niye vuruyorsun?

- Niye vurduğumu anlayamayacak kadar cahilsin ve onun için de zulme kolaylıkla soyunacak derecede cesursun. Sana işte o yüzden vuruyorum… Seni işte o yüzden kamçılıyorum, pislik…

Kamçı havada daireler çizerek kalkıp kalkıp iniyor, indiği yere kan oturtuyor, adamın bağırtıları kimilerinin övgülerine, kimilerinin yergilerine karışıyor, Hikmet Genç ‘in gözleri arabacıdan başka hiçbir şeyi görmüyordu.

Tutsak bir ananın kayışlara-koşumlara-araba oklarına bağlı bir biçimde ve gözlerinin önünde kamçıyla dövüle dövüle öldürülüşü, körpe bir tayın, kendisini anasına kalkan etmeye çalışırken perişan edilişi, kapanmak üzereyken siyah, uzun kirpikli bir çift güzel gözün, son solukta iri iri açılarak bir yavruya üzüntüyle bakışı Hikmet Genç‘i insanlıktan çıkarmış, bir korunaksız körpe tayın, bir can veren kısrağın acısı onun elindeki kamçıda dile gelmişti.

Hikmet Genç kimselerin, ne zaman ve nasıl edip de arabacıyı elinden aldıklarını asla bilemiyordu. Her yanı sular, çamurlar içindeydi ve ayakkabısız kalmış bulunan bir ayağı kanlı sulara batıp batıp çıkmaktaydı.

- Yardım edin, şu kutsal varlığı bu pis arabadan kurtaralım arkadaşlar…

Koşumlardan bazılarının tokaları, ölü atın gövdesi altında kaldığından, bulunup çözülemedi. Hikmet Genç, koşumları kesmek için birilerinin çıkardığı bıçağı elden kaptı, ağzını açtı ve kısrağı oka bağlayan kayışları çendelete çendelete kesti. Sonra, hayli yara-bere içinde kalmış olan diğer atı bağlarından kurtardı. Birileri atsız arabayı doğrultmaya çalışırken o, dizleri katlanmış tayı ayağa kaldırmanın peşine düştü. Fakat tay yeniden dizleri üstüne yıkılıp körpe burnunu kısrağın kanlı-köpüklü ağzına, kapalı gözlerine ve soyulmuş yüzüne sürmeye başladı.  Hayvanın bu davranışında sanki anayı incitmemeyi amaçlayan bir özen gizliydi. Her nedense Hikmet Genç‘e o tay ağlıyormuş gibi geldi. Zira direklerden ve vitrinlerden yansıyan ışıklar altında, tayın gözleriyle yanakları arasında minicik damlalar parıldamaktaydı. Bunlar belki gözyaşları, belki de düpedüz yağmur sularıydı. Her ne olursa olsun; Hikmet Geç onları gözyaşı olarak kabullenip gitti.

Kimileri diğer atı çekip bir elektrik direğine bağlamışlardı ve başka birileri atsız arabayı tekerlekleri üstüne dikmeyi başarmışlardı.

- Tayım, tayım nerede?.. Onu da getirin, onu da bağlayın direğe… Nafakam benim… Arabada belki anasının yerini dolduramaz ama ne yaparsın; el mahkûm…

Kamçıları yiyen arabacı olduğu halde, Hikmet Genç ondan da perişan durumdaydı. Yerde yatan cansız kısrağın soğumaya başlamış ıslak, yaralı ve kanlı bedeninde avucunu kuş tüyleri gibi dolaştırıyor, yanağını-yüzünü-yelesini okşuyor, kendisine bir sevgi sığınağı arayan tayın yüzünü-gözünü öpüyor, öpüyor, öpüyordu.

Kısrak, tutsak ölmüştü. Karın tokluğuna ve körpecik tayının özgürlüğü uğruna her sıkıntıya, her yokluğa, her yüke pekilenirken bir acımasız kırbacın sırımları altında ölmüştü. Üstü birkaç kupalık suyla örtülmüş bir basit ve gizli çukurda, o incecik ayağı kırılarak, koşumlar-meşinler-kayışlar-arabalar altında ölmüştü. Körpecik tayının gözleri önünde, kişneme bile olamamış ıslıksı bağırışları arasında ölmüştü.

Ve sadece bir “Nafaka”, sadece bir “Ekmek Teknesi” ve sadece bir “Ekmek Parası” ydı.

- Haydi çekin bu tayı buradan… Kaldırın şu leşi de… Yolu kapatıyorsunuz…

Sular içinde çömelmiş bulunan Hikmet Genç ‘i bir ayak, ayakkabısının burnuyla arkadan öne doğru şöyle bir dürttü:

- Çekil bakalım şöyle… Senin miydi geberen bu at?

Hikmet Genç başını kaldırınca; tepesine dikilmiş İki zabıta görevlisiyle karşılaştı. Sular ve çamurlar içindeki üstüyle-başıyla, perperişan durumuyla ve ölü kısrağı sarıp sarmalamış kollarıyla kendisini arabacı sandıkları ortadaydı.

Onlara arabacı olmadığını, sıradan bir Hikmet Genç olduğunu söyleyemedi. Zorlukla yutkunarak ve gözlerindeki yaşlara sahip olamayarak sadece şunları diyebildi:

- Evet. Benimdi bu at. O, benim zarif, o benim görkemli, o benim sadık, o benim kahraman, o benim soylu, o benim Tanrı‘sal yanımdı. Avradım ve silahım benim için ne kadar değerliyse; o da benim için işte o kadar değerliydi. O benim yüzyıllara hükmede hükmede bugünlere gelen karasevdamdı.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

İLKLER (Hikmet Genç’in İlkleri) isimli Öyküler’inden > 121 -138/239)

Print Friendly

İlk Kazanç

Hikmet Genç’in İlkleri

Hikmet Genç, ikide bir sözü edilen aslanın nasıl bir aslan olduğunu bilmiyor ama söylenenlere yerden göğe hak veriyordu: Ekmek gerçekten işte o aslanın ağzındaydı. Ve aslan, suyun başını kesen, kendisine günde bir bakire kurban edilmedikçe bir tek yudum su bile vermeyen o masallar ejderini andırıyordu. Lokmanın kaynağı olduğu ne kadar kesinse; adil olmadığı da bir o kadar kesindi.

Hamallara taşıttıkları yetmezmiş gibi, artanı da kendi filelerine, çantalarına, torbalarına doldura doldura evlerine önemli ölçüde yiyecek götürenler, aslan dostu olmalıydılar. Bazılarından, istediklerini esirgemeyen aslan, bazılarının tek bir lokmasını bile yırtıcı dişleri arasında sımsıkı tutuyor, o lokmanın o ağızdan alınmaması için gece-gündüz nöbetlere yatıyordu.

Kendisini bir yağsız çamaşır ipinin ilmeğinden kurtaranlar, kurtardıktan sonra nerede ne bulup yiyeceğini akıllarına bile getirmemişlerdi. Cebinde bir beş parasının bulunup bulunmadığının ardına bile düşmemişlerdi. Tükenmişliğini bir intihar girişiminin sarsıntısına bağlayıp bırakmışlardı. Sorsalar söyleyecek miydi? Verseler alacak mıydı? O, çamaşır ipini boğazına cömertçe geçiren değil miydi? Kendi sandalyesine kendi tekmesini o vurmamış mıydı? Verileni almanın, yüzüne kapatılan kapıyı çalmaktan farkı mı vardı? Elini uzatmamak için ayağını uzatmıştı. Ayağını uzatan ne hakla elini uzatabilirdi ki?

Her şeyi gören, duyan, sezen, değerlendirip kararlara bağlayabilen baş, ipler kopunca; devreden çekiliyor ve işleri ayaklara bırakıyordu.

Hikmet Genç‘in ayakları başının buyruğunda değildi, başı ayaklarının ardındaydı.

— Sen de harmanda mı çalışacaksın garaş?

— Ne harmanı?

— Ne harmanı olacak? Tuğla harmanı.

— Tuğla harmanı?

— He ya. Garirfan şimdi gelir uş-uşak götürmeye.

— Garirfan da nedir?

— Gara esmerdir, İrfan da İrfan‘dır, ona sebep Garirfan‘dır.

Esmer, sevimli, pantolon-gömlek katına, yalınayaklı, yoksul bir çocuktu. Camiin alçacık duvarı dibindeki ince bir levha direğine dayanmış duruyordu. Kırk yıllık eşi-dostu, tanıdığı-yakını gibiydi. İçinde kıvılcımlar dolaşan kapkara gözlerle kendisine bakmaktaydı. Hikmet Genç, ne demesi, nasıl davranması gerektiğini bilemedi. Zira o ana dek, tuğlayı tuğla, harmanı harman olarak duymuş, öyle de değerlendirmişti.

— Aha geldi Garirfan… Çabuk atla…

Çocuk, tam önlerinde duran paytonu sevinç belirtileri içinde göstermekteydi. Hikmet Genç, durumu anlamaya, değerlendirmeye ve karar vermeye bile fırsat bulamadan, sırtından eliyle iten delikanlının girişimiyle arabaya atlamak zorunda kaldı. Oturabildikleri yerin konumu yüzünden paytoncuyu arkalarına ve arabanın körüklü iç kesimini de önlerine almışlardı.

Garirfan, körük altındaki meşin mindere yayılmış adam olmalıydı. Esmerden esmerdi. Kısacık boyluydu. Tombuldu. Yuvarlak gözlü, uçları aşağı inik karakaşlıydı. Dizleri göbeğinde, gerdanı aşağılarda biriydi. Üstünde yepyeni ve ütüsüz bir giysi vardı. Cömertçe yanlara açılmış olan ceketinin altında, ceketiyle aynı renkte bir yelek bulunmaktaydı. İnsanın gözüne ilk çarpan şey; yelek düğmelerinin birinden yelek ceplerinden birine uzatılmış olan saç örgüsü bir altın kordondu. Gülmesini beklemeden dişlerinin paslı oldukları görülebilmekteydi. Üst dudağının ortasıyla burnunun tam altında kırçıl bir bıyık mevcuttu. Yanakları çıban izi içindeydi.

— Ulan Nuri, bu senin yeni arkadaşın mı, soyha?

— Yeni arkadaşım, emmi.

— Peki, adı ney?

— Hele daha ben de bülmirem. Gendine sorah mi?

— Sorah. Senin adın ney, it?

Hikmet Genç, kendisinin it olmadığından ve böyle bir sorunun kendisine yöneltilmemesi gerektiğinden kesinlikle emindi ama adamın karşısında kendisinden başka kimse bulunmadığı için yanıtın kendisinden beklendiğinin farkındaydı:

— Benim adım Hikmet.

— Heymet mi?

— Hikmet.

— Heymet işte. Daha evvelisi heç çalıştın mı harmanda?

— Çalışmadım.

— Neyse, çalışırsan artıh. Yevmiye 125 guruş. Öğle tatilinde ben adama tayin verirem ve parasıni keserem. Gözüme girdinmi yevmiye artar. Nuri bıldır yani geçen sene 125 alirdi, bu sene 200 guruş alacah. He mi ulan Nuri?

— E he ağam.

— Oy Nuri Nuri Nuri, zalım Nuri… Vay Nuri Nuri Nuri, hayın Nuri… Sen niye zalımsan, sen niye hayınsan Nuri?

— Valla ben bülmirem ağam.

— Sen bülmirsen ama ben bülirem, itoğlu it. Bir yılda yövmiyeyi 75 guruş arttırdın da ondandır.

— Herhal ondandır ağam.

— Helbet ondandır teres… Hele dehle şu atları Bayram… Öğle yemegine dönmemiz gerek… Müdür Ehsan Beg‘le Billur Köşk‘te yemek yeyip gonuşacayıh…

— Deh… Deh… Deh, yavrımın yavrılari… Deeeh…

Arabacının meşin kırbacı yorgun ve cılız atların sağrılarını sağlı-sollu çırtıyor, payton sarsıla sarsıla ilerliyor, taş döşenmiş yollar, kurumuş ağaçlar, yıkık duvarlı kerpiç evler ve yoksul giyimli yayalar sendeleye sendeleye gerilere kayıp uzaklaşıyorlardı.

Garirfan, tombul eliyle cebinden çıkardığı bir avuç kavrulmuş fındığı öylece ağzına atıp paslı dişleriyle öğütmeye başlamıştı. Yuvarlak gözleri Hikmet Genç‘le çocuğun yüzlerinde gezinip durmaktaydı. Berikiler onunla göz göze gelmemek için önce birbirlerine baktılar, sonra başlarını ters yönlere çevirip dışarıları izlemeye koyuldular.

Kent gerilerde kalmış ve atlar ıssız tarlaları geçip eski tabyalara uzanan yola gelmişlerdi.

İnsanın insan canını aldığı, insanın insan kanını döktüğü, bir zamanların kanlı tabyaları şimdi solgun sarı renkteydi. Uzak yollardan geldiği için canını buraya yorgun atabilmiş bir sonbahar, yumuşak tarlaların körpe yeşiline, yeni yeni solmaya başlayan kendi örtüsünü boydan boya sermişti. Görünürlerde bir tek ağaç bile yoktu. Toprağın bağrındaki kumlu-çakıllı derin yarıklar henüz kuruydu. Bulutsuz bir gökyüzü ve varlığını kanıtlamaya ahdetmiş bir güneş, sararmış tabyalarda başıboş gezinmekteydi.

— Ne oldu Bayram? Yine bizim harmanı mı gaybettin, Katolik.

— Ne gaybetmesi ağam? Diya, harman aha orada.

Sümer‘lerin ve İnka‘ların ziguratlarını andıran ve çevresinden ağır kokulu koyu dumanlar yükselen bir tuğla yığınının yanındaki düzlükte birtakım insanlar şuraya-buraya koşuşmakta ve birtakım araç-gereçleri öteye-beriye götürüp getirmekteydi.

— Ulan Bayram, bu teresler paytonu görünce yine ver ettiler çalışmaya. Allalem; sabahtan bu yana yatirdı bunar.

— Herhal öyle ağam.

— Dur bahak. Şindi anlarıh.

Düzlükteki birkaç adam duran paytonun yanına koşup ellerini göbeklerine bağladılar. Hikmet Genç, adının “Nuri” olduğunu öğrendiği çocuğu izleyerek arabadan indi ve el bağlayanların arasına dikildi. Arabacı atların başını çevirmeye çalışırken Garirfan ellerini pantolonunun ceplerine koymuş, çiğnediği fakat henüz yutmadığı bir avuç dolusu kavrulmuş fındığı sol avurduna sığdırmaya çalışıyordu:

— Ulan İdiris, ulan Cazim… Siz bana böyle mi ustalık yapacaksınız oğlum?

Elleri göbeklerindeki usta kılıklı iki adam, ortada anlaşılamayan veya yanlış anlaşılmış bir şeyler varmış gibisinden başlarını kaldırarak Garirfan‘a baktılar:

— Niye ağa, ne oldu ki?

— Daha ne olsun ki yahu? Biz harmandan uzaktayken ahan buralarda heçbir faaliyet yohdu. Nasıl ki; biz yahlaştıh, siz başladınız vıccır vıccır gaynaşmaya.

— Tövbe ağam. Biz dahımları daşıyorduh. Yoksa daşımıyah mı?

— Ne takın daşımasi oğlum? Beni mi gandırirsiz? Siz daha dezgahlari bile gurmamışşız.

— İşte biz de onnari gurmiya uğraşirdıh ya ağa.

— Di haydinin, gurun eyleyse, dığalar. İş yövmiye vermiye gelende; helbet ben de guraram gendi dezgahımi.

— Bizim bir suçumuz varsa; gur ağa.

— Ahan size iki tene zehir-zembelek deliganni. Zati, Nuri‘yi tanirsiz bıldırdan. Bunun adi da “Heymet”. Di haydinin dığalar, başlayın hemen işinize. Gıçınız ağ mı gara mı belli olur ahşama.

Garirfan başka hiçbir şeyle ilgilenmedi, başka tek söz söylemedi, ağzını yeniden fındıkla doldurup paytonun meşin minderlerine gömüldü ve harmandan “hoşcakalın” sız ayrıldı.

Ustalar eski, kirli ve çamurlu birtakım tahtalarla çamur tezgâhlarını kurmaya koyulmuşlardı. Nuri, adlarına “Kalıp” dediği üç gözlü, iri tahta kutuları, durdukları eski yerlerinden tezgâhların yanlarındaki yeni yerlerine taşımaktaydı. Üstü-başı eskilikten dökülmüş, eski ve kirli kasketli bir köylü, tezgâhın yanındaki toprak öbeğinin ortasını çukurlaştırarak döktüğü suyla tuğla çamuru hazırlıyordu. Bir başkası, bir eşeğin sırtından indirdiği su tenekelerini çamurcuya vermenin ve boşalan tenekeleri eşeğe yükleyerek yeniden su getirmeye yollanmanın peşindeydi. Ziguratı andıran tuğla yığınının ötesindeki bir damdan çıkıp gelen iki küçük çocuk, ellerindeki tükenmiş süpürgelerle harman yerini süpürmeye girişmişlerdi. Bir başka küçük, toprakla tepelenmiş bir el arabasını zayıf bedeninin tüm gücüyle ve incecik bilekleriyle çamurcuya taşıyor, eli-ayağı birbirine dolaşarak boşaltıyor ve boş arabayı tabyaların arkasına doğru koşturuyordu. Bir sonuncu çocuk, omzundaki eski, kirli ve boş bir çuvalla ustaların yanına doğru yalınayak gelmekteydi:

— İdiris usta, Cazim usta, ben tayınnari getirmiye gidim mi?

Hikmet Genç, bundan ötesiyle fazla ilgilenmedi. Açlıktan başı dönüyor, gözleri kararıyor, açık gökyüzünü fazla kapanık, serin sonbahar güneşini fazla sıcak buluyor ve her an yerlere serilecek gibi oluyordu. Çalışmaya başlamak için gömleğini ve pantolonunu çıkarıp eski, kirli, uzun paçalı bir beyaz donla kalmış bulunan Nuri‘ye yanaşıp başkalarının duyamayacağı bir sesle derdini anlatmaktan öte çıkar yol bulamamıştı:

— Nuri, benim karnım ac.

Onun başkalarından özenle saklamak istediğini, oğlan dünya-âleme çanlar çalarak ilen etti:

— İdiris ustaaa… Heymet hele daha bir şey yememiş… Garni ac…

— Aha oradaki koma gidin birabarca. Ver ordaki yarım tayıni yesin. Yedikten sonra haman gelin. Geç galmayın.

Nuri, Hikmet Genç‘i sıcak tuğla kulesinin ortasındaki dama götürdü. Kom bu dam olmalıydı. Kerpiçten yapılmış, kapısız-penceresiz bir ayı inini andırmaktaydı. İçi, kapı boşluğundan gelebilen ışıkla aydınlanıyordu. İçeride kaba, hantal, örtüsüz bir ağaç masa, yanı-yöresi ezilmiş bir alüminyum sürahi, alüminyum bir bardak, bir dolu tuğlacılık malzemesi ve ustaların çivilere asılmış az-çok temiz ceketleri vardı.

Nuri, masanın altından aldığı kirli beyaz bir torbadan birkaç günlük bir yarım ekmek çıkarıp Hikmet Genç‘e verdi ve torbayı masanın altına attı.

— Sen tayınıni ye, suyunu iç ve haman gel. Ben gideyim. Bu deyyusların hezi-pezi belli olmaz. İtin gıçına sohup çıhartırlar adami.

Nuri, kirli donuyla komdan çıkıp koşmaya başladı.

Bayat ekmekten, yavan ekmekten, kirden-pastan, düzensizlikten-özensizlikten nefretler eden Hikmet Genç, umarsızlığın insanı nelere zorladığını, neleri ve neleri ona kabul ettirmek istediğini yeni yeni anlamaya başlıyordu. Konya‘yı biliyordu ve Hanya‘yı da öğrenmek üzereydi. İşin ilginç yanı; şu birkaç günlük ekmeğin kendisine bir kremalı pasta kadar lezzetli gelmesiydi. Temiz olup olmadığına aldırmadan içmek zorunda kaldığı su, soğuk olmamakla birlikte fena da sayılmazdı. İnce suydu ve kolay gidiyordu. Başında gezinen bin bir düşünce ve gözlerinin önünde resmigeçit yapan bin bir imge arasında, tayınını son lokmasına kadar yedikten ve arada bir suyunu alüminyum sürahiden içtikten sonra komdan çıktı ve çamur tezgâhlarına doğru yürüdü.

İdris Usta, tezgâhlardan birinin ve Cazim Usta obirinin başında ayakta durmaktaydılar. Üstlerinde önlük, ellerinde eldiven ve ayaklarında ayakkabı, çorap yoktu. İkisi de birer kirli atlet, birer eski pantolon katındaydılar. Orada bulunanların tümü tezgâh başındaydı ve kendisini bekliyorlardı.

— Ulan Heymet, sen de geç bahiyim şeyle, bunnarın yanına yegenim. Şimdi hepiniz beni dinleyin: Garirfan burda yohsa da Allah‘ı burda. Gendi ki; burya bir sabah gelir, bir de ahşam. Yani iş başında ve iş bitiminde.  Sair zaman o yoh, Allah var. Vijdanımıznan baş başayıh. Biz ona vereceyıh ki o da bize vere. Allah ona, o bize. Harmanda her bir iş bir benden bir de Cazim Usta‘dan sorulur. “Usta” demek “Baba” demek. Siz bize baba gibi davranacahsız ki biz de size evlat kimi mamele yapalım. Siz bize çemkirirseniz biz de size çemkiririk. Yani itler kimi birbirimize ürürük. Gulahlarınızi bir eyi açın: Sikortaci filan gelirse; bütün çocuhlar gaçıp sahlanacah, tabyaların ardında tam siper olacah. Böyükler; “Ben Garirfan‘ın yahıniyam. Onu sormiya geldim. Buranın işçisi değilem.” Diyecek veya “Ben iş aramiya geldim. Patron yohmuş. Köyüme dönecem.” Deyiverecek. Yani, burada sadece ben ve Cazim Usta çalışıyormuşuz gibi göstereceyıh. O da sırf sizi sikortacıların ellerinden kurtarmak için. Sırf gendi insannığımızdan. Paraynan değil, her bir şey sıraynan. Böyüyünce ve bizim yaşımıza gelince siz de sikortalı olacahsıız. Şimdilik biz size galhan olacayıh, böyüyünce de siz çoluğa-çocuğa galhan olacahsız. Duydunuz mu yegenlerim? “Duymadıh” lari gabul etmem ben. Haydi, Cazim Usta, ver bunara hazırlıh işlerini.

Cazim Usta herkese yapacağı işi gösterdi sonra Hikmet Genç‘e döndü:

— Yegenim, sen daha evvelisi heç çalıştın mı tuğla harmannarında?

— Çalışmadım usta.

— Zerali yoh. Örgenirsen. Harmanda çalışmanın ilk şarti, tumanına gadar soyunmahdır. Soyunmazsan; hem güneş haşat eder hemi de üstün-başın çamur-çelpeşik içinde galır. Goşsan goşamazsın, dursan duramazsın. Onun üçün haman soyun ve şindilik şu bişmiş tuğlalari daşı. Ahan oraya, o dıvarın dibine yığ. Di hadi, göreyim seni.

Hikmet Genç, donuna kadar soyundu. Giysilerini özenle katlayıp bir yana bıraktı. Zigurata benzettiği pişirme ocağından Nuri‘nin alıp alıp uzattığı sıcacık tuğlaları kollarının üstüne yığa yığa götürüp gösterilen yere kulelemeye başladı.

— Heymet, Yürümeynen olmaz Yegenim… Goşacahsan tazı kimi… Ocah mı boşanır yürüye yürüye daşımaynan?

— Goştur garaş. Bunar beyledir. Soluh aldırmazlar adama. Yorulursan; söyle, yer değişek. O zaman ben daşırım sen tuğla bozarsın.

Hikmet Genç, koştura koştura saatlerce tuğla taşıdı, dizdi, kuleledi, soluk soluğa ve kan-ter içinde kaldı. Yaz güneşi olmaya özenen sonbahar güneşi, bir türlü tepeye dikilmek ve öğle paydosu bir türlü gelmek bilmiyordu. Yer değiştirdiklerinde; ocaktan tuğla bozmanın tuğla taşımaktan çok daha zor olduğunu fark etti. Güneş gitgide çıplak bedenini yakıyor, içine baygınlıklar veriyor, yorgunluktan tutmaz hale gelen parmakları tuğla kavrayamaz oluyordu.

— Paydooos uşaklar… Haydinin, tayınlar geldi…

Hikmet Genç, Nuri‘nin yardımıyla ziguratın üstünden indi. Nuri, yaşıyla bağdaşmayacak bir olgunluk içindeydi:

— Gel garaş. Tayınlarımızı alalım. Aha şindi garavanamızi da getirirler. Haydi, doğru İdiris Usta‘nın yanına. Harmanın padişahı odur.

İdris Usta‘nın tezgâhına doğru birlikte ilerlediler. Adam, tayıncı çocuğun çuvalından çıkardığı ekmekleri, karşısına dizilenlere birer birer dağıtmaktaydı. Sıra Hikmet Genç‘e gelince; elindeki ekmeği ortasından böldü, yarısını ona uzatırken yarısını da çuvala attı:

Tayınının yarısıni işe başlamadan evvel yemişdin Yegenim. Aha bu da öbür yarısi, haydi bahim.

Nuri, Hikmet Genç‘in elini gizlice alttan tutup çekti, onu tezgâhın arkasındaki tabyanın eteğine götürdü ve oraya oturturken kendisi de onunla birlikte oturdu:

— Bunnar beyle garaş. Dedi. Fırının satamayıp yığdığı bayat ekmekleri getirip bize verirler ve paraya sayarlar. Sonra bir-iki asker, yemeklerinden artan garavanayı çöpe dökeceklerine getirip insannıh için harmandakilere verirler ve biz de tayınlarımıza gatıh ederik. Umaram Allah‘dan az-birez geç getirsinner de, az-biraz dinnenek. “Garavanayi bekledik “ diyerekten.

Tabyanın arkasından erlerin görünmesi çok sürmedi. İki delikanlıydılar. Biri önde obiri arkadaydı. Omuzlarında uzun ve kalın bir sopa, sopanın orta yerinde de güneş altında pırıl pırıl parlayan ve üstünden buharlar yükselen bir küçük karavana vardı. Getirip karavanayı çamur tezgâhlarının yanına bıraktılar. Bekleşenlere selam verip hallerini-hatırlarını sordular. Sonra sopayla çengeli alarak İdris Usta‘ya seslendiler:

— Bugün kabakla taam eyleyeceksiniz usta. “Kabak cennetten çıkmadır.” Derlerse de ben inanmam. Hiç cennetlere layık olsaydı dışarı mı çıkardı? Valla, artan bu. O güzelim et yemeklerinden ne yazık ki artan olmadı. Boşalınca kazanı çocuklardan biriyle gönderiver kışlaya.

Herkesle birlikte Hikmet Genç de karavanaya oturdu. Elindeki ekmekten lokmasını koparan kazandaki sulu kabağa batırmaya, parmaklarıyla alabildiğini lokmasına sıkıştırarak ağzına götürmeye başladı.

Günlerden beridir midesine sıcak bir lokma gitmemişti. Ana ocağındayken beybanın en verimli yemek artığı kabaktı. Beybası tabaktan sadece birkaç lokma alır kalanını öylece, yerdeki ekmek tahtasında artık bekleyen kendisine, anaya, böyganaya bırakırdı. Bir başına o yesin diye ana ona, o da nefsinden ödün verip böyganaya bırakırdı. Ortada fazla fark eden bir şey yoktu: Ana ocağında beyba artığı yiyen Hikmet Genç, Garirfan‘ın tuğla harmanında da asker artığı yiyordu. Bu artık da o artık kadar lezzetliydi, bu artık da o artık kadar bulunmazdı. Garirfan‘ın harmanında kabağın cennet taamı olduğuna andlar içebilirdi. İşçilerin, birbirleriyle yarışırcasına lokmalarını kazana daldırıp daldırıp çıkardıklarını gördükçe, tiksintilerini, çekingenliklerini bir yana bir yana atıyor, lokmalarını kazana ardarda daldırıyordu. Sonunda; o da, lokmasıyla kazandibi sıyıranlardan olmuştu.

Karnı az-boz doymuş olmakla birlikte, yorgunluğunu üstünden hiç atamamıştı. Bedeni kemiklerine kadar sızlamaktaydı ve sürekli olarak bir yerlere yatmak, bir yerlere uzanmak istiyordu.

— Nuri, ben öyle yoruldum ki.

— Sen hamladın garaş. Başlangıçta hep eyle olur. Bugünü bir atlattın mı alışır gidersin.

— Bugünü ne zaman atlatırız?

— Gün batanda.

— Saati yok mu bunun?

— Saatı gündoğuşu, günbatışı.

— Ama bugün gündoğuşunda başlamadık ki.

— Bugün hazırlıh günü. Di Haydinin koma gidek. İşçiler cuvara içecek, dumanından yararlanırıh.

Kırk yıllık arkadaş gibiydiler. Aralarındaki yaş farkını ikisinin de önemsediği yoktu. Birlikte yetişmemiş, birlikte yaşamamış oldukları halde, aynı şeylerle ilgileniyor, aynı şeylere gülüyor, aynı şeyleri yeriyor, aynı paralelde geziniyor, aynı telden çalıyorlardı.

Koma, kirli-çamurlu bedenleriyle, pençe pençe çamurlu donlarıyla, kızarmış kirli ayaklarıyla birlikte gittiler.

Çamurcuyla tayıncı ve toprakçı, komun kapısız boşluğunda çömelmişlerdi. İçeriden bol sigara dumanı gelmekteydi. İdris Usta‘yla Cazim Usta, komun serinliğinde sarma sigaralarına asılmışlardı. Hikmet Genç‘le Nuri de dışarıda çömeldiler. İdris Usta Cazim Usta‘ya yüksek sesle bir şeyler anlatıp durmaktaydı:

— Valla Cazim Usta, aha bu gözlerimnen görmüşem. Aşçı Möhsin‘nen Bulaşıkçı Şazimend gapının ardındaydılar. Pissikleri yani kedileri boğuşturup durirlerdi. Yalanım varsa anam avradım osun.

— Ulan İdris Usta, o Şazimend garısıyla sen de bir pissik boğuşturaydın ya.

— Ulan garaş, biz nerden boğuşturah? Aşçı Möhsin‘in elinde silahı var, bizim var mı ki?

— Ne silahıymış o öyle?

— Yemek silahı garaş. Yemek silahı. Herkesin tabağına pırasa, Şazimend‘in tabağına tepeleme et. Herkese gaşşıhnan, Şazimend‘e kepçeynen.

— Sen hele bırah Şazimend‘i de, şu itlere bah şu itlere. Gapının önüne sinmiş, nasıl da tilki kimi dinnirler Şazimend‘le Möhsin‘i.

— Di haydinin lan… Paydos bitti… Yallah iş başına.

Çamurcu sırıta sırıta direndi:

— Bunca gözel haket yarıda kesilir mi usta? Allasen bi annat Şazimend‘in gerisini.

— Ulan Cazim Usta, bah şindi bu ahlaksıza… Buna ne garaş Şazimend‘in gerisinden?

— Adam Çamurcu İdiris Usta, adam çamurcu. Bunardan gorhulur. Yallah ulan, çamurunun başına, soyha.

Ustalar önde, obirileri arkada komdan ayrılıp yeniden güneşin altına çıktılar. Ve Hikmet Genç‘le arkadaşı bu kere el arabalarının başına gönderildiler.

Hikmet Genç, o ana kadar el arabasını ancak üstünkörü tanıyor, tutamaklarının demirden olduğunu, yüke gelince demirin avuç derisini sıyırıp attığını, dolu arabayı bir demir tekerlek üzerine dikerek yürütmenin bilekleri nasıl zorladığını, dengeyi tutturmanın baldırlara-bacaklara nasıl acılar verdiğini, harmandan tabyalara gitmenin, arabayı bırakıp kazma-kürek alarak toprak eşmenin, eşilmiş toprağı arabaya yüklemenin, tekerlek gıcırtıları arasında geri gelip toprak boşaltmanın, yeniden aynı işe koşturmanın ne denli güç gerektirdiğini bilmiyordu.

Getirdiği ilk arabanın toprağı çamurcu tarafından beğenilmedi:

— İdiris Usta… Senin bu yegenin, daşını ayıhlamadan toprah getirir…

— Şikat etme oğlanı it. Dedin işte. Bundan sonra daşını da ayıhlar.

Hikmet Genç, akşama dek, tabyalara boş el arabalarıyla gitti. Arabayı bırakıp kazma-kürekle toprak eşti. Arabayı toprakla doldurdu. Dolu arabayı geri getirdi. Çamurcunun yanında eğrilemesine duran tel eleğe kürek kürek atıp eledi. Elenmiş toprağı bırakıp yeniden topraklar getirmelere koşturdu ve aynı ödevleri yeniden, yeniden, yeniden yaptı. Gözleri, bir türlü batmak bilmeyen güneşteydi ve Nuri‘nin o anlarda ne yaptığının, ne ettiğinin farkında bile olamadı.

Güneş, Hikmet Genç‘in avuçlarının derisini ve derisi kızaran bedeninin tüm gücünü yanında götürerek uzak tarlaların ardında kaybolmaya başlarken, ona, kemiklerinin sızılarını, eklemlerinin ağrılarını, harmanın kirini-pasını, ağzının-dudaklarının yangınlarını ve midesinin açlığını bıraktı.

— Goşdurun uşahlar… Payton gründü… Garirfan gelir…

Bir an önce bitirilmeye çalışılan ve bitmeye de yüz tutan tüm işlere eskisinden de büyük bir özenle eller atıldı. Güneşin son ışıkları altında eskiyen harmanda yepyeni ve hummalı bir çalışma baş gösterdi.

Garirfan yine kavrulmuş fındık içi öğütmekteydi. Yeleğindeki altın kordon tüm görkemiyle güneş altına serilmişti. Gözleri sabahkinden daha yuvarlak, daha küçüktü. Yüzü biraz daha karaydı ve kaşlarının uçları biraz daha aşağı inmişti. Solukları rakı kokuyordu. İkide bir geğirmekte, geğirdikçe şükürler etmekteydi. Öfkesi aynı, sözleri aynıydı:

— Ulan İdiris, Ulan Cazim… Siz bana böyle mi ustalıh edeceksiz oğlum?

Herkesler yine Payton yanında göbeklere eller bağlamıştı. Ustalar yine, ortada yanlış anlaşılmış veya hiç anlaşılmamış bir şeyler varmışçasına başlarını kaldırıp Garirfan‘a bakmaktaydılar:

— Niye ağam, ne oldu ki?

— Daha ne osun soyha. Payton uzahdayken burada heç de bi faaliyet yohdu. Nası ki yanaşdıh, başladı harman vıccır vıccır gaynamaya.

— Vıccır vıccır gaynadıysa; yalandan mı gaynadı ağa? Ahan işde toprahlar daşınıp yığıldı. Çamurlar hazırlandı. Ocah bozuldu. Tuğlalar gulelendi. Dezgahlar hazırlandı. Galıplar temizlenip sıralandı. Cümle işler tamamlandı.

Garirfan ağzındaki fındıkları öğütürken köstekli saatini çıkarıp bir göz attı, cebine indirdi ve paslı dişlerini göstere göstere gülüp eliyle İdris Usta‘nın omzuna birkaç kere vurdu:

— Dediklerime gulah asma İdiris. Benim dilim alışmış begenmemeye. Begensem iş kötü çıhar. Begenmedimi, heç olmazsa kötüden eyi çıhar. Haydi, sıraya goy uşahlari. Boş durma Bayram, çevir o soyhaların başıni.

Garirfan yeniden paytonun meşin minderlerine kuruldu. Koyun cebinden meşin bir cüzdan çıkardı. İçinden aldığı iki banknottan birini İdris Usta‘ya obirini Cazim Usta‘ya uzattı. Yan cebinden ağzı büzülü bir kese alıp içinden çıkardığı bozuk paradan ibaret gündelikleri çamurcuya, Nuri‘ye, tayıncıya, sucuya, çocuklara verdi. Sonra, ortada dimdik kalan Hikmet Genç‘e baktı:

— Peki, sen niye beklirsen? Ulan İdiris, yegenime tayın vermediniz mi?

— Geldiginde yarım tayın yedi ağam. Yarım tayın da öğle yemeginde verdik. Tamamdır.

— Öyleyse daha niye beklirsen?

— Yani ağam, şeeey… Gündeliğim için…

— Ulan ne gündeliği, it… Eski köye yeni adet mi getirecehsen? Sen daha hazırlıhdasan… Hazırlıhda olannar sadece tayınlarını hahederler, o gadar…

Garirfan‘ın sözleri ustalarla obir çalışanlarca anında onaylandı:

— Hazırlıhda çalışannar sadece tayınlarını hahederler, o gadar.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

İLKLER (Hikmet Genç’in İlkleri) isimli Öyküler’inden > 101 -120/239)

Print Friendly

İlk Açılış

Hikmet Genç’in İlkleri

Astronomi Öğretmeni, karatahta üzerindeki beyaz tebeşirli çizgilerle anlattığı dersin birinci bölümünü bitirince, ellerini kürsünün üzerine dayayıp öne doğru eğildi:
— Bundan sonraki derste konumuzun ikinci bölümünü gözden geçireceğiz. Zilin çalmasına dokuz-on dakika var. Ben bu süreyi konunun anlaşılamamış bölümlerini anlaşılabilecek hale getirmek için kullanmak istiyorum. O nedenle de hemen soruyorum: Anlattığım bölümü veya bu bölümün herhangi bir alt bölümünü yahut alt bölümün herhangi bir noktasını anlamayan kaldı mı?
Sınıftan çıt çıkmadı. Öğretmen sert bakışlarını öğrenciler üzerinde şöyle bir gezdirdi ve sonra alışılagelmiş sertliğiyle söylendi:
— Soru sorulmadığına göre; konu öğrenilmiştir. Yani sen? Bana kalırsa; konuyu anladın. Sen? Sen? Sen? Anladın… Tümünüz anladınız…
Öğretmen, altında alay saklı bir bakışla bulunduğu yerden parmağını Hikmet Genç‘e uzattı:
— Ya siz? Siz siz, zatıâliniz… Siz de anlayabildiniz mi acaba? Efendim?
Hikmet Genç, oturduğu sıradan utangaç bir tutumla başını kaldırarak bir şeyler söylemeye çalıştıysa da sesi pek duyulamadı, pek anlaşılamadı. Kızlı-erkekli bütün bir sınıf başını çevirmiş ona doğru bakmaktaydı. Utangaç tutumu öğretmenini belirgin bir biçimde öfkelendirmişti:
— Oturduğun yerden mırıldanıp durma… Ayağa kalk da konuş…
Hikmet Genç ayağa kalktı. Yine utangaçtı:
— Konuyu anladığımı sanıyorum öğretmenim.
Astronomi öğretmeni kürsüden ta Hikmet Genç‘in bulunduğu sıraya uzanmak ister gibi bir hal almıştı:
— Önce sen bana şunu söyle: Herkes bana “Hocam” derken sen neden “Öğretmenim” diyorsun?
Yanıt çekingen bir yanıttı ama sevgi ve saygı doluydu:
— Cumhuriyet okulları öğretmenlerin okullarıdır öğretmenim.
— Peki, bu öğretmenin anlattığı o konuyu sen anlayabildin mi?
— Anlayabildiğimi sanıyorum.
— Ben sanmıyorum… Getir bakalım, ders dinler gibi görünürken habire notlar aldığın şu defteri…
Hikmet Genç sıradan çıktı. Baş önde, defter elde kürsüye yürüdü, saygılı bir tutumla defteri kürsüye bıraktı ve bir-iki adım geri çekildi.
Öğretmen defteri önce üstünkörü, sonra dikkatli, daha sonra daha bir dikkatli olarak incelemeye, sayfalarda dura dura gözden geçirmeye koyuldu. Yine de, o hiçbir şeyi, o hiçbir kimseyi beğenmeyen tutumundan ödün vermedi:
— Yazın güzel, notları da özenle tutmuşsun… Peki, bu senin hangi defterin? Karalama defterin mi yoksa temiz defterin mi?
— Defter, temiz defter öğretmenim.
— İlginç… Niçin sen de herkes gibi sarı deftere not tutmuyorsun da beyaz deftere not tutuyorsun?
Yanıt ölçülü ve saygılıydı:
— Defter benim değil öğretmenim. Arkadaşımın.
— Ne demek oluyor şimdi bu? Senin defterin nerede?
Hikmet Genç, bulunduğu yerde, çöp sepetine fırlatılan buruşmuş bir kâğıdı andırmaktaydı. Sesi arka sıralardan güçlükle duyuluyordu:
— Benim defterim yok öğretmenim.
— Zaten onu soruyorum… Neden yok?
— Biz ailece bir sarı defter bile alamayacak derecede yoksuluz.
Yanıt, Astronomi Öğretmeni‘ni, o sinirli tutumunu anında değiştirebilecek ölçüde etkilememişti:
— Peki, arkadaşının defterini sen niye kullanıyorsun?
— Kullanmamı kendisi istiyor. Yazım hem güzel hem okunaklı olduğu için. Belki biraz da iyi not tuttuğumdan.
— Ders bitince defter ne oluyor?
— Sahibine geri veriyorum.
— Sen dersini nasıl çalışabiliyorsun notların olmadan?
— Ben dersi, dinlerken ve not tutarken öğreniyorum.
— İnkâr etmek istemem: Yazın hem çok güzel hem çok okunaklı. İyi de not tutmuşsun. Doğruyu söylemeliyim ki; beni hem üzdün hem de utandırdın. Koskoca bir sınıfı bırakıp sana neden takıldığımı ben de bilemiyorum. Başını kaldırmadan not tutuşuna bakıp dersle ilgilenmediğini, kendi kendine başka şeyler yazmakta olduğunu sandığımdandır. Senden özür diliyorum.
— Öğretmenim…
— Senden özür diliyorum.
Sınıfta sinek uçsa kanadının sesi duyulabilirdi. Çıt çıkmıyordu.
Astronomi Öğretmeni kente ve okula birkaç ay önce gelmişti. İnce uzun boylu, genç irisi, esmer bir adamdı. Yakışıklı sayılmazdı. Yanağında bir çıban izi vardı. Nasıl bir karaktere sahip olduğu henüz bilinemiyordu. Ama öğrencileri üzerinde sert karaktere sahip bir öğretmen izlenimi bırakmaya çalıştığı ortadaydı. Ders anlatırken çok güzel, çok düzgün, çok etkili konuşuyor, çok iyi uslamlamalar yapıyordu. Elini attığı beyaz ve renkli tebeşirler karatahtada dile geliyor, kişilik kazanıyordu. Hiçbir yanıtı kolay beğenmeyişinin, hiçbir yeteneği kolay kolay benimsemeyişinin altında belki de bu nitelikleri yatmaktaydı. Ders dışına çok az çıkıyordu. Çıktığı anlarda çok az konuşuyordu. Dersi espri gerektirmediğinden ve o ana kadar da herhangi bir fırsat doğmamış olduğundan, gülmeyi bilip bilmediği anlaşılamıyordu. Öğrencilerin ondan çekindikleri ve olası bir tepkisine muhatap olmak istemedikleri kesindi. Belki de bunun içindir ki; anlamadıklarını anlamış, öğrenemediklerini öğrenmiş görünmeyi yeğliyorlardı.
Defteri kapatıp uzatan ve sıraya dönülmesine izin veren öğretmen, bir baş selamından sonra yerine yürüyen Hikmet Genç‘in arkasından uzun uzun baktı. Hikmet Genç bu bakışların farkında olamadı ve obir öğrenciler de bu bakışların beğenen bakışlar mı yoksa yeren bakışlar mı olduklarını hiç anlayamadılar.
Öğretmenin sesi körpe kulakları kart bir rüzgâr gibi yaladı:
— Elbette ki bu bir suç değildir ama bakalım, bana şu defterin sahibini yani şu “Armut piş…” çi, şu “Ağzıma düş…” çü arkadaşının adını söyleyebilecek misin?
Yerine oturmak üzere olan Hikmet Genç‘ten herhangi bir yanıt gelmedi. Bakışları aydınlık ama kıpırtısızdı.
— Biliyorum; söylemeyeceksin. Sana da bu hakkı tanımam gerek. Her şey bir yana, şaşırdığımı saklamayacağım. Zira ben, bütün bir öğretmenlik yaşamımda, başkasının defterine not tutan, tuttuğu notla da dersini öğrenen senden başka tek bir öğrenciyle karşılaşmadım. Şimdi benim merak ettiğim bir nokta var ve ben de bu noktaya tam bir açıklık getirmek istiyorum: Arkadaşların ancak derste aldıkları notlarını ve ders kitaplarını evde okuyup çalıştıktan sonra bu dersi öğrenebilecekleri halde, yani sen bu dersi ders bitiminde öğrenmiş mi oluyorsun?
— Evet öğretmenim. Yalnız, edinmek zorunda olduğum bazı ek bilgileri araştırıp bulup onları da öğrendikten ve böylece eksik nokta bırakmadıktan sonra.
— Peki, nasıl bulup öğreneceksin eksikliklerini giderebilecek bilgileri?
— Ya sizden sorup öğreneceğim ya da kitaplıklardan araştırıp bulacağım.
— Peki, bu şimdi benden bazı noktaları sormak zorunda olduğun anlamına mı geliyor delikanlım?
— Evet öğretmenim.
Öğrencilerin meraklı bakışları Hikmet Genç‘le Astronomi Öğretmeni arasında birkaç kere gitti gitti, geldi.
— Ben, anlayamadığı halde anlatılanı anlamış görünenlerden tiksinirim, anlatılanları sorgulayanlardan değil. Onun için de bu sorgulama fırsatını sana seve seve veriyorum. Haydi, sorgula anlattıklarımı.
Hikmet Genç ayaktaydı ve tam bir rahatlık içindeydi. Hazırolda durmuyor fakat konuşurken de el-kol hareketleri yapmıyordu:
— Öğretmenim, lütfen beni bağışlayınız. Her nedense; alışılagelmiş düşünce kalıplarını ben bir türlü benimseyemiyorum ve ben düşüncenin gelişmesini, aklın posalardan ayıklanmasını yani düzlüğe çıkmasını, bu alışılmış düşünce kalıplarının dışına ulaşmasında buluyorum. Derste, evrenimizin, onun bir öğesi olan dünyamızın ve bunarda bulunan her şeyin üç boyutlu olduğunu söylediniz. Evrende ve dünyada her an bu üç boyutla karşı karşıya bulunduğumuzu belirttiniz. Einstein‘ın bir koordinat sisteminin absisinde yeri yani mekânı ve yani kilometreleri, ordinatında ise; zamanı yani saatleri işaretlediğini, 90 derecelik bir açı içindeki koordinat sisteminde, orijinden yani sıfır noktasından absise ve ordinata 45 derecelik bir açıyla çizilen bir doğru üzerinde ilerlediği tasarlanan bir trenin, zamana ve mekâna göre bulunması gereken pozisyonu bir dördüncü boyut olarak ortaya koyduğunu vurguladınız.
— Aynen öyle yaptım.
— Evrenin sonsuz olduğunu ve küre biçiminde bulunduğunu söylediniz.
— Söyledim.
— Güneş ışığının bir beyaz ışık olduğunu ve bunun renkli ışıkların toplamından ibaret bulunduğunu anlattınız.
— Anlattım.
Hikmet Genç başını sol omzunun üstüne bıraktı:
— Öğretmenim, konunun bu biçimde sergilenmesi ister istemez beni değişik bazı düşüncelere yöneltti.
— Örneğin?
— Örneğin; Einstein‘ın ortaya attığı dördüncü boyut benim, bizim, tümümüzün algılayabileceği, benimseyebileceği bir boyut olmaktan uzaktır. Bana göre; bu bir açılma değil, durakalmadır, bir sınırlanmadır. Zira evren, evren de bir yana; dünya, bir yoksulluk dünyası değildir, bir varsıllık dünyasıdır. Onun içindir ki; ben evrende ve onun bir öğesi olan dünyada, mevcut üç boyuta eklenmek istenen ve özelliği pek de anlaşılamayan bir dördüncü boyutu gölgede bırakabilecek sonsuz boyutlar olduğunu düşünüyorum.
Başından beri sessiz bekleyen sınıf, bir anda alaylı gülüşler içinde kaldı. Bu beklenmedik çözülmenin nedeni ortadaydı: Bir büyük Einstein‘la kıyının-bucağın bir yoksul öğrencisi bir lise sınıfında karşı karşıya gelmişlerdi. Ne yazık ki; Astronomi Öğretmeni‘nin kara öfkesi, açmaya çabalayan kahkaha tomurcuklarının filizlenmesine pek de olanak bırakmadı:
— Susun aptallar… Susuuun…
Öğretmen, orkestrasının sağdaki ve soldaki enstrümanlarını susturmak isteyen bir şefi andırmaktaydı. Elleri ve kolları havadaydı ve siyah siyah parıldayan gözlerini Hikmet Genç‘in yüzüne dikmişti:
— Sen şu karatahtaya bir geç bakalım. Anlat, anlatmak istediklerini oradan bana.
Hikmet Genç, arkadaşlarının meraklı, alaylı ve ısrarlı bakışları altında ağır adımlarla yürüyüp karatahtanın başına geçti. Ders zili çalarken Astronomi Öğretmeni ilerleyip Hikmet Genç‘in sırasına çöktü ve ellerini kollarıyla birlikte sıranın üstüne bıraktı:
— Kimse yerinden kalkmasın. Ara vermeyeceğiz ve bir sonraki dersimizi sürdüreceğiz.
Hikmet Genç öz düşüncelerini söyleyen değil, karatahta başında ders veren bir öğretmeni andırmaktaydı. Hiçbir büyüklüğü, hiçbir küçüklüğü olmayan, sürekli değişen ama hep aynı yerde kalan bir gülümsemeyle konuşuyordu:
— Önce şu “Boyut” konusuna bir açıklık getirmek istiyorum. Her şeyden önce “Boyut” nedir? Sözü edildimi; herkes bunu bildiğini sanır ama fazla merak etmez, fazla irdelemez ve tanımını yapmaya pek fazla kalkışmaz. Bence boyut iki şeydir ve ondan öte de hiçbir şey değildir. Bu açıdan bakıldığında; boyut, zaman içindeki bir mekândır ve boyut zaman içindeki varlıktır. Peki, “Düzlem” nedir? Düzlem; her bir yanı sonsuza uzanan bir yüzeydir. Öyle olduğu için, düzlemin herhangi bir yanından aşağı düşebilmek veya çerçevesinden çıkabilmek olanaksızdır ve bu düzlem, bir mekândır, bir boyuttur. Sözgelişi; bu düzlem delinip delindiği yerden geçilebilirse; o zaman bir başka düzlemden söz edebilmemiz olasıdır. İşte bu başka düzlem, bir başka mekândır ve bir başka boyuttur. Varlıklar, bu sonsuz sayıdaki düzlemlerde yani bu sonsuz sayıdaki mekânlarda ve yani bu sonsuz sayıdaki boyutlarda varlıklarını sürdürebilen boyutlardır. Zira varlık, boyutlardan ibarettir. Boyutu olmayanın varlığı yoktur. Varlığın boyutları; endir, boydur, derinliktir yani genişliktir, uzunluktur, yüksekliktir. Bunlara bir başka öğe daha katabilirsek; o zaman bizim üçüncü ve Einstein‘ın dördüncü boyutundan daha başka boyutundan bahsedebiliriz.
Astronomi Öğretmeni‘nin yüzündeki gergin çizgiler gevşemiş, Hikmet Genç‘in yüzündeki gülümseme, gelip o gergin çizgilerin yerlerine oturmuştu:
— Şu halde sen, üçüncü ve dördüncü boyutlardan daha da yüksek boyutlar olabileceğini düşünüyorsun.
— Düşünüyorum. Söylemiştim: Evren ve dünya bir yoksulluklar değil, bir varsıllıklar sistemidir.
Öğretmen bulunduğu yerden seslendi:
— Varlığın kanıtı belirtisidir. Tasarladığın biçimde yüksek dereceli boyutlar varsa; elbette ki bunların belirtileri de olmalıdır. Sence bu türden belirtiler var mıdır?
— Vardır öğretmenim.
— Varsa; bizim bu belirtilerle karşılaşmamız veya en azından onları sezmemiz gerekmez mi?
— Bence; onlarla karşılaşmak başka şeydir, onları sezip tanıyabilmek başka şeydir öğretmenim.
— Bunu biraz daha açabilir misin?
— Açabileceğimi sanıyorum.
Hikmet Genç bir süre konuşmadı. Sınıf derin bir sessizlik içindeydi. Öğrencilerin yüzlerindeki o alaycı gülümsemelerin yerini daha bir dikkatli, daha bir meraklı bakışlar almıştı. Öğretmen, bulunduğu yerden karatahtaya abanacakmışçasına öne doğru eğilmiş, iki elinin parmaklarıyla farkında bile olmaksızın öndeki sıranın arkalığını kavramıştı.
Hikmet Genç bir tatlı gülümseme içinde gezinip durmaktaydı:
— Öyle sanıyorum ki; bizler, üçüncü ve dördüncü boyutlardan daha yüksek dereceli boyutlardaki varlıkların belirtileriyle zaman zaman karşılaşmakta, onları zaman zaman sezmekte ve zaman zaman onları neredeyse tanımlayabilecekmiş gibi olmaktayız. Fakat bu varsayımlarımızdan emin olabilmek için her şeyden önce, dördüncü ve üçüncü boyutlardan daha aşağı derecedeki boyutlara şöyle bir inmemiz ve onlardan kendimize şöyle bir pay çıkarmamız gerekmektedir.
Hikmet Genç, tornistan edilmiş ve rengi solmuş ceketinin yakasından bir topluiğne çıkardı, onu karatahtaya bastırdı ve yeniden yakasına taktı. Sonra, karatahtanın en yakından bile görülmesi olanaksız bir yerini parmağıyla göstererek konuşmasını sürdürdü:
— Karatahtaya bastırdığım topluiğnenin şu izi birinci boyuttur yani tek boyuttur. Bunu en ideal anlamdaki iz olarak öne sürüyorum. Tek boyuttur, çünkü ayrı bir genişliği, ayrı bir boyu, ayrı bir yüksekliği yoktur.
Hikmet Genç, bir an durup kendisini dinleyenlere ve izleyenlere göz gezdirdi, sonra yeniden anlatmaya koyuldu:
— İkinci boyut yani iki boyut, işte bu karatahtanın eninden ve boyundan ibaret boyuttur. Sadece görünen yüzüdür ve herhangi bir kalınlığı yani derinliği yoktur.
Hikmet Genç, başını sol omzuna bırakarak konuşmasını sürdürdü:
— Üçüncü boyut yani üç boyut, anlaşılması en kolay ve en basit görünen boyuttur. Zira evrende ve dünyada mevcut olan her varlık üç boyutludur ve üçüncü boyut dediğimiz mekândadır.
Sınıf derin bir sessizliğe gömülmüştü. Öğrenciler kıpırdanmaya çekiniyorlardı. Hikmet Genç, o üzerinden eksik olmayan belli-belirsiz gülümsemesiyle bakışlarını Astronomi Öğretmeni‘yle arkadaşlarının yüzlerinde gezdirip duruyordu:
— Sizlere saçma da gelse; ben bir Düzlemler Ülkesi yani Düzlemistan tasarlıyorum. Benim Düzlemistan‘ım iki boyutludur ve ikinci boyuttadır. Dolayısıyla bu ülkenin tüm varlıklarını sadece iki boyutlarıyla yani sadece enleriyle ve boylarıyla ortaya koymak zorundadırlar. Bu, bir tablonun yüzünde gördüğümüz üçüncü boyuttan bir kesim gibidir. Tümden yüzeyseldir yani en ideal anlamda bile derinliği bulunmamaktadır. Bu nedenle, Düzlemistan‘daki saat kuleleri, minareler, kubbeler, gökdelenler, köprüler, gemiler, dağlar, tepeler, uçurumlar, taşıtlar, insanlar, hayvanlar, ağaçlar ve akla gelebilecek her şey iki boyutludur ve üçüncü boyuttaki bizler için; soluk alan, yaşayan, sevinen birer gölge varlıklardır. “Bizim için” diyorum ve bu sözcüklerimin altını çiziyorum. Zira bu, kendileri için asla böyle değildir ve onların boyutunda her şey normaldir, her şey gerçektir, genel anlamıyla her şey yerli yerindedir. Varlık, varlığını devinimine borçludur. Boyutlar arasındaki fark, sadece bir devinim farkıdır. Koşullar varlıklar için aynı oldukça; fark ortadan kalkar. Bu, bir filmin küçük veya büyük bir ekranda devinmesi gibidir. İzleyenlere oranla ekran ve ekrandaki her şey büyüktür. Ama o her şey, birbiri kadar küçüldüğünden veya birbiri kadar büyüdüğünden, görünüşte hiçbir aykırılık yoktur.
Hikmet Genç, konuşmasının burasında sözlerine kısa bir ara verdi ve eline aldığı bir beyaz tebeşirle karatahtanın üzerine büyükçe bir dikdörtgen çizdi:
— Düzlemistan‘da üçüncü boyut yani yükseklik bulunmadığından orada gökdelen yoktur. “Boydelen” vardır ve tahtaya çizdiğim bu dikdörtgen Düzlemistan‘daki varsıl bir “Boydelen” dir. Zaman, işbitimi zamanıdır, tüm kapıları kapatılmış, tümden korumaya alınmıştır.
Hikmet Genç, kapı dibinde durmakta olan çöp sepetinden çıkardığı kâğıttan bir parça koparttı. Sağ elinin işaret parmağını dilinde hafifçe ıslattı, kâğıda değdirdi ve kâğıt parçasını karatahtadaki dikdörtgenin ortasına iğreti olarak yapıştırdı:
— En ideal incelikte varsayacağımız bu kâğıt parçasını “Boydelen” in kasası olarak benimsememize mantık açısından herhangi bir engel yoktur.
Hikmet Genç, dikdörtgenin içine yapıştırdığı kâğıt parçasını yerinden aldıktan sonra sözlerini sürdürdü:
— İşte ben, üç boyutlu bir dünyanın üç boyutlu bir varlığı olarak iki boyutlu “Düzlemistan” ın, bu korunaklı mağazasının para dolu kasasını kolayca yerinden alıyorum. Bunu yaparken onun duvarlarına, kapısına, kilidine hiçbir zarar vermiyorum. Zira onu, o boyutta bulunmayan bir başka boyuttan yani yükseklik boyutundan alıp mağaza dışına çıkarıyorum. İzin verirseniz; ben bunun da altını çizeyim. Çünkü burası çok önemlidir. Nitekim bu kasanın o “Boydelen” den nasıl çıkarılabildiğini Düzlemistan‘daki akıllı varlıklardan hiçbiri anlayamayacaktır. Nedeni açıktır: Düzlemistan koşullarına ve mantığına göre; kasanın “Boydelen” den çıkarılabilmiş olması için, bu beyaz çizgilerden ibaret bulunan duvarların herhangi birinde, en az bu kasa eninde bir delik açılması gerekmektedir. Oysa duvarlar sapasağlamdır ve ortada tek gedik yoktur. Kapılar kilitlidir ve her şey kasanın kaybolmasından önceki gibidir. Peki, bu bulmacayı çözebilecek tek bir Düzlemistan‘lı çıkmayacak mıdır?
Sınıftan hiç kimse bu soruya yanıt vermeye kalkışmadı ve verilmesi gereken yanıtı yine Hikmet Genç‘ten bekledi. Konuşmacı yanıtı vermeye zaten hazırdı:
— Düşünmeyi düşünme prensiplerine göre becerebilen, aklı mantık kurallarına uygun kullanabilen bir Düzlemistan‘lı, kendilerinden en az bir boyut yukarıda bulunan bir üçüncü boyut varlığının, o boyuttan uzanarak kasayı “Boydelen” den aldığını anlayabilecektir. Zira; “O kasa bu “Boydelen” den nasıl çıkarılabildi?” sorusunun yanıtı “Bir üç boyutlu varlık eliyle çıkarılmıştır.” dan ibarettir.
Sınıf arkadaşları yıllardan beridir sadece yüzündeki gülümseyişiyle ve sadece utangaçlığıyla tanıdıkları Hikmet Genç‘e daha bir değişik açıdan bakmaya başlamışlardı. Hikmet Genç onlar için artık sadece bir gülümseyiş, sadece bir utangaçlık değil, ondan biraz daha ötelerdeki bir şeydi. Astronomi Öğretmeni‘nin birkaç aydır alışılagelmiş olan sertliği, Hikmet Genç‘in sözcükleri arasında, gerektiği yumuşaklığı bulmuş gibiydi. Önce alaya alınmak, sonra da ilgiyle dinlenilmek Hikmet Genç‘in hoşuna gitmiş olmalıydı ama yüzünde bunu belirtebilecek bir tek çizgi bile yoktu.
— Böylesi bir fanteziden yola çıkardığım mantığımı birbirinden değişik örneklerle süsleyebilirim. Diyebilirim ki; benim üç boyutlu mekânımdan daha yüksek dereceli bir mekânın varlığı, içmek için elime aldığım, ancak kapağını henüz açmadığım gazozumu, kapağı açmaya gerek bile duymadan büyük bir kolaylıkla son damlasına kadar içebilir. Veya beni hiçbir şeyle kesip biçmeden yahut herhangi bir yanıma delik-melik açmadan böbreklerimden birini çekip alabilir. Ve ben ancak o zaman, onu, benden daha yüksek derecedeki bir boyuttan aldıklarını uslamlama yoluyla bulabilirim.
Hikmet Genç, bakışlarını yeniden sınıfta bulunanların yüzlerinde gezdirdi, sonra karatahtaya sadece dış çizgilerden ibaret basit bir köpek resmi çizdi ve ağzını kıçına bir çizgiyle birleştirdi:
— Söylediklerim akıl yürütme yönünden doğrudur ama üçüncü boyutun mantığına aykırıdır. Zira en azından, bu sıradan köpeğin ağzından kıçına uzanan beslenme düzeneği, ister istemez onu ikiye ayıracak ve onun varlığını ve devinimini engelleyecektir. Bu itibarla; üçüncü boyut, iki boyutlu olan fakat devinen bir Düzlemistan‘ı kabullenmeyecektir. Ama böylesi bir Düzlemistan‘ın olanaksızlığı üç veya dört yahut daha yüksek derecedeki boyutların olanaksızlığı anlamına gelmemektedir. Kanıtı, üçüncü ve dördüncü boyutların varlığından ibarettir ve onlar belki de vardır, belki de var olmalıdır.
Çalan zilin sesi sınıfın duvarlarında şöyle bir gezindi, zayıfladı, gitti ve kayboldu. Astronomi Öğretmeni durumunu değiştirmeden mırıldandı:
— Bu derse giriş mi yoksa dersten çıkış zili mi?
Şuradan-buradan ölgün sesler yükseldi:
— Bu, derse giriş zili hocam. Çıkış zili daha önce çalmıştı.
— Gereksinen gereksinimi kadar çıkabilir.
Gereksinen ve gereksindiği için sınıftan çıkan olmadı ve öğretmen yeniden Hikmet Genç‘e seslendi:
— Sürdür konuşmalarını. Anlaşıldığı kadarıyla arkadaşların da istiyorlar bunu.
Astronomi öğretmeni ceketinin mendil cebinden çıkardığı minicik kutudan bir naneli şeker alıp ağzına attı ve ağzında gezdire gezdire emmeye başladı. Ne yaptığını ve nerede bulunduğunu unutmuş gibiydi. Sınıftakiler, sınıfta nane şekeri emen bir öğretmene yeni rastlıyorlardı ama bunu yadırgamamış görünüyorlardı.
Hikmet Genç, karatahtanın ortasına beyaz tebeşirle yatay bir ok çizdi. Okun üstüne “Hız” sözcüğünü yazdı ve altına da bir “Sonsuz” işareti koydu. Sonra dikey bir ok daha çizerek üstüne bir çarpı işareti attı ve yanına da “Boy” sözcüğünü düştü. Tebeşiri, sözcükler ve çizgiler üstünde gezdiriyor ve konuşmasını sürdürüyordu:
— Hız artarsa boy kısalır ve hız sonsuza ulaşınca boy da sıfırlanır. Bunu bir örnekle açıklayayım: Bu karatahtanın yüzeyinden herhangi bir cisim az bir hızla geçerse; onu tüm özellikleriyle görebiliriz. Cismin hızı artarsa; görülebilecek özellikler azalır. Hız sonsuza ulaşırsa; özellikleri de bir yana, onun kendisini bile göremeyiz. Çünkü hız sonsuza ulaşmış, boy sıfırlanmıştır. Yani cisim artık yüzeyde yoktur. Zira bu yüzeyden geçip girmiştir.
Hikmet Genç bir an soluklandı, sözlerinin dinleyenler arasındaki etkisini araştırdı ve sonra alışılagelmiş gülümsemesiyle ekledi:
— Ben buradan şöyle bir sonuca ulaşmaktayım: Eğer varsa ve deviniyorsa; her boyut kendi hızıyla yani kendi devinimiyle yaşamaktadır. Bir aşağı boyutun, kendisinden daha yüksek dereceli boyutları görebilmesi, o mekândakilere değip dokunabilmesi olanaksızdır. Fakat her bir boyuttakilerin kendisinden daha düşük derecedeki boyutta devinenleri görebilmesi, değip dokunabilmesi olasıdır. Nitekim üçüncü boyutta biz, ikinci ve birinci boyutların farkındayız. Çünkü onlar bizim kapsamımızdadır. Fakat boyutumuzdan yüksek dereceli olan ve sonsuza kadar uzanan başka boyutlardan haberimiz dahi yoktur. Bu nedenle de, onları ancak sezebiliyor, onları ancak mantık yoluyla bulabiliyoruz.
Hikmet Genç sözlerinin burasında karatahta önündeki yerini değiştirdi. Bu kere yüzünü pencereye doğru dönmüştü. Camdan içeri işleyen sabah güneşinin körpe ışıkları yüzünde, o değişmeyen gülümseyişinde, sırtındaki rengi solmuş tornistan ceketin omuzlarında oynaşmaktaydı.
— Sırtlarında binicileri bulunan al atla kır at eğer aynı hızda koşuyorlarsa; atlar da, biniciler de birbirlerine göre devinimsizdirler yani duruyor gibi olurlar. Fakat bir kontrol sistemi baz alındığında, onların aynı hızla devindikleri yani yol aldıkları anlaşılabilir. Bu kontrol sistemi; atlarla binicilerinin önlerinden geçmekte oldukları herhangi bir ev, herhangi bir ağaç, herhangi bir duvar, herhangi bir pınar, herhangi bir kayalık veya herhangi bir çayırlık olabilir. Atların hızı sonsuza ulaştığında, kontrol sistemleri artık onları göremeyecek, geçip gittiklerini anlayamayacak fakat belki hızlarının yarattığı esintiyi sezebilecektir. Bu elbette ki bir örnektir ve kendi mantık çerçevesi içerisinde doğrudur. Ve elbette ki at, sonsuz hızla koşamaz, belli bir hızı aştığında kasları yırtılır ve çatlar.
Hikmet Genç yeniden eski yerine geçti ve sırtını pencereye döndü:
— Demek istiyorum ki; sonsuz sayıda birbirinden değişik boyutlar var olabilir. Ama olsalar da biz onları göremeyiz. Ancak mantığımız onların varlıklarını, yoklukları halinde bile bulabilir. Duyularımız onların belirtilerini sezebilir. Şimdi, şu içinde ders yaptığımız sınıfta, boyutumuzdan daha yüksek dereceli herhangi bir boyuta ait herhangi bir bahçenin bulunmadığını ve o bahçede şu anda, o boyutun varlıklarının konuşup dolaşmadıklarını kim söyleyebilir? Bana göre; bu bir mekân yani boyut birliği, bu bir mekân yani boyut paylaşmasıdır. Bu birliği, bu paylaşmayı birbirinden ayıran perde, sadece devinimdir yani sadece varlıkların varlık hızıdır.
Hikmet Genç‘in kurumuş dudaklarını diliyle hafifçe ıslattığı bir sırada, sınıfın kapısı hafifçe tıklatıldı, özenle aralandı ve kapının aralığından Resim Öğretmeni‘nin yüzü göründü. Kadının gözünde şaşkınlık belirtileri vardı:
— Aaa… Affedersiniz… Programa yanlış bakmış olmalıyım… Üçüncü ve dördüncü saatlerde bu sınıfta resim dersleri yok muydu?
Öğrencilerden bulundukları yerde gerneşip saatlerine bakanlar oldu. Astronomi Öğretmeni, oturduğu sıradan kalkıp efendice bir tutumla kapıya doğru yürüdü:
— Bağışlayın öğretmen hanım. Dedi. Acaba sizinle dışarıda bir-iki dakika görüşemez miyiz?
— Aaa elbette görüşebiliriz hocam. Neden olmasın?
İki öğretmen dışarı çıkıp kapıyı çektiler. Sınıf tam bir sessizlik ve tam bir meraklı bekleyiş içindeydi. Öğrenciler arasında, Astronomi Öğretmeni‘nin Hikmet Genç‘ten etkilendiğini, belki de bunun içindir ki; Resim Öğretmeni ‘ne “Hocahanım” yerine “Öğretmen Hanım” diye seslendiğini düşünenler oldu. Karatahta başında belli-belirsiz gülümseyişler içinde duran Hikmet Genç‘e, o güne kadar sanki hiç de aralarında değilmiş gibi bakmaktaydılar. Onu yokluk içindeki bir varlık, yoksulluk içindeki bir varsıllık olarak görmeye başlamışlardı.
Arası çok geçmeden Astronomi Öğretmeni yeniden içeri girdi ve kapıyı kapattı. Sonra sanki doğal yeriymiş gibi geçip Hikmet Genç‘in sırasına oturdu. Yüzünde tatlı gülümsemeler vardı:
— Sağolsun, Cemile Öğretmen, bizim iki astronomi dersini izleyen iki resim dersini bize bıraktı. Bu şansı iyi değerlendirebileceğimize eminim. İşte ben buradayım. Burada olmak istemeyen varsa; özgürce çıkıp gidebilir. Kendilerini astronomi ve resim derslerini görmüş sayacağız.
Yerinden bir tek kalkan, sınıftan bir tek çıkan olmadı. Tam tersine; öğrencilerin yerlerine daha da bir sağlam yerleşmeye çalıştıkları görüldü. Öğretmen, minicik nane şekeri kutusunu cebinden çıkarıp sıranın üstüne koymuş, şekerlerden birini yeniden ağzına atmış, onun da ağzına atması için yanındaki öğrenciye vermiş, işareti üzerine, öğrencilerden biri, sınıfın arka pencerelerinden birini körpe bahar sabahına açmıştı. Sınıftaki bahar kokularına karışan ilk ses Astronomi Öğretmeni‘nin sesi oldu:
— Yoruldunsa kürsüye oturup konuşabilirsin.
— Yorulmadım öğretmenim.
— Emindim. Elbirliğiyle seni dinliyoruz.
— Sözünü etmekte olduğum “Hız” ı, zamanın hızlı yaşanması anlamında kullanmıyorum. Zira başka boyutlar ve bu boyutlarda yaşayan şu veya bu biçimdeki varlıklar varsa; onların kendi boyutlarının normalinde olmaları doğaldır. Hız yani devinim, sadece boyutlar arasındaki varlık farkıdır. Hangi boyutta bulunursa bulunsun, kendi devinimi kendi boyutundaki varlıklara anormal gelmeyecektir. Boyutları boyut yapan, birbirinden değişik devinimlerdir. Bu açıdan bakıldığında; boyutun, devinim olduğunu dahi söyleyebiliriz. Bu yüzden şu içinde bulunduğumuz mekânın yani boyutun, devinimleri farklı varlıklarca ortak olarak kullanıldığını ileri sürmemize ne ve kim engel olabilir? Peki, varsa ve bu aynı mekânı bizimle ortak kullanıyorlarsa; bizim onları neden göremediğimizi sormanın hiçbir anlamı yoktur. Zira nedeni, sadece devinimler arasındaki farktır. Ama “Onlar bizi görebilirler mi?” yi sorabiliriz. Sorarız ve yanıtımızı da hemen alabiliriz: Evet, onlar bizi görebilirler. Çünkü devinimi çok olan devinimi az olanı görür. Zira devinimi az olan hantaldır, ağırdır, yavaştır. Az devinimlinin eylemi çok devinimliyi sabırsızlandırır. Bu tıpkı ağır-aksak konuşan birini dinlemek isterken içine düştüğümüz sabırsızlığa benzer. Vereceğim yeni ve kısa bir örnekle bu konudaki düşüncelerimi artık noktalamak istiyorum
Hikmet Genç, sözlerine kısa bir ara verip dilini kuruyan dudaklarının üzerinde gezdirdi, sonra bakışlarını, kendisini dinleyenlerde gezdirerek söze yeniden girdi:
— 45 Devirle doldurulmuş bir plağı 45 devirle çaldığımızda, ondaki müziği veya konuşmaları normal düzeyde dinleyebiliriz. Aynı plağı 16 devirle dinlemeye kalkarsak; sözcüklerin tamamlanmasına büyük sabır göstermemiz gerekecektir. Çünkü konuşmalar ve müzik ağırlaşacak, neş‘eli şarkılar hüzünlü şarkılara dönüşecektir. Plağımızı 45 devirin üstündeki bir devirle, örneğin bir 78 devirle çalmaya kalkışırsak; büyük bir ivedilikle akacak olan sözler ve müzik bize anlamsız cıvıltılar gibi gelecektir. Devri olası en yüksek değere çıkardığımızda, ortada artık bir müzik veya bir konuşma olmayacak ama hem aygıt çalışıyor hem de plak yine dönüyor olacaktır. Bu örnek sinema tekniği açısından da geçerlidir. Nitekim saniyede 16 kare üzerinden çekilmiş bir film üzerindeki devinim bize göre normal, 48 kare üzerinden çekilmiş bir film üstündeki devinim bize göre çok yavaş ve 12 kare üzerinden çekilmiş bir film üstündeki devinim bize göre çok hızlıdır. Yapımcı, hızlı atları, hızlı koşucuları bu sayede ekranda yavaşlatabilmekte, bir-iki dakikada bütün bir şölen masasını silip süpüren bir komedyeni bu sayede ekranda hızlandırmaktadır.
Sınıf arkadaşlarının gözleri Hikmet Genç‘in dudaklarındaydı. O, kendilerinin az konuşan, kendi halinde yaşayan, varlığını belli bile etmeyen, gülücüksüz gezinmeyen, bir sarı defteri bile olmadığı için arkadaşlarının defterlerine notlar alan arkadaşları mıydı? Kendilerini, ellerinden sıcacık ellerle tutan, gömüldükleri karanlık köşelerden bahar kokulu ve aydınlık doğaya çıkaran, bilemedikleri, tanıyamadıkları gizemli ülkelere doğru götüren bu Hikmet o Hikmet miydi?
— Üstünde mantık yürütmek istediğim ikinci konu şudur: Öğretmenimiz evrenin küresel biçimde bulunduğunu ve sonsuz olduğunu söyledi ve geçti. Ne yazık ki; bu benim kafamı karıştırdı. Çünkü ben, küresellikle sonsuzluğu her zaman bağdaştıramıyorum. Şu anda, gözlerimin önünde ideal bir küre var. Bu kürenin tepesinden bir kapak kesip çıkarıyorum. Tıpkı bir karpuzun tepesinden kapak kesip çıkarır gibi. Sonra küreyi o kapaksız kalan yerinden bir zemin üzerine koyuyorum ve bunu ideal bir güçle bastırıyorum. Yassıltıyorum.
Hikmet Genç, beyaz tebeşirle karatahtanın ortasına bir çember çizdi:
— Karşıma çıkacak olan bu değil midir? Ancak bu bir dairedir ve bunun sınırları vardır. Şu halde, bu, sonsuz değildir. Bu sadece bir üçüncü boyutun ikinci boyuta indirgenmesidir. Zira o küre üç ve bu daire iki boyutludur. Ama biz, birbirinden büyük sonsuz küreler ve birbirinden büyük sonsuz daireler olabileceğini düşünebiliriz. Öğretmenimizin sözünü ettiği kürenin sonsuzluğu böylesi bir sonsuzluk olmalıdır. Ki; benim de ondan sormak istediğim, bunu kastedip kastetmediğidir. Kendisi bunu kaskettiyse; hiçbir diyeceğim olamaz. Fakat kastı, bir başına kürenin kendi sonsuzluğuysa; ben bunu kabule yanaşamam. Çünkü sınırları olan, sonsuz olamaz. Ama bunları birbirleriyle bağdaştırabilirim: Bana göre; küre hem sonludur hem de sonsuzdur. Ve bu bir çelişme yani saçmalık değildir. Öyleyse; ben, küreyi bir sonlu sonsuz olarak benimseyebilirim. Onu üç boyuttan iki boyuta indirgediğimde, bana göre sonludur fakat sonsuz büyüklüklerde çoğalttığımda sonsuzdur. Ancak, bu sonlu sonsuzluk elbette ki; sonsuz sonsuzluktan farklıdır. Ayrıca; herhangi bir küre üzerinde var olduğunu ve devindiğini tasarlayabileceğimiz herhangi bir varlık, ne kadar devinirse devinsin, ne kadar gezinirse gezinsin, ne kadar ararsa arasın, kürenin düşülebilecek bir yerini bulamayacaktır. Çünkü küre, hem sonlu hem de sonsuzdur. Bu onun değil, evrenin kendi öz çelişik görünüşüdür ve evrende birbiriyle çelişmeyen hiçbir şey yoktur. Yani her şeyin hem tersi, hem de düzü vardır. Buradan yola çıkarak söyleyebilirim ki; tersle düz aynı şeydir.
Hikmet Genç, silgiyi eline alıp karatahtayı yukarıdan aşağı sildi.
Astronomi öğretmeni, kendisiyle aynı sırada oturmakta olan öğrenciye eliyle şöyle bir dokundu:
— Kantine git ve bana bir acı kahve yaptırarak, yanına da bir bardak su koyarak tez elden getir.
Delikanlı ivedi adımlarla sınıftan çıkarken, öğretmen yüzüne bakmakta olan Hikmet Genç‘e seslendi:
— Bekle biraz. Şu kahvemle suyum gelsin. Otur oraya, evet oraya; kürsüye.
— Haddim değil öğretmenim.
— Otur.
Hikmet Genç kürsünün ardındaki iskemleye ilişti fakat ellerini kürsüye koyamadı. Üstüne dikilen yoğun bakışlardan sıkılmışa benziyor, farkında bile olmaksızın sağ elinin işaret parmağını kürsüye hafif hafif vuruyordu.
Kahveyle suyun gelmesi gecikmedi. Getiren öğrenci bir şeyler kaçırdığı tedirginliğiyle öylece yerine oturdu. Gözlerini yeniden Hikmet Genç‘e dikti. Astronomi Öğretmeni önce suyundan, sonra kahvesinden birer yudum aldı, sonra:
— Evet. Diye seslendi. Gözlerimiz ve kulaklarımız sende.
— Öğretmenimiz derste, güneş ışığının tüm renkleri içinde taşıyan bir beyaz ışık olduğunu söyleyip geçmekle yetinmişti. Renk dilimlerinden oluşmuş bir diski hızla çevirdiğimiz zaman, onun bize beyaz göründüğünü biliyoruz. Bu, bilimin bir gerçeğidir. Bunu yadsımıyorum ama ben, atmosfersiz bir dünyada bu renklerin var olacağından ve hızla devindirildiklerinde beyaz rengi verebileceklerinden hiç de emin değilim. Gerçekte dünyamızda güneş ışığı yok mudur? Elbette ki vardır. Bu ışık, genelde söylendiği gibi beyazdır ve zeminlerin emme yeteneğine göre renkleri oluşturmaktadır. Peki, bu aynı ışık, asli kaynakta da öyle midir? Ben hiç de öyle olduğunu sanmıyorum. Zira ve bana göre; güneş bir aydınlık ışık kaynağı değildir, bir karanlık ışık kaynağıdır. Bana “Işık ışıktır ve aydınlıktır. Işığın karanlığı olur mu?” demeyin. Olur. Çünkü güneşin ışığı bir karanlık, bir solarize ışıktır. Bu ışık, ancak dünyamızın atmosferine vurduğu için dünyayı aydınlatmakta ve ısıtmaktadır. Ve gerçekte; güneşin ışıkları görülebilir ışıklar olmaktan uzaktır. Nitekim bu ışıklar yani ultraviyole ışıklar ve yani morötesi ışınlar, dalga boyları 100 nanometreden 400 nanometreye değişiklikler göstermektedirler. Dalga boyları 400 nanometrenin az altındaki mor ışıktan dalga boyu 740 nanometre olan kırmızı ışığa kadar olan ışıklar bizim için görünebilir ışıklardır. Bu ışık tayfının renkleri sırasıyla; kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mordan oluşmaktadır. Kızıl ışınların yani enfraruj ışınların dalga boyları ise 740 nanometreyle 100,000 nanometre arasındadır. Bunlar hem kısa uzun dalga boylu kızılötesi ışınlardır. Bunlardan dalga boyu uzun olanları görebilmemiz olanaksızdır. Onları sadece ısı olarak algılayabilmemiz olasıdır. Kozmik ışınlar ise, atom parçacıklarından oluşur ve bunlar atmosferimizdeki atomlarla çarpıştıklarında dünyayı kozmik bir sağnak altında bırakırlar. Atmosferimiz olmasaydı; görünebilir şeyler de bir yana, biz güneşi ve görülebilir ışıkları bile göremeyecektik. Bunu bir örneğe bağlamak istiyorum: Karayollarındaki fosforlu bir yol levhasının koyu karanlıkta görülmesi olanaksızdır. Ancak bu, onun bir otonun farları altında da görülemeyeceği anlamına gelmemektedir.
Hikmet Genç sözlerini bitirdiğinde, tüm sınıf arkadaşları sıralarının üzerine abanmış durumdaydılar. Tebeşirli ellerini mendiline silmekte olan Hikmet Genç‘in gözleri öğretmenindeydi. Kimse yerinden kıpırdamamıştı ve kıpırdamaya da niyetli görünmüyordu. Öğle paydosunu bildiren zilin vurdumduymaz sesi, sınıfın duvarlarında boşu boşuna gezinip durmaktaydı.
Astronomi Öğretmeni, oturmakta olduğu sıradan Hikmet Genç‘e seslendi:
— Bilgin misin delikanlım?
— Değilim öğretmenim. Aşçı da değilim ama yemeğin iyisinden anlarım.
Astronomi Öğretmeni ayağa kalktı:
— İnsanoğlu, adın ne?

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun
İLKLER (Hikmet Genç’in İkleri) isimli Öyküler’inden > 21 -48/239)

Print Friendly

İlk Bayrak Çekiş

Hikmet Genç’in İlkleri

Eşim Nâzire ‘ye
Evrende “İkinci” yoktur. Hikmet BARLIOĞLU

Alanın ortasında elips biçiminde büyük bir havuz vardı. Pürüzsüz kemerli taşlarla çevrilmişti, dupduru suyla doluydu ve oniki fıskiyesinden göklere doğru incecik sular fışkırmaktaydı. Beş-altı metre genişliğindeki beton turnike taş döşeli dönel kavşakla birleşmişti. Havuzun dört ayrı yönündeki dört geniş, ağaçlıklı cadde burayı kentin dört ayrı yönüne bağlamaktaydı.
Ilık ve solgun bir sonbaharın bir 29 Ekim gününde törenlerle kutlanacak olan Cumhuriyet Bayramı‘nda ortalık ana-baba gününü andırmaktaydı.
Havuzun çevresi, tribünler, caddeler, sokaklar, yapıların önleri, kapıları, pencereleri, balkonları, damları-çatıları, kaldırımlar, bahçe duvarları, ağaçların dalları, direkler dizi dizi, avuç avuç, salkım salkım, bölük bölük, hevenk hevenk insanlarla doluydu. Yükseklere iplerle asılmış boy boy, renk renk, biçim biçim yazılı bezler, rengârenk kâğıt fenerler, renkli kâğıt zincirler, kordonlar, kurdeleler, balonlar alanı bir baştan bir başa süslemişlerdi. Lambalı-lambasız direkler ve ağaçların uzun gövdeleri süslü kuşaklar içindeydi. Havada rengârenk çiçek yaprakları, rengârenk balonlar, rengârenk pullar uçuşuyordu. Ötede-beride patlatılan oyuncak tabancaların ve sürtülen maytapların sesleri kalabalığın uğultusuna karışmakta, çocuk sesleri, haykırışlar, seslenmeler ve sevinç çığlıkları yeri-göğü inletmekteydi.
Tribünler kentin sivil ve asker büyükleriyle doldurulmuştu. Kadınlı-erkekli, gençli-yaşlılı kalabalık törenin bir an önce başlamasını bekliyordu.
Hikmet Genç, havuzun çevresine takımlar halinde dizilmiş olan lise öğrencilerinin en arkasındaydı ve bu insan mahşerinin içinde yine yapayalnızdı. Öğrencilere saç bırakma izni tanınmadığı için kafası beş numara makineye vurulmuştu. Yüzünde tüy-tüs yoktu ve yüzünde nedensiz bir hüznün gölgeleri dolaşıyordu. Sırtında beybasının solmuş, eskimiş, tükenmiş, ters-yüz edilmiş giysileri ve ayaklarında, burunları aç kurtağzı gibi açılmış eski ayakkabıları vardı. Yepyeni giysili, boyalı ayakkabılı, çalımlı arkadaşlarına, bir yanı yukarı kalkık şapkalı, boyunları rengârenk fularlı, yeni üniformalı, siyah kısa pantolonlu, mongomerili, omuzları apoletli, sarı kordonlu, cep üstleri parlak düdüklü, göğüsleri armalı, siyah çoraplı izcilere, geleneksel giysiler içindeki folklorculara, parlak üniformalı, şapkaları kokartlı, apoletleri demirli-yıldızlı subaylara, lacivert kostümlü, üst cepleri beyaz mendilli devlet adamlarına, saçları beyaz kurdeleli, siyah önlükleri beyaz yakalı kızçocuklara, uzun mantolu, şapkalı hanımlara, omuzları atkılı, saçları başörtülü haminnelere, alana gerçek bir bayram havası veren al zeminli, beyaz ay-yıldızlı bayraklara ve renk renk flamalara durgun gözlerle bakıp duruyordu.
Baktıklarını, gördüklerini zerre kadar kıskanmıyor, tam tersine; her baktığından, her gördüğünden kendisine büyük bir zevk, büyük bir pay çıkarıyordu. Bakışlarının çevrildiği her yerde, birbirinden değişik sayısız manzara, birbirinden değişik sayısız tablo vardı ve değme ressamın bu tabloları bu kadar güzel, bu kadar canlı, bu kadar renkli, bu kadar anlamlı resmedemeyeceğini düşünüyordu. Donmanın eşiğinden sıcağa, kavrulmanın eşiğinden soğuğa, kızgın çöllerden serin vahalara çıkmanın tadı ve sevinci içindeydi. Gördüklerinin her biri kendisinden bir parçaydı ve kendisi de, başka gözler, başka bakışlar için herhangi bir tablonun herhangi bir parçasıydı. Ama vardı, ama önemliydi, ama gerekliydi. Gözle doyuma varmanın mideyle doyuma varmadan çok daha önemli olduğunun bilincindeydi.
Bir türlü anlayamadığı, bir türlü bulup çıkaramadığı bir şeylerin ardındaydı. Bu, sayısı rakamlara kafa tutan kalabalık arasında bir insanın, bir bireyin değeri neydi? Toplum bireylerden oluştuğuna göre; toplumun değeri bireylerin değerin toplam değerlerinden ibaret olmalıydı. Bireylerinin tek tek değerlerinin olmadığı bir toplumda, toplum hangi değeriyle övünebilirdi? Bireyin değeri nasıl bir değerdi? Nasıl olmalıydı? Onun değerini değer yapan neydi? Hikmet Genç, bireyi birey yani insanı insan yapan değerin onun nitelikleri olduğunu düşünmekteydi. Nitelikleri; verilmiş nitelikler ve kazanılmış nitelikler olarak ayırmaktaydı. Ona göre; verilmiş nitelikler onları verenlere bağlıydı ve onun dileğinin, ölçüsünün ve işleminin sorgulanması hem anlamsız hem de olanaksızdı. Zira veren, cömertliğinde de cimriliğinde de özgürdü. Kime niçin çok ve iyi nitelik, kime niçin az ve kötü nitelik vereceğini ancak kendisi bilebilirdi. Edinilmiş nitelikler ise böyle değildi ve birey onları kendi emeğiyle elde edebilmekteydi. Bunun içindir ki; Hikmet Genç, bireyin gerçek değerini, kendi emeğiyse edinebildiği niteliklere bağlamaktaydı. O nedenle bireylerin verilmemiş güzellikleriyle yetinmeleri hem saçma hem de haksızdı. Bunlar özdeğerleri konusunda bireye dayanak olamazlardı. Bireye öğeleriyle birlikte verilmiş olan bedendi, bilgi verilmemişti. Öyleyse; bilgi bedenden ve onu oluşturan öğelerin tümünden değerliydi. Zira birey, verilmiş niteliklerinden hiçbirini başka bireye aktaramıyor fakat edinilmiş niteliklerini aktarabiliyordu. Böyleydi. Birey çirkinliğini, güzelliğini, boyunu-bosunu başka bireye veremiyordu ama bilgisinden başka bireyleri yararlandırabiliyordu. Sonunda tüm öğeleriyle birlikte beden ölüyor, çürüyor, dağılıyor, yok oluyor fakat bilgi yaşıyordu. Çünkü edinilmiş niteliklerin yaşamı, verilmiş niteliklerin yaşamından uzundu. Bir yerde, edinilmiş nitelikleriyle yaşayan, verilmiş nitelikleriyle yaşayandan daha çok var oluyordu.
— 1025 Hikmet…
Hikmet Genç, çok uzak yollardan soluk soluğa gelişin yorgunluğuyla kendisini toparlamaya çalıştı. Biyoloji Öğretmeni de olan Okul Müdürü, o engin öğretmenlik deneyimleriyle, o pırıl pırıl parlayan bakışlarıyla ve biyoloji konusundaki o derin bilgi ve becerisiyle öylece yanında durmaktaydı.
— Hocam?
— Bu tören, bayrağımızın göndere çekilmesiyle başlayacak. Bayrağı lisemizin çekmesi karar altına alındı. Bayrağı kürsüden sen alacak, askeri bandonun çalacağı İstiklâl Marşı eşliğinde, Havuz başı‘ndaki göndere sen çekeceksin. Haydi koş. Göreyim seni.
Hikmet Genç, temiz fakat eski giysilerine, burunları aç kurtağzı gibi açılmış ayakkabılarına karşın öylesine onurlu bir görevin niçin kendisine verildiğinin bilincindeydi. Geçici de olsa; böyle bir görev elbette ki ona verilmeliydi. Kentteki koskoca lisenin duvar gazetesini o çıkarmıyor muydu? İlkokul Radyosu‘nu o kurmamış, yayına ilk o sokmamış mıydı? Gazetenin ve radyonun birbirinden değişik birçok görevlerini o yapmıyor muydu? Kentteki ilk şiir yarışmasının birinciliğini o kazanmamış mıydı? Ülke çapındaki bir öykü yarışmasının birinciliği ona verilmemiş miydi? Edebiyat derslerinden olduğu gibi, fen derslerinden de tam not alan o değil miydi? Okul temsillerini o düzenleyip o yönetmiyor muydu? Ahlakıyla, çalışkanlığıyla, hüzünlü kişiliğiyle tüm öğretmenlerinin övgülerini kendisinde o toplamamış mıydı?
Başındaki rengi solmuş okul şapkasıyla, üstündeki tornistan edilmiş giysileriyle, boyalı fakat eski ayakkabılarıyla koşa koşa sağına-soluna bayraklar dikilmiş olan kürsüye ulaştı. Özenle katlanarak oraya bırakılmış bulunan bayrağı saygıyla ve gizli bir korkuyla alıp göndere doğru yürüdü.
Gönderin karşısında bir askeri birlik ve yanında da bir askeri bando yer almıştı. Geldiğini görünce birliğin başındaki albay ona yaklaştı ve alçak sesle mırıldandı:
— Sevgili öğrencim… Bayrağı hazırla ve bekle… İstiklâl Marşı benim vereceğim “Dikkat” komutundan sonra başlayacaktır… Bayrağı göndere bu komutla çekeceksin… Anlaşılmıştır sanırım…
Sözlerini tamamladıktan sonra albay ne yaptı, ne yana gitti, kimlerle görüştü, Hikmet Genç bunları bilemiyordu. Görünüşte kendi dışındaydı fakat gerçekte kendi içine dönmüştü. Bayrağı göndere marşla birlikte çekmesi gerektiğini anlamasına anlamıştı ama bu işi nasıl yapabilecekti? O bunun derdindeydi.
O güne kadar gönderi sadece “Gönder” olarak biliyordu ve onu bazen bayraklı, bazen de bayraksız olarak görmüştü. Tümü buydu ve bundan ötesi yoktu. Bir bayrağın bir göndere nasıl çekildiğini bilmiyordu. Hiç kimse de gerek görüp bunu kendisine öğretmemişti. Alaska‘daki Laliga Gölü‘nün tuzluluk derecesini, Fransa Kralı I. Fransuva‘nın anasının Kanuni Sultan Süleyman‘a yazdığı El İmdat Mektubu‘nu öğretmeye çalışmaktan zaman bulamamış olmalıydılar. İşte, hiç aklına getirmediği bir anda büyük bir kalabalığın arasından birisi çıkagelmiş ve kendisini o kalabalığın önünde göndere bayrak çekmekle görevlendirip gitmişti. Sonra bir başkası, bayrağın ne zaman çekilmesi gerektiğini belirtmekle yetinmiş, nasıl çekileceği konusunda hiçbir uyarıda bulunmamıştı.
Türk Bayrağı‘nın bir kırmızı zemin üstündeki beyaz ay-yıldızdan oluştuğunu ve bayrakta bir beyaz uçkurluk bulunduğunu bilmekteydi. Bir yüzünden bakıldığında; sola dönük durduğundan da haberdardı. Bununla birlikte, o heyecan anında, ipi bayrağın uçkurluğuna doğru takamamanın korkusu içindeydi. Ona sanki bayrağı uçkurluğa yukarıdan olması gerekirken aşağıdan veya aşağıdan olması gerekirken yukarısından takarsa; gönderin tepesinde bayrak yanlış dururmuş gibi gelmekteydi.
İpin göndere bağlı duran ucunu çözdüğünde, bayrağı buna nasıl takacağını bulup çıkaramadı. İş ivedilik gerektirdiğinden, üstünde fazlaca durabilme olanağına da sahip değildi. Elinde, bir göndere çekilmesi gereken bir bayrak iki de ucu bulunan bir uzun, bir sıradan ip vardı. Birçok törenlerde, bayrak çekenlerin ipi yukarıdan aşağı sağdıklarını, sağdıkça bayrağı göndere yukarı çektiklerini görmüştü. Ama tümü o kadardı işte. İpi sağdıkça bayrağı göndere yukarı yükseltmenin ardına düşmüştü ve bunu becerebilmek için neler yapması gerektiğini araştırıp durmaktaydı.
Çok geçmeden “Dikkaaat…” diye sert bir komut verileceği, borazanın bir “Tiii…” çekeceği, bandonun notaları vurmaya başlayacağı, kalabalığın ayağa kalkıp saygı duruşuna geçeceği, tüm ağızların marşı söyleyeceği, tüm bakışların bayrağa dikileceği kesindi. Ama bu nasıl gerçekleştirilebilecekti? Hikmet Genç, buradaki rolünün çok önemli olduğunun bilincinde ve eşi-benzeri görülmemiş bir skandala yol açabilecek olmanın da korkusu içindeydi. Yüreği göğüs kafesini parçalayıp çıkacakmış gibiydi. Dili-damağı kurumuştu. Bayrak çekmesini bilmediği için kendisini mi yoksa onun bayrak çekmeyi bilip bilmediğini sorup anlamadan kendisine bu görevi dille diş arasında verenleri mi suçlayacağını bir türlü bulup çıkaramıyordu. Ona, sanki orada bulunan herkesin bayrak çekmeyi bildiği, sadece kendisinin bilmediği düşüncesi egemen olmuştu. “Nasıl olsa; sen bu bayrağı bu göndere yoluna-yöntemine göre çekemeyeceksin. Katla koy şunu yerine de cezanı peşin verip seni asalım.” Diyecek olsalar; candan-yürekten razıydı.
Yüreği çarpa çarpa, ödü kopa kopa, eli-ayağı titreye titreye ipin bir ucunu bayrağın uçkurluğundan geçirip çıkardı ve çıkardığı uca elinden geldiğince iri bir düğüm attı. Duaların düzeni değiştiremeyeceğini bile bile dualara sığınmıştı : “Yalvarırım Yaratan‘ım, bu düğüm bu uçkurluktan çıkmasın, bayrak bu uçkurluktan kurtulmasın, yere düşmesin, öteye-beriye uçmasın, yükseklerde dalgalanması gerekirken çamurlu ayaklar altına düşüp çiğnenmesin.”
— Dikkaaat… Hazr… Ol…
Tören birliği, tüfek şakırtıları ve topuk sesleri arasında saygı duruşuna geçti. Borazan tiiiletti. Tüm oturanlar ayaklara kalktı ve tüm ayaktakiler heykelleşti. Bando İstiklâl Marşı‘nın ilk notalarını vurmaya başladı ve tüm ağızlar marşı söylemeye koyuldu:
— Korkma sönmez bu şafak…
Hikmet Genç, “Narvik Baskını” adlı bir filmde görmüştü: Esas oğlan göklerden yağıyor, yerlerden bitiyor, düşmanları perperişan ediyor, tepeyi ele geçirir geçirmez göndere kendi bayraklarını yıldırımlar gibi çekiyordu. İzmir‘in kurtarılışıyla ilgili bir sessiz filmde de öyleydi: Türk komutanlar ve Türk askerleri hükümet konağının tüm basamaklarını hızlı adımlarla çıkarak balkondaki gönderde duran düşman bayrağını bir çekişte indiriyor ve aynı göndere Türk Bayrağı‘nı hızla çekip selama duruyorlardı.
İşte o yüzdendir ki; marş başlar başlamaz, Hikmet Genç son derece büyük bir hızla ve tek etapta bayrağı gönderin ta tepesine çıkardı, ipin elinde kalan tek ucunu gönderin çevresine sarıp bağladı ve tıpkı o filmlerde gördüğü kahramanlar gibi geri geri çekilerek selama durdu.
Bando hala İstiklâl Marşı‘nı çalmakta, tören birliği hala hazır olda durmakta, alanı dolduran kalabalık hala marşı söylemekte ve Hikmet Genç hala Yaratan‘a yalvarmaktaydı : “Yaratan‘ım… Yüce Yaratan‘ım… Yalvarırım bu bayrak şu düğümden çıkmasın… Bayrak bu gönderden inmesin… Yere düşüp kirlenmesin… Gerektiğince hep böyle dalgalansın…”
Ve bando sustu. Tören birliği bir “Rahat-Hazır ol” ve bir “Marş” yapıp havuzun başından ayrıldı. Kimileri bir yerlere oturdular, kimileri kalabalık arasında kaynaştılar. Sivil ve asker devlet büyükleri bindikleri bir arabadan, önlerinden geçtikleri kitlelerin bayramlarını kutlamaya koyuldular.
Hikmet Genç, yanlarından düşünceli ayrıldığı arkadaşlarının aralarına derin tedirginlikler içinde döndü. Okul Müdürü‘yle arkadaşları tarafından sevgiyle karşılanıp kutlandı. Bu kutlamalara zerre kadar hakkı bulunmadığını düşünmekte, gözlerini sürekli olarak gönderde dalgalanan bayrağa dikmekte, rüzgâr çıkmaması ve bayrağın düğümden kurtulmaması için bilebildiği dualara sığınmaktaydı. Ne hoparlörlerden yükselen ateşli konuşmaları ne alanı süsleyen bayrakları, flamaları, çiçekleri ve bin bir süslemeyi görebiliyor, ne de şuradan-buradan yükselen sevinç çığlıklarıyla, patlayan mantar tabancalarının sesleriyle ilgilenebiliyordu. Zorlu bir cendere içindeydi. Bedeninin bu cendere içinde habire sıkıştırıldığını, kâğıt gibi ezildiğini, patlayan damarlarından fışkıran kanın yerlere süzülüp göllendiğini sanıyordu. Cendereden kurtulduğunu sandığı anda, kendisini harıl harıl yanan bir fırında buluyor, fırından çıkar çıkmaz buzlar arasına düşüp gidiyordu.
Hikmet Genç, son anda ipten kurtulacağını zanneden bir idamlık gibi yerinden fırladı. Konuşan, gülüşen, bakışan, bulunduğu yerde tek vurup çift sıçrayan arkadaşlarının arasından sıyrılıp bir koşu, tribünün önünde duran tören birliğine ulaştı:
— Albayım…
— Sevgili öğrenci?
Hikmet Genç, kendisine yukarıdan aşağı sevgiyle eğilen iri-yarı albaya olayı ve yüreğini kavuran tedirginlikleri cömertçe anlattı ve ondan, bayrak çekmesini bilen biri eliyle iğreti çekilmiş bayrağı indirip yeniden ve sağlamca çekilmesi hususunda kendisine yardımcı olup olamayacağını sordu.
Albay:
— Delikanlım, işte bu olanaksız. Dedi. Hiç kimse öylesine bir girişimi bu halka benimsetemez. Bu kalabalık, o bayrağı indirecek adamı, daha yeniden çekilmesini beklemeden linç ediverir. Bu çekilmiş bayrağı, bu halkın önünde ben de indiremem. Zaten bayrak da hafif hafif, güzel güzel dalgalanıp duruyor şimdilik. Bence; güçlü bir rüzgâr çıkmamasına dua etmek en iyisi. Haydi, gönül rahatlığıyla dön yerine ve bayrağın indirileceği bayram ertesine kadar öyle bir rüzgâr çıkmamasına dua et.
Hikmet Genç, tören bitinceye ve kalabalık çekilmeye başlayıncaya kadar bulunduğu yerde kan süzdü. Arkadaşları diziler halinde okullarına geri döndükleri halde o dönemedi. Alandan ayrılamayan insanların aralarından süzülüp gönderin dibindeki taşların üstüne oturdu, gözlerini bayrağa ve kulaklarını çıkması olası bir rüzgârın sesine bağladı.
Akşam alışılandan çok daha geç geldi.
Karanlık indi, tören alanı birbirinden güçlü ışıklarla aydınlatıldı, havuzun suları rengârenk ışıklara gömüldü, turnikelerdeki antika görünüşlü fenerler yandı.
Havuz çevresinde ve tören alanında gezinenlere, çiçeklerle ve ampullerle süslü askeri bir fener alayı katıldı. Şuradan-buradan birbiri ardına havai fişekler atılıyor, bunlardan bir kesimi gökte renkli çiçekler halinde açılıp açılıp dağıldıkça, dağılıp dağılıp yağarken ve sönerken yerlerini yeni atılan fişeklerin çiçekleri almaya başladı. Işık yağmuruna ötede-beride patlatılan mantar ve kapsül sesleri, sevinçli çocuk çığlıkları ve sarhoş nağraları eklendi.
Ne aş, ne ekmek, ne bir ev, ne bir uyku, ne de bir tek kıpırdanış. Hikmet Genç, bulunduğu yerden ne kalkabildi, ne de ayrılabildi. Bakışlarını tek bir kere bile gönderdeki bayraktan ayıramadı. Havuz başında sabaha doğru kimsecikler kalmadığında, bayrağı gönderden indirip daha bir sağlam çekmeyi aklından geçirdiyse de bu düşüncesini asla gerçekleştiremedi.
Bir gün sonra bayrak indirmeye gelen bir askeri birlikle bir askeri bando, Hikmet Genç‘i gönder dibinde gözleri bayrakta, elleri duada buldu.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun
İLKLER (Hikmet Genç’in İlkleri) isimli Öyküler’inden > 7 -20/239)

Print Friendly

İlk Aşka Düşüş

Hikmet Genç’in İlkleri

Hikmet Genç, zamanından çok önce öğle yemeği için eve geldiğinde kapıyı ana açtı:
— Hoş geldin oğul. Dedi. Bak, konuklarımız var. Yakınlarımız sayılırlar. Haydi, bir sor hatırlarını.
Konuklar kendi yaşındaki bir genç kızla anasından ibaretti. Kız esmer, orta boylu, kısa saçlı, kendine güvenli, modern, olgun ve gülümseyişiyle insanı saran sarmalayan bir kızdı.
Anası orta yaşlı, beyaz yüzlü, dolgunca, başı kara tülbentli, gaga burunlu, konuşurken gözlerini gözlerden kaçırıp tavanlarda dolaştıran bir kadındı.
— Bakın anam, bu benim oğlum. Lisenin son sınıfında okuyor. Bakın, fidan fidan. Anadili gibi Fransızca bilir. Bunlar da bizim yakınlarımız yani akrabalarımız. Bu, Emine Hanım. Necati Efendi‘nin karısı. Bu da kızı Meserret. Bankada memur. On parmağında on beceri. Muhtar‘ın yanındaki mavi kapılı evde oturuyorlar.
— Aman Naime Hanııım, ben senin bu yaşta oğlun olduğunu hiç de bile bilmezdim. Aman maşallah, gerçekten fidan gibi… Tu tu tu…
Hikmet Genç, daha ilk anda gelip gözlerine yerleşen kızın bakışlarından rahatsız olmuştu. Ellerin ne kadar önemli olduğunu kızın bu bakışları sayesinde öğrenmekteydi. Zira ömründe ilk kere ellerini ne yapacağını, ne edeceğini, nereye koyacağını ve nasıl kullanacağını bir türlü bulup çıkaramıyordu. Dizlerine koydu, olmadı. Göğsüne bağladı, olmadı. Oturduğu koltuğun yanlarına attı, olmadı. Sonunda avuçlarını birbirine kapatıp iki elini birden bacaklarının arasına sıkıştırdı.
Kızın yüzü gülümseyişler içindeydi:
— Ay ben Fransızca‘ya bayılırım. Turistler birbirleriyle konuşurlarken dinledikçe hayran kalıyorum. Ay çok kibar bir dil. Sen bunu nasıl öğrenebildin? Okullarda dil-mil pek öğretilemez de. Ay hele Fransızca olarak adını söylesene.
— Jö mapel Hikmet.
— Ay ne güzel. Jö mapel Meserret. Ay oldu mu? Doğru mu söyledim?
— Doğru söyledin.
— Ya bir de “Mon nom” falan diyorlar, o nedir?
— Mon nom e Hikmet. Mon nom e Meserret falan. Aynı anlamdadır işte.
— Ay çok güzel. Sen sular gibi Fransızca biliyorsun.
Kızın bu övgüsü Hikmet Genç‘i hiç de mutlu etmedi. Bilmeyen birinin bilmediği bir konuda birini övmesinin ne değeri vardı ki? Bir-iki sözcüğü söyleyebilmek, birilerinin gözünde, koskoca bir yabancı dili sular gibi bilmekle nasıl da aynı anlama gelebiliyordu? Bu kız ya çok akıllıydı ya da çok akılsızdı. Hikmet Genç akıllılıkla akılsızlığın bir yerde bir ve aynı şey olduğunu düşünmekteydi.
Kız susmak bilmiyor, insana bazen akıllıca, bazen da akılsızca gelen sözler söyleyip duruyordu:
— Bizim bankanın havale servisinde görevli bir kız arkadaşımız vardı. Evde perde takmaya kalkışmış, boyu kısa geldiğinden üstüne çıkabileceği bir şeyler aramış, sandalye bulamadığından dikiş makinesinden yararlanmayı düşünmüş fakat altı tekerlekli olduğundan, perdeyi takarken makine yürümüş ve makineyle birlikte beşinci kattan düşüp ölmüştü. Diyeceğim şu ki; o da Fransızca bilirdi. Ay insan öylesine bir düşüncesizlik yapabilir mi Tanrı aşkına?
Örneğin; kızın işte bu sözleri kötü kötü akılsızlık kokuyordu. Bir kere, üzücü bir olayı sadece ölenin de Fransızca bildiğine dayamıştı. Sonra, bir aynı çağrışımın üstüne bir öykülük inşaat yapmıştı. “Sağken bankamızın havale servisinde çalışan bir arkadaşım da Fransızca bilirdi.” Demek ve kısadan kesmek varken, bununla yetinmemişti. Daha sonra, öyle bir kimsenin ve öyle bir olayın, o kimseyi tanımayan birini hiç de ilgilendiremeyeceğini düşünememişti. Ondan da sonra, öleni övmek isterken, yerdiğinin farkına bile varamamıştı. Daha daha sonra, insanın alabileceği herhangi bir önlemin doğanın girişimini boşa çıkaramayacağını bilemediğini ortaya koymuştu. Hikmet Genç‘e göre; kızın en büyük akılsızlığı da bu bilgisizliğinde kendini göstermekteydi. Zira teknoloji değişip geliştikçe, ölüm de metodlarını değiştirip geliştirmekteydi. Nitekim ilkel çağlarda eşekten düşmek bile ölmeye yeterken, ilerleyen çağlarda ölüm, canları trafik kazalarında almaya başlıyordu. Bunun içindir ki evde yalnız bırakılan bir bebek, eline geçirdiği bir iğneyle elektrik prizini kurcalarken ölebiliyordu. Şu veya bu nedenle zemine vuran asansörlerde insanlar can verebiliyordu. Bir nehrin bir yerlerinde kopup suya düşen bir yüksek gerilim kablosu, suyun kilometrelerce aşağısında ellerini yıkamak isteyen birilerinin canlarına mal olabiliyordu. Ölüm, teker teker can almayı bir yana bırakıp şuradan-buradan derleyip toparlayarak bir aynı uçağa bindirdiklerinin topunun birden işini görebiliyordu.
Hikmet Genç kızın ancak son sözcüklerine kavuşabildi:
— Sekizle yedinin toplamının üç edeceğini söylediğim zaman beni alaya almaya kalkışmıştı, akıllım.
Örneğin; işte bu sözler akıllıcaydı. Çünkü sekizle yedinin toplamı matematik sistem bakımından ne kadar onbeş yaparsa; saat sistemi bakımından da bir o kadar üç yapardı. Zira söyleyiş açısından saatin üç olmasıyla onbeş olması arasında herhangi bir fark yoktu. Elbette ki; yirmi dört saatlik bir zaman dilimi içerisinde, üçle onbeş aynı zamanı göstermezdi ama dinleyen söyleyeni anladıkta; tutarsızlık da ortadan kalkmaktaydı.
Akıllılığı veya akılsızlığı dışında; kızda Hikmet Genç‘i çeken özellikler vardı: Konuşurken bazen kekeliyor, bazen aradığı sözcüğü bulamıyor, bazen birbirini izleyen sözcüklerin baş harflerini birbirinin yerine koyuyordu.
Hikmet Genç‘e göre; güzel olan tamlık değil, eksiklikti. Zira tam olanı tamamlamaya zaten gerek yoktu. Ama eksik olan tamamlanabilirdi. Eksiğin gelişme ve ilerleme olanağı vardı fakat tam olan, böyle bir olanaktan yoksundu. Bu açıdan bakıldığında; konuşurken kekeleyen biri, kekelemeyen obirinden iyiydi. Hikmet Genç‘in yeğlediği radyo tipi konuşan, makine gibi çalışan ve hiç yanlış yapmayan bir insan değil, insan gibi olan insandı. Yanlışlıklarıyla, eksiklikleriyle ve tüm çirkinlikleriyle insan.
Kız son derece büyük bir rahatlıkla “Mefruşat” yerine “Meşrubat”, “Malumat” yerine “Mamulat” , “Enterese “ yerine “Enteresan”, “Hafriyat” yerine “Harfiyat, “Şoke” yerine “Şok” diyebiliyordu. Bu, onun bunlardan yalnız birini değil, obirini de yeterince bilemediğinin göstergesiydi. Bu yanlışlıkları Hikmet Genç‘de gülme isteği uyandırmıyor, öğretme isteği uyandırıyordu. Gülmüyordu, çünkü suçlamıyordu. Zira yanlışlıkları kendi anadilinin, Türkçe‘sinin yanlışlıkları değil, bir Arapça‘nın, bir Fransızca‘nın yanlışlıklarıydı. Onların yerine “Doğrama”, “İçecek”, “Bilgi”, “Üretim”, “İlginç”, “Kazı”, “Çarpılma”, “Çarpma” dediği anda, bunları hiçbir başka sözcükle karıştırmayacak ve sorunu anında ortadan kaldıracaktı.
Gönlü bu kıza bu nedenlerden ısınmıştı.
Bu aşk mıydı? Bilmiyordu. Zira bundan önce aşkı tadmamıştı. Karşısına çıkanın aşk olup olmadığını anlayabilmesi için bu kadarının yetip yetmeyeceğini düşünürken, âşık olabilmek için sanki başka şeyler daha gerekiyormuş gibisinden, bakışlarını kızın yüzünde, bedeninde gezdirip durmaktaydı.
Sadece taramakla yetindiği saçları düz ve karaydı. Makyajsızdı. Kaşlarının ortasında yukarıdan aşağıya inen sert bir çizgi göze çarpmaktaydı. Gözbebekleri, bembeyaz tabaklardaki iri kara zeytinleri andırıyordu. Saçlarını taramakla yetinmesi gösterişe değer vermediğinin kanıtı gibiydi. Makyajsızlığı az-boz bir tutuculuğu yansıtmaktaydı. Namusu ve ciddiyeti, kaşlarının ortasındaki o sert çizgide azmiyle birleşmişti. Ya gözleri? Ya gözleri? Evet, işte onlardı. İşte Hikmet Genç‘i etkileyen en büyük, en önemli olan öğeler onlardı. Çocuklukta bir gözünün mikrop kapıp hastalanması, bir süre çevreyi görememesi ve geçten geç iyileşebilmesi, gözü, onun gözünde en değerli organ haline getirmiş, gözü gönülden üstün tutmasına yol açmıştı.
Emine Hanım, anayı bir köşeye sıkıştırmış, gözlerini tavanlarda gezdire gezdire şırıltılı bir şeyler anlatıp durmaktaydı:
— O buna demiş ki, demiş. Bu onu gördüğünde, sen ona demişsin ki, demiş. Ben ona hiç dememiştim demiş. Sonradan demiş ki, demiş…
Ana bir ara yerinden kalkıp bir yerlerden aldığı şekerliği konuklara gezdirmeye başladı.
Hiçbir şey öğretmeden ve hiçbir şey öğrenmeden geçen bir uzun sohbet sonunda ana-kız ayrılmak üzere kalktılar.
Emine Hanım anayla sarmaş-dolaş oldu, Hikmet Genç‘e elini öptürdü ve kapıya yürüdü. Kız ananın elini öptü. Hikmet Genç‘le tokalaşırken avucuna gizlemiş olduğu minicik bir kâğıt topu onun avucuna bıraktı, gülerek yüzüne bakıp anasını izledi.
Ana-kız merdivenin basamaklarını inerlerken ve anayla Hikmet Genç kapı önündeki parmaklıklara abanıp onları uğurlarken, kız anasına belli etmemeye çalışarak Hikmet Genç‘e yeniden gülümsedi ve birkaç basamak sonra da gözden kayboldu.
Ana içeri girip ortalığı toplamaya başlarken Hikmet Genç, kızın avucuna sıkıştırdığı minicik kâğıt topa baktı. Bu, top haline getirilmiş bir kâğıt parçacığıydı. Kırışıklıkları açtı ve düzeltti. Yanılmamıştı. Minicik kâğıt top, süslü şekerlere koyula gelen ve genellikle birer dörtlük içeren niyet kâğıtlarından biriydi. Anlaşılan; kız, sunulan şekeri alırken niyet tutmuş ve niyetini de kurnazca ona duyurmak istemişti. Kâğıtta şu dörtlük yer almaktaydı:
“Nasıl da çektin beni
Tatlı duruşun ile.
Yaktın yoksul kalbimi
Tek bir bakışın ile.”
Hikmet Genç, elinde olmayarak bu dörtlüğü bir değil, birkaç kere okudu. Sanki dörtlük nice bir zaman önce yazılıp bastırılıp o süslü şekerin içine koyulmamış da, kız onu o anda kendi eliyle, kendi duygularıyla yazmıştı. Sözler oldukça düzgün, oldukça anlamlıydı. Bir bakıma kızın mesajıydı. Bunları kendisine ha ağızdan söylemiş, ha elden vermişti, ikisi de birdi ve aynı kapıya çıkmaktaydı. Okuyup beğenip kendisine verdiğine bakılırsa; sözler, düşlediklerinin benzeriydi. Bu tamı tamına bir yeşil ışıktı ve tamı tamına bir aşk ilanıydı.
An, Hikmet Genç‘in kapılarının ardına kadar açık olduğu bir andı. Seveninin hiç de umduğu kadar olmadığını sanması yüzünden, kızın bu sevgi gösterisi Hikmet Genç‘i bir anda sarıp sarmalamıştı. Bir yerlere oturmak, bir yerlerde büzülüp kalmak istemiyor; koşmak, havalanmak, uçmak istiyordu. Kendisine, bilmediği, bilemediği bir şeyler olmuştu. Yanakları kızarmıştı. Güçlükle yutkunmakta, zorlukla soluk almaktaydı. Hançeresinde açamadığı ve açamayacağı bir düğüm vardı. Yüreği her zamankinden daha bir değişik çarpıyor, eli-ayağı titriyor, giysilerinin altında çıplak bedeninin ürpertilerini duyuyordu. Basamaklar, merdiven, parmaklıklar, yer, tavan, kapılar, pencereler gözlerinin önünde tek bir anda yaldızlanmış, tek bir anda altınlaşmıştı. Kuru bir dört duvar arası birbirinden renkli, birbirinden güzel, birbirinden körpe, birbirinden büyüleyici çiçeklerle dolmuştu. Odada değildi, övüle övüle bir kalınan İrem Bağları‘nda, Cennet Bahçeleri‘ndeydi. Adım atsa koşacaktı. Çırpınsa uçacaktı. Kucaklayacak başka şey bulamadığı için kendi kollarını kendi kollarıyla kucaklıyor, kendi göğsünü kendi kollarıyla sarıp sarmalıyordu.
— Hikmet… Ne oldu oğlum? Neden öyle durakaldın bir başına?
Aşk eğer buysa; Hikmet Genç, âşıkların daha ilk sırlarını yakınlarına açmaya hazır olduklarına andlar içebilirdi. Zira dili kendiliğinden çözülüverdi ve olup bitenleri anayla cömertçe paylaştı.
Bir kızın oğluna sevdalanması ananın hoşuna gitmişti. Fakat böylesine bir sevdanın, kendilerine belli bile edilmeden rayına oturtulmasındaki kurnazlık onu bir kadın olarak utandırmıştı. Bu yüzdendir ki; kendini tutamadı ve gülmeye koyuldu:
— Aman bir yaşıma daha girdim. Sizi zamane çocukları sizi. Bizim zamanımızda kızlar erkeklerden dip-köşe kaçarlardı, köşe-bucak saklanırlardı. Sesleri bile ayıp-günah sayılırdı. Şimdiki kızlar, analarının yanlarında ve hemen ilk anda oğlana aşk ilan ediveriyorlar baksana.
— Yapma ana. Bu küçücük şeker kâğıdı başlı başına aşk ilanı mı şimdi?
— Ya nedir oğlum? Sinüzit reçetesi mi?
— İlahi ana, sinüzit reçetesini de nereden çıkardın?
— Hele bu Meserret senin ayağına şöyle bir dolaşsın da bak. Sen o zaman anlarsın sinüzit reçetesini nereden çıkardığımı.
— Neden dolaşsın ki ayağıma?
— Neden dolaşmasın ki? Tatlı duruşun ile onu çeken, tek bir bakışın ile onun yoksul kalbini yakan sen değil misin? Bre oğlum, sen bana sorarsan; o Meserret yeniden çalacaktır bu kapıyı, yarım saate, bir saate kalmadan.
— Nereden biliyorsun?
— Güya para çantasını oturduğu koltukta unutmuş da, oradan biliyorum.
Ana deneyimliydi ve başka sözcük söylemesine bile gerek kalmadan kapı çalındı ve Meserret unutulmuş (!) para çantasını almaya geldi. Sadece çantayı almaya geldiği için de, içeri girmesi için yapılan ısrarlı önerileri tatlı gülümsemelerle geri çevirdi.
— Hikmet, Meserreti‘i evlerine sen bırakıver oğlum. Yalnız gidemez; dar vakittir.
— Peki ana.
Hikmet Genç, genç kızın arkasından basamakları inerken başını kaldırdı ve abandığı tırabzandan kendilerini izleyen anaya gülümsedi ve ana bu gülümseyişi bir başka ve bir tatlı gülümseyişle ödüllendirdi.
Körpe bir akşam, alacakaranlığıyla sokakları, yolları, evleri, ağaçları yeni yeni kucaklamaya başlamıştı. Pencereler solgun sarı ışıklarıyla akşamı karşılamaya çıkmışlardı. Kararan sokaklarda, ellerindeki-kollarındaki yüklerini öksüre-tüküre evlerine götürmeye çalışan insanların yorgun adım sesleri vardı. Evi-mevi, akşamı-makşamı umursamayan çocuklar bir türlü bitirmek istemedikleri oyunlarını sürdürme peşindeydiler.
Yan yana yürüyorlardı. Kızın başı önündeydi. Hikmet Genç kızın yanında, utangaç bakışları ise amaçsız yolculuklardaydı. Esas oğlan hiç de babaç olmadığı halde, esas kız az biraz anaçtı:
— Konuşsana. Kedi mi yedi dilini?
— Ne konuşayım?
Ne konuşsundu? Ne desindi? Ne söylesindi? Aralarında bölüşebildikleri bir geçmiş yoktu ki. Ortak bir olayları, ortak bir şarkıları, ortak bir yakınmaları, ortak bir sevinçleri, ortak bir mutlulukları, ortak bir konuları var mıydı ki? Daha birbirlerini bile tanımamışlardı. Güzelliğini övse; peşin yargı olur, çirkinliğini yerse; üzüntüsüne yol açardı. Henüz beğenip beğenmediğinin, henüz sevip sevmediğinin bile farkında değildi. O yüzden, işte sora sora onu sordu:
— Bankada işler nasıl?
Kız sokak ortasında kahkahalarla gülmeye başlamıştı:
—Bankada işler nasıl?” öyle mi? Ay sen çok yaşa. Valla nasıl olsun, yürüyüp gidiyor işte. Peki, okulda işler nasıl?
— Aynı. Yürüyüp gidiyor işte.
Kahkahaları aynı anda koptu. İşte ortak noktayı bulmuşlardı. Bu nokta; bir laf ola beri gele noktasıydı.
— Şeker kâğıdından çıkan dörtlüğü okudun mu?
— Okudum. Onu bana niye verdin?
— Duygularımı öğrenesin diye.
— Ama onları sen yazmamıştın ki.
— Kim yazmış olursa olsun, fark etmez. Tıpkı benim yazmak istediğim gibi yazmış. Yazsam; öyle yazardım.
— Beni önceden tanımıyordun ki. Bugün ilk kez gördün.
— İnsan biriyle ilk karşılaştığında; ona ya sempati duyar ya da antipati. Bana kalırsa; bu, iki ruh arasında bir paralellik bulunup bulunmadığını haber veren duygudur.
— Öyleyse sen ruhun varlığına inananlardansın.
— Öyleyim. Beden nasıl varsa; ruh da işte öyle vardır. Ruhsuz beden, bedensiz de ruh olamaz.
— Bedensiz ruh olamayacağına göre; beden yok olup gidince, ruh bedensiz kalmaz mı?
— Kalmaz. Ruh bence; inini arayan ve onsuz olamayan bir hayvan gibidir. Bedenini yitirince, onun işi; yeni bir beden arayıp bulmak ve onu sahiplenmektir.
— Ruhsuz beden olamayacağına göre; hangi bedeni bulup sahiplenebilecek senin bu ruh?
— Yeni doğan bir bebeğin bedenine girecektir.
— Bu konuda iki yanlışın var: Beden bedendir. Sana göre; ruhsuz beden olamayacağı için, bebeğin de bir ruhu olacaktır.
— Bu yanlışlık değildir. Onun için ikinciye geçmeye kalkışma. Bebek, daha doğrusu cenin, ruha sahip oluncaya kadar ruhsuzdur.
— Öyleyse cenin canlılığını kimden almaktadır?
— Kendisini sahiplenen bedensiz kalmış ruhtan.
— Ya o ruh bedeni sahiplenmeden önce?
— Can hem fizyolojik, hem de mekaniktir. Ruh psikolojiktir. Canın ruha gereksinimi yoktur.
— Diyelim ki; öyledir. Peki, deneyimsiz ve güçsüz, amaçsız ve ihtirassız bir bebek bedeninden deneyimli ve güçlü, amaçlı ve ihtiraslı bir ruh nasıl yararlanacaktır?
— Elverdiği kadarıyla yararlanacaktır ve bu elveriş bedenin ölümüne dek sürecektir. Anlayabilenler için örnekleri yok mudur? Bazen bir bebeğin bir büyük insanı dövmeye, öldürmeye kalkıştığına tanık olmuyor muyuz?
— Peki, dövebiliyor mu? Öldürebiliyor mu?
— Bedeni elverdiğince. Zira dövmek ve öldürmek isteyen ruh, araç ise bebeğin bedenidir. Beden isteğe elverse; istenen olacaktır. Çünkü bebeğin minicik yumruğunda ruhun hırsı vardır.
— Şu halde sen, ruhların beden değiştirdiğine inandığına göre; Tanrı‘nın yeni ruhlar yaratmadığına eminsin.
— Eminim.
— Yani Tanrı belirli sayıda ruhlar yarattı ve sonra ruh yaratma eylemine son verdi, diyorsun. Bedenler öldüğüne ve askıda kalan ruhlar da yeni bedenlere girdiğine göre; sence yeniden ruh yaratılmasına gerek yoktur, öyle mi?
— Elbette ki öyle.
— Ama bedenlerin yaratılması eylemi sürüp gitmektedir? Zira ruhlar bedensiz kalmamalıdır ve yaratılışta ruh sayısı beden sayısından çoktur?
— Evet.
— Bence hayır. Zira Tanrı yaratıcıdır. İşi yaratmaktır. Yaratmadan duramaz. Durursa; yaratıcılık sıfatıyla çelişkiye düşer.
— Tanrı gerekli olanı yaratır. Gereksizi yaratmaz.
— Tanrı‘nın beden yaratmayı sürdürdüğünü fakat ruh yaratmayı boşladığını böyle mi açıklayacaksın?
— Elbette. Ruh ölümsüzdür, beden ölümlüdür. Ölümsüzün yeniden yaratılması söz konusu bile olamaz. Abestir. Ama ölümlünün yeniden yaratılması gereklidir.
Hikmet Genç ilk kez durup kızın yüzüne ilgiyle baktı:
— Ruhlar ölen bedenlerle yaratılan bedenler arasında öyle mekik dokuduklarına göre; bir “Basübadelmevt” yani “Yeniden Diriliş” nasıl olacaktır?
— Ruhun beden değiştirmesi zaten bir “Yeniden Diriliş” tir. Bu bir yeniden bedenlenme yani “Teseccüd” dür. Bu tür bir dirilişi İslam inancı kabullenmez. İslam, senin dediğin “Basübadelmevt” ‘i yani mezardan kalkışı benimser. İslam inanışına göre; tüm bedenler ölümü tadacaklardır. Sonra, “İsrafil” adındaki melek adına “Sûr” denen boruyu öttürecek ve tüm ölüler mezarlarından kalkacaklardır.
— Sen hangisine inanıyorsun?
Kız güldü:
— Her ikisine de.
— Ama bu tutarsız. Çünkü iki inanış birbirine uymuyor. Birincisi ikincisine, ikincisi de birincisine göre yanlış. İnsan hem yanlışa hem doğruya inanabilir mi?
— İnanabilir. Zira evrende doğru ve yanlış yoktur. Doğru aynı zamanda yanlış, aynı zamanda doğrudur. Yani var olan her şey ya tümden yanlıştır ya da tümden doğrudur. Bunun dışında alternatif mevcut değildir. Bir şeyin doğru ya da yanlış görünmesi izafidir yani birbirine göredir. Altın, altın olmayan şeylere göre altındır, teneke teneke olmayan şeylere göre tenekedir.
Hikmet Genç, belli etmekten çekindiği şaşkınlıklar içindeydi. “Mefruşat” la “Meşrubat” ın, “Malumat” ile “Mamulat” ın farkını bile bilmeyen bir kızın, birçok yeri yanlış da olsa; konu hakkında böylesine uslamlamalar yapabileceğini, böylesine savlar sergileyebileceğini hiç de aklından geçirmemişti. Ama durum ortadaydı işte. Az da olsa; okuduğu, az da olsa; öğrendiği, az da olsa; bir mantık sistemi sahibi olduğu apaçıktı.
— Ay babam geliyor. Seni görmesin. Bir bakışta aramızdaki ilişkiyi sezebilir.
— Aramızda herhangi bir ilişki yok ki. Ben sadece akşam karanlığında evine bırakıyorum, tümü o kadar.
— Olmaz olur mu? Şeker kâğıdını sana resmen verdim ya. Haydi şimdi ayrıl. Babam beni merak etmiş olmalı.
— Peki, yine görüşebilecek miyiz?
— Evet. Bu gece, saat yirmi dörtte. Evde bir dam kapımız var. Kapıyı açarım, görüşürüz.
— Damda mı?
— Evet evet. Çabuk ayrıl yanımdan.
Hikmet Genç, kapanma hazırlıkları yapan bir mağazanın yarı aydınlık vitrinine yöneldi ve vitrindeki yansımalarından babayla kızın az ötede buluştuklarını gördü. İkisi birlikte yürüyüp bir yapının arkasında kayboluncaya dek camdan onları izledi.
Kızlar konusundaki ilk yargısı karşısındaydı: Bu kız tayfası, habbeyi kubbe, pireyi de deve yapmakta ustaydı. Ortamda henüz fol yokken, yumurta yokken kız, kendisini sevgili varsaymaktaydı. Buna karşın kızla olan körpe ilişkisi hoşuna gitmeye başlıyor fakat bunun meraktan mı yoksa sevgiden mi kaynaklandığını bulup çıkaramıyordu.
Karanlıklara gömülmeye başlayan sokaklarda, bedenini ayaklarının keyfine bırakarak yürürken, düşüncelerini yeni bir gözle incelemeye koyulmuştu bile.
Bir erkek bir dişiden neden hoşlanırdı ki? Cinsiyet dışında fark olarak aralarında ne vardı? El elden, kol koldan, bacak bacaktan, damar damardan, sinir sinirden, kemik kemikten, et etten, deri deriden hoşlanabilir miydi? Sanmıyordu. Zira anlamsızdı. Aralarında gereken çekiciliği yaratabilecek hiçbir başkalık yoktu. Tam tersine; ayniyet yani benzerlik vardı. Ve bu benzerlik herkeslerdeki benzerlikti. Bir şeyin bir başka şeyi çekebilmesi için, tıpkı bir mıknatısın kutupları arasındaki farklılık gibi bir farklılığa sahip olması gerekmez miydi? Farklılık sadece cinsiyet organlarında mıydı? Birbirini çeken, birbirine imrenen onlar mıydı? Onlar bu eylemi kendiliklerinden yapabilirler miydi? Sorunun peşin yanıtı “Hayır” dı. Zira bir organın bir başka ve değişik organı isteyebilmesi, onun binbaşılığına yani özgür oluşuna bağlıydı. Buyruklar aldığına bakılırsa; özgür değildi ve kararları kendisi veremiyordu. O zaman, çekici farklılığı başka yerde aramak gerekiyordu. Peki, onu nerede aramalıydı? Neresi olursa olsun; bunun, istemi yaratan, ortaya çıkması için ona komut veren bir yer olması kaçınılmazdı.
Ve orası, beyindi.
Her şeyi yapan-eden-eyleyen beyin.
O halde kalp kalbi sevmiyor, kalp kalbi istemiyor, kalp kalbi çekmiyordu. Beyin beyini çekiyor, beyin beyini istiyor, beyin beyini seviyordu.
Öyleyse; Hikmet Genç, dörtlükte ifade edildiği gibi; tek bir bakışıyla kızın gönlünü yakmamış, söylediği gerçekse; beynini yakmıştı. Ya kendi beyni? O da etkilenmiş, o da yanmış mıydı? İşte bunu, şimdilik tam bir evete, tam bir hayıra bağlayamıyordu.
Eve döndü. Soyundu. Yemeğini yedi. Derslerini çalıştı. Ananın ve beybanın uyudukları bir saatte kalkıp tornistan edilmiş olan giysilerini giydi. Dişlerini fırçaladı. Beybanın traş makinesiyle sakal başlarını aldı. Beybasının kullanmaktan bıkıp bir yana attığı kasketi beş numaraya vurulmuş başına geçirdi ve gömleğinin manşetlerini ceketinin kollarından dışarı çeke çeke evden habersiz sokağa fırladı.
Kızın kendisini beğendiğini ve sevmeye başladığını kesinlikle bildiği halde daha çok beğenmesini, daha çok sevmesini istediğinin bilincindeydi ve tüm hazırlanmaları yalnız bunun içindi. İçi, bindiği salıncağın doruk noktasında havalanır gibiydi. Kızla buluşmaya giderken hep bu doruk noktasındaydı ve istese de; kendisini daha aşağılara indiremiyordu.
Hem gökte testekerlek bir ay bulunduğu hem de ananın verilerine göre aradığı için evi kolaylıkla buldu. Ev bir ara sokak içindeydi ve sokak gümüşümsü ay ışıkları altındaydı. Sokakta başka evler de vardı ve evlerin kapıları kapalı, pencereleri karanlıktı. Uzaklardaki bekçi düdüklerinin sesleri bir duyuluyor bir kayboluyordu. Kimsesizlik evlerin, sokakların yakalarına pençelerini amansızca geçirmişti. Evler yığma taştandı, evler tek katlıydı, evler çatısızdı, evler damlıydı ve evler bağ evlerini andırmaktaydı. Yakınlarda bu evlerin damlarına çıkabilme olanağı yoktu. Hikmet Genç, bu olanağı, kızın evinin birkaç ev aşağısında bulabildi. Önce, duvarlardan birine kol atmış olan bir ağacın karanlık gövdesine tırmandı, sonra buradan alçacık bir dama atladı ve biraz daha yüksekte olan dama da bu damdan yararlanarak çıktı. Artık damlar üstündeydi, önünde birbirine çitenmiş görünen toprak damlar vardı ve bu damlar geniş bir toprak yol gibi uzanmaktaydı. Damların şurasında-burasında, evlerden damlara çıkmakta yararlanılan ahşap kapılar yer alıyor ve bunlar, ay ışığı altında, damlara dikilmiş birer küçük kulübeyi andırıyordu. Damlar sokaklardan görülmediğinden, görülmemek için Hikmet Genç‘in herhangi bir çaba göstermesine gerek kalmamıştı. Gecenin o ıssız atmosferinde damlarda gezmekle bağdaşmayacak ölçüdeki özenli giyimiyle kızın evinin bulunduğu yöne doğru ilerlemeye ve damdan dama geçmeye koyuldu.
Aşk hususunda herhangi bir deneye sahip değildi. Buluşabildiklerinde kıza ne söylemesi, ne yapması, ona karşı nasıl davranması gerektiğini bile bilmiyordu. Okuduğu kitaplardan, gördüğü filmlerden, ondan-bundan dinleyip öğrendiği öykülerden yansımalar yapmasının doğru olup olamayacağını düşünüp durmaktaydı. Peki, ne yapmalıydı? Kızı, kızın hiç de ulaşamayacağı yüceliklerle övmeye kalkışmayı kendisine yediremiyor, öylesine hayalciliklerden, öylesine dalkavukluklardan utanıyordu. Onunla ciddi konularda tartışmayı zamana ve mekâna uygun bulmuyordu. Zira zaman, gece yarısından az ileri ve mekân ay ışığına boğulmuş toprak damların üstüydü. Kızın elini-ayağını tutup okşamayı, saçını-yüzünü-alnını-yanaklarını-dudaklarını öpmeyi hem anlamsız buluyor hem de kendisine yediremiyordu. Öyleyse; ne kalıyordu geriye? Sadece durup yüz yüze bakışmak mı? Sadece bankada, okulda işlerin nasıl gittiğinden söz etmek mi? Gecenin bir uğursuz saatinde ve uğursuz damlar üstünde?
Düşünceleriyle boğuşmaya dalmış Hikmet Genç, bir yerde, ayağının altındaki damların son bulduğunu, oracıkta, bir evin üstü açık, ağaçsız bir iç bahçesinin başladığını, ileriye doğru birbirlerine çitenmiş görünen damların kesintiye uğradığını asla sezemedi ve boşluğa giden sağ ayağının ardından elde olmayan haykırışlarla damlardan aşağı yuvarlandı.
Yuvarlandı ve yer-gök birbirine karıştı. Mehtaplı gecenin iffetli-ismetli sessizliği tangırtılarla, tungurtularla, gümbürtülerle, teneke-kapkacak-cam sesleriyle baştanbaşa lekelendi.
Büyük acılar ve büyük korkular içinde, kendisini bilemediği bir yerlerde bulmuştu. Çevresinde yarı karanlık, birbirinden uzak, araları engellerle dolu, dam yüksekliğinde bir dört duvar vardı. Ve kendisi bu dört duvar arasında kafesteki bir kuş gibi çırpınmaktaydı. Bir anda altı taş, üstü değnek olmuştu. Her çırpınışı ya bir teneke ya bir cam sesi olup gecenin aydınlığını bir baştan bir başa yırtıyordu. Her atılışı yeri-göğü birbirine katmakta, her kaçışı bir başka duvar tarafından engellenmekte, her adımı yeni yeni gümbürtülere yol açmaktaydı. Dümdüz damlardan, dört yüksek duvar arası bir iç bahçeye düştüğünü kavramakta gecikmedi ve duvar tırmanma umudunu anında yitirdi.
Çok geçmeden, duvarlardan birinin dibinden bir kapının açıldığını, elleri gaz lambalı bir erkekle kadının dışarıya eğildiklerini ve korka korka çevreye göz gezdirmeye çalıştıklarını gördü. Pırpırlayan gaz lambası alevi altında onlar onu göremedilerse de o onları fark etti.
— A efendi, iç bahçeye hırsız girmiş olmalı…
— Hırsızın iç bahçede ne işi var kadın? Bu çağın hırsızı kala kala birkaç paslı, eski teneke boruya, bir-iki çeki oduna, birkaç çinkosu atmış kap-kacağa, üç-beş kırık cam parçasına mı kalmış?
Hikmet Genç, her ne yapabilecekse; işte o anda yapması gerektiğini kestirmişti. Korkunun cana işlediği derin bir özgürlük tutkusuyla sindiği yerden fırlayıp kadınla erkeğin aralarına atıldı. O atılış anında, neye uğradığını bilemeyen kadın bir yana, erkek bir yana ve gaz lambası bir yana savruldu. İç bahçenin acımasızlığını ardında bıraktığını sanırken, daldığı evin içinde yoğun bir karanlığın acımasızlığıyla karşılaştı. Bir çıkış yolu bulabilmek amacıyla aklına esen her yöne atılır oldu. Her atıldığı yerde bir şeylere çarpıyor, bir yerleri yıkıyor, bir yerleri deviriyor, bir şeyleri birbirine katıyor, elleri bazen bir rafa bazen bir merdiven korkuluğuna, bazen bir tahta veya teneke sandığa takılıyor, başını bazen karanlık bir duvara çarpıyor, karanlıklar içinde dört dönüp duruyordu. İç bahçeye yuvarladığı kadın ve erkeğin haykırışları ev içindeki kıyamete çoktan tuz-biber ekmişti bile.
— Vur efendi… Vur şu hırsıza meşe odunuyla… Al işte sana kalın bir odun… Karanlıkta buldum, bizzat kendi elceğizimle…
— Dur kahrolası… Adamı bir göreyim odunu vurmadan önce…
Hikmet Genç, açık bahçe kapısı yönünden bir çakmağın çakıldığını ve güçsüz bir alevin parlayıp söndüğünü algılarken, ellerinin iki kalın ve uzun demire dokunduğunu sezdi ve bunların ev kapılarına arkadan vurulagelen kol demirlerinden olduğunu kavramakta gecikmedi. Yumruklarıyla demirlere alttan yukarı vurarak onları çengellerinden kurtardı ve demirlere ilk asılışında, önünde çift kanatlı bir ahşap kapının açıldığını ve sokağı aydınlatan ay ışığının içeri düştüğünü gördü.
Evden, zincirlerini koparmış bir akıllı gibi fırladı ve tam karşısında bulduğu bir camiin avlusuna daldı. Oralardaki genel tuvaletlerden birine girerek kapı arkasına saklandı ve kapıyı açık bıraktı.
Sokakta ardarda kapılar açılıp örtülmekte, bekçi düdükleri ortalığı ayağa kaldırmakta, bağırtılar birbirine karışmakta, çığlıklar, henüz uyanmamış olanlara da yeni yeni davetiyeler çıkarmaktaydı.
— Tutun… Vurun… Hırsız… İşte bu yandan kaçtı… Şuralarda olmalı…
Kalabalıktan ayrılmış üç-beş öfkeli adam, ceketi andıran beyaz gömlekleriyle ve paçadan bağlı beyaz donlarıyla camiin avlusuna yıldırım gibi girdiler. Kapıları açık duran tuvaletlere şöyle bir bakıp avlunun arka kapısından fırladılar.
Hikmet Genç, önce tuvalet kapısının arkasından, sonra cami avlusundan çıkıp eve yöneldi.
Ceketinin dirsekleri ve pantolonunun dizleri yırtılıp parçalanmış, avuçları, ellerinin üstleri, dizleri, yüzü-gözü soyulup kanlar içinde kalmıştı. Omuzlarında ve göğsünde odun kabukları, alçı ve toprak lekeleri vardı. Üstü-başı gazyağı kokmaktaydı. Her yanı acılar içindeydi. Bir ayakkabısının ayağında olmadığını, kasketinin tereğinin delinip geriye döndüğünü, kravatının yukarıya yakınının yerinde bulunmadığını zar-zor fark etti.
Kızın hala daha dam kapısında bekleyip beklemediğini bilmiyordu. Beklese de, artık bir şeyi değiştiremezdi. İlk aşka düşüş, daha başlangıcında onu o aşka düştüğüne, düşeceğine bin pişman etmişti.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun
İLKLER (Hikmet Genç’in İlkleri) isimli Öyküler’inden > 49 -71/239)

Print Friendly

İlk Öğretmen Vekilliği

Hikmet Genç’in İlkleri

Hikmet Genç, Personel Şefi Nafi Bey‘le merdivenlerde karşılaştı. Kendisi çıkarken o inmekteydi.

-Hikoş, odamda bekle, geliyorum. Ataman çıktı.

O çıka çıka bitmeyen basamaklar Hikmet Genç‘in ayakları altında her zamankinden çok daha çabuk bitti. Aynı basamakları tam bir yıl çıkıp çıkıp inmişti. Onları iyi tanıyordu: İnerken bitmez, çıkarken asla sonu gelmezdi.

Üniversite ayarı dört yıllık liseden hem devlet lise bitirme diplomasıyla, hem de olgunluk diplomasıyla mezun olmuştu. Mezuniyeti bir yıl öncesinin haziran ayındaydı. Formaliteler yüzünden diplomaların verilmesi zaman alacağından, aynı yılın Ağustos ayında, diploma yerine geçen “Çıkma” sına kavuşmuş, ancak “Çıkma” yı Haziran ayında alamadığından yedek subaylığı kaçırmış, öğretmen vekilliği için başvuru yapmış, tam bir yıl sokaklarda parasız-pulsuz sürterek atama beklemişti.

Şükürler olsun, atanmıştı.

Bu bir muştuydu. Bu hem sokaklardan hem de parasızlıklardan kurtuluştu. Artık yemeklerde, beybasının, yemeğini bitirmesini ve artanını kendisine vermesini beklemeyecek, artıklarını korka-çekine yemeyecek, ters-yüz ettirilen giysilerini giymeyecek, ona görünmemek için sabahın köründe kalkıp evden çıkarak sokaklara düşmeyecek ve “Hayırsız Evlat” olmaktan artık kurtulacaktı.

Kabına sığamayarak oturmakta olduğu sandalyede Nafi Bey‘i beklerken anılarının deposundaki klasörlerden kurtulan birtakım sesli resimler gelip gözlerinin önüne oturmuştu bile:

“Aman Hüseyin Bey, neden öyle kırlenti göğsünün altına koyup yatıyorsun Tanrı aşkına? Dosdoğru yatsana. Yassıltıyorsun kırlenti.”

“ Yahu ne acımasız kadınsın sen. Yaşam boyu tek aylıkla sizleri geçindirebilmek için ben yassıldım, sen kırlentin yassılmasına üzülüyorsun.”

Sonra, birbirini izleyen tanıdık sesler, tanıdık resimler: Beyba öğleden sonra işe dönmek için çıkarken ve kendisi, yemek için ona görünmeden eve gelmek isterken kapı eşiğinde, bir önü talihsiz, sonu tatlı karşılama:

“Selam delikanlı. Biz de tıpkı belediye otobüslerine benziyoruz. Birimiz giderken obirimiz geliyoruz.”

“Peki, sen kaç numarasın?”

“1 Numarayım. Ya sen kaç numarasın?”

“Ben 2 numarayım.”

“Belli ki rotanı şaşırmışsın ve geç kalmışsın. Bas gaza, ıspanak seni bekliyor.”

Nafi Bey, kendisini görünce ayağa kalkan Hikmet Genç ‘i bir el işaretiyle oturttu. Sonra yerine geçip odacıya iki çay söyledi. Masasının üstü temiz, düzenli ve özenliydi. İnsanın aradığını kolayca bulabileceği bir masaydı. Belki de bunun içindir ki; Nafi Bey sümen kullanmıyordu. Atama belgesini masasının sağından alıp soluna uzattı:

Seni öğretmen vekili olarak Cumhuriyet İlkokulu ‘na atadılar Hikoş. Dedi. Okul Dağ Mahallesi ‘nde. Bu okul kentin dışında, askeri birliklerin yerleşme alanlarının yanında. Öğrencileri, gecekondularda yaşayanların çocuklarıyla birliklerdeki subayların çocuklarından oluşuyor. Dördü kadın, dördü de erkek olmak üzere sekiz öğretmeni ve bir başöğretmeni var. Beş sınıflı bir okuldur. Kapı komşunuz Erbil Hoca da aynı okulun dördüncü sınıf öğretmeni.

Şekerlikten aldığı bir küp şekeri dilinin üstüne koyan ve çayını yudumlamaya başlayan şef, Hikmet Genç‘e bakarak sözlerini sürdürdü:

Bir an önce öğrencilerine kavuşmak istediğini biliyorum. Okula gidince başöğretmenle tanışıp işine başlarsın. O, başladığını bize yazıyla bildirir. Görevinin okul tatiline kadar süreceğini sanıyorum. İç çayını, git okuluna. Yallah. Hayırlı olsun.

Hikmet Genç, basamaklardan uçarcasına inip dışarı fırladı.

Sokaklar, caddeler, yapılar, insanlar, at arabaları, paytonlar, görünüp görünüp geçen belediye otobüsleri, ağaçlar, kuşlar, arabalara koşulu atlar, çember çeviren çocuklar, çocukların arasında koşuşan köpekler, duvar üstlerinde uyuyan kediler, her şey ve her şey renkli camlar arkasındaydı. Her şey olduğundan güzeldi. Yüreğe serinlik veren hafif bir esinti, ağaçların güneş altındaki yapraklarını pırpırlatmaktaydı. Yerler güzeldi, gökler güzeldi, bulutlar güzeldi, gürültüler güzeldi. Yollar, kaldırımlar, duvarlar, yapılar insanı taş taş kucaklıyor, neyi görse; neye baksa; insanın onu canına canına sokacağı geliyordu.

Hikmet Genç, insanları keyif için selamlıyor, onlara keyif için yol soruyor, saat soruyordu.

Kenti Dağ Mahallesi‘ne bağlayan ahşap köprüde bir an durup havaya, çevreye, sulara bakmaya koyuldu. Gök temiz maviydi ve parçalı beyaz bulutluydu. Bu; yoksulluğun varsıllığı güçlendirmesi gibiydi. Köprü bir yandan, göz alabildiğine uzanan çiçekler içindeki ovaya ve yeşilden mora giden dağlara, bir yandan da gecekondularla süslü Dağ Mahallesi ‘ne kol-kucak açmaktaydı. Altından akan sular diri diriydi, billur billurdu, beyaz beyazdı, duru duruydu, köpük köpüktü ve pürüzsüz taşlara, tertemiz çakıllara, yeşil yeşil-ıslak ıslak-sırma otlara türküler söylemekteydi. Türkülerinin her dizesi sevgi sevgi kokuyordu, yürek yürek tadıyordu.

Hikmet Genç cebinden çıkardığı not defterinin bir sayfasına adını-soyadını yazdı. Kağıdı koparıp ikiye katladı ve yanık türküler söyleyerek köprünün altından vurup gelen sulara bıraktı:

- Sular, sular… Duru sular… Aydınlık sular… Yürekleri yayla yayla kaynayan berrak kaynakların mahzun türkülerini uzak denizlere götüren sular… Alın, beni de götürün o buram buram yosun kokan, tuz tadan uzak ve sıcak denizlere… Benden selamlar söyleyin pırıltılı dalgalara inip inip kalkan bembeyaz martılara, bir kutsal gece vakti, testekerlek bir ayışığı altında… Onlara öğretmen vekili olduğumu, ak-beyaz gönüllere sadece ve sadece öğretilmesi gerekeni öğreteceğimi iletin… Çocuğa yağmurda yağmurluk, çamurda çamurluk, yakıcı sıcakta serinlik, dondurucu soğukta sıcaklık, tehlikede kalkan, karanlıkta aydınlık, kararsızlıkta yol-yordam, umarsızlıkta umar, yoksullukta varsıllık olacağımı duyurun… Benim kadar yaşamadan, benim kadar denemeden, benim kadar çekmeden öğrenemeyeceklerinin tümünü öğreteceğimi bildirin… O körpeciklere hocalık yapmayacağımı, öğretmenlik yapacağımı söyleyin engin sulara, âşık rüzgârlar altında…

Hikmet Genç köprüyü geçip Dağ Mahallesi ‘ne girdi.

Gecekondular yemyeşil ovalardan bomboz dağlara basamak basamak tırmanmışlardı. Eni, boyu, biçimi belirsiz evlerin arasına bağdaş kurmuş olan yoksulluk, şurada-burada koşuşup duran yoksul çocukların etlerine-kemiklerine pençe pençe yapışarak yalnızlığından kurtulmaya uğraşıyordu. Ancak, çocukların yokluk sınırındaki varlıklarının bu yalnızlığını gidermeye yetmediği ayan-beyan ortadaydı. Bu yüzden olmalıydı ki; derme-çatma evlerin öylesine sıvanmış duvarları, çökük damları, rüzgârlara karşı koyamamış çatıları, kendinden geçmiş kapıları-pencereleri, eşik dışına atılmış eğri-büğrü leğenleri, eski iplerde güneşe el-avuç açan yırtık, eski, soluk çamaşırları, duvarlarını barınak yapmış çamurları, fırtınaların sürükleyip getirip duldalarına yığdığı döküntüleri, o yoksulluk arsızına alkış tutmaktaydı.

Ovaya ve kente yükseklerden küstahça bakan mahallede cami ve minare yoktu. Okul, düzlenmiş yamaçlardan birine kurulmuştu ve tam bir kendini beğenmişlik içindeydi. Çevre duvarı briketten yapılmıştı. Bahçeye, çocuk yerine sanki bir avuç kırpıntı serpilmiş gibiydi. Az sayıdaki varsıl çocuk, bahçede kaynaşan çok sayıdaki yoksul çocuk arasında çimenlere serpilmiş birkaç çiçeği andırıyordu.

Hikmet Genç, bahçeyi geçerken, herhangi bir önlem almaksızın denizin derinliklerinden birdenbire su yüzüne fırlayan dalgıçlardan farksızdı ve kendisini, en bir yaşamak istediği anda vurgun yemiş varsayıyordu.

Okulun girişinde Erbil Öğretmen‘le karşılaştı. O el öpmek istediyse de, obiri bırakmadı ve öylece boynuna sarıldı. Sorup soruşturup durumu öğrenince tam bir içtenlikle elini kavradı, onu Başöğretmen‘in odasına doğru götürdü ve götürürken de, uysal davranmasını öğütlemekten geri kalmadı.

Başöğretmen, makamını dolduran, kalıplı, esmer, çatık kaşlı, şakakları ağarmış, yakışıklı bir adamdı. Önünde görkemli bir masa duruyordu. Masasının yanlarına kırmızı kadife koltuklar koydurmuştu. Masa önünde camlı, uzun bir sehpa, üstünde mineli çini bir vazo, vazoda, yeni toplanıp getirildiği anlaşılan katmerli, kırmızı güller vardı. Arkasında, masasının genişliğinde bir pano asılıydı. Panosu çerçeveliydi, çerçevesi yaldızlanmıştı ve yüzeyi yıldız yıldız çökertilmiş, kaliteli plastiktendi. Panonun üstünde büyük çerçeveli bir Atatürk resmine yer verilmişti. Döşeme görkemli bir Bünyan halısıyla örtülüydü. Tavana orta büyüklükte, kristal taşlı bir avize asılmıştı. Masaya büyük, deri bir sümen, bir masa bayrağı, bir mürekkepli yazı takımı, sayfaları açık bir masa takvimi ve üstünde “Abdul Aşık” sözcükleri bulunan pirinçten yapılma bir adlık koyulmuştu. İkinci bölüm kapısının önünde kırmızı bir paravan mevcuttu. Yan duvarlardan birine, tazıların boğazına ve bacaklarına saldırdıkları ceylanı gösteren bir av tablosu, obirine varsıl bir şölen sofrasında yiyip-içenlerle ilgili bir resim asılmıştı.

Hikmet Genç, tanımadığı biriyle karşılaşan herkesin yaptığını yaptı ve Başöğretmen‘i kafasındaki çerçeveye yerleştirmeye çalıştı:

Adam gösterişe ve rahatına düşkündü. Vazosundaki çiçeklerin incelik belirtisi olmasına karşın, kırmızı güllerin yeğlenmiş olması zorlu bir ihtirasın altını çizmekteydi. Masasının ve odasının özenli düzenlenişi, buyruğundakileri iyi ve verimli çalıştıran bir otoriteyi kanıtlıyordu. Bulundukları günden birkaç gün öncesinde kalmış olan sayfaları açık masa takvimi, onun günübirlik yaşadığının, randevuya-söze önem vermediğinin ve prensip sahibi olmadığının göstergesiydi. Koltuklarındaki ve bölümleri ayıran paravandaki kırmızı renk, ihtirası şeddeliyor, yükselme peşinde olduğunu ortaya koyuyordu. Duvardaki şölen tablosu mideye düşkünlüğü açıkça sergiliyordu. Av tablosu, belki de farkında bile olmadığı bir acımasızlığın işaretiydi. Zira değme insanın bakmaya bile dayanamayacağı tabloda; vahşi tazıların yırtıcı dişleri, mazlum bir ceylanın boğazına ve bacaklarına saplanmış haldeydi. Azıcık sert konuşulduğunda; bir ceylanın tıpkı insan gibi ağladığından, tıpkı insan gibi iplik iplik gözyaşı döktüğünden, belli ki; Başöğretmen‘in pek haberi yoktu.

- Hocam, sana Hikmet‘i tanıtayım. Beklediğimiz öğretmen vekilidir. Mahallede kapı komşumdur. Kendisi anadili gibi Fransızca bilmektedir.

Başöğretmen başını kaldırmaya ve Hikmet Genç‘e, Erbil Öğretmen‘e tek bir kere bile bakmaya gerek görmeden homurdanmaktaydı:

- Hoca, bize anadil gibi Fransızca bilen değil, anadil gibi Türkçe bilen gerekir.

İnsanların bazı gizli duyguları ne kadar ilginçtir. Beden bedeni tanımasa bile ruh ruhu tanıyordu. Hikmet Genç, ruhun ruhu tanıdığının, başkasına sempati ya da antipati gösterenin beden değil, ruh olduğunun bilincindeydi. Her durumda ruh, sempatiyi sempatiyle ve antipatiyi de antipatiyle karşılıyordu.

Başöğretmen hala başını kaldırmamış, hala yüzlerine bakmamıştı. Homurdanması sürüp gidiyordu:

- Sen şuraya otur. Sen de bize çay söyle hoca. Kendine de.

- baş üstüne hocam.

Hikmet Genç, işi “Nerede inceyse” ye getirmeden edemedi:

- Masanızdaki bu adlık sizin adlığınız mı başöğretmenim?

- Kuşkun mu var? Ne olmuş adlığıma?

- Adlığınıza sadece adınız değil, soyadınız da yanlış yazdırılmış.

- Ben bu adı, bu soyadı 57 yıldan beri kullanmaktayım.

- O kadar zamandır yanlışlığı fark edememiş olmanız gerçekten ilginç.

Başöğretmen, odaya girdiklerinden bu yana ilk kez başını kaldırmakta ve Hikmet Genç ‘in yüzüne ilk kez bakmaktaydı. Öfke gözbebeklerine oturmuştu ve bir tepsideki çay bardaklarıyla içeriye girmiş bulunan Erbil Öğretmen umurunda bile değildi.

- Sen küstahsın hoca.

- Değilim. Ben; doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen bir yeni öğretmen vekiliyim, başöğretmenim.

Yaşlılığın ve özgüvensizliğin yarattığı bir el titremesiyle çay bardaklarından birini masaya, diğerlerini sehpaya bırakan Erbil Öğretmen, çekingen bir davranışla Hikmet Genç‘in karşısındaki koltuğun önüne ilişivermişti.

Başöğretmen bakmaya, incelemeye bile gerek görmediği adlığının üstüne sol elinin işaret parmağını koymuş, gözlerini Hikmet Genç‘in gözlerine dikmişti:

- Yanlışlık nerelerde? Lütfedin de değerli bilgilerinizden yararlanalım.

Hikmet Genç, hala “Nerede inceyse” lebdeydi:

- Lütfetmek hiç kimseye karşı haddim değil. Ben sadece arz edenlerdenim. Dedi. Önce şu nokta üstünde durmak istiyorum: Adlığınızı masanızın sağına değil de soluna koymuşsunuz. Bunu bilinçli olarak yapıp yapmadığınızı bilemiyorum. Ama bilinçli olarak yaptıysanız; bu, sizin alçakgönüllülüğünüzün göstergesidir. Veya kendinize değer vermediğinizin işaretidir. Bilinçsiz yaptınızsa; bu da sizin değer basamakları konusundaki bilgisizliğinizi kanıtlar. Zira insanlar, fazla değer verdikleri varlıkları sağ yanlarına, az değer verdikleri varlıkları da sol yanlarına alırlar.

- Allah Allah…

- Şimdi şuraya geleyim: Önadınızdaki “Abd” sözcüğü Türkçe bir sözcük değildir, Arapça bir sözcüktür ve “Kul” anlamına gelmektedir.  Bu; sözcüğün, tamlamalara girerken aldığı biçimdir. Yalın halde “Abid” olarak kullanılır. “Tapınan” yani “Kul” demektir. “Mabud” un yani “Tapılan” ın muhatabıdır. Önadınızdaki “Ul” “Nın” anlamındadır. Tamamlamalarda, tamlayanla tamlanan arasında kullanılır. Oda-nın-kapısı gibi. Bildiğiniz üzere; ad tamlamalarında en az iki ad ve bir bağlama sözcüğü vardır. Tamlanan da tamamlayan da birden çok olabilir. Örnek: Oda-nın, ev-in, bahçe-nin kapısı. Veya oda-nın pencereleri, kapıları, duvarları. Başöğretmenim, gerçekte, insan insanın kulu olamayacağına göre; o ancak bir Tanrı ‘nın kuludur. İslamiyette bu “Allah” tır. Her Tanrı Allah değildir ama Allah Tanrı ‘dır. Ama sizin, “Abdul” dan ibaret adınızda bu Allah sözcüğü yoktur, eksiktir. Yani tamlamanın tamlananı vardır fakat tamlayanı bulunmamaktadır. Bu nedenle adınız sadece “…nın Kulu” anlamındadır. Dilbilgisi açısından düşünülürse; bu “Ul” dan yani “Nın” dan sonra ya tanrı adının ya da O ‘nun adlaştırılmış sıfatlarından birinin tamlayan olarak kullanılması gerekmektedir. Örneğin; “Abd-ul-Lah” yani “Allah-ın Kulu” gibi. Veya “Abd-ur Rezzak” yani “Rızıkverici-nin Kulu” . Ve bunun gibi. Müslümanlıkta “Esma-yı Hünsa” yani Allah ‘ın “Güzel Adlar” ından herhangi birinin “Abdul” a eklenmesi zorunluyken burada bu yapılmamıştır. O zaman sizin bir kul olduğunuz, bir “nın” ın kulu olduğunuz anlaşılmakta, ancak kimin kulu olduğunuz anlaşılamamaktadır.

- Bu üstün akıllı neler söylüyor Erbil Hoca?

- Bilmem ki hocam. Neler söylediği bana karanlık.

“- Söyleyeceklerim bitmedi başöğretmenim. : Sizin soyadınızı da bu adlığa yanlış yazmışlar. Buradaki “Aşık” sözcüğü kemik anlamındaki aşıktır ve özel ad olarak kullanıldığında, kullananı alay konusu yapar. Adlığa yazılı olması gerekense; “Âşık” tır. Ki; bu sözcük “Seven”, “İmrenen” anlamına geldiği gibi “Halk Ozanı” anlamında da kullanılır.

Başöğretmenin çayı soğumuştu. Geri çekmeyi unuttuğu parmağı bakır adlığın üstünde ve gözleri Hikmet Genç ‘teydi. Alt dudağı aşağı düşmüş, bedeni öne doğru eğilmişti. Ona söylüyormuş gibi davranmakla birlikte sözlerini Erbil Öğretmen‘e duyurmak istediği belliydi:

- 38 Yıllık hocayım. 16 Yıldır bu makamdayım. Bir o zaman kadardır da bu okuldayım. Sizler bir tek gün bile benin karşımda bu yürekliliği gösteremediniz. Sadece ve sadece pısıp kaldınız. Ben kabardıkça siz söndünüz. Ben devleştikçe siz cüceleştiniz. Ben bağırdıkça siz sustunuz. Hiçbir zaman beni benim karşıma koymadınız, bana işporta malı bir küçük el aynası bile tutmadınız. Şimdi noksan olan ben miydim? Allah biliyor ki; ben değilim. Ben sizin yanlışlıklarınızın yanlışlığıyım. Kalk, çık bu odadan; daha fazla kırıcı olmayayım.

Başöğretmen, odadan süklüm-püklüm çıkan Erbil Öğretmen‘in arkasından bile bakmadı. Parmağı altındaki pirinç adlığı dayanağından çıkardı ve yüzünün üstüne masasının camına kapattı. Çalmakta olan zilin sesine işaret edercesine parmağını kapıya doğru uzattı:

- Sevdim seni hoca. Dedi. Seni sınıfına götüreyim. Yürekli çocuksun. Çocuklarımı sana emanet edebileceğimi kanıtladın. Onları onlara, beni de bana bırakma bundan sonra.

- Öyleyse; şu “Hoca” sözcüğünü de bir yana bırakalım başöğretmenim. İzninle söyleyeyim: Sen “Başöğretmen” sin. “Hoca” lığı benimsedinmi; “Baş” lığın bir yanda, “Hoca”  lığın bir yanda kalır. Şimdiye kadar “Başöğretmen” yerine kim sana “Başhoca” dedi ki?

- Kimse demedi öğretmenim. Yürü, düş yola. Yürürken yanımda yürü, arkamdan gelme.

Hikmet Genç, başöğretmenin kapısını tıklatarak açtığı sınıfta, yirmiyi aşkın beşinci sınıf öğrencisiyle ve öğretmen vekili bir kızla karşılaştı. Ayrılan başöğretmenin arkasından kapıyı kapattı. Genç kızla tokalaştı, tanıştı ve geriye çekilip bir duvarın dibine dikildi.

Genç kız kürsüdeydi ve nemli gözlerini saklamaya çalışıyordu. Çocuklar da öyleydi ve onlar da öğretmenlerinin ayrılışına ağlamaktaydılar. Körpe gözlerinden körpe yanaklarına dökülen gözyaşları değersiz ve tuzlu birer su damlası değildi, minicik parçacıklara ayrılmış olan körpe yürekleriydi. Hikmet Genç, sığınıldığında; bir kadının verdiği sıcaklığın, bir erkeğin sağladığı sıcaklıktan daha değerli ve daha önemli olduğunun bilincindeydi. Kadın bacıydı, ablaydı, anaydı, kadın sıcaklık, yakınlık, içtenlikti. Erkek kardeşti, ağabeydi, beybaydı ama az-çok bir soğukluk, az-çok bir resmiyetti. Ve bu soğukluğu, bu resmiyeti ortadan kaldırabilmek veya eşitleyebilmek için erkeğin kadınlaşabilme olanağı yoktu. Belki de bunun içindir ki; çocukların gözleri genç kızın ta yakınında, ta burnunun dibinde ve kendisinin ta uzaklarındaydı.

Genç kızın sınıftan ayrılışı hem kendisini hem de çocukları ağlattı.

Hikmet Genç ders yapamadı, bir tek sözcük bile söyleyemedi. Bir ablayı kardeşlerinden, bir anayı çocuklarından ayırdığını varsaymanın hüznüne kapıldı. Kendisi kendisine, vekil öğretmenliğe değil de, ocaklar yıkmaya gelmiş gibi göründü. Abla gitmiş, kardeşleri, ana ölmüş, çocukları öksüz kalmışlardı. Gerçekte öyle durmasalar da elleri koyunlarındaydı, kolları körpe fidanların körpe dalları gibi kırılmıştı. Yaralarını sarmak, onları avutmak, nice bir zamanın ablasını, nice bir dönemin anasını onlara unutturmak, o pırıl pırıl gözyaşlarını birer tatlı gülücüğe, ciddiyet sınırlarını zorlayan birer körpe kahkahaya çevirmek kolay değildi.

Hikmet Genç, bütün bir sınıfın gözleri önünde, iskemlesine oturdu, ellerini kürsünün üstüne koydu ve yüzünü öylece kürsüye kapattı.

Her şey tasarladığı gibi oldu: Bir süre sonra ağlamalar kesildi ve yerlerini çekingen meraklar aldı. Hıçkırıklar dindi ve körpe birkaç adım kürsüye kürsüye sokuldu.

Hikmet Genç, tüm seslerin kesildiği, tüm kıpırdanışların durduğu ve tüm sınıfa bir derin sessizliğin çöktü anda, dilini dışarı çıkarıp yüzünü kürsüden kaldırarak sevimli bir “Bööö…” yaptı ve umulanı almaya da bu kadarı yetti. Gözyaşları körpe yanaklarında kurumaya yüz tutmuş olan sınıf körpe kahkahalara boğuldu. Zilin sesi bile çocukların ilgisini, sevgisini Hikmet Genç‘ten çekip alamadı.

Kendisini minik öğrencilerin ellerinden kurtarıp varlığını bir yıldır hayallediği ve hayallerinde süslediği öğretmenler odasına gidemedi.

Yeni derste, ders yapmayarak öğrencilerini birer birer tanımaya çalıştı. Yirmi iki öğrencisinden sadece ikisinin babası subaydı. Kalanların tümü paytoncu, at arabacısı, işçi, ırgat, bakkal, ölü yıkayıcı, pazarcı, sucu, simitçi, hamal, çakmakçı, bahçıvan, boşta gezer çocuklarıydı. Bunlar çocuk değillerdi, kendisi “Türkücü Vali” diye hafife alınan Şair Mehmet Emin Yurdakul‘u yüreğinden yaralayan “Paçavralar içindeki yoksullar” dı. Nice bir yıllar öncesinde onu yaralayanlar, köprülerin altından geçip giden sular altında, şimdi de Hikmet Genç‘i yüreğinden yaralıyorlar, can evinden vuruyorlardı. Zaten onun içindir ki; ona göre; en etkin silah yoksulluk, umarsızlık ve zavallılıktı. Nitekim bu silah, diğerleri gibi değildi: Çekilmeden vuruyor ve vurdumu öldürüyordu.

Defterleri, kitapları, kalemleri yoktu ve pırıl pırıl parlayan gözlerinde neden olmadığının sorulacağı korkusu vardı. Var olan tek şeyleri de bu korkuydu. Babalarının neci olduklarını söylerken de, başlarını hep bir omuzlarına yatırıyorlardı. Taranamamış saçları güzeldi, yıkanamamış elleri-yüzleri güzeldi, kesilememiş tırnakları güzeldi. Hikmet Genç, onların noksanlıklarını noksansızlıklarından da güzel, noksansızlıklarından da değerli buluyordu. Zira noksanın düzelme, giderilme, iyileştirilme, noksansızlaştırılma olanağı vardı ve noksansızlık öyle bir olanaktan yoksundu. Noksansızlık bitmişlikti, tükenmişlikti, bir yerinde sayış, bir kekeleyişti. Gidecek yeri, ulaşılacak menzili kalmamışlıktı.

Kendilerinde çocuklarına ad koyma hakkı bulanlardan bazıları, kızlarına “Sultan”, oğullarına “Hakan”, “Kağan”, “Vezir”, “Ağa”, “Efendi”, “Kizir”, “İlbeyi” gibi adlar vermişlerdi. Hikmet Genç, bu davranışların altında, yoksulun varsıldan, güçsüzün güçlüden, ezilmişin ezenden öc alma duygusunun yattığını bilmekteydi. Bu duygu yüzünden, ezilen, karşısında varlığını gösteremediği ezenin adını, unvanını çocuklarına vermiş ve hiç olmazsa; onları “Kız Sultan…”, “Ulan Hakan…”, “Ulan Ağa…”, “Ulan İlbeyi, gelsene ağzına tükürdüğüm…”, “Gelsene şeyini şey yaptığım…” diye çağırırken gizli öfkesini kusabilmişti.

Sınıftaki iki subay çocuğu özenle giydirilmiş, özenle bakılıp beslenmiş, özenle eğitilmiş, özenle büyütülmüş örnek öğrencilerdi. Beyaz ve kolalı yakalıkları, göğüslerinde okulun arması bulunan tertemiz kara önlükleri, kısa pantolonları, kısa boğazlı beyaz tire çorapları ve boyalı ayakkabıları vardı. İkisi de iyi bir aile terbiyesi, iyi bir okul eğitimi görmüşlerdi. Yüzleri-gözleri, elleri-ayakları, saçları-başları, dilleri-şiveleri tertemizdi. Her ders için ayrı birer defterleri, renksiz ve renkli kalemleri, dolmakalemleri, silgileri, cetvelleri, pergelleri, iletkileri, gönyeleri, kutuları, çantaları ve ceplerinde harçlıkları mevcuttu. Anaları-babaları kendileriyle ilgilenen, okula getirilip okuldan götürülen yirmi ikide ikiydi. Kalanların okula gelip gelmedikleriyle, ne yapıp ne ettikleriyle, eve dönüp dönmedikleriyle ilgilenen yoktu ve çocuklar arasında anası olmayanlar, babası bulunmayanlar, hem anası hem de babası ölmüş olanlar vardı.

Hikmet Genç, ortada bir Tanrısal eşitsizlik bulunmadığına kesinlikle emindi. Zira Tanrısal eşitlik için varsıl kadar yoksul da gerekliydi. Aydınlığın karşısında karanlık, çirkinliğin karşısında güzellik, sıcaklığın karşısında soğukluk, dağ karşısında uçurum, iyilik karşısında kötülük, devlik karşısında cücelik olmadıkça, Tanrısal eşitlikten söz edilemezdi. İnsanın bu durumu bir eşitsizlik gibi görmesi yanlıştı. Ve bu yanlışlık bir basit ölçek yanlışlığıydı. Çünkü insan, Tanrı ‘nın birimlerini kendi ölçeğiyle ölçmeye kalkışıyordu. Tanrı ‘nın bir menzilini insanın litresiyle kim ölçebilir, kim bundan ne sonuç çıkarabilirdi ki? Bunun için değil midir ki; insan, bir menzili önce metreyle, o menzil bine vurdu ve bini aştımı, ondan sonra kiloyla ölçmeye kalkışıyordu?

Hikmet Genç ‘e göre; yapılması gereken; kötü varsayılanı iyi varsayılanın, yoksul varsayılanı varsıl varsayılanın düzeyine çıkartmaktı ve bunun, iyinin kötü ve varsılın da yoksul düzeyine indirilmesiyle yapılması yanlıştı.

Zil çaldı ve varsıl çocuklarla yoksul çocuklar sevinçte, kıvançta, oyunda birleşti.

Hikmet Genç, ömründe ilk kez bir öğretmenler odasına öğretmen olarak girdi ve kadın-erkek öğretmenlerle tanıştı. En gençleri bile kendisini katlayacak yaştaydı. Gülmeye doymuş halleri olmadığı halde gülemiyorlardı.

- Amethocam, bir müsellesi mukaarın ıdlaı selasesi hasılı dıllının tarhına müsavi değil midir?

- Müsavidir hocanım.

- Lütfen bağışlayın öğretmenim. Siz derslerde de böyle mi konuşuyorsunuz?

- A tabii. Ne var bunda?

- Aman öğretmenim, ne yok ki. Bir kere; bu kullandığınız karma bir dil. Sözcükleriniz arasında “Bir” le “Değil midir?” den başka tek Türkçe sözcük mevcut değil. “Arapça söylüyorsunuz.” Desem; hayır, Arapça da söylemiyorsunuz. Zira ara yerlerde “Si”, “Nın” ve “Na” gibi tamamlama ekleriyle adın “a, e” hallerini belirten takılar var. Genç Cumhuriyet ‘in körpe ilkokul çocuklarının böyle bir dili anlayacaklarını sanmıyorum. Bu tür bir öğretimin kime ne yararı olur?

- Ah bu yeni dilciler. Öyle demeyelim de nasıl diyelim ayol? Bu kelimelerin yerlerine koyabileceğimiz kelimelerimiz mi var?

- Elbette ki var. Bir dik üçgenin üç yanının toplamı tüm yanlarının toplamı demektir.” Dendimi çocuklar bunu anlayabilirler, ama az önceki söylediğinizi asla.

- Fakat bakın, siz anlayabilmişsiniz.

- Ben bunu özel yeteneğimle anladım öğretmenim. Yaşım Osmanlıca ‘ya ulaşmaz.

- Ama mota mot…

- Dur öğretmenim; yanlış. Kullanmak istediğiniz deyim Fransızca ‘dır. Deyimin “Mot” biçimindeki sözcüğü, “Mo” okunur ve “sözcük” anlamına gelir. Kendisinden sonra “a” ünlüsü geldiği için, ilk sözcüğün sonundaki (t) okunur, “Mota” sesini alır ve buna “Liyezon” ses uyumu bakımından “Bağlama” denir. Ancak, aynı ikinci sözcükten sonra başka hiçbir şey gelmediğinden, deyimin telaffuzu “Motamot” olmaz, “Motamo” olur. Ki; deyim, “Sözcüğü sözcüğüne” yani “Kılı kılına” yahut “Harfi harfine” demekte kullanılır.

Hikmet Genç, saygılı bir selam vererek odadan çıkıp okul kitaplığına gitti.

- Ayol, nereden çıktı bu sivri?

- Sivri-mivri. Bu çocuk doğrusunu bildiği yanlışa bozulur. Mahallede de böyledir.

- Sen de onu mu tutuyorsun Erbil Hoca?

- Mesele tutma meselesi değil ki Hoca Hanım.

- Nedir peki?

- Mesele boynuzun kulağı geçtiği meselesidir.

- Püf.

Hikmet Genç, yeniden öğrencilerinin karşısındaydı:

- Dersimiz?

- Yurttaşlık Bilgisi.

Çiçeği burnunda öğretmen vekili, kitaplıkta hazırlayıp getirdiği paketi açtı. İçinden büyük bir Türk Bayrağı, büyükçe bir insan fotoğrafı ve bir kangal çamaşır ipi çıkardı. Fotoğrafı ve bayrağı karatahtaya plastik bir bantla tutturdu. Bayrağın altına kocaman harflerle “Türk Bayrağı”, “fotoğrafın altına “Mehmet Akif Ersoy” ve her ikisinin altlarına da “İstiklal Marşı” yazdı:

- Bu büyük adamın adı “Mehmet Akif ERSOY” dur.  Adı Mehmet Akif, soyadı Ersoy. O, büyük ve ünlü bir ozandır. 1873 Yılında İstanbul ‘da doğmuş, 1936 yılında İstanbul ‘da ölmüş, dolayısıyla 63 yıl yaşamıştır.

Hikmet Genç, sözlerinin burasında durdu. Öğrencilerden altısını karatahtanın önüne çağırdı. Gelenlerden birini öne çıkarıp elindeki çamaşır ipini diğerlerine verdi:

- Şimdi burada kısa ve basit bir oyun oynayacağız. Dedi. Siz beşiniz bu arkadaşınızı şu iple sarıp sarmalayıp sımsıkı bağlayın fakat asla canını yakmayın.

Sınıf bir anda gülüşmeler, sevinç çığlıkları ve el çırpmaları içinde kaldı. İstenen yapıldı ve sarılıp sarmalanan, sımsıkı bağlanan öğrenci karatahtaya dayatıldı.

- Arkadaşların seni böyle bağladıkları için korktun mu?

- Korkmadım öğretmenim.

- Zaten korkmana da gerek yok. Çünkü oyun oynuyoruz. Tamam mı?

- Tamam.

Hikmet Genç, merak ve heyecan içindeki sınıfa döndü:

- Şimdi tümümüz birden soruyoruz : “Bu arkadaşımız ne durumda?” Yanıtını hep birden veriyoruz : “Eli-kolu bağlı durumda.”

- Eli-kolu bağlı durumdaaa…

- İşte böyle eli-kolu bağlı olmaya “Tutsaklık” denir. Ne denirmiş?

- “Tutsaklık” denilir…

- Bu tutsak bir insandır.

- Bu tutsak bir insandııır…

- Bazan bir yurdun da tıpkı böyle eli-kolu bağlanılır.

- Bazan bir yurdun da eli-kolu böyle bağlanııır…

- Bir yurdun elini-kolunu düşmanları bağlar.

- Bir yurdun elini-kolunu düşmanları bağlaaar…

- Yurdun eli-kolu topraklarıdır.

- Yurdun eli-kolu topraklarıdııır…

- Yurttaşlarıdır.

- Yurttaşlarıdııır.

- Denizleri, akarsuları, gölleridir.

- Denizleri, akarsuları, gölleridiiir…

- Bağları, bahçeleri, tepeleri, dağları, ormanlarıdır.

- Bağları, bahçeleri, tepeleri, dağları, ormanlarıdııır…

- İlleri, ilçeleri, köyleridir.

- İlleri, ilçeleri, köyleridiiir…

- Ve yurdun tüm olanaklarıdır.

- Ve yurdun tüm olanaklarıdııır…

- Hiçbir insan, hiçbir yurt tutsak olmak istemez.

- Hiçbir insan, hiçbir yurt tutsak olmak istemeeez…

- Tutsak insan, tutsak yurt özgürlüğünü arar. Özgürlüğü için canını seve seve döker.

- Tutsak insan, tutsak yurt özgürlüğünü arar. Özgürlüğü için canını seve seve verir, kanını seve seve dökeeer…

Hikmet Genç, avucunu havada soldan sağa gezdirerek sınıfı susturdu. Beş öğrenciye arkadaşlarını çözmelerini söyledi. Çocuk çözüldü, ip yere düştü :

- İşte bu özgürlüktür.

- İşte bu özgürlüktüüür…

- Özgürlük “İstiklâl” demektir.

- Özgürlük “İstiklâl” demektiiir.

Hikmet Genç, öğrencileri yerlerine göndererek anlatmaya başladı:

- Bir zamanlar, bizim bu güzel yurdumuz düşmanlarımızca tutsak edilmişti. Atalarımız yurdumuzu kurtarabilmek için seve seve kanlarını döktüler, canlarını seve seve verdiler. Yurdumuz onların kanları ve canları sayesinde özgürlüğüne yani istiklâline kavuştu. Fotoğrafını gördüğünüz bu büyük ve ünlü ozan Mehmet Akif Ersoy, özgürlüğümüzü anlatan ve öven dizeler yazdı. Bir büyük bestecimiz onun bu dizelerini besteledi ve biz, 1921 yılından bu yana o dizeleri o besteyle, gerektiği her yerde hep bir ağızdan ulusal bir destan gibi söylemeye başladık. İşte bu, bizim İstiklâl Marşı ‘mızdır. Onun için her hafta başında ve her hafta sonunda, okulumuzun bahçesinde dizilip bayrağımızın karşısında hep bir ağızdan İstiklâl Marşı ‘mızı haykırmaktayız. Anlayabildiniz mi?

-* Anladııık…

- Öyleyse; defterlerinizin ilk sayfasına, İstiklâl Marşı ‘mızı elimizden geldiğince özene-bezene yazalım. Onu seve seve, övüne övüne ezberleyelim. Zira o bizim kutsal marşımızdır. Her nerede duysak bulunduğumuz yerde hazır ola geçeriz. Oturuyorsak ayağa kalkarız. Yürüyorsak dururuz. Her ne iş görürsek görelim, işimizi-gücümüzü o anda bırakırız. Dinlerken yurdumuzu kurtarmak ve bizi özgürlüğe kavuşturmak için atalarımızın, kanlarını nasıl seve seve döktüklerini, canlarını nasıl seve seve verdiklerini düşünür, onlara minnetler duyarız. Yurdumuz, ulusumuz, bayrağımız kutsaldır ve bölünmez bir bütündür. Onların yeri bizim başımızın en üstünde, yüreğimizin ta içindedir. Birlikte yineleyelim.

- Onların yeri bizim başımızın en üstünde, yüreğimizin ta içindediiir…

- Küçüklerim, çocuklarım, kardeşlerim… Kaçıncı sınıfta olursak olalım; bizim İlk Ders ‘imiz budur. Bu sadece bizim değil, analarımızın, babalarımızın, kardeşlerimizin, dedelerimizin, ninelerimizin de İlk Ders ‘idir. O, tüm Türk Ulusu ‘nun İlk Ders ‘idir. Haydi yineleyelim.

- O tüm Türk Ulusu ‘nun İlk Ders ‘idir.

- Yavrularım… Bu dersi öğrenmeden başka derse, başka hiçbir sınıfa geçemeyiz. Ben sizin yaşınızdayken, bayrak törenlerine çıkardım ama anlamını, önemini bilemezdim. İstiklâlin ne olduğunu, bayrak törenlerini niçin yaptığımızı, marşı neden söylediğimizi kendiliğimden bulup çıkaramazdım. Çünkü o zamanki öğretmenlerimiz bizi İkinci Ders ‘ten derse başlatmışlardı. Bunu unutmayın: Ben sizi Birinci Ders ‘ten derse başlatıyorum.

Çocuklar o gün, çiçeği burnunda öğretmen vekilinden bir bayrağın bir göndere nasıl çekilebileceğini, okullarına neden “Cumhuriyet İlkokulu” dendiğini, Cumhuriyet ‘in ne olduğunu, “Devrimler” in ne anlama geldiğini, anadillerine niçin sahip çıkmaları gerektiğini öğrendiler.

Hikmet Genç, ikinci katın beton koridorunda, elindeki cetvelin demirli yanıyla bir öğrencinin kafasına vurmakta olan nöbetçi bayan öğretmenin önüne geçti ve elinden cetveli aldı:

- Siz böyle bir hakkı kimden alıyorsunuz öğretmenim? Diye sordu. Bizlerden beklenen dövmek değil, öğretmektir.

- Eski köye yeni kural mı koyacaksın?

- Hızla yenileşen köylerin eskimiş kurallarla yönetilebileceğine hiçbir zaman inanmadım.

Tartışmayı bir odacı kesti:

Hikmet hocam, Abdul hocam sizi bekliyor.

Hikmet Genç, elindeki cetveli sahibine uzattı:

- Cetveliniz, öğretmenim. Çizgi falan çizmeniz gerekebilir.

- Seni şikayet edeceğim.

- Kim engelleyebilir ki?

Dönüp odacıya baktı:

- Bana Hikmet Öğretmen diyeceksin bundan sonra.

Koridoru boydan boya geçip aşağı kata indi ve başöğretmenin odasına girdi. Gösterilen yere yeni oturmuştu ki; nöbetçi öğretmen kapıda göründü: Blöf yapmamış; gerçekten yakınmaya gelmişti.

Yakınışı dinledikçe başöğretmenin o ciddi yüzünde güller açıyordu. Kendisinden beklenmeyeni yapmakta, nöbetçi öğretmene yer göstermekte, çay sunmaktaydı:

- Ne kadar ilginç öğretmenim. Diye gülüyordu. Hem cetvelle küçücük bir çocuğun kafasına vuruyorsun, hem de cetvelin elinden çekilip alındığı için şikâyete geliyorsun.

Gülücükler içinde sümeninin altından çıkardığı bir parşömeni öğretmene uzattı.

Bayan öğretmen, uzatılan kağıdı okudukça daha bir dikkatli okuyor, başını kaldırıp kaldırıp başöğretmene bakıyor, yeniden yeniden okumaya koyuluyordu.

Hikmet Genç, ancak kağıt kendisine de uzatılınca durumu anladı: Başöğretmen, konuşulmuş olanları gerekçe göstererek “Abdul” olarak kullana geldiği adını “Abdullah” biçiminde değiştirmek üzere dava açmış ve davayı da aynı gün karara bağlatmıştı. Sözleri nöbetçi öğretmeneydi:

- Sen kimi kime şikayet ediyorsun öğretmenim? Delikanlının yaratılışı böyle: Noksana-yanlışa bayılıyor ve tamamlayıp doğrultmak için de elinden geleni yapıyor. Minnettar mı olalım yoksa tepesinde boza mı pişirelim? Lütfen nöbetini ona bırak, gidip şöyle bir düşünüver.

Bayan öğretmen çıkarken Hikmet Genç, içi kaynaya kaynaya başöğretmenin ellerine sarıldı, öpmek istedi Beriki gülmekteydi:

- Sen de el öper misin ki?

- Senin gibi başöğretmenin, senin gibi Abdullah ‘ın, senin gibi Âşık ‘ın, elini değil, ayağını da öperim.

- Ben de senin gibi öğretmen vekilini alnının tam ortasından öperim.

Tek bir anda sarmaş-dolaş olmuşlardı. Görünüşe bakılırsa; aralarında yaş farkı, mevki farkı kalmamıştı. Eskiyle yeni, yukarıyla aşağı aynı çizgide, aynı noktada buluşmuş gibiydi.

Başöğretmen, daha dün bir, bugün ikilik öğretmen vekiline ilk kez adıyla hitabetmekteydi:

Öğretmen hanımın nöbetini sana veriyorum Hikmet. Okulumuz, yoksul çocukların yoğun olduğu bir okuldur. Bunlar öğle paydoslarında evlerine gitmezler. Zira gitseler de okula yine ac dönmek zorundadırlar. Hayır kurumlarından sağladığımız ekmekle, peynirle, sütle karınlarını biz doyurmaya çalışırız. Okulun alt katında bir salonumuz var. Öğrenciler orada toplanırlar ve iki hizmetlimiz orada o yiyecekleri onlara dağıtırlar. Nöbette onları sen deneteceksin. Şimdi orada olmalıdırlar. Haydi git, gecikme.

Her adımda Hikmet Genç ‘in içi kaynamaktaydı. Yerlerden-göklerden, havalardan-bulutlardan bir büyük mutluluk çalakanat, yelemyelpirek gelmiş, yüreğinin başköşesine oturmuştu. Bu; yaptıkları için yergi yerine övgü görmenin ve “Hoca ‘m” lı bir başöğretmenin bir bayan öğretmene “Öğretmenim” diye hitabetmeye başlamasının getirdiği mutluluktu ve ona göre; çöldeki bir kızgın kum tepesinin ardından birdenbire ortaya çıkan bir yemyeşil, bir serin vahaydı. Bir derin, bir uzun soluktu. Kapalı kanatları ardına kadar açılan bir büyük, bir çift kanatlı kapıydı.

Okulun alt katındaki salon kupkuru bir dört duvardan ibaretti. Penceresi yoktu ve tavandaki bir ampulle aydınlatılmıştı. Salon yaz gününde kışı yaşamaktaydı. Birbirinden yoksul, birbiri kadar kirli, birbiri gibi bakımsız, birbiri kadar ürkek bir dolu çocuk, çıplak beton döşemeli salonun duvarların dibine çömelerek birbirlerine çitene çitene sıralanmışlardı. Hiçbirinin ayağında göze gelir bir ayakkabı yoktu. Olanlarınki yırtık-pırtık, kaba, hantal yamalı, niteliğini çoktan yitirmiş, kirli, pis deridendi. Bazılarının ayaklarında eski kara lastikler, bazılarının ayaklarında ayakkabı biçimi patlak, yırtık plastikler ve ipleri kopmuş, samanları dağılmış çarıklar mevcuttu. Tümü, önlerine atılacak etsiz birer kemiği yalamayı, gevelemeyi bekleyen köpek enikleri gibiydi. Kendi kazançları olmayan bir şeyleri yiyecek olmanın peşin suçluluğu ve çekingenliği içindeydiler. Oturup bir lokmalık ekmeklerini yiyebilecekleri, bir yudumluk sütlerini içebilecekleri masaları, sandalyeleri yoktu.

Kapının yakınındaki bir hizmetli, yere bırakılmış bir kazandan buharı yükselen sütü elindeki bir kepçeyle karıştırmakta, obiri, gazete kâğıtları üstündeki kirli bir sepetten, dörtte bire bölünmüş ekmek boşaltmaktaydı. Bir ayrı gazete kâğıdının üstünde birer üçgenlik bir büyük öbek, kalaylı kâğıtlara sarılı gravyerler duruyordu.

Hikmet Genç ‘in içeriye girişini bile umursamayan hizmetlilerden biri, çömelmiş ve birbirine çitenmiş çocukların önlerinden geçerek her birinin açılan avuçlarına dörtte birlik birer ekmek ve bir üçgen gravyer bırakmaya başlamıştı. Obiri, buyurucu bir sesle çocuklara seslenmekteydi:

- Haydi, maşrapası, bardağı olanlar gelsinler birer birer…

Çocukların sadece ikisinde ezilmiş, yıpranmış birer alüminyum maşrapa, birinde kısa, kalın bir su bardağı ve birinde de ince belli bir çay bardağı vardı ve kazandaki sütten yalnız bunlar alabilmişlerdi.

Hizmetliler artan ekmekleri, gravyerleri bir büyük torbaya doldurmanın ve süt kazanıyla birlikte dışarıya taşımanın peşindeydiler.

- Çıkarmayın o kazanı, o ekmekleri ve o peynirleri…

- Ama hocam, arttı bunlar.

- Artmadı. Yeniden dağıtın süt içemeyenlere ve peynir-ekmeğe doyamayanlara…

- Ya bizlerle çoluk-çocuğumuz toprak mı yiyelim hoca?

- “Hocam” dan “Hoca” ya indin herif… Bir basamak daha inmeye kalkışırsan; inan ki; seni şuracıkta tepelerim…

- Ben bu durumu Abdul hocama iletirim.

- Hemen ilet…

Hikmet Genç, salondan söylene-bıdılana çıkan hizmetlilerle ilgilenmeksizin merakla bakmakta olan çocuklara döndü. Sesi kelebekler kadar zarif, güneşler kadar aydınlık, sular kadar duruydu:

- Doymayanlar parmak kaldırsın ciciklerim… Onlara yine ekmek-peynir dağıtacağız… Ta ki; buradaki ekmekler-peynirler-sütler bitene kadar… Sen gel, benim ciciğim, parmak kaldıran arkadaşlarına ekmek-peynir dağıt… Maşrapası, bardağı olanlar, istiyorlarsa; yine süt alsınlar… Sen, sen… Evet sen… Arkadaşlarının maşrapalarına, bardaklarına süt koy kepçeyle… İçenler maşrapalarını, bardaklarını arkadaşlarına versinler ve çıksınlar… Korkmayın, hepiniz bu sütün tamamını içeceksiniz, bu ekmek-peynirlerin tümünü yiyeceksiniz… Zira bunlar sadece sizler içindir ve sizler bunlardan da iyisine, bunlardan da çoğuna layıksınız…

Başöğretmen Hikmet Genç ‘i, çocuklar yiyeceklerini yiyip bitirdikten sonra çağırttı. Kendisini çağırmakla ödevlendirilmiş olan adam, süt dağıtımında görevlendirilen hizmetliydi. Ve kulaklarına kadar açılmış ağzıyla açık oda kapısının hemen yakınında el bağlamış durmaktaydı.

Başöğretmenin gözleri Hikmet Genç ‘in gözlerindeydi:

- Yahu öğretmenim. Diyordu. Bu nasıl iştir? Hakkında şikâyete gelindikçe; senin benim gözümdeki değerin artıyor. Zira haklılıktan, doğruluktan yakınılması beni şaşkınlıklar içinde bırakıyor. Sence de; yakınmayı gerektiren haksızlık ve yanlışlık değil midir? Peki, sen ne yapmışsın senden yakınılması için? Zaten hayır kurumlarının yoksul çocuklarımız için verdiği ekmekten, sütten, peynirden ibaret gıda yardımının tümünü onlara dağıtmışsın. Öyleyse; bu, neden yakınmayı gerektirsin ki? Nedenini ben söyleyeyim: Adlarına “Hizmetli” denen ve biri şu anda bizi sırıta sırıta dinleyen ve senin ensende boza pişirmemi bekleyen bu iki alçak, şöyle birazcık bile doymamış, elinde kabı olmadığı için bir yudum bile süt içememiş sabilerin önünde bir kazan sütü, bir torba dolusu ekmeği, peyniri, bizi gargaraya getirip sürekli olarak evlerine taşımışlar ve sen, bu kadar zamanda tek bir kere bunların tekerleklerine taş koymuşsun. O böyle söylemediği halde, durumun böyle olduğunu ben nasıl anladım dersin? Neden anlayamayayım? Bunlar “Merdi Kıpti” öğretmenim, “Merdi Kıpti”. Şecaat arzederken sirkatlerini söylüyorlar yani yiğitliklerini anlatırken hırsızlıklarından söz ediyorlar : “Dün gece birinin kümesinden öylesine tavuk çaldım ki; kimseciklere görünmedim.” Şimdi, bizi küstah bir kurnazlıkla dinlemekte olan şu herifin gözleri önünde sana teşekkürler ediyorum. Çünkü sana karşı minnet, ona karşı nefretler içindeyim ve biraz daha dinlemeyi sürdürürse, kalkıp onu tepelemek üzereyim.

Hizmetli tek bir anda, tıpkı bir-iki saniyelik bir hayal gibi kapıdan silinirken ve kendisi başöğretmenin odasından çıkarken Hikmet Genç, kendisini kendisi yapan mutluluklar içindeydi. Günü, geçmiş günlerinden hiçbirine benzememekteydi.

Başöğretmen dergi paketini beşinci gün verdi:

- Bunlar sizin sınıfın dergileri. “Doğan Kardeş” ler. Haftada bir gönderilirler. Paralarını toplar, dergileri dağıtırsın.

Hikmet Genç sınıfa girince paketi kürsüye koyup açtı. Ambalaj kâğıdını buruşturup ipiyle birlikte çöp kutusuna attı.

Paketlenmiş yirmi iki dergi, dört yanı düzgün kesilmiş bir büyük peynir, bir büyük yağ kalıbını andırmaktaydı. Ambalaj kâğıdının içinden bir dergi destesi değil, bir rengârenk çiçek bahçesi çıkmış gibiydi. En üstteki derginin renkleri insanın gözlerini alıyordu. Kürsü taze mürekkep kokuları içindeydi. Derginin kapağında bembeyaz çiçekli körpe dallar, kimisi dallara konmuş olan, kimisi uçuşan körpecik kuşlar, çatal çatal kirazlar, üstlerinden çiçekler taşan çitler, çitlerin diplerinde rengârenk çiçekler ve yemyeşil otlar, otlar arasında gezinen kara gözlü körpe kuzular vardı.

- “Doğan Kardeş” iniz geldi ciciklerim. Şimdi onları sizlere dağıtacağım. Paralarınız hazır mı?

- Hazır öğretmenim… Hazır…

Birisi önlerden, obiri arkalardan havalara kalkan sadece iki parmak ve aynı yerlerden yükselen iki sevinç çığlığı. Tümü o kadardı işte. Ya havalara kalkmasını az-çok umudettiği diğer körpe parmaklar ve yükselmesine can attığı diğer körpecik sevinç çığlıkları? Onlar yoktu. Onlar kayıptı. Onlar durağan durağan bakışlı, onlar suçsuz suçluydu.

Hikmet Genç, dergi destesini iki eliyle alttan tutarak sıralar arasında dolaşmaya ve her çocuğun önüne buram buram kokan, gözler-gönüller açan bir dergi bırakmaya başladı.

- Öğretmenim benim dergi param yok ki.

Sınıfın her bir sırasından bir ayrı “Benim de” yükseldi.

- Bundan sonra evinizden dergi parası istemeyeceksiniz ciciklerim. Dergilerinizi tıpkı böyle her gelişinde, sizlere parasız dağıtacağım.

- Öğretmenim, işte benim dergi param.

- Koy onu önlüğünün cebine ciciğim. Kimseden alınmayan bir dergi parasının sadece iki kişiden alınması haksızlıktır.

Sınıf bahara çıkmış körpe bir cennet bahçesi gibiydi. Güzellikler Doğan Kardeş ‘lerin kapaklarından sıçrayıp zıplayıp sınıfa doluşmuşlardı. Sınıf uçuşan kelebekler, bembeyaz çiçekler, körpecik dallar, dallarda ötüşen minicik kuşlar, yemyeşil çayırlar-çimenler ve çimenlerde gezinerek meleyen kara gözlü kuzular içindeydi. Ve değneksiz çoban, çocuğun hayvana nasıl davranması gerektiğini anlatmaktaydı:

- Bir aslanı, bir ayıyı, bir kurdu, kuzuları-kedileri-kuşları sevdiğimiz biçimde sevmemeliyiz. Onları, ancak bize zarar veremeyecekleri koşullar altında sevebilmeliyiz. Gerçekte; ayı bir “Ayı Kardeş”, kurt bir “Kurt Kardeş” değildir. İnsanların onlardan sakınması, onlara karşı önlemli davranması gereklidir. Çünkü insanı parçalayabilirler. Kendilerinin bizim öykü kahramanlarımız olması bu durumu değiştirmez. Rastladığımız her köpek, her kedi, bizim dost olabileceğimiz köpek ve kedi değildir. Zira içlerinden bazıları kudurmuş olabilirler. Kudurmuş köpekler, kudurmuş kediler kuduz tehlikesine yol açarlar. Böyleleri sudan korkarlar ve karanlıklara sığınırlar. Onlardan korunmak zorundayız. Çünkü kuduz, ölüm getirir. Bu küçücük yaşımızda ölmek ister miyiz?

- İstemeyiiiz…

- O zaman, nerede hangi önlemi almamız gerektiğini öğrenmeliyiz. Kendisini sevdiğimiz halde, bir kedi bizi tırmalayabilir. Bir köpek ısırabilir. Bir koç bize tos vurabilir. Bir eşek, bir katır, bir at bize çifte atabilir. Bir öküz, bir manda bizi boynuzlayabilir. Bunları hesaba katarak onları sevmeye çalışmalıyız. Hayvan sevgisi, önlemsizlik demek değildir. Hayvanları sevmek iyidir, onlara kötülük yapmamak da iyidir.

Hikmet Genç, dersten sonra başöğretmenin yanına gitti. Durumu anlattı ve dergileri her hafta alacağını, ancak para-mara toplayamayacağını, paraları aylığından toptan ödeyeceğini bildirdi.

- Yavrum, çocuğum, delikanlım… Haftalık dergi sayısının yirmi iki olduğundan, bunun ayda en az seksen sekiz yapacağından, her birinin elli kuruşa satıldığından, toplamının kırk dört lira tutacağından, vekil öğretmenlikte, eline, asıl öğretmen aylığının üçte ikisi tutarındaki doksan liranın geçeceğinden, bu nedenlerle aylığının kırk altı liraya düşeceğinden haberin yok mu acaba?

Yanıt kısa ve kesindi:

- Var.

- Kalanla (ki; bu gidişle eline o kadarının da geçeceğini sanmıyorum.) karnını nasıl doyuracağının da bilincinde misin bari?

- Karnımı şimdilik beybam doyurur.

- Ya sonra?

- Sonrasını sonra düşünürüm.

Başöğretmen gülümsedi:

- Kayseri ‘linin dediği gibi : “Gayrı artık sen bilin, yiyenim.”

- Bir dileğim daha var başöğretmenim. Öğle yemeklerinde her ciciğin süt içebilmesi için, yeteri kadar su bardağı istiyorum.

- Bardağım yok, param yok.

- Okulun parasından verin, sizden istemiyorum.

- Okulun parasını, hesapta olmayan bardaklara harcayamam: İsraftır.

- İsraftan kaçınıyorsanız; size çıplak bir ampul yetmiyor mu başöğretmenim? Tavana avize asmışsınız. Çıplak bir döşeme yetmiyor mu? En pahalı Bünyan halısı ayaklarınızın altında. Dört bacaklı bir masa yetmiyor mu? Önünüze banker masalarını andıran masa çekmişsiniz. Çıplak duvar yetmiyor mu? Sırtınızı en seçme panoya dayamışsınız.

Hikmet Genç başka tek söz söylemeden odadan çıkıp gitti.

O gün öğle dinlenmesinde nöbetçi olduğu bildirildi ve çocukların ekmek-peynir yiyecekleri, süt içecekleri beton salona yeterince altın helli su bardağı gönderildi.

Ertesi gün, çağırıldığı için makama girdiğinde makamı tanıyamadı ve başöğretmeni çatık kaşlarıyla karşısında buldu. Tavanda avize yerine bir çıplak ampul, kapı karşısında dört bacaklı bir kuru masa, kırmızı koltuklar yerine çıplak, kuru iskemleler vardı ve yerde halı, duvarda pano ve Atatürk resmi dışında resim-tablo yoktu. Pirinç bir adlık masanın sağ köşesinde durmaktaydı ve adlıkta iki sözcük göze çarpmaktaydı : “Abdullah Âşık”.

Başöğretmenin ilk ve son sözleri şunlar oldu:

- Aranma köftehor, aranma… Tümünü Milli Emlak Müdürlüğü ‘ne gönderdim. Haydi defol. Ciciklerin seni bekliyor.

Aylıksız geçen iki ay mı sürdü, iki aydan biraz eksik, biraz artık mı, bilinmez. Asıl öğretmenin atanmasıyla öğretmen vekilliği görevi sona eren Hikmet Genç okuldan ayrıldı. Ayrılırken, öğle yemeğine boş vermiş bir alay çocuk, öğretmenlerinin arkasından ağlayarak koşuşmakta, ana kapıya dizilmiş genç-yaşlı öğretmenler el sallamakta, önleri ilikli hizmetliler hüzünlü gözlerle bakınmakta ve dört bacaklı kuru bir masa başında oturan otoriter bir başöğretmenin gözlerinden yanaklarına yaşlar süzülmekteydi.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) ‘nun

İLKLER (Hikmet Genç’in İlkleri) isimli Öyküler’inden > 139 -174/239)

Print Friendly

İlk Doyuş

Hikmet Baba ‘nın İlkleri

Serin sabah güneşinin körpe ışıkları, temiz pencere camlarını öpmeye çalışan dışarıdaki telli kavağın yapraklarının yelpirdenişlerini masanın camına getirmiş, cam üstünde pırıltılı kıpırtılarla oynaşmaya başlamıştı. Dalların hışırtıları camın içinde ve bırakılan ekmek parçalarına üşüşmüş üç-beş serçe, camın dışındaki daracık pencere taraçasındaydı. Masanın bir köşegeninde durgun, duru, aydınlık bir güneş vardı. Yana açık perdelerin kenarları yukarıdan aşağıya inen sırmalar gibi ışıldamaktaydı. Masadaki kâğıtlar bir gölgeleniyor, bir aydınlanıyor, yerinde durmayı pekilenemeyen kavak yapraklarının gölgeleri esniyor, kıpırdanıyor, yaylanıyordu.

Cam- mam dinlemeyen güneşin ilk sıcaklığına sırtını açmış olan Hikmet Baba, okuyup havale ettiği kâğıt tomarlarından başını kaldırarak elindeki ıslak bezle dolapların tozlarını almaya çalışan odacıya baktı:

- Mustafa. Dedi. Söylediklerimi bana bir daha söyletme oğlum. Görüyorsun ve biliyorsun; bu odanın iki kapısı var. Bu kapı personelin çalıştığı salona açılıyor. Şu ikinci kapı ise; doğrudan koridora yani dışarıya açılan bir kapı. Personele açılan kapıyı istediğin kadar kapalı tut ama dışarıya açılan kapıyı hiçbir zaman kapalı tutma. Çalışma başlar başlamaz kapıyı aç ve çalışma bitinceye kadar da öyle bırak. Bizim dışarıyla ilişkimizi sağlayan kapı o. İşi olan yurttaşlar buraya oradan geliyor ve ayrılırken oradan gidiyorlar. Kuruluşumuz açısından o kapı “Devlet Kapısı” dır. Ve devletin kapısı yurttaşlara her zaman açık olmalıdır. Kapısı kapanan devlet bitmiş demektir. Oysa içerden-dışardan oynanan tüm oyunlara rağmen bu devlet sonsuza kadar yaşayacaktır. Kurucusu olan Büyük Atatürk de bunu böyle söylemiştir. Devletin açtığı kapıyı uyruk kapatamaz. Aç o kapıyı. Gelip gidenlerden kim farkında olmaz, kim haddini bilmez de kapatırsa kapatsın, sen aç. Her kapanışında aç. Yine aç, yine aç, yine aç. Bir odacının en başta gelen görevi budur. Yurttaş hizmetini gördürmek için kapı çalmak zorunda kalmamalıdır. Çünkü yurttaşlar devlet için var değillerdir, devlet yurttaşlar için vardır.

İriyarı, esmer, kıvırcık saçlı, pos bıyıklı odacı küstah koruyucu havalarındaydı:

- Bu kapının bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum müdürüm. Dedi. Anarşiye karşı bir güvenlik önlemi olsun diye kapatıyordum. Biliyorsunuz; demir çubuklarla adam öldürüyorlar. İnsan canının tavuk canı kadar bile değeri kalmadı. Şiddet kol geziyor ülkede. Dün karşı dairenin şoförünü öldürdüler kapının önünde. Yani anlıyorsunuz; sırf size bir şey yapmasınlar diye.

Hikmet Baba odacısına sevgi dolu gözlerle bakmaktaydı:

- Elbette ki; anlıyorum Mustafa. Dedi. Önlem almaya çalışman iyi bir şey ama ne yapalım, durum böyle. Birileri haklı-haksız, yerli-yersiz üstümüze üstümüze gelirken ve bizim, eli çifteli avcı önünde tavşan gibi kaçmaktan öte çıkar yolumuz yokken, sen bu kapıyı kapalı tutmuşsun ne fark eder? Zincirlerle bağlasan; kalkıp arkasına kol demirleri vursan da; yarar sağlamaz: Kapı kapıdır; yüklenilmeye görsün: açılır, kırılır. Benim söylemek istediğim şudur: Devletin kapısını gücümüz yetti kadar yurttaşa açık tutmalıyız.

Odacı buyruğu pek de pekilenmek yanlısı görünmüyordu:

- Ama müdürüm…

Diye direnmek istediyse de, durum değişmedi ve Hikmet Baba sözü kestirip attı:

- O kapıyı açık tut Mustafa. Şimdi şu soğuyan çayımı bir değiştiriver ve pencereleri aç; sigara dumanı çıksın.

Odacı söylenenleri yerine getirdi ve elindeki ıslak bezle odadan ayrıldı.

Bakışları karşısındaki boş koltuklara takılıp kalan Hikmet Baba, odacının getirip masasına bıraktığı sıcak çayla ilgilenmedi bile. Düşünceleri onu masasından çekip almış ve sokağın ortasına bırakmıştı. Ülke ne hale gelmişti böyle? Yurt baştanbaşa anarşi içindeydi. Can güvencesi kalmamıştı. Kapılar-pencereler, duvarlar-evler sahiplerini koruyamıyordu. Kimse bir sonraki güne, bir sonraki saate, bir sonraki dakikaya sağ çıkacağından emin değildi. Birbiri ardından baş gösteren cinayetler, soygunlar, bile bile çıkarıldıkları bilinen yangınlar, bombalamalar, adam kaçırıp ortadan kaldırmalar, yol kesmeler kanıksanan olaylardan sayılmaktaydı. “Suç samur kürk olsa kimse üstüne almaz.” İnanışı yıkılmıştı. Zira mantar gibi bitip türeyen örgütler suçu sahiplenebilmekte birbirleriyle yarışıyor, önemini yitiren sorumluluğu kapmaya çalışıyorlardı. Kimvurduya gidenlerin cana kıyıcıları çıkmaz ayların son çarşambalarındaydılar. İdeolojik bölünmeler, yurttaşları, yüksek öğrenim ve öğretimi kendi yanına çekmekle yetinmemiş, önce ortaöğretime, sonra ilköğretime de elatmıştı. Yaşlılara saygı ve küçüklere sevgi ortadan kalkmıştı. Duvarlar, yollar, alanlar, dağlar-tepeler, kayalıklar ve hatta mezar taşları bile militarist sloganlar içindeydi. Yaşlılar militanlaşmış, gençler militanlaşmış, kadınlar, çocuklar militanlaşmıştı. Evlerinin duvarlarına yazılmış sloganları silmek-sildirmek yürekliliğini kimsecikler gösteremiyordu. Yerler-gökler, karalar-denizler, tepeler-ovalar, göller-akarsular anarşiye teslimdi. Yurttaşın güvencelerinden olan kolluk güçlerinin telefonları dahi küstahça tehditler altındaydı, işyerleri, eğlence yerleri, konaklama yerleri güneş batmadan kapatılmakta, akşamın görünmesiyle caddelerin, sokakların, alanların boşalması bir olmaktaydı. Saldırıya uğrayıp yaralananlara kimsecikler el uzatamıyor, el uzatmak ve yardım etmek yürekliliğini gösterenler bir daha kimselere el uzatamayacak, kimselere yardım edemeyecek hallere getiriliyorlardı. Bile bile çıkarılan yangınları söndürmeye giden itfaiye neferleri dövülüyor, bıçaklanıyor, öldürülüyordu. Haraç postaları para kokusu olan her yerde kol gezmekteydi. Bir örgütün tahsildarları alacaklarını alıp bir işyerinin kapısından çıkarken, bir başka örgütün tahsildarları bacasından giriyorlardı. Ülke ruhsatsız silah deposundan farksızdı. Genellikle hastalara bakılmıyor, bakılamıyor, bakıldığında; başa gelenlere pişmiş tavuklar bile gülüyordu. Hapishaneler militanların yatakhanelerine, dershanelerine, misafirhanelerine benzetilmişti. Militarist güçler, yolculuk özgürlüğünü ortadan kaldırma peşindeydiler. İstedikleri araçları, birçok yerlerde durduruyor, diledikleri gibi arıyor, resmen kimlik kontrolleri yapıyor, adam indiriyor, adam öldürüyorlardı. Aynı çatı altında yaşayan komşuları öldürülürken, insanlar kurtuluşu, kapılarını kör, duvarlarını sağır eylemekte buluyorlardı. Militan öğrenci, militan olmayan öğretmenine dersi nasıl anlatması gerektiğini öğretiyordu. Kalabalık çayevlerine, lokantalara ve benzeri yerlere elini-kolunu sallaya sallaya giren bir militan, büyük bir rahatlık içinde bir şeyin üstüne çıkıp istediği yasaya, istediği yöne-yönteme dilediği biçimde veryansın ettikten sonra çıkıyor, çıkarken; aynı yerde önceden pusuya yatmış kalabalık arkadaşlarını da yanında götürüyordu. Basın ve yayın yaşamı alt-üst edilmişti. Kalem sahiplerinin her biri bir yanı tutuyor, her biri birilerine saldırıyor, her biri kendini haklı ve doğru görüyordu. Dağıtanlar, kendilerinden olmayanların bastıklarını dağıtmıyorlardı. Kimileri, izlemeye aldıkları insanların siyasal yönlerini saptayabilmek için, onların okudukları veya okuduktan sonra yırtıp çöpe attıkları gazeteleri incelemelere alıyorlardı. Aynı evdeki aynı ailelerin bireyleri, sırf değişik görüşlere sahip oldukları için, aynı evde, aynı lokantada yemek yiyemez, aynı evde, aynı otelde yatamaz olmuşlardı. Otellerde konaklamak, şurada-burada yemek yemek, öteden-beriden alış-veriş etmek zorunda kalanlar, oraların sahiplerinin yandaşları olarak değerlendirilmekte, kendilerine öyle de dostluk veya düşmanlık gösterilmekteydi. Hoşgörü bir yanda, birerlerde küflenmeye bırakılmıştı. Aynı dinden olanlar, birbirlerinin gidedurdukları tapınaklara ya hiç gitmemekte, ya da girerken-çıkarken ayrı kapıları kullanmaktaydılar. Devrimler tukaka edilmişti. Kimileri Peygamber ‘den öte peygamberlik, Kitap ‘tan önce kitaplık, İman ‘dan önce iman, devlet büyüklerinden öte büyüklük, Yargıç ‘tan öte yargıçlık, haktan öte haklılık taslamaktaydılar. Gücü ellerinde bulan bazıları astını üstüne üst, üstünü astına ast yapmaktan kaçınmıyorlardı. Aile ailenin, komşu komşunun, köy köyün, belde beldenin, ilçe ilçenin, il ilin düşmanı haline getirilmişti. Kimsecikler başka görüşte olanların yerleşme yerlerine gidemiyor, kimsecikler kendi görüşünde olmayanların kendi yerleşme yerlerine gelmesine izin vermiyordu. Sokaklar, caddeler, alanlar, yöreler birbirine aman tanımayan değişik militarist görüşlerle paylaşılmıştı. Aylığının verilmesini bekleyen işçinin parası, alınıp getirileceği yerden daha alındığı anda vurulup götürülüyordu. İşyerleri müşterinin tipinden-giyiminden görüşünü sezmeye, işlemini ona göre yapmaya çalışıyordu. Yerinde, bir aynı ailenin bireyleri birbirlerini ihbardan çekinmiyorlardı. Tapınaklar bölünmüş, tapanlar bölünmüş, iş adamları-memurlar bölünmüş, çiftçiler-işçiler bölünmüş, yönler bölünmüştü. Yansızlık pekilenilmiyordu, hiçbir görüşte olmamak pekilenilmiyordu, tüm görüşlere aynı uzaklıkta kalmak pekilenilmiyordu. “Benden değilsen; bana karşısın.” Düşüncesi egemendi. “Benimle aynı görüşte değilsen; düşmanımsın.” Düşüncesi geçerliydi. Selamet “Bana gel, benden ol” a pekilenmekteydi. Yurtseverlik, her biri bir ayrı görüşte olan militarist fraksiyonların tekeline geçtiği için, yurttaşlardan bir kesimi bir başka kesimin gözünde yurt düşmanı olup çıkmıştı. Oysa her ailenin, bir yakın savaşın şu veya bu cephesinde verilmiş en az bir şehidi vardı ve bu yurt düşmanlarının dedelerinin kanı, rüzgârlara bağrını açan bayrağın altında, kemikleri güneşe doğrulan buğdayların toprağındaydı.

Gerçek düşman dış düşmandı, tek beden, tek düşünce, tek amaç halindeydi ve pençeleri Türk ‘ün yakalarında, hançeri Türk ‘ün gırtlağında, tuzağı Türk‘ün ayağında, zehiri Türk ‘ün aşında-ekmeğinde, belası Türk ‘ün başındaydı ve Türk, şöyle bir silkindiğinde üstünden atabileceği bir basit soğuk algınlığının gelip geçici titreyişleri içindeydi.

O, bileklerine vurulan zincirleri, ayaklarına bağlanan gülleleri, o, içine kapatıldığı çelik kafesleri nice bir kereler kırıp parçalayıp atmıştı. O, Sevr‘i darmadağın etmişti. Bu basit soğuk algınlığını bir-iki aksırık-tıksırıktan sonra elbette ki başından defedecekti.

Hikmet Baba sokaktan kendine döndü.

Kendisi de yandaştı ama devletten, devletin görüşünden yanaydı. Ne yazıktır ki; devletten yana olanların sayısının pek de fazla olduğunu söyleyebilmek kolay değildi. Zira; kendinden yana olmayanlar bile devletin çatısı altında onun ekmeğini yemekte, aşıyla beslenmekte, küstahça bir yüzsüzlükle semirmekte, işin ilginç yanı; bunu da kendileri için doğal bir hak olarak görmekteydiler. Bunlar gündüz külahlı, gece silahlıydılar. Yasaları çiğnemek için yasalara, hakkı silip atmak için hakka sığınmıştılar. Devlete saygı yerine nefret besliyorlar, hizmet etmek değil, köstek vurmak istiyorlar, onu başlarında taşımayıp ayaklarının altına almak için elden geleni geri koymuyorlardı.

Hikmet Baba korumasız olduğunun bilincindeydi. Bir yandan olmadığı için her yanın hedefi halindeydi ve canı bir kurşunun, bir bıçağın, bir demir çubuğun, bir zincirin, bir muştanın, bir-iki yumruğun ucundaydı. Saldırıya uğradığında; o canını vermeden, o kanını dökmeden kimseciklerin yardımına gelemeyeceğini, gelmeye bile yeltenemeyeceğini biliyordu. Her biri bir başka görüşün sempatizanı haline getirilmiş personelinden de hiçbir şey umut etmiyordu. Zira her birinin bu hale can korkusu yüzünden düştüklerine emindi.

Gerektiğinde canını koruyacak bir tek topluiğnesi bile olmadığını düşündü, acı acı gülümsedi, olacakları geleceklere bıraktı, kaderi kırk beşledi, masaya yığılmış kağıtları, dosyaları, klasörleri yeniden ince eleyip sık dokumaya koyuldu.

Yazışmalar ne kadar yanlıştı. Kullanılan sözcükler ne kadar rast geleydi. Anlatımlar ne kadar eksik, ne kadar karışık, ne kadar anlaşılmazdı. Yazı estetiği ne kadar ayaklar altına alınmıştı. Rakamlar ne kadar harfe, harfler ne kadar rakama benziyordu. Yazışma yöntemleri ne kadar kişiliksizdi. Heceler ne kadar çok bölünüyordu.

Elyazısıyla yazılmış bir nüfus cüzdanını incelerken elinde olmaksızın eskiye indi. Eskiden nüfus dairelerinde, evlendirme dairelerinde, bankalarda, pasaport işlerinde sadece yazısı-rakamı güzel olanlar çalıştırılırdı. Zira nüfus cüzdanı tüm bir yaşam boyunca, evlilik cüzdanı tüm bir evlilik süresince taşınacak, banka cüzdanları kesin ve anlaşılır olacak, pasaportlar yabancıların gözleri önüne serilecekti. Elindeki nüfus cüzdanını dolduran ilgili, adamın doğum yerini “Erz” olarak yazmış, “z” yi bir çizgi halinde uzatmakla yetinip gitmişti. Ülkede “Erz” diye bir il var mıydı? Yoktu. İlçe miydi, belde miydi, köy müydü? Bilinemiyor, anlaşılamıyordu. Bu “Erz” neydi? “Erzurum” daki “Erz” miydi, yoksa “Erzincan” ın “Erz” i miydi?

Hikmet Baba ‘ya göre; kimsecikler öğrenme ve öğretme peşinde değildi ama herkesler diploma peşindeydi. Stajyerliği sırasında bankadaki bir ağabeyinin kendisine “Dokuzu öyle yapma, şöyle yap.”, PTT ‘deki bir şefinin “Virgülü oraya değil, şuraya koy.”, müfettişliğinde üstadının “Şuraya ve değil, virgül koyalım.” dediklerini anımsadı.

Öğrenim çökmüştü. Herkes herkese öğretme peşinde olduğu halde, kimse kimselerden bir şeycikler öğrenmek istemiyordu. Bilgi yozlaşmış, sonunda onsuz da olunabileceği kanısına varılarak kaldırılıp çöpe atılmıştı. İnsanlar vurguya gerek görmeden konuşuyorlar, noktalamaya dirsek çevirerek yazıyorlardı. “Hâlâ” “Hala” ya, “Alem” “Âlem” e, “Adem” “Âdem” e, “Buhran” “Burhan” a, “Sukut” “Sükût” a, “Mefruşat” “Meşrubat” a, “Mahiyet” “Maiyet”e ve “İdrak” “İdrar” a karımıştı. Yazışma dili öykü diliyle, sokak ağzıyla ve konuşma diliyle yerler değiştirmişti. Resmi yazışmalarda çok büyük bir kolaylıkla “Şu kadar gün içinde şu makama geleceksiniz, bu belgeyi şöyle dodur ‘acaksınız, aynı gün baş vur ‘acaksınız, şu kadar adet tanı getir ‘eceksiniz.” Denilebiliyordu. Üstelik de “Baş vurmak” la “Başvurmak”, “Aded” ile “Adet” arasındaki anlam değişikliğinin yani antonimin ve “Tanık” türünden insanların adetleştirilemeyeceğinin farkında bile olunmuyordu. Canlarının tavuk canı kadar bile değerinin kalmadığından olmalı ki; artık insanlara yazışmalarda “Sayın-mayın” demeye gerek görülmüyordu. En basit uyarılar bile “Yap. Et. Yoksa asarım, keserim.” leşmişti. Görünürlerde; “Gelir misiniz?” kalmamıştı, yerine “Gel” ler oturmuştu. “Yapar mısınız?” lar gitmiş, yerini “Yap.” lar almıştı. Öğütler, öğretmeler, düzeltmeler beklenen yararı sağlayamıyordu. Yeniletilmek istenen her yazı, öncekinden bir daha beter geri getiriliyordu. Görevli görevini müdürüne yakmıştı. Müdür odacılığının odacılığını yapıyor, odacı müdürüne gidip gidemeyeceğini sormuyor, gidiyor olduğunu söylemekle yetiniyordu. Gizli yazılar, bilmesi gerekenler bilemeden, bilmemesi gerekenlerce öğreniliyordu.

Hikmet Baba yeniden sigara yaktı ve tüm iş yaşamında belki de ilk kez kalemini masasının üstüne bırakıp kâğıt tomarlarını ileri itti.

Müdürlük görevini bir ek görev olarak yüklenmişti. Eski müdür atandığı yere gitmemekte direnmekteydi. İki yıldan bu yana aralıksız sağlık raporları alıyor, çarşılardan birinde karısı adına açtığı bir mağazada beyaz eşya ticareti yapıyordu. Davulu Hikmet Baba ‘nın boynunda, tokmak da, yasalar öyle gerektirdiği için, onun raporlarını pekilenmek zorunda kalanların ellerindeydi. Müdür yardımcısının durumu da onun bir benzeriydi. Onu da atadıkları yere gönderememişlerdi. Bu nedenle boyundaki davul ikilenmiş, kendi davuluyla birlikte üçlenmişti. Eskiden, görevini şöyle veya böyle yapan ve aylığını alan yardımcı, iki yıla yakın bir zamandır yine aylıklarını alıyor, ancak karşılığında hizmet yerine sağlık raporu verip duruyordu. Tek aylık karşılığında üç ayrı davul çalma zorunluluğu düşe düşe Hikmet Baba ‘ya düşmüştü. Evinin yüzünü göremiyordu. Bazen masasının başından sabahın ilk ışıklarıyla şöyle bir kalkıyor, lavaboda elini-yüzünü yıkıyor, yeniden masasının başına oturup işe “Nerede kalmıştık?” lardan başlıyordu. Buyruğundakiler, bu davranışı onun işe erken gelmesine veriyor, zaten üstünde de durmuyorlardı. Zira Hikmet Baba, tembellere göre işgüzardı, komünistlere göre faşistti, faşistlere göre komünistti, yobazlara göre dinsizdi, ateistlere göre yobazdı, liberallere göre kafatasçıydı, kafatasçılara göre liberaldi, tutuculara göre devrimciydi ve devrimcilere göre karşıdevrimciydi. Kısacası; her şeye göre bir şeydi ama aslında sadece bir devlet, bir ulus yandaşıydı.

Odanın personele açılan kapısının vurulması ve açılması Hikmet Baba ‘yı düşüncelerinden kopardı.

Şef Güllabi kapı dibindeydi ama hiç de her zamanki Güllabi değildi. Pardösüsü sırtındaydı, suratı sapsarıydı ve kara saçları rüzgârda dağılmıştı. Onu çalışkanlığıyla, ahlakıyla, örnek davranışlarıyla tanımış ve sevmiş olan Hikmet Baba, genç irisi delikanlının görünüşüne pek bir anlam verememişti.

- Gel bakalım, Güllabi… Diye seslendi. Pek iyiye benzemiyorsun. Yüzün-gözün sapsarı ve saçların darmadağın. Ne oldu, ne var?

Şef kapı dibindeki yerinden mırıldandı:

- Gerçekten de iyi değilim müdür bey.

- Geç otur şöyle. Bir soluk al bakalım. Ne içersin, ne getirteyim sana?

Delikanlı geçip bir koltuğun önüne istemeye istemeye ilişti:

- Hiçbir şey içmem müdür bey. Dedi. Yıkıldım ben, yıkıldım. Bana kötü sicil vermişsiniz.

Hikmet Baba, duyduğu sözler karşısında afallamıştı:

- Ne diyorsun sen be? Diye çıkıştı. Bunu nasıl söyleyebilirsin? İyi ki; üzüntünü gizlemedin ve yüzüme karşı söyledin. Gel buraya, gel yanıma şöyle.

Baba, masasının kilitli gözünü açıp dışarı çekti, içinden kilidi şifreli büyük bir metal kutu çıkararak açtı, kutudaki bir deste kağıdı masanın üstüne koydu:

- Siciller yani tezkiyeler bunlar. Dedi. Personelin fotoğraflarını bunlara sen kendi elinle yapıştırmadın mı? Kimlik bölümlerini o güzel yazınla sen doldurmadın mı?

- Evet evet. Ben yapıştırdım, ben doldurdum.

- Al da bir bak öyleyse şunlara. Sadece seninkine değil, yanı sıra tüm arkadaşlarınınkilere.

Şef Güllabi şaşkınlıklar içindeydi. Sicilleri bir bir açıp bakıyor, baktıkça şaşkınlığı artıyordu. Kaçamak bakışlarını, bulunduğu yerden Hikmet Baba ‘ya çevirmişti:

- Boş bunlar.

- Evet, boş onlar. Çünkü daha doldurmadım. En erken bu ayın sonunda doldurup göndereceğim. Geç yerine ve rahatla. Bir sicilin olumlu mu yoksa olumsuz mu verildiği söylenmez ama verilip verilmemiş olduğu söylenebilir. Burada iyi sicil verebileceğim kimselerin başında sen gelirsin. Nasıl bilmezsin ki bunu?

Şef Güllabi şaşkındı. Özür dilemeyi bile düşünemiyor, kendisine sicil verilmediğini kimden öğrendiğini söylememekte direniyor, Hikmet Baba da, bulmacayı çözmeye çalışmıyordu.

- Birçok şeyin yolunda gitmediği bu dönemde, yolunda giden ve tıkır tıkır işleyen tek şey; iftira mekanizmasıdır. Biliyorsun; “her şeyin bir bedeli vardır.” derler. Senin iftiraya ödediğin bedel, çektiğin üzüntüler oldu. O üzüntüye katlanmasaydın; şimdiki şu sevincini de tadamazdın. Haydi, şimdi çıkar pardösünü ve git görevinin başına.

- Baş üstüne müdür beyim… Göz-baş üstüne…

Şef Güllabi iç kapıdan çıkarken yurttaş dış kapıdan girdi. Birkaç adım ilerleyip herhangi bir şey söylemesine, sormasına fırsat bırakmadan elindeki kâğıdı Hikmet Baba ‘nın önüne bıraktı.

— hoş geldiniz. Nedir bu?

- Dilekçemdir, beyim. İlişiksiz Belgesi istiyorum.

- Buyurun, oturun.

Hikmet Baba ayağının altındaki zile bastı ve içeri giren odacıya konuğu gösterdi:

Konuğumuzla ilgilenir misin, Mustafa.

Dedi. Odacı bir sehpa üstünden aldığı iki ayrı tabaktan konuğa şeker ve sigara sundu, bir şişeden açılan avuçlarına kolonya döktü, bir çakmakla sigarasını yaktı ve bir-iki adım geriye çekilerek:

- Ne alırsınız? Diye sordu. Çay, kahve, çiçek?

- Bir çay alayım.

- Baş üstüne.

Odacı kısa bir süre sonra geri döndü ve elindeki iki çaydan birini konuğun yanındaki sehpaya, obirini Hikmet Baba ‘nın masasına bırakıp çıktı.

- Neden İlişiksiz Belgesi istiyorsunuz?

- Efendim, ben bir yükleniciyim. Resmi kuruluşlardan birinden açık artırmayla bir iş almıştım. İşi tamamlayıp teslimini yaptım. Paramı almak için başvuruda bulundum. Beni birtakım kuruluşlara gönderip takıntım olmadığı hususunda oralardan belgeler getirmemi istediler. Tümünü sonuçlandırdım. Kala kala bir bu kuruluş kaldı. Buradan da İlişiksiz Belgesi alırsam alacaklarım kesintisiz ödenecektir.

- İşe başlarken bize bildirmiş miydiniz?

- Hayır efendim. Bildirmemiştim. Zira bildirilmesi gerektiğini bilmiyordum.

- Ve şimdi işi, bitirdiniz.

- Bitirdim.

- Bu durumda bizden neden İlişiksiz Belgesi isteyesiniz ki?

- Müdürüm, ben belge-melge istemiyorum. Belgeyi, işi bana yaptıran kuruluş istiyor. İleride ortaya çıkması olası alacak iddialarından kurtulmak içinmiş. Paramı, ancak söz konusu belgeyi aldıktan sonra verebileceklermiş.

- O anlamda sormadım. Prosedürü zaten biliyorum. Ben şunu söylemek istiyorum: İşi açık artırmayla aldıktan ve işe başladıktan sonraki bir aylık yasal süre içerisinde bize başvurmadığınıza göre; sizin çalışmalarınızdan bizim haberimiz yok demektir. Bu; bizim sizinle hiçbir ilişkimiz bulunmadığını gösterir. İlişkiniz olmayan bir kuruluştan neden İlişiksiz Belgesi istiyorsunuz ki? Ben önce bunu anlamak istiyorum.

- Ben de, “Bu zatın bizim kuruluşumuzla herhangi bir takıntısı yoktur.” biçimindeki bir belge götüremezsem; işini yaptığım kuruluşun alacağımı ödemeyeceğini söylüyorum.

- Ne yazık ki; ben de size böyle bir belge veremeyeceğim.

- Neden?

- Nedeni ortada: Yaptığı iş yönünden, kuruluşumuzun uyguladığı yasanın kapsamına giren her iş sahibinin, yapmaya başladığı her işi, en geç bir ay içerisinde yazılı olarak kuruluşumuza bildirilmesi yasal bir zorunluluktur. Böyle olduğu halde, siz, bu yükümlülüğe uymamak suretiyle yasayı çiğnemiş durumdasınız. Yasa da, hükümlerine aykırı davrananlara, bu aykırılıkları yüzünden belirli bazı yaptırımlar uygulanmaktadır.

- Bunu biliyorum ve ben yasanın bu yaptırımını pekilenmeye hazırım.

- Bu tutumunuzu övgüyle karşılıyorum ama yeterli bulamıyorum. Zira uygulamadaki amaç; ödenmesi gereken fakat her nasılsa ödenmemiş olan alacakları ödetmektir. Bu husus, üçüncü kişilerin haklarıyla, bildirim yapmamak suretiyle yasaya aykırı davranmak ise; cezayla ilgilidir. Bu ikisi ayrı şeylerdir. Cezayı pekilenerek ödenmemiş hakları ödemekten kurtulamazsınız.

Konuk, elindeki boşalmış bardağı sehpanın üstüne bıraktı :

- Yani şimdi belgeyi alamaz mıyım?

- Alamazsınız ama nasıl alabileceğinizi de belirtmek isterim. İşin başlama ve bitme dönemine ilişkin tüm belge ve kayıtlarınızı kuruluşumuzun incelemesine vereceksiniz. Verdiğiniz bu belgeler, bu incelemeleri yapmaya yetkili görevlilerimizce gözden geçirilip sonuçları raporlara bağlanacaktır. Eğer ödenmesi gereken ödenmemiş bir hak ve eğer yapılması gerekirken yapılmamış olan bir işlem varsa; haklar ödettirilecek, işlemler düzelttirilecektir. Yasanın buyurduğu cezaların varlığı halinde, bunlar uygulanacaktır. Bunların yerine getirilmesinden sonra, istediğiniz İlişiksiz Belgesi hemen imzalanıp mühürlenip size teslim edilecektir. Bunlar gerçekleştirilmediği takdirde; ileride hak iddia ederek ortaya çıkabilecek olan üçüncü kişiler, işi size yaptıran kuruluşu sorumlu duruma sokabilirler. Esasen; o da, böyle bir sorumluluğu pekilenmek istemediği içindir ki; sizden İlişiksiz Belgesi istemektedir.

Yurttaşın, bu uzun ve sıkıcı işlemlerle uğraşmak istemediği, İlişiksiz Belgesi ‘ni hemencecik alma peşinde olduğu davranışlarından ve takındığı tutumdan kolaylıkla anlaşılmaktaydı. İstediği anında yerine getirilmediği için de kızmışa benzemekteydi. O nedenle de fazla geciktirmeden tepkisini ortaya koymaya başladı:

Yahu müdür. Dedi. Kimler değiştirdi bu işleri böyle? Kimler bu eski köye yeni kurallar getirmeye koyuldu? Senden önceki müdürün zamanında, biz bu odaya bile gelip girmezdik. İlişiksiz Belgesi ‘ni dışarıdaki personelden biri yazar, müdüre imzalatıp mühürletip ve getirip elimize verirdi. Biz de kapıp gider, alacaklarımızı alırdık. Yeni yükleniciler değiliz ki. Yıllardır yapıp duruyoruz bu işleri.

Hikmet Baba, adamın tepkisini sevgi ve saygı dolu bir tutumla karşıladı:

- Meslektaşımı kötülememi beklememelisiniz benden. Dedi. Onun böyle bir davranışa neden girdiğini ben bilemem. Ama şunu biliyorum ve söylemek istiyorum ki; işlemler yöneticilerin kendi görüşleri ve düşünceleri doğrultusunda değil, yasaların buyurdukları doğrultularda yürütülürler. Bir yöneticiden beklenen; yaptığı işlemleri yasal gerekçelere dayamaktır. Bunu yapmadıkları veya yapamadıkları takdirde; yetkilerini ve görevlerini kötüye kullanmış sayılıp hesaba-kitaba çekilirler.

Adam yerinden kalktı, masaya doğru yaklaştı, sağ elini ceketinin sol iç cebine sokarak hafifçe eğildi:

- Şimdi bunun bir kolayı yok mu müdür bey?

Diye sordu. Hikmet Baba gülümsedi:

- Olmaz olur mu efendim. Söz konusu belgeleri ve kayıtları ne kadar çabuk getirip verirseniz; inceleme o kadar çabuk yapılır ve sakınca çıkmazsa; İlişiksiz Belgesi de çarçabuk verilir.

Konuk bu kere, ceketinin iç cebindeki elini çıkarıp pantolonunun arka cebine atmış ve Hikmet Baba ‘nın burnuna kadar yaklaşarak homurdanmaya başlamıştı:

- Yahu müdür, sen bu işi neden yokuşa sürüyorsun? Çıkarsana dilinin altındaki şu baklayı.

Hikmet Baba ‘nın gözleri yine adamın gözlerindeydi:

- Benim dilimin altında bakla-makla yok. Söylediklerimi açık açık söylediğimi sanıyorum. Ama isterseniz; amacımı daha bir açık anlatayım. Ortada bir işi yokuşa sürmek falan mevcut değil. Fakat varsayalım ki; mevcuttur. Size göre; bir görevli işi neden yokuşa sürer? Soruyu ben sordum, yanıtını da ben veriyorum: İşi yokuşa iki amaç için sürer. Birincisi şudur: O, işin ve işlemlerin elifi elifine yasalara uygun olmasını istemektedir. İkincisi ise şudur: Görevli, zor durumda olan yükümlüden rüşvet bekliyordur.

Hikmet Baba masasından kalktı. İlerleyip personel kapısını ardına kadar açtı ve kapı açılır açılmaz başlarını kendilerine doğru çeviren tüm personelin önünde adama seslendi:

- Şimdi, tüm bu personelin önünde, onların duyabileceği bir biçimde söyleyiniz: Ben sizden rüşvet mi istiyorum?

Yanıt verilebilecek kadarlık bir süre sonra Hikmet Baba kapıyı kapatıp masasına geçti ve bir el işaretiyle konuğu da koltuğuna buyur etti:

Görüyorsunuz ya; sizden rüşvet-falan beklemiyorum. Sizi, bugünkü ortamda değme kuruluşta göremeyeceğiniz bir güler yüzlülükle ve saygıyla karşıladım. Ayakta bekletmedim. Girerken bir selam bile vermediğiniz halde, hem size “hoş geldiniz” dedim. Sorularınızı yanıtsız, sizi ilgisiz bırakmadım. Kısa bir olmazlanmayla geri çevirmedim. Yer gösterdim. Şeker, kolonya, sigara ve çay sundum. Oturmanız için yer gösterdim. İşlem konusunda, elimden geldiğince bilgi vermeye çalıştım. Zaten bundan fazlası da hem gerekmez, hem de benim gücümü aşar. Zira devletin bu kapısına ayak basan her yurttaşa ayrıcalıksız böyle davranıyorum ve sunabildiklerimin paralarını kendi cebimden ödüyorum. Peki, şimdi söyler misiniz? Bu kuruluşa işi düşen yurttaşa bundan öte ne yapabilirim, bundan öte nasıl davranabilirim? Yanlış mı yapıyorum yoksa?

Adam şaşkınlık içindeydi. Yerinden şaşkın kalktı, masanın üstünde işlemsiz bekleyen kâğıdını şaşkın aldı, odadan tek bir sözcük bile söyleyemeyecek kadar şaşkın ayrıldı.

Hikmet Baba üzgündü. İnsanların neden bu hallere düştüklerini düşünüyordu. Bu büyük ulusa özgü saygı, sevgi, gelenekler ve değer yargıları nasıl böyle birdenbire çöküp gitmişti? Görevlilerin tümü neden yurttaşlarına karşı güler yüzlü, sevgili, saygılı ve yol gösterici olamıyorlardı? Neden kendilerini yurttaşın ağababası gibi görmeye kalkışıyorlardı? Yurttaşlar neden bir olağan güler yüzün ardında rüşvetin kokusunu, rüşvetin suratını aramaya kalkışıyorlardı? Kendilerine yapılan herhangi bir ikram, onları neden tedirgin ediyor, neden korkutuyor, neden yanlış olasılıklara itiyordu. Hak ettiklerini neden arka yollardan elde etmeye çalışıyorlardı?

Hikmet Baba, zile basarak odacıyı çağırdı ve kendisinden bir görevliyi odasına göndermesini istedi. Görevli gelip kapı dibine dikilince gülümseyerek yüzüne baktı:

- Abdulkaadir, gel delikanlım. Sen, sana çıkarttırdığım her yazı kopyasının altına neden şu sözcükleri düşüyorsun?

- Hangi sözcükleri düşüyormuşum müdür bey?

- Gel bak. Gel gel gel. Birlikte okuyalım : “Bu yazıdan beş kopya çıkaran Abdulkadir Yıldız ‘dır. (Allah ondan razı olsun.)”

- Ya benim adım Abdulkadir Yıldız değil midir müdür bey?

- Yanlış yazdığın bir yana, adına-soyadına bir şey dediğim yok delikanlım. Ben şu parantez içindekilerden söz ediyorum. (Allah ondan razı olsun.) demişsin ya.

- Allah Allah. E dinimizde de öyle değil midir müdür bey?

- Öyledir belki.

- Yani Allah benden razı olmasın mı?

- Olsun delikanlım, olsun. Tanrı ‘nın senden razı olması elbette iyi bir şeydir ve senin de, benim de dileğimizdir. Ama yaptığın iş nedir ki; Tanrı kalkıp de senden razı olsun? Alt yanı, eline verilen yarım sayfalık bir yazıdan topu topu beş kopya çıkarmışsın, hem de kopya kâğıdı yani karbon kullanarak. Hepsi bu. Ayrıca, sen bunu Tanrı rızası için de yapmıyorsun, yaptıklarının karşılığında aylık alıyorsun. Karşılığında çıkar sağladığın bir iş için Tanrı ‘dan bir de sana karşı hoşnutluk beklemen az-biraz fazla değil mi? Kaldı ki; kopyalanmış yazılardan her birinin altına bu biçimde açıklamalar düşmek yöntemlere de aykırı.

- Ama müdür bey, şimdi dinimiz…

- Tartışma benimle delikanlım. Bu kuruluşun yöneticisi benim. Bu makamın gerektirdiklerine sahip olsaydın; buraya beni değil, elbette ki; seni oturturlardı. Onun için ben ne diyorsam sen onu yapmaya bak. Karşında sanki dini senden az bilen biri varmış gibi de dini öne sürme.

Hikmet Baba, gülümsemesini yüzünden eksik etmemeye çalışarak astının yüzüne baktı:

- Adını yanlış yazıyorsun : “Abdulkadir” diye değil, “Abdulkaadir” diye yazmalısın. Sözcük Arapça ‘dır ve Türkçe telaffuzu ancak öyle uygun düşer. Kopyaların altındaki açıklamalarına eskiler “Radyallahu anh” derlerdi, sen “Allah ondan razı olsun” demişsin. Bu, o Arapça sözcüklerin Türkçe ‘si ve bizim açımızdan anlaşılması daha kolay. Ancak ve en azından; bu bizim bir başkası için başvurabileceğimiz bir dilektir. Onu kendimiz için kullanamayız. Zira insanın, kendisinden, kendisi sanki bir başkasıymış gibi söz etmeye kalkışması yanlıştır. Edebilse bile; bu duaların, bu dileklerin yeri birtakım resmi yazıların altları değildir. Bilmem anlatabildim mi?

Görevli şaşkındı ve söylenenleri anlayamamanın şaşkınlığıyla bakıp durmaktaydı.

- Bundan sonra bu tür kopyaların altlarına “Tıpkısıdır” sözcüğünü yazacak, yanına günün tarihini atacak ve adınla soyadının baş harflerini koyduktan sonra imzalayacaksın.

- Ama müdür bey, benim soyadım “Yıldız”. Yıldız bir tek “Y” harfiyle gösterilebilir mi?

- Gösterilir.

Görevli şaşılacak bir şaşkınlıkla çıkarken Hikmet Baba gülümseyerek söylenmekten kendini alamadı:

- Şuna bak, biz buna ne verebilmişiz ki; ne verebilsin bu bize?

Masadaki işlerinin tamamlanışından sonra yerinden kalkan Hikmet Baba, personel kapısını açıp kapıya dikildi:

- Kerim, senin yazıların gelmedi bana?

Salondaki gencecik biri, önündeki yazı makinesine elini vurarak oturduğu yerden seslendi:

- Nasıl gelebilsin ki yazılarım? Bu yazı makinesi bozuk. Onarıma gönderilmesi gerek.

Hikmet Baba doğruca genç görevlinin yanına gitti ve masasındaki yazı makinesinin sağına-soluna baktı:

- Neresi bozuk bu makinenin?

- Şeridi sarmıyor.

Makinenin kapağı kaldırılıp bir yana koyuldu, şeritle makaralar gözden geçirildi ve başkaca bir incelemeye gerek görülmeden durum anlaşıldı. Hikmet Baba:

- Elbette ki; bu makara bu şeridi sarmaz çocuğum. Dedi. Zira makaralardan biri bu makinenin kendi orijinal makarası ama obiri değil. Makinenin şerit saramaması da senin yüzünden. Bu makine bu kuruluşa gönderildiği gün onu sana ambalajından çıkarıp teslim etmiştim. Ama bak ki; sen ne yapmışsın? Şerit değiştirildiğinde; makinenin orijinal makarasını çıkarıp çöpe atmışsın ve asıl çöpe atılması gereken şerit taşıyıcı makarayı da kalkıp bu makineye takmışsın. Taşıyıcı makara bu makinenin orijinal makarası olmadığından ister istemez dönmemeye, dönmeyince de şeridi sarmamaya başlamış. Ne kadar yazık; bir yazı makinesinin orijinal makarasıyla, şeritle birlikte satılan bir taşıyıcı makara arasındaki farkı bile bilmiyorsun. Ne kadar yazık; bir yazı makinesi şeridini bir taşıyıcı makaradan bir orijinal makaraya aktarmak gerektiğinin bilincinde bile değilsin. Ne kadar yazık; bir tek makara yüzünden pahalı bir yazı makinesini işe yaramaz hale getiriyorsun. Ne kadar yazık; kamu malına gereken özeni göstermiyorsun ve kamunun malını kendi mallarından çok daha hor, çok daha bilinçsiz, çok daha düşmanca kullanıyorsun. Haydi, şimdi, herne biçimde olursa olsun; bu makarayı çalıştır, şeridi sarar ve iş görür hale getir, yazılarını yazıp kavuştur ve beni sana bulaştırma.

Hikmet Baba masalar arasında dolaşırken gözü bir görevlinin yanındaki çöp sepetine ilişti:

- Bu ne bu? Diye söylendi. Birkaç saatlik bir çalışma sırasında nasıl olmuş da bu çöp sepeti böyle ağzına kadar dolmuş? Mustafa, bana bir örtü bul getir, salonun ortasına ser ve bu arkadaşımızın çöp sepetini o örtünün üstüne şöyle bir boşaltıver. Bakalım nelerle dolup gitmiş bu sepet.

Odacı istenen örtüyü bulup getirdi, salonun ortasına serdi ve çöp sepetini örtünün üstüne boca etti.

Sepette ciddi anlamda çöp-möp yoktu. Örtünün üstü sadece boş veya basılı kâğıtlarla ve kopyalarla doluydu. Hikmet Baba, bunları birer birer ele alarak inceledikçe şaşkınlıktan şaşkınlığa düşmekteydi:

- İnanılır şey değil. Diye homurdanıyordu. Hele şu yepyeni, tabaka tabaka parşömenlere bakın Tanrı aşkına. Hele şu yepyeni karbon kâğıtlarına bakın. Hele şu basılı kâğıtlara, basılı bildirgelere, basılı cetvellere bakın. Bunların tümü temiz, tümü kullanılabilir halde. Bazısında sadece bir tek sözcük, bazısında bir tek satırlık yazı, bazısında bir basit karalama var fakat hepsi de ikiye-dörde bölünüp bölünüp çöp sepetine atılmış. Söyler misin bana, niçin bunları böyle sebil edip attın çöpe?

- Şey müdür bey, ben onları yanlış yazmıştım da…

Hikmet baba üzüntülüydü:

- O gerçek tanımını bir türlü yapamadığımız karşı devletçilik, o karşı ulusçuluk bu işte. Bu ziyan edilmiş kâğıtların kimlerin parasıyla ve kaç paraya alındığının bilincinde bile değiliz. Olsak da; bizi asla ırgalamıyor. Nasıl olmuşsak; kendi malımızın, kendi çıkarımızın dostu, kamu malının, kamu çıkarının düşmanı olmuşuz. Hangi ahlaksızlıkla, hangi hainlikle pekilenmişsek; devletin malının deniz, o malı yamyamca yemeyenin domuz olduğunu pekilenmişiz. Nasıl bulabiliyorsak; kendi yerimize cimri, kamu yerine cömert davranma hakkını kendimizde bulabilir olmuşuz. Böyle değilken, biz nedendir ki; böyle olabildik? Kamu malı olan bir karbon kâğıdını posası çıkıncaya kadar kullanan bizler değil miydik yoksa? Bir yazı yanlışımızda, yazının tüm kopyalarının altına kağıt parçaları koyarak her birindeki yanlışı silip silip düzelten bizler değil miydik? Kamunun basılı kâğıtlarını ve benzeri kırtasiyesini gözümüzden esirgeyen bizler değil miydik? Bir kalemi, sigara izmariti haline gelinceye kadar kullanan, tutulamaz ve yazılamaz duruma düşünce; ona kamıştan saplar takarak ömrünü uzatan bizler değil miydik? Neden bu kadar bozulduk, neden bu kadar çözüldük? Şimdi sadece sana değil, burada çalışanların tümüne söylüyorum: İsterseniz sürdürün gitsin bu yanlış davranışları, bu yanlış tutumları ama şunu kesinlikle unutmayın ki; kamu mallarının hala daha benim gibi milyonlarca bekçisi, milyonlarca izleyicisi var.

Personel odasına bir-iki iş sahibinin girmesi üzerine Hikmet Baba sustu, odasına doğru yürüdü ve yürürken yanından geçtiği bir görevlisinin yanına gelmesini istedi.

Yerine geçip oturunca, odaya girerek kapı dibine dikilen görevliyi masasına çağırdı:

- Gel Salih. Dedi. Yaptığın yazışmada yanlışlıklar var. “Çanakkale” sözcüğünü “Çanak” ve “Kale” biçiminde iki ayrı sözcük olarak yazmışsın. Yazının üç yerinde bu böyle geçiyor. Bir yanlış üç kere yinelendimi; ortada yanlışlık değil, bilgisizlik var demektir. “Çanakkale” sözcüğü “Çanak” la “Kale” den oluşmuş bir birleşik sözcüktür. Birleşik sözcükler ayrı ayrı yazılmazlar, tek sözcük halinde yazılırlar. Örneğin : “Sivrisinek” sözcüğü böyledir. Bu bir sinek adıdır. Onu “Sivri sinek” olarak yazmaya kalkışırsak; sivri bir sinekten söz etmiş oluruz. Gerçekte sineğin sivrisi-yassısı olamayacağından yanlıştır. Başka örnekler vereyim : “Boğaziçi” sözcüğü “Boğaz içi” biçiminde yazılırsa; anlamı değişir. “Sakaltutan” bir geçit adıdır. Bunu sakal tutan” yaparsak; birinin sakalını tutan bir başkasından söz etmekte olduğumuz sanılır. Yazışmanın şurasında da; “Sayın Dışgeçer Hasan Yurdaer” seslenişi var. “Dışgeçer” i nereden çıkardın çocuğum? Adam “Dispeçer”, sen onu kalkıp “Dışgeçer” yapmışsın. Böyle bir unvan olamayacağını bile düşünememişsin. D