Yazılar ’ Kategorisi icin arsiv

Facebook

facebook

Gençler arasında yapılan her bir muhabbetin arasında mutlaka söz konusu olan bir şey Facebook. O kadar yaygın ki üye olmayanlar üye olanlar tarafından yadırganılmaya başladı.
En son paylaştığım videoyu gördün mü?
Yeni profil resmime neden yorum yapmadın?
Beni arkadaş olarak eklemiş, seni eklememiş mi?
Annem beni faceden eklemiş yoksaysam mı? Şeklinde daha bir sürü sorular sorular…

Sanki kimsenin başka işi gücü yokmuş gibi yaşamlarını oraya endekslemişler.
Ne kadar güvenli olduğunu bilmiyoruz, bir çılgınlık almış başını gidiyor. Güzel amaçla kurulan gruplar face’den bir araya gelerek takdire layık işler yapmıyor değil tabii ki ama şifresi kırılan face adreslerinde yazılı olan özel bilgiler kullanılabiliyor.
Mesela geçmiş bir zamanda face’den tatildeyim diye her yaptığından insanları haberdar edenlerin evleri soyuluyordu. Biraz komik geliyor tabii nasıl olabilir böyle bir şey diyorsunuz ama bilinçli internet kullanıcıları ne kadar az ise bunu bilinçli kullananlar da o denli az diye düşünüyorum.
Bilinçsiz kullanım yüzünden kredi kartı mağdurları vardı zamanında umarım bu bilinçsizlik yüzünden de kimse mağdur olmaz.

Bir de Facebook’da ekledikleri arasında hiç tanımadıkları tüm resimleri çalınıp uygunsuz yerlerde kullanılan mağdurlar var. Yapılan açıklamalarda çocuk pornosu için kullanılan çoğu resmin kaynağı da yine çocuklarının her hallerini gere gere profiline ekleyenlerin sebep olduğu biliniyor.

İhtimal

ismail yk facebook çılgın | izlesene.com

İkiz Yaşantı

gokkusagi

Aştığın her aşama aynı iken neden ayrı
Seçtiğimiz kaderi biz seçmedik
Kaderimiz bile aynı
Yazımız aynı iken anlamı mı ayrı?
Bir oyunsa söyleme kendine
Işıksızlığımı vurgunu siperler
Açılmış gönül gözüm, sözüm
İçime uhde kalmış bir çift özüm.
Ettiklerin yetişmiş tarlada yemiş
İnsanoğlu pişmiş piştiye vurmuş.
Kaç nolu dolap dönüp dönüp çırpılmış
Beklemeye düşmüş aynı numaradan
Alanı mı farklı,
İl kodu mu?
Özden geçtim göze takıldım
Sırdan seçtim söze takıldım
Kinden geçtim zile takıldım.
Özümüz, sözümüz aynı
Pilimiz, zilimiz aynı
Parazit yapmış tellere takılmış
Sonrası hep aynı…

04 Eylül 2010
Gökkuşağı

Asıl Terk Ediliş

Akincapar

Bir söz bitişi gibidir derler terk ediliş. Unutup gitmek istersin. Unuttukların yapışır yakana. Aslında bu terk ediliş değildir. Asıl terk ediliş gözlerini gözlerinden aldığı andır. O hain gecede bitti dediği anda değildir terk ediliş.

Asıl terk ediliş son bakıştaki gözlerdir. Bir çift göz, bir kalp, bir bedendir artık terk ediliş. Anladın mı terk ediliş, bırakıp gidene ait değilmiş. Duruldun. Duruldukça, yoruldun. Yoruldukça, kahroldun. Kahroldukça mahvoldun. Bir zindana düşüp yok olmaktır terk ediliş. Anladın mı asıl terk ediliş var olurken ölmekmiş.

Akın Çapar

Özürlü Hayatlar

Efsane1

Yaşamak heyecandır ve rolleri belli türlü türlü oyunları vardır. Görme engelli ortopedik engelli, zihinsel engelli, duyma ve konuşma engelli vs. diye…
Ve biz insanlar bunlara engel deriz engelleri aştığımızı zannettiğimizde yaşarız, engelsiz olan dünyayı. Benim de rolümü spastik olarak belirlemiş yaşam denilen olgu. Kimileri ise isimler taktılar Özürlü Şekil A ya da Şekil B diye hâlbuki kimiler hiçbir şeyin farkında değillerdir.
Evet evet farkında değillerdir aynı havayı soluduğumuzun, sevda, aşk acısı çektiğimizin farkında değiller.
Ne kadar engelli olursak olalım yüreğimizin boyutları aynıdır. Normal görünen her insan kadar sever, âşık olur hatta nefret bile edebiliriz. Duygularımız aynıdır tek fark ruhlarımıza biçilen kaftan olan bedenlerimizi kullanım şeklidir.
Neden o değil de ben seçildim diye düşündüğümde bilirim ki bu bir ayrıcalıktır. Seçilen her zaman tercih edilen demektir. Taşınamayan yük yüklenmez demek ki bu kadar güçlüyüm, demek ki diğer insanlardan daha öndeyim ki ben seçildim.
Seçilmeyen sizler ise kendinizi ayrıcalıklı görürsünüz oysa sizlerden çok var, bizlerden az yani ender bulunan bizleriz. Bir de bizi gördüğünüzde garip garip bakmasanız daha iyi anlaşacağız.

Garip olan ne, yaşamak mı yaşamayı bilmeyen sizlerin arasında sorgulamak mı? Yoksa düşünmeyi, sorgulamayı bilmeyen sizlerin arasında okumam mı, yazman mı? Yoksa yok yok sizler nasıl aşık olurlar böyle şekil A ve ya B diyorsunuz değil mi?
Benim de bir kalbim var ve dünyanın en güzellerine aşk duyan, benim de gözüm var bakarım aşk ile sevda ile bakan ve görürüm gönül gözüyle benim için aşk bir küçük imzadır ihtimallerin uzağında yaşarım
ya da Merve tepesindedir kutsallığını suzidil makamında dinlerim.
Ya sizler?
Sizler bilmeden yargılar, sormadan hüküm verirsiniz. Yüreğimi binlerce kez çiğner geçersiniz tek sebep sizin gibi görünmüyor oluşumdur oysa ben özelim bir gün bunu bilmeyenler de bilecektir.

04 Eylül 2010
Paraf & Efsane Etrafoğulları

Mavisihir

Canhıraş kavgaların içine mi doğmuştuk gerçekten? Yaşamaya başladıktan sonraki cezamız mıydı bu kavgalar? Bilmiyorum. Tüm cevaplarım dipsiz kuyuların içinde kalmış gibiydi sanki o gece. Suçluluklarımın ve zaferlerimin kavgası beni de ezip geçmişti. Acıyordum. Kanıyordum için için. Gözyaşlarımın selinde boğuldu tüm çiçeklerim.
Nefes alamamak, yaşama veda etmek… Neden? Neden böyleydi seni yaşamak ya da sensiz ölmek? Haydi susma! Bir kelimelik cevaplarından birini söyle bana şimdi. Her ne ise dilinin ucundaki, kulaklarıma düşür onu. İstersen gözlerime bırak. Aşk de, veda de, hatta cesaretsizliğinle boyadığın usul elvedalarından birini söyle bana.
Boğazımdaki düğüm dimağıma kondu sanki o gece. Sokağı izlemeye başladığımda gün batıyordu egenin ufkunda. Rüyam bittiğinde ise, gecenin zifiri karanlığı bulaşmıştı gözlerimle cama tutunmuş ellerime. Nedense ben hep siyahlara boyanır oldum artık. Beyaz rüyaların içinde bile siyahlığımla geziyor, yollara akıtıyor ve güneşi karartıyordum. Belki de, hepsini sen yapıyordun. Belki de senin bana bıraktığın bir mirası yaşıyordum o geceden beri.
O güne dek, gözümden düşen her damlada sen geri gelmiştin. Biliyordum, görsen yine geri döneceğini. Yok… Olmazdı, olmamalıydı bu kez. Son defa ve adam gibi gitmeliydin. Dünyam bana kalmalıydı. Pencerenin önünde gecen katran karası gecelerde beklemeyi istemiyordum. Kader… Kendimi bırakmamı söylediğim kaderimde sen yoktun. Görmüyordum seni gönül fallarımda. Görmüyordum seni rüyalarımda.
Bitmiştin… Bitmiştik…
Hüzne akan gözyaşlarım kurumuş, susadıkça anlıyorum şimdi. İçime akıyor artık, mutlu oldukça. Mutluluk… Uzak ülkelerden doğmuş bir rüzgâr gibi sıyırıp geçiyor saçlarımı. Olsun… Bunca zamandır çok özledim o esintileri. Yüreğimi serinletsin diye bağrımı açıyorum şimdi. Savuracağı gün gelecek biliyorum.
Zaman zaman oturup o acıtan, yıkan kavgaları düşünüyorum. İnsan olmayı hazmedemediğimiz anları ve ihanetleri okuyorum anılardan. Zaman geçtikçe acıtmıyor/muş ya da yaralar sarılıyormuş. Hain bakışların izleri silinmiyor sadece. Gözlere mıhlanıp kalan anlardan hesap soruyor insan o an geldiğinde. O gözleri çıkarıp, yerine emanet bir hayatı koyası geliyor bu anı mahkûmlarının.
Umduklarının ve bulduklarının savaşını ya da oyunlarını izlemeye başlıyorsun. Hayatın sunduğu savaş ve oyunların aynı ceplerden çıktıklarını görüyorsun. Neyi ne için yaşadığını sorgulaman gerekirken, ansızın içinde beliren bir boş vermişlikle sırtını dönüp gidiyorsun. Ne geçmiş ne de gelecek diziliyor kaldırım taşlarında. Salt kendin, salt yüreğin, salt acıların, sadece SEN yürüyorsun bir başına.
Böyle bir ana düşeli ne kadar oldu bilmiyorum ama işte ben tam oradayım şimdi. En büyük boş vermişliğimi yaşamaya başladım. Başka bir şeylerin hükmü sürüyor içimde ve dışımda. Değişmeyen tek şey gecelerin katran karası rengi ve boz bulanık anılar. Artık üzerime bulaşmıyor senden kalan renkler. Pencereden sokağı ve güneşin egeye gömülmesini izlemeyeli çok oldu.
Sonların, vedaların başladığı zamanları yaşadık. Şimdi sırada boş verdiğimiz her şeyin nefes alışını izlemek var. Diğer penceredeki gün doğumuyla uyanmak için değişti hayatlarımız. Yüzlerimizi çevirelim ki, güneş yıkasın gözlerimize konuşlanmış izleri. Bakışlarımız yenilenmeli bu sessiz vedaların ardından gelen gün doğumlarında…
Mavi sihir

Kolum Kalsın Kolunda

be-1

kolumu omzunda bırakacağım
bahar geçmeden almam
.
kolumu koluna dolayacağım
kaynamadan çekmem

Barış Erdoğan

Epikler – 3

be-4

.
Şiir odununda pişen kahvenin elli yıl hatırı vardır.

.

Yolcu, yolun sonunu özleyendir; gezgin, yolda göreceklerini gözleyendir.

.

Sınırsız ülkede değil, sinirsiz ülkede yaşamak isterdim.

.

Bir bütünün parçası olma, bütünü oluşturan parça ol.

.

Yaşamdan kopan düne, yaşama tutunan güne, kendini aşan üne sarılır.
.

Düşüncelerinin sınırlarında dikenli tel olduğu düşüncesine kapılan insan özgür değildir.
.

İnsan yüzleri okumayı çok severim, her biri başka bir roman.

.

İki ayrı koldan yürüyen tren rayları nasıl oluyor da uzaklarda aynı noktada birleşiyor; oysa aynı noktada başlayan insanlar gittikçe nasıl uzaklaşıyor.

.

Türk insanının hastalığı:”Söz kesilir”, “sözünden dönen” çok olur; “nişan yapılır”, “nişan alınan” çok olur; “düğün”se “kördüğüm”e dönüşür.

.

Aynı dünyada yaşarız, ayrı dünyalarda gezeriz.

.

Benden söz etmeyen romanları hiç okumadım, beni yansıtmayan filmleri hiç izlemedim; o romanlar ne zaman yazılacak, o filmler ne zaman çekilecek dediniz mi? İnşallah dememişsinizdir; böyle bir insan yok en ilkel kabilelerde bile.

.

Yaratıcı kocaya vardı, aratıcı koca oldu adam; güzel kadın aldı biri, üzer kadın oldu gelin.

Barış Erdoğan

Mutluluk ve İnsan Doğası

Hayrettin TAYLAN

Felsefi Tinler–13
—Mutluluk kavram olarak Tin’e ait bir özselliğin içindedir. Töresel, ya da doğal bir eylem
Değildir. Duyusal çarpılmanın kendi toplamanı vermesidir. Duygu ile duygunun bir olmasıdır mutluluk.
—İçimizde sürekli üreyen duygunun kendini bulup kendiselliğine dönmesidir mutluluk. Özselliği zirveye çıkarma ülküsüdür. Sevgi, övgü, başarı, eğlence, gibi duyguların dilinde büyür çoğu zaman.
Kendini yitirme, kendinden vazgeçme olgusundan kaçıp kendini bulma franksında yaşamaktır. Bir nevi içsel huzursuzluğa karşı kendini bulma yetisidir.
—Benin başka içsellerde kendini bulmasıdır, kendini duyulara yansıtmasıdır. Mutlak bir kavram olmadığından Mutlakıyet mutluluk getirmez. Para hiçbir zaman mutluluk getirmez. Mülkiyet huzurun ana kaynağı olmamıştır. Mutluluk kendi sürecinde özsel bir dirilişe kendini bulur.
Freud göre: “Paranın insanı mutlu etmesinin temel dayanağı çocukluk dilekleri arasında olmasıdır”.Çocukluk dileklerimizin bir kısmı büyüdüğümüz zamanlarda gerçekleşmesi mutluluk erkinin içsel dünyasını genişletmiştir.
—İnsan us sahibidir, duyunçlardan önce bizi biz eden temel merkezler ustur. Duyunçlar yalnız bizim iç huzurumuzun tinleridir. İnsan demek usun yaptırımlarıyla yaşamı şekillendirmek demek. İnsanı diğer varlıklardan ayırt eden temel erk us ve duyunçlardır.
—Vazgeçilmez, içgüdünün hedefi doyumdur. Bize ait İçgüdünün içsel kaynaklarında doyumlar ve açlıklar vardır. Bizim içimizdeki çocuktur hayat aslında. Her insanın içinde duyunçlarla beslenen iç çocuğumuz var. İçimizdeki çocuk doyuma erişmedikçe mutlu olmamız zordur.
— İçimizdeki duyguların doyumu sağlanarak mutlu olabilir. Güç ve mülkiyet hiçbir zaman özgür sevgi bulamamıştır. Bu bağlamda içsel duyunçların açlığını yaşayan insan doğasına aykırı davranışlar sergileyerek hep mutsuz kalmıştır.
— Mülkiyet ve güç üzerinde yoğunlaşan istenç dışsallıkta yoksul eylemler gösterir. Varsıl eylemlerin boyunduruğuna giren bireye ahlaksal ve törel belirlenimlerden uzaklaşır, toplumun etmenleri arasında sıyrılarak kendince huzur ararken dışlanmış bulur ve mutsuz olur.
Bütün bu güç savaşların merkezinde çıkar ilişkileri olduğundan, duygusuzluk ve yabancılaşma kendi dünyasını geliştirir.
Mutlu olmanın en temel ilkesi duygu özgürlüğü ve içselliğinin bilincine ulaşmış, içindeki çocuğu doyuma ulaştırmış bireydir.
—Tüm istenci Mülkiyete, güce, akıla bağımlı kılan İzmlerin merkezinde duyunç ve içsel huzur yoktur. Bu duygusuzlaşma çabaları insanı ne kadar mutlu eder ki. En iyi güce, en iyi mülke sahip olmak tek başına yaşamaya yeter mi? Her gün havyar yemek insanı mutlu eder mi ki? En güzel mekânlarda yaşamak, en güzel varsıl imkânlarla hayatı yaşamak mutluluk getirir mi?
İnsan ereğin merkezindedir. Ereğin içeriği duyusal-duygusal olan tarafından belirlendiği ölçüde huzura kavuşur.
— Din, Törellik, aile, gönençlerimizi, huzurlarımızı besleyen kaynaklardır. Her zaman içimizdeki duyunçları tatmin edecek merkezi beli olan kaynaklara yönelmekte fayda olmuştur. İnanç, her zaman içimizdeki en büyük tin olmuştur. Çoğu duygumuzun doyumuna güneş olarak kalmıştır.
—Mutluluk hep iyilerin ışığıyla beslendi. Saltık bir değer olarak iyileri görmek, iyi olana doğru gitmek. Mutlak doğruları bulmak, mutlak olana doğru kendi iç dünyamızı uyarlamaktır.
—Yaşamı sorgulayarak, sorarak, yaşayarak, yaşatarak mutlak olana doğru mutlu olma hedefleri çizmek gerekir.
— İnsan akıl ile duyunçların karışımından oluşan bir varlıktır. İnsanın özü mutluluğu bulmaktır. Bütün istençlerimizin temelinde mutlu yaşamaktır. Mutluluk yalnız içsel doyumlarla sağlanmaz.
—Mülkiyet, güç, başarı gibi aklın egemenliğini yakalamak diğer yandan da içsel doyumları doyurmaktır. İçimizdeki duyunçları, istençleri doyuma getirmektir. İçimizde binlerce duygu vardır. Bu duyguları duygularla kaynaştırarak huzuru yakalamaktır mutluluk.

Hayrettin TAYLAN

Dost

SANY1793

Yürektir konuşan her zaman, dilin söylediğine bakmayın,
Sevgidir her zaman ayakta tutan, ayaklarınıza bakmayın,
Ruhunuzdur işiten güzel sözleri, kulaktır sanmayın,
Özlemdir taşıyan sizi, araçtır sanmayın,
Aşktır sizi hayata bağlayan, para pulda aramayın.
DOST’dur sizi bittiğiniz anda sarıp sarmalayan, SEVGİLİ sanmayın…

Günümüzde insanların birbirine selam vermeye korktuğu bir zamanda sadık bir dostu bulmanın çok zor olduğunu anlamamak elde değil. Tüm sevgilerin, saygıların sadece menfaat karşılığı gösterildiği, insanların manevi duygularından uzaklaşarak maddiyatçı olduğunu görmemek için kör olmak lazım.

SANY1810

Uzun zaman önce kendi meslektaşım olan bir abimim verdiği bir nasihat hala kulaklarımda çınlar, bana aynen şunu söylemişti  “Bu zamana kadar insanlara yatırım yaptım hep kaybettim, bundan sonra hayvanlara yatırım yapacağım” dediğinde ben kendisine çok karamsar olduğunu beyan etmiştim ama aradan geçen zaman onun ne kadar haklı olduğunu ortaya çıkardı. Kendisi emekli olunca Osmaniye ilinde bir çiftlik kurarak içinde bir sürü hayvan ile insanlardan uzak bir yaşam şekli seçti, her zaman mutlu olduğunu huzuru hayvanlarda bulduğunu hayvanların kendisine asla ihanet etmediklerini söylemeden edemiyor.

SANY1794

Ben de bu yoldan hareketle yukarıda resimleri bulunan daha 7 aylık babası Kangal cinsi, annesi Sibirya Kurdu olan  köpeği büyütmeye başladım ve ismini de Dost koydum. Dost bana o kadar sadık ki benim onu beslememe, onu sulamama, onu sevmeme ayrı bir minnet duygusu gösteriyor. Sonuç olarak hayatta sadık bir dostum olduğunu düşünmek bana huzur veriyor, en güzel dostluklar sizlerin olsun.

Korsan

İnançları Deneyimleyerek Almak

PozitifAdam

Ödünç alınmış inançlar, seni cennete taşımaz. İnançlar, birilerinden rahatlıkla ödünç alınabilir. Hazır kalıplardır, alırsın ve kendine uydurursun. Binlerce yıldır biz bunu yapıyoruz. Elbette ki farkına varmadan, belki de işimize geldiğinden. Ama şu bir gerçek ki, ödünç aldığımız inançlarımız, asla Özümüze dokunamazlar, özümüze nüfuz edemezler.
Yüzeyde kalırlar. Hal böyle olunca, bizler, kritik karar anlarında, KARARSIZ kalıveririz. Ortada kalmışızdır. Edindiğimiz inançlar, deneyim süzgecinden geçmediği için, İMAN a dönüşmemiştir. İMAN eksik olduğu için, muallâkta kalmaya binyıllardır devam ediyoruz. Demek ki, hazır kalıplara kendimizi uydurmayı bırakmalıyız.
Bizim evrensel bir bilincimiz var. Bir inancı kabul etmeden önce, bu inancı ÖZ le tanıştırmalıyız. Evrensel bilincimiz, bu inanç hakkında ne diyor? O sinyal verir, evet ve ya hayır der. Yeterince iyi bir dinleyici olabilirsen… Hayır derse, kestirip atmak lazım. Evrensel bilincimiz, bilgedir, hiçbir zaman yanlışı söylemez. Her insan, kendi inanç dünyasını yıkıp, yeniden DENEYİMLEYEREK, keşfetmek zorundadır.
Bu sorumluluktan kaçanlar, er ya da geç, bunun acısını çekeceklerdir. Toplumun, ailenin çevrenin arkadaşların ne dediği önemli değil. SEN ne diyorsun? Bu önemli. Çünkü bu dünyan, tamamıyla senin sorumluluğunda. Bizler, hata kabul etmeyen egomuza sığınarak, başkalarına, başka değerlere suçu atmakta ustalaştık adeta. İLAÇ içeride, bunu dışarıda aramanın anlamı yok.
Herkesin yaptığı yanlış, doğru kabul edilse bile, gerçek bir birey olmak adına bu yanlışı ortaya koymak gerekir. Çevren, bazı hazır kabulleri sana dayatmak istediğinde, bunu bir birey olarak, sorumlu bir birey olarak sorgulaman gerekir. Bu doğru mu? Tüm hücrelerine kadar, bunu kabullendiğinde, artık o senindir. Onunla bütünleşebilirsin. Dışarıdan enjekte edilen bu şey, bilincinle uyum sağlamıştır. O zaman ortada sorun yoktur. Eğer dışarıdan aldığın bu şey, senin bilincinle, özünle, uyuşmuyorsa ve sen bir takım faktörlerin etkisinde kalarak bunu İÇ e yutturmaya çalışıyorsan, eninde sonunda, bu dışarı atılacaktır. Atılması gerekir, yoksa içerisi zehirlenir. Sindiremeyeceğin şeyleri kabul etme.
Ne pahasına olursa olsun. Sen eşsiz bir bireysin, sorumluluk sahibisin, irade sahibisin ve en önemlisi özgürsün. Bu evren, sana ihtiyaç duyduğu için buradasın. Nefes alıp veriyorsun. Belli bir süre için. Daha sonra, buradan alınacaksın ve nöbetini başka biri devralacak. Buradan ayrılırken, görevinin ne olduğunun idrakine varmışsan, görevini yerine getirmişsen, ne mutlu sana.

Pozitif Adam

Mavisihir

Diyemem ki…

Seni yok etmeye geldiğimi, seni kanatmaya ant içtiğimi, senin kanını sunaklarda biriktirmeye ve ayinlerime kurban etmeye geldiğimi diyemem ki…

Diyemedim…

Gittim, tüm pervasızlığımla…

Gittim tüm ayıplarımla…

Ve hatta ihanetlerimi de aldım sırtıma gittim.

Gittiğimde, sen geri de gözünden aktığını sandığım bir damla yaşla kucaklaştın sandım.

Kim bilir? Belki de sen benim için hiç ağlamadın.

Diyemem ki…

Ben bunların hiç birini yapmadım. Yapsaydım, sevemezdim seni anlattığın gibi. Sevemezdim seni, gözlerimde suretinle yaşayarak. Sevemezdim seni, ölüme ramak kala sana tutunarak.

Umutlar doğmaz, umutlar ölmez. Umut, var mı gerçekten? Yok… Umut denilen karanlık bir boşlukmuş, kandırmışlar tüm insanlığı ezelden beri. İçimizde yakılan mumları umut sanarak yaşadığımız onca yılın öcünü almalı şimdi umutsuzlukla.

Kim bilir? Belki de dönerim bir gün. Boş bıraktığım yerde konaklayan yangınların ortasına dalarım belki. Ben de yanarım, sen de yanarsın biraz. Belki, hala açsındır yanmaya. Belki hala susamışlığın vardır alevlerime… Olmayan umut mu bu cümleler?

Yalan… Umut yok, hiç olmadı. Kandırdılar bizi elma şekerleriyle. Kandırdılar bizi güneşle. Ay kaçmış, terk etmiş benim seni terk ettiğim gibi. Gecenin kalbini acıtmış, küstürmüş gündüze. Gece, bir daha doğmamaya yemin etmiş. Şimdi senin gökyüzüne bakıp da yıldızlarla resmimi çizdiğin geceler var ya, yalancı hepsi. Küskünlerin boş bıraktığı meydanlara çöreklenmiş birer kumarbaz, bu gece görüntülü karabasanlar. Bil ki, o yıldızlar da yalan.

Belki ben kadar, belki sen kadar yalan. Yarın toprak karşıladığında bizi, koca bir yalan olacak hayat. Belki ölüm bile yalan. Hani defalarca gittin ya ölüme, hani hep korkup vazgeçtin ve sadece izledin ya ölümü. İşte, sen de yalan oldun o zaman. Hiç yaşanmadın, yaşamadın bu ülkede. Hiç barınmadın yüreğimde. Ben ise, sende miydim eskiden? Bilmiyorum…

Ne kadar sende olduğumu ve ne kadar sen olduğumu bilmiyorum. Aşkla yandığım günlerimin, birleştiğinde ise yıllarımın ne kadarı yalan bilmiyorum. Aslında, ben yalanın ne olduğunu da bilmiyorum/dum. Ta ki, seni…

Bırak söylenmesin cümlenin devamı. Kalsın sıkıştığını yürek kıvrımlarında. Kalsın kaybolduğu dimağımda. Kalsın bende, kalsın ihanetlerimde. Senden gittiğimi sanıp da, seni gittiğim yerde aramalar ihanetse eğer…

Ben değilim O. Ben Sen’im aslında. Ellerin, gözlerin, göğüs kafesinde hapsolan kırlangıç, çırpınıyorum duy artık beni.

Umutlarımı doğmamış saydım. Doğmayan ölemez değil mi? Peki, mezar taşlarına konan kırlangıçlar kimler? Ben miyim? Sana hapsolmuşum, kanatlarım da fer yok. Gözlerim katran karası, ağlamaktan kan doldu içerim. Kan durdukça siyaha büründü. Sahte karanlık yaşatma bana. Yalancı geceyi salma üzerime intikam almak için.

Ben gittim diye hepsi, biliyorum. Bil ki, ben gitmek zorundaydım şimdiki gibi. Hani o küskün gece var ya, senin yakalayamadığın. Yerine geçen yalancıyla, resim yaptığın, O bekliyor beni ileride. Bir borcum var, ödemeliyim. Sana o zaman demediğimi demeliyim şimdi usulca. Elveda!

Mavi Sihir

Mavisihir

Ağlama zamanı demek…

Tabiata nefretimi yazsam sevgim azalır içimde. Bir taraftan da ihanet kokan o asi rüzgâr var ya, o siner üzerime. “Ben aldatmadım oysa” diyemem o zaman. Desem de, inanmazlar zannımca.

Aman, kimin umurunda!

Sevdim, beni aldattı. Kandırdı mı? Hayır. Çocuk muyum ben?

Hani elma şekeri vardı eskiden kan kırmızıya çalardı rengi. Şimdikiler gibi imitasyon değildi yaşam ve aşklar o zaman. İşte, ben o şekerlerin zamanındaki aşka vurgunum. O şekerlerin zamanındaki sevdaya sürgünüm.

Derim ki sana; nefrete bile değmezsin aslında. İğrenmektir sana duyduğum tek his. Ah! Öfkem kıymetli olmasaydı… Volkanımı alır senin ocağında patlatırdım. Yakar yıkardım seni ve ihanetlerini. Ama… Dua et, öfkem kıymetli.

Ancak, ayaklarımın altında ezilen çürük kabuklardan olacaksın. Hatta oldun da…

Hasretim bitmedi sanki, bir de seni mi özleyeceğim? Dedim ya sana, ben eski sevdalara sürgünüm. Şerefin, insanların yüreğine çakıldığı zamanlarda doğdum ben aşka. Sevdim mi adam gibi sevdim kadınlığımla. Yetmedi, iki yürek yerine sevdim deliler gibi. Bazen elime aldım zili, taktım başıma huniyi. Deli oldum aşkıma, gezdim sokaklarda geçe yarıları şarkılar söyleyerek. Kimler baktı da güldü halime, umurumda değil.

Bir kişi de çıkmadı, yüzüme sen delisin diyecek. Deliliğim nam saldı aşk mecralarında. Dolandım, bağırdım, ezdim ayaklarımın altında kabukları.” Neymiş onlar, kimmiş? “ dedim. Dedim de, dönüp bakmadım bile ağladıklarında.

Sen, şimdi bana ağlıyorum mu diyorsun? Duyamadım… Çıksana sokaklara, bağıra bağıra söylesene adımı. Özlemekmiş… Bana özlemeyi mi anlatıyorsun?

Sen kendini bilmez. Sen kendinden utanmaz. Sen, ihanetlerin boyunduruğunda yaşayan sefil. Git… Yıkıl karşımdan… Hala mı peşimde dolanıyorsun kuyruğunu sallayarak?

Ağlamıyorum bre beşer… İstediğiniz kadar ağlatmaya çalışın beni. Taklit olan her şeyi getirin önüme, elma şekerlerinden bir duvar yapın. Kırmızıya boyayın her yanı. Aşk geldi deyin. Hani nerde? Hepiniz görüyorsunuz da, bir ben miyim kör içinizde? Hala anlamadınız değil mi?

Ben sizden değilim ki…

Çakma yaşamlara doğmadım ben. Doğdum, renkleri tüm alacasıyla gördüm. Doğdum, sevgi katıksız sunuldu yüreğime. Sevdim, yanında ikramları yoktu. Aşkta rüşvet yemedim ben. Cebimin ağzı hep dikiliydi sizinkilerin aksine. Hakkım olan aşk benimdi. Hakkım olan özlemi yaşadım. Hakkım olmayan ihaneti, ikram ettiler. Almadım…

İşte, benim olan bunlardı.

Sen…

Sen benim değildin ki… Herkes sahipti sana. Nasrettin Hoca’nın düdüğünü koysalardı masaya, emin ol ben çalardım. Hakkım olurdu, alnımın teri olurdu, emeğim olurdu. Tutkularımı, aşkımı, sevgimi, isteseler benliğimi koyardım masaya düdüğün yerine. Parayı ver, düdüğü çal… Sen bu muydun?

Değmez be…

Öfkeme değmezsin, nefretimle doyamazsın. İğrendim senden dediğim gün, öldün. Hala ne diye?

Neyse… Çok bile bu kadar laf kalabalığı. Etrafa bir baktım da, benden bir tane daha yok sanki. Ama senden bir dünya dolusu. İhaneti yol bellemiş, leş kokulu yürek sefilleri diyorum senin gibilere. Acımak mı? Hayır…

Hani sen beni aldattın ya… Hani, aklınca beni kandırdın ya… Hani sen, sanki dünyanın en güzeliydin ya… Kim demişse sana bunu, yalan… Ben sana demeyeyim, ne olduğunu. Ben sana demeyeyim, aynaların seni yansıtmaya utandığını. Ben sana demeyeyim, ihanet edenlerin aslında aldatılan olduklarını.

Bir de; bilir misin gidenlerin ardından kalanlara güneş doğar. Ben şimdi güneşe bakıyorum be güzelim. Gözlerim kamaşmıyor eskisi gibi. Demek ki, “O” zaten benim için doğarmış her tan vakti.

Sen bilmezsin. Senin oralarda güneş yok. Senin oralarda, sahte yıldızların soluk ışıltıları var. Isıtmaz, aydınlatmaz.

Umurumda sanki…

Ben güneşe gözlerimi aça aça bakıyorum ya şimdi…

Mavi Sihir

Çok Bile Kaldım!

Mavisihir

Beklemeli miyim?
Hep bu soru dolanıp duruyor zihnimde. Neyi, neden beklemeliyim ben? Ne için harcamalıyım ömrümü? Alçaklardan uçmayan mutluğu yakalamak için, daha ne kadar zorlamalıyım kanatlarımı? Daha ne kadar yorulmalıyım?
Umutsuz musun diye soruyorlar? Ben umutsuz muyum?
Gerçeğin süzgecinden geçtikten sonra yaşam, elimde kalanlara bakmayı öğrendiğim için mi umutsuzum?
Yetmeliydim, yettim. Her şeyi tek başıma tükettim. Hayatı, acıyı, mutluluğu ve en uzakta olan aşkı…
Aşk!
Acıttı be!
Acıyınca yüreğim, ondan kaçmayı da öğrendim. Aldanmışlıkların ortasında kaldığım gün, ben bir duvar dibinde ağlamayı öğrendim. Ağladım evet… Utanmadan, saklanmadan ağladım. Yüzüme, ıslak gözlerime baktılar. Hüzünlü birer yeşil yapraktı onlar, bir saklanıp bir ortaya çıkan.
Ne farkınız var benden? Sizler de kaçmadınız mı ömrünüz boyunca bir şeylerden? Neden hep tuhafmışım gibi bakıyorsunuz bana? Neden hiç aynanız olduğumu fark etmiyorsunuz?
Ben de sizlerden biriyim işte. Maviye tutkun, korkak, hatta ağlayan. Yiğitliği bırakın artık yüzünüzden, ağlayın hadi. Korkmayın alay etmem sizlerle. Acizliğinizi vurmam yüzünüze.
Hüznün şarkısını dinlemeye başlayalım hep birlikte şimdi.
“Hani o bırakıp giderken seni
Yüzüme bu türlü bakmayacaktın”
Geride kalan olduk, bazen de giden. Hangisinin daha çok canı acır sizce?
Aslına bakarsanız ben de bilmiyorum. Her ikisi de acıyor, öyle de olmalı. Hep gidip, hem de geride kalabilmeli insan dediğin. Umutlarını da sırtlanmalı geride bırakmamak için.
Şimdi yeniden soruyorum. Ben umutsuz muyum? Hayal olan bir şey için, hayal kurmamak yaptığım. Sizin dediğiniz gibi, kaçmak belki de bunun adı. Varsın öyle olsun. Korkağa çıksın adım, kaç yazar. Gerçek süzgecinden geçtim ben, siz gelirken…
Hayat denen eleğe koydum her şeyi. İnsanlar, anılar, aşklar, yaşanmışlıklar… Delikler çok büyümüş olmalı ki; hiç bir şey kalmadı sallamaya başlayınca.
İşte!
İşte, o zaman öğrendim ben yalnızlığı sevmeyi. Hazinem, paylaşamayacağım yaşamım, her şeyim oldu yalnızlığım. Huzuru yerde, gökte aramayı bıraktım onu bulunca.
Huzurum…
Yalnızlık yerleşti gözlerime, yüzümdeki çizgilere. Daha güzel bakmaya başladım. “Deli mi ne?” diyeceksiniz. Deliyim belki. Herkes kadar, en az sizler kadar.
Şarkı bitti. Sohbet bitti.
Yalnızlığımı takınmalı, kendi dünyama geçmeliyim artık.
Çok bile kaldım!

Mavi Sihir

Mavisihir

Olması gerekenlerle, olanların doğruluğunu karıştırdık sanırım bu güne dek. Keskin cümlelerin peşinde savrulduğumuzdan bu yana, hikâyelerimize yalanlar karıştı. Yalanın karıştığı yerde, doğruların ömrünü kestik kör testerelerle. Biz olmaktan çıkıp, ben ve sen olduk ve belki de arada gezinen başka nefesler oldu. Artmadığımız gibi azalmadık da yalandan yana. Dağıldık, toz duman olduk.

Sevgiyi dilimleyip her öğünde başka bir tat gibi koyduk sofraya. Renkleri birbirine karışmış çiçeklerle dolu birer vazo vardı gözlerimizde. Yalandı o çiçekler ve alacalı renkleri. Yalandı her şey, sen gibi. Küstükçe her şeye, kendimle barışmaktan da uzaklaştım o kadar. Çırpındım, tutunamadım, yalnızdım…

Ağlarken gözyaşlarımı sileceğim yen yoktu. Çıplaktı sanki ruhum. Sensizlik çıplaklıktı belki ya da hiç olmayan bir giysiye sığmaya çalışmıştım onca anıda. Küçüktün bana veremediğin hayatla. Tırnaklarımın arasına girmiş toz taneciklerinden öteye geçememiştin sen. Ben anladığımda çok geçti. Düşmüştüm sana çoktan.

Kurtuluş için bir sancak dikmeliydim yüreğime. Rüzgârla savrulmalıydım belki. Elbet senden çok ötelere eseni vardı, bulacaktı beni. Kader dedikleri sahnede, bana verilen sözcükler yetmeliydi sanki. Yetinmeyi öğrenmeliydim geç olmadan. Tüm geç kaldıklarımı bir kenara kaldırıp, şimdi koşmalıydım.

Nefesimin kesildiği yere kadar koştum, elimde kalanlarla önümde dizilenlere baktım uzun uzun. Gördüklerimle görmediklerim arasında fark yoktu. Demek ki görmediklerim de yoktu aslında. Her şeyi görmüş olmak iddialıydı belki herkes için ama benim için sıradanlaşmıştı artık. Yaşanmışlıkları, biriktirdiğim sandığı açtım. Alışıktım her nefese, her kokuya ve her kelimeye. Yabancılaştığım bir şey yoktu, kendi kokumdan başka. Aslında, bana kalan koku da yoktu.

Dayandığım ağaçlarda kalmıştı kokum. Tuttuğum ellere sinmişti bir kısmı. Birazı da, anılarımla hapsolmuştu defterimin sayfalarında. Boş sayfalarda mürekkebin izini aramaya başladım, elimde kalanın sadece o olduğunu fark ettiğimde. Yoktu. Saklamıştı hepsi satır aralarında. Çizgileri kaldırmak yordu yüreğimi, toprağı kazıyordum sanki ellerimle kendimi bulmak için. Yine tırnak aralarıma doldun. Daha ötesine geçemiyordun ki hiç…

Boş olduğunu sandığım sayfalardan kendimi bulup çıkarmaya çalışıyorum. Yeniden başlıyorum çırpınmaya, debeleniyorum. Ellerime aldığım sarmaşık dallarını saran dikenlerden çiziliyor avuçlarım. Kanıyorum, azalıyorum. Karanlığın çöküyor üzerime. Tırnaklarımı sürüyorum kanayan yerlere, kırmızı sana değiyor. Bulaşıyorum zerrelerine, içine işliyorum. Evet, ben senden gittikçe daha çok işliyorum içine.

Diğer elime bir kürdan alıp, tırnak aralarımı temizlemeye başlıyorum tozlardan. Senden arınıyorum her zerre düştüğünde. Kaderime bırakıyorum kendimi. Yazımın kollarına yaslıyorum başımı, onun ellerini tutuyorum. Kulaklarımda hep o ses. “ Artık zamanıdır, kaderin yolunu açmanın. Bırak sarsın seni…” dinliyorum.

Söz vermiyorum artık biliyor musun? Gözlerime çektiğim perdeyi aralamıyorum bir zaman. Görmediklerim olmadığına göre, kaybımın senden başkası olmadığını bilerek devam ediyorum. Kokumu özlüyorum. Kendimi özlüyorum. Unuttuklarımı topluyorum sokaktan ve umutlarımı. Kavanoz dipli dünyaya baş kaldırıyorum kaderimin kollarımda.

Bu arada, kaderin gözleri çok güzel…

Mavi Sihir

Dedi Aşk

Mavisihir

“Aşklar eskir mi?” diye sormayın hiç başkalarına. Durun, bakın aynaya ve kendinize sorun bunu. Aşklar eskir mi hiç? Bu güne kadar kaç aşkı çöpe attım, kaçını yarı yolda bıraktım? İnsan yüreğinin tüm odalarındaki her köşede, hatta her kıvrımda başka bir aşk çöreklenir. Cesaretsizliğimizden olmalı ki, hep ” Aşk bana bir kere uğradı” deriz.
Yalan, külliyen yalan hepsi…
Sanallığımızla, gerçekliğimizle, hayattan yakaladığımız her an için bir aşk isteriz. İsteriz, veririz, sonu gelmeyecek bir alış veriş dünyası aşk. Aldıklarımızla verdiklerimizin çetelesini tutarız bir de üşenmeden. Kim, kimden daha çok âşık? Kim daha büyük yaşadı? Kim yaşayamadan öldü, gitti?
Bir de söylenmeden satırlara, satır aralarına hapsettiklerimiz var. Saklı sevdaların âlemine daldığımız anların hediyeleridir bizlere. Saklı, gizli yaşadıklarımızdır. İçimizde an be an büyütüp de, haykıramadıklarımızdır. Korktuklarımızdır bazen. Ecel gibi ensemizde dolanan bir eldir. Bazen de, alnımıza dayanan bir namlu gibi öldürür.
Aşlar ölür, aşklar eskir. Bazen eskisini yeniyle takas edersiniz, bazen de evin bir köşesini taçlandırırsınız aşktan kalan anılarla. Resimlerle duvarları süslersiniz. Ama…
Ama biri vardır ki…
Ateşi hep körüklüdür, hep dumanı tüter gözlerinizden. Hep tadı vardır dudaklarınızda, ellerinizde sıcaklığı ve kokusu. Vazgeçemediğiniz bir tılsımı vardır. Sizi sizden alır götürür öte dünyaya. Aşkın dünyası, aşkın masalı, aşkın şarkıları… Sonu gelmeyen bir macera seline kapıldığınız dünyanızdır aşk.
Bir tanesi eskimedi diye, tümünün taze kalacağını düşünmediniz değil mi? Herkesin bu soruya cevabı var. Şimdi, gurur yapıp olmaz öyle şey diyeceksiniz hepiniz biliyorum. Olur, oldu da. Eskittiniz aşklarınızı, kapıda bağıran eskiciye verdiniz. Yerine dar zamanlarınızı dolduracak, kısa, küçük aşkları aldınız yeni diye. Azıcık albenisi olan renkleriyle oyaladınız kendinizi. An geldi, onlar da eskidi bir önceki gibi.” Pazarda satılır mı?” diye düşündüğünüz de oldu. Hatta “Sipariş versem de, istediğim gibi yapıp eve teslim etseler ” dediğiniz/miz. Şimdi, başlarımızı sallayıp onaylamak zamanı değil mi?
Yeşili, maviyi, kırmızıyı, aklınıza gelecek tüm renkleri kullandınız aşkın üzerinde. Allayıp, pulladınız. Sergilere çıkardınız, kimini hediye ettiniz bir çerçevenin içinde. Kimini besteleyip, dilden dile sürdünüz son hızla. Kimi hep bulutlarda kaldı bembeyaz. Kimi de toprakla bir oldu, ayaklarınızın altında. Kimini baş tacı ettiniz bir ömür, kimini aldattınız. Kimi sizinle oynadı sessizce, siz acıtıldınız, siz kanadınız, siz ağladınız. Kimine öfke ile saldırdınız, bir öncekinin hırsı vardı bazen içinizde. Siyahın izini beyaza bulamaya kalktınız.
Kiminden korktunuz, kiminden kaçtınız dörtnala. Kimine de masallarda yaşanmış gibi, sadakatle ve şefkatle bağlandınız. Aşkın bir ayağıdır şefkat bilirsiniz. Vefayla geri döndünüz kimine, kimine de tam tersi intikam ateşiyle sarıldınız. İçinizin yangınıyla yaktınız diri diri. İşte eskidi aşklar yine. Eskittiniz, eskittik…
Her aşk ömrünün bittiği yere kadar yaşıyor. Bizden önce ya da sonra yok olması önemli değil. Sonsuz değil, olmadı hiçbir an. Sessizce onaylıyorsunuz şimdi biliyorum. Göndere allı morlu bayraklarınızı çektiniz belki. Hüzün çöktü içinize, hatta saymaya başladınız eskilerinizi. Üzerinden geçen zamanı ölçüp biçmeye başladınız. Biçtikçe kısalacak sandığımız zamanının bizi yönettiğini düşününce, ne gülünç bir haldeyiz bir düşünsenize. Gökyüzündeki serçeler gülüyor halimize.
Gel geç dünyanın, israfçı âşıkları. Hatta biraz daha acımasız olup, belki de şöyle diyorlar bize; maymun iştahlı aşk müptelaları. Gelin de aklayın şimdi insanlığı. Hani nerde o aşklar eskimez diyenler? Çöplerden topluyorum attıklarınızı ve yazıyorum. Yazdıkça aşklarınız kanıyor, siz ise yavaşça giyotin sehpasına yaklaşıyorsunuz. Her biten aşkın ahtı varmış katiline. Bir gün, bir gün elbet ben gibi seni de eskitecek birisi. İşte o gün ben yeniden doğacağım senin arkandan gelecek güneşle…
“Taze bir yürek bulup konuşlanma zamanıdır. Ölümümün intikamını almanın sırasıdır. Gecenin kanatlarını beyazımla saklayıp, bir aşığın kanıyla doymaya gidiyorum. Sevilmeye acıktım, benden çalınan hayata hırslandım. Bıçaklarımı biledim, geliyorum sana sevgili. Aç narin yüreğini…”
Dedi aşk…

Funda Kocaevli
Mavi Sihir

Engellemeyin

Efsane1

Gözlerim görmüyor belki ama yüreğim sizin gibi çarpıyor. Çiçeklerin kokusunu farklı alıyorum görmeden hangi çiçek olduğunu kokusundan anlıyorum. Yıldızları izleyemiyorum, yakamozu seyredemiyorum ama yosun kokusunda sizin kadar demlenebiliyorum.

Seni görüyordum her gün bir yerden bir yere bir gitmeye çalışıyorsun. Elindeki asa yol gösteriyordu sana bu acıma duygusunu bitiyordu, güçleniyordun yürürken normalim diyen insanlardan daha sağlam basıyordun ayaklarını yere belki senin kadar dikkatli olsaydım elinden tutmak ihtiyacı duymazdım sana kör muamelesi yapmazdım.

Anlamazdın yar, sen seni gören gözlerin peşinde ben ise senin yüreğinin izindeydim. Görmediğim anlarda gözüm ol istedim. Seni gördüğüme hiç inanmadın oysa ben seni kimsenin göremeyeceği kadar güzellikte gördüm. Dokununca ellerine gözlerimde değil yüreğimde ışıklar saçtım. Ben görüyordum ama sen beni hiç görmedin yar.

Hangimiz görme engelliydi sen mi, ben mi bilemiyordum. Sadece gözle görmek mi lazımdı insanların yüzlerini sende bu soruların cevaplarını buldum sevdiğim. İlk defa dokunduğunda yüzüme ne hissetmiştim bunu tasvir edemem belki de acımıştım sana. Sen ise yüzümdeki tüm kıvrımları söylediğin an anladım ki acıyarak ben kendime bakıyordum sana değil.

Yüreğim ilk defa parçalanması, kaç sevda bahçesinde çiçek kokladım ama kendi bahçemin çiçeği olamadım yar. Bir çift göz ayırdı seni benden artık dünyayı görsem de ne fayda…

Bu deneme yazısı tüm bakar körlere ithaftır.

03 Eylül 2010
Paraf & Efsane Etrafoğulları

Epikler – 2

be-6

Düşleriniz gerçekleşebilecek şeylerse kurmayın, onlar zaten gerçeğin alanına düşmüştür.
.
İçdenizini kurutamayan deryanın hesabını yapmasın.
.
Çoğunluğun yanında yer alan aydın olamaz.
.
Cahil dünde, çıkarcı günde, aydın yarında yaşar.
.
Herkes sapanına göre taş arar; taşına göre sapan arayanı severim.
.
Âşık, seni almaya gelmiştim, der; maşuk, senin olmaya geldim, diye inler.
.
Rengârenk balıklar gördüm denizde, dedi babası; oğlu, balıkları saran denizi görmedin mi baba, dedi.
.
Müziğin kapısından girerken herkesi görürsünüz, çıkarken zeki müren’in elin sıkarsınız sadece.
.
Yolcu, yolun sonunu ve yakınlarını özleyendir; gezgin, yolda göreceklerini gözleyendir.
.
İyi diş hekimi dişi kurtarmak için dişin kökünü; kötü devlet adamı günü kurtarmak için milletinin kökünü kurutur.
.
Bir aydını ülkesinin değil, insanının bölünmesi yıkar.

Barış Erdoğan

Tartışmanın 10 Yararı

Anaerobik

  1. En başta karşı tarafın yaratık olmadığını gösterir
  2. Ortak paydada buluşmaya zorlar
  3. Empati kurmayı sağlar
  4. Daha çok okutur
  5. Kibarlığı öğretir
  6. Yanlışlarını doğrularını sorgulatır
  7. Düşünceler geliştirir
  8. Aynı gemideyiz dedirtir
  9. Özür dilemek erdemmiş dedirtir
  10. En güzeli insanlığı geliştirir

Anaerobik

Bostan Korkuluğu

tilki

Sevgili etraf sitesinin değerli bireyleri, bu tilki burada neden asılı diye sormayın bana, hayatta herkes hak ettiği kadar yaşar sözüne inanan bir insanım.
Bu gördüğünüz tilki bahçeme dadanmış benim emeklerime tecavüz etmeye kalkan bir tilki, her gün gelip bir tane karpuzumu yiyen bu tilkiye çok defa uyarım oldu ama bana itibar etmedi ısrarla benim karpuzlarımı yemeye devam etti.
Hayvan sevgisini en üst seviyede yaşayan ben bu kurnaz tilkinin yaptıklarına seyirci kalamazdım, bir yerde emek bir yerde hayvan sevgisi benim tüm duyu organlarımı esareti altına aldı ama söz konusu emek ise buna seyirci kalamazdım. Çünkü bu fani dünyada her zaman emeğe saygı gösteren bir insan olarak benim emeğime saygı gösterilmesini bekliyordum ama bu kurnaz tilki benim emeğime saygı göstermemekte ısrar ediyordu. Terazinin bir kefesine emeğimi koydum diğer kefesine hayvan sevgisini koydum, emek ağır basmıştı. Bunun için küçük bir tuzakla bu kurnaz tilkinin emeğime saygı göstermemesine son verdim, ibreti alem olsun diye bacağından ağaç dalına astım. Eğer ben herkesin emeğine saygı gösteriyorsam herkes de benim emeğime saygı göstermek zorunda bu ister insan olsun, ister hayvan olsun, önce emeğe saygı, insana sevgi hayvana sevgi, daha güzel yaşamlar bizim olsun.

Saygılarımla.

Korsan

Katmanlar

PozitifAdam

Kendi gerçeğinle yüzleşmediğin sürece, seni hayatın gerçeklerine karşı kim ve ya ne koruyacak? Elinde ne var? Yalanların. Senin ÖZ ün, katman katman çevrelenmiş ve bu katmanlarca kuşatılıp kapatılmış. Toplum, bir katman, ailen bir katman, çevren bir katman, dıştan gelen her etki, bir katman oluşturmuş ve ÖZ kaybolmuş.
Bu katmanları aşman gerek. Teker teker sökmen gerek. Bir ampul, siyah kumaşlarla, yüzlerce kez sarılırsa, ışık veremez. Işığı içeride vardır, daima oradadır ama dışarıya ışık veremez. Bu siyah kumaşlar, senin katmanların. Bir olayı değerlendirirken, bu olayın bağlantısını Özünle yapamıyorsun. Katmanlar buna engel oluyor. Bir olay karşısında değerlendirmelerde bulunman gerektiğinde, toplumun katmanından süzülür, aile katmanına gelir, oradan süzülür, çevre katmanından geçmek zorundadır. Bu katmanların önem sırası, kalınlığı ışık geçirmezliği, her insanda farklıdır.
Dolayısıyla, sen, dışarıdaki bir olayı Öz ünle irtibatlandırmak ve ona göre değerlendirmek istersen, bu olayı bu katmanlardan, bu kalın duvarlardan, bu siyah kumaşlardan geçirmek zorundasın.
Olay, senin özüne ulaşana kadar, şekil değiştiriyor.
Orijinalliğini tamamen kaybediyor. Bu halde, sen sağlıklı karar veremiyorsun. Aynı şekilde, senin katmanların ne kadar kalın ise, özünden yayılan o ışık da o kadar zayıf, cılız güçsüz olur.
Demek ki, bu katmanlardan sıyrılman gerekir. İnsan, gerçekle yüzleşmekten her zaman korkar. Yalanlar, çok daha tatlıdır. Olmamışı, olmuş gibi göstermek, sana geçici bir rahatlık verir. Aslında, gerçeği değil, olmasını istediğin şeyi söylemek istersin. Bu dünya, senin istediklerinle ilgilenmediğinde, yalanlar, hayatında daha fazla yer kaplar. Eğer yalanlar, senin hayatının vazgeçilmez bir unsuru olmuşsa, sen hayatı ıskalamışsın demektir. Gerçekle beraber aynı doğrultuda, ilerlemiyorsun demektir.
Sağlıklı kararlar vermek, dürüst olmak, yalan söylememek, gerçeklerle ne pahasına olursa olsun karşılaşma cesaretini göstermek istiyorsan, mutlaka Özünün ışığına yol vermelisin. İlerlediğin bu karanlık yolda, senin tek ışık kaynağın bu ve bunu kalın siyah kumaşlarla sarıp sarmalama. Aksi halde, önünü göremeden, sadece tahminlerde bulunarak ilerlersin ve mutlaka bir yerlerde tökezlersin.
Prizmaya, tek bir renksiz ışın girer ama 7 farklı renkte ışın çıkar. Prizma, yalancıdır. Ama tatlı renkler verir, göze hoş gelir. Göze hoş gelmesine hoş gelir ama gerçeği yansıtmaz. O, gelen tek bir ışındır aslında, hem de renksiz bir ışın. Yalanların tatlılığına aldanmayalım, ne kadar acı verirse versin, gerçeklerle dost olalım.
Pozitif Adam

Tartışmanın 10 Zararı!

fft16_mf149503

1- Tartışma hasede yol açar

Hadis-i şerifte, (Hased, ateşin odunu yediği gibi, hasenatı yer) buyuruldu. (İ.Mace)
Tartışmada galip gelen de, mağlup olan da zararlıdır. Mağlup olana, (Falanca senden daha ileri görüşlüdür) denince, galip gelene haset etmeye başlar.
Tartışmada galip gelen kimse, kendini üstün görmeye başlar. (Falanca, kendi yoluna girmek için beni davet etmişti. Fakat kendisi hakkı görünce bizim yolumuza girmeye mecbur kaldı) der, kendini üstün görmeye çalışır. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, kibredeni alçaltır, tevazu edeni yükseltir)
buyuruldu. (Taberani)

2- Hakkı küçük görmeye sebep olur

Tartışmacı, kendini üstün görme hastalığından kurtulamaz. Her zaman kendisinin hakim olmasını ister. (Niye hep kendin konuşuyorsun) diyenlere, (Biz böyle davranmakla ilmin izzetini koruyoruz) der. Hasmının bildirdiklerine önem vermez, onun delillerini küçük görür. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Hakkı küçük görmek kibirdendir.) [İ.Gazali]

3- Kin tutmaya yol açar

Kendi fikrinin kabul edilmediğini gören tartışmacı, karşısındakine kin besler, bazen ömür boyu onu affetmez. Kin bir felakettir. Hadis-i şerifte, (Mümin kinci olmaz) buyurulmuştur. (İ.Gazali)

4- Gıybete sebep olur

Tartışmacı, hasmının sözlerini naklederek, (O şöyle dedi, ben şöyle cevap verdim) diyerek kendini gıybetten kurtaramaz. Her ne kadar hasmının söylediği sözleri doğru olarak nakletse bile, maksadı onun acizliğini göstermek olduğu için, hasmı da bu konuşmalardan razı olmayacağına göre, sözleri gıybet olur. Halbuki Allahü teâlâ gıybet etmeyi, ölü eti yemeye benzetmiştir.

5- Övünmeye sebep olur

Tartışmacı, galip gelirse, kendini övmekten kurtaramaz. (Şu delilleri getirerek onu susturdum) diye kendini över. Halbuki, (Çirkin olan doğru, kişinin kendini övmesidir) denilmiştir. Allahü teâlâ da kendimizi övmekten bizi men ederek, (Elbette Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez) buyurmaktadır. (Lokman1)
Arkadaşını mağlup etmekle övünen bir cemiyette, kardeşliğin tesisi mümkün olur mu? Övünmek, başkasını hakir, aşağı görmekten ileri gelir. Halbuki hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Din kardeşini hakir görmek, kötülük olarak yeter.) [Müslim]

6- Kusur araştırmaya sebep olur

Tartışmacı, hasmını yenmek için onun gizli kusurlarını araştırmaktan kendini alamaz. Nerede ne demiş, diye araştırır. Halbuki Allahü teâlâ, tecessüs etmeyi, yani başkalarının kusurlarını araştırmayı men etmiştir. Tartışmacı, hasmının bedeni kusurlarını imâ ile de olsa söyler. Mesela; hasmı gözlüklü ise, (Bu gerçekler gözlükle görülmez, gerçeği görmek için gözlük kâfi değildir) diyerek hasmının, gözündeki kusurunu, bedeni kusurlarını ilmi noksanlığı için bir özür sayar.

7- Zarara sevinmeye sebep olur

Tartışmacı, hasmının yenilerek kötü duruma düşmesine sevinir.
Halbuki hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kendisi için sevdiğini, din kardeşi için sevmeyen kâmil mümin olamaz.)
[Buhari]

8- Nifaka, riyaya yol açar

Tartışmacı, zahiren hasmına sevgi gösterir. O ise bu sevgisinin yalan olduğunu bilir. Bu ise nifaktır, münafıklık alametidir. Tartışmacı halkın gözüne, gönlüne girebilmek için bazen demagojiye sapar. Halka yaranmak ise riyadır. Hadis-i şerifte, (Riya küçük şirktir) buyuruldu. (Taberani) Dil ile sevgi gösterip, kalben bir mümine buğzeden, lanete müstehak olur.

9- Hakkı kabul etmemeye sebep olur

Tartışmacının nefret ettiği şey, hakkın hasmının ağzından çıkmasıdır.
Halbuki hakkı kabul etmemek büyük felakettir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allahü teâlânın en sevmediği kimse, hakkı kabul etmekte inat edendir.)
[Buhari]

10- İnada sebep olur

İnat, karşımızdakini aşağı görmeye, ondan nefret etmeye, ona düşmanlık
beslemeye yol açar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Din kardeşine itiraz etme, boş konuşma, [üzücü] şaka yapma ve verdiğin sözden cayma!) [Tirmizi]

Patozaf

Evsellik, Evlilik

Hayrettin TAYLAN

Felsefi Tinler–11

Hegel: “Evlilik özsel olarak tekeşliliktir, çünkü bu ilişkiye giren ve kendini ona teslim eden dolaysızca dışlayıcı bireysellik olan kişiliktir; ilişkinin gerçekliği ve içtenliği (tözselliğin öznel biçimi) böylelikle yalnızca bu kişiliğin karşılıklı ve bölünmemiş olarak teslim edilişinden doğar; kişilik başkasında kendi kendinin bilincinde olma hakkını ancak bu başkası da kişi olarak, e.d. atomik tekillik olarak bu özdeşlikte olduğu sürece kazanır.”

— Evliliğin tözsel yönüne baktığımızda özsel bir teslimiyetin atlası görünür. Bireyler kendi özel yaşamlarını daha yaşanır hale getirmek için yaşam haritasında en yeşil, en sulak, en özel olan doğru kendi özlemlerinin teslim bayrağını diker. Özerk olarak yaşamaktansa kendi devletini kurmak düşüdür evlilik.
— İki kişinin kurduğu tek eşlilik merkezine dayalı bu devletin erkleri kendi etik düzleminde devam eder.
— Bu törel belirlenim altında tek eşlilik özsel istençlerin merkezi sayılır. Aslında eşeysel ilişkisini tinsel amaçların uğruna sunar.
— Her şey tinsel duyunçların dilinde seslenir. Evlilik aslında sevgi üzerine bina edilir.
— İki kişinin birbirini sevmesi, ya da birbirine seveceğine inanması, ya da iki kişinin sevme denemesinde yaşamı birlikte sevmeyi dengelemesidir.
— Bedensel-duygusal, tensel- hazsal, içsel, dışsal, annelik, babalık, soy-sop, gelecek merceği gibi kavramların sultası altında bir ruhun çatısına giren dünyayı emzirme güdüsüdür evlilik.
“Sözleşme tüzel Kişiler arasında olur, Sevgililer arasında değil. Sözleşme bir Mülkiyet ilişkisidir. Sözleşmenin yanları iye oldukları Mülkiyetler üzerine bir özdeş istenç oluştururlar. Evliliği bir sözleşme olarak görmek onu Kişiler arasındaki bir Mülkiyet ilişkisi olarak görmek demektir ve Kant Evliliği böyle görür. ” … Evlilik (matimonium), e.d, ayrı eşeylerden iki Kişinin eşeysel özelliklerinin yaşam boyu karşılıklı iyeliği için birliği” Kant
— İşte aslına rucü eden yaşam boyu birlikte yaşama uyumun temel dinamikleri vardır.
Yalnız erotik sevgi ilişkisi üzerine bina etmek yanlıştır. Evet, evliliğin en içsel merkezi erotik sevgiler olsa da sonra başka renklerini oluşturur. Sevgi yağmurundan sonra gökkuşağı oluşur, renk renk hayatlar sunar.
Evliliğin dinamiği her zaman erotik sevginin sürekliliğine can olur.
— Hiçbir şey yolunda gitmese de bu erotik sevgi kendi sürecini sürdürür, dahası eşler bazı şeyleri yadsıyarak bu vazgeçilmez hazları doyurmakla evsel bir dem olur.
— Bazı özgürlüklerin kapısı kapandığında ortak dille, ortak özsellere oluşan sevgiler bir bağ oluşturur. Aslında evlilik ortak bağların bağlamından oluşur.
— Sadakat sevginin önüne geçer. Güven aşkı da esir alır. Ortak bağların çoğullanması, sonra aynı duyguların oğullanması evsel bir huzur getirir.
— Mutlu çift yoktur mutlu olmayı bilen çift vardır. Evlilik tamamen bilinç üstüne kurulu sevi yumağıdır.
—Başkalık kapısı açıldığında, başka kapılar açılır. Oysa evin tek kapısı vardı en başta. Sevgi. Ya da sevmeyi sevmek. Bu kapı da hislere dayalı, akla dayalı. Sevgiyi kadın değil erkek dengeler. Çünkü kadın özsel istençlerin yumağıdır. İlgi, güven, sürpriz, şımartılmak, hediye, sahiplenme, basit ama onure edici şeyler gibi kendi dünyasını kapsayacak şeyler bekler. Evlilik erkeğin omzunda, erkeğin omzu da kadının omzunda, kadının omzu da kaderin omzunda, omuzları tutanda yüce sevgidir.
—Kadına düşen tinsel istençlerini dengelemektir. İstençlerinin sonu olmayan kadın bilinç dünyasını geliştirmek zorundadır.
Tinsel dünyanın, doğal dünya ile kesiştiği istençlerin duyunçların merkezine aktığı bu özel sözleşmenin psiko-sosyal bağında bağıl olarak kalmak en mutlu olaydır. Ki bütün bireylerin tek amacı bu özel sözleşmeye adım atmaktır. Hayat bunun üstüne kurulmuş, süreç kendi erinçlerini böyle büyütmektedir.
— Öncül olan bu bağların nefesinde hep aynı nefesi solumaktır. Dünyada aynı nefesi paylaştığın kaç insan vardır. Gece boyunca, aynı yastıkta, aynı nefeste, aynı bedende çok özsel şeylerin yaşandığı bu ikili bağın kopuşlarından oluşuyor hayat.
— Yaşamak sevmektir, sevmek güzel bir evliliktir. Meyvesi her şey, her duygu olan bu bağların güçlenerek, yenilenerek, bilinçle büyümesi gerekir.

Hayrettin TAYLAN

Ben & Sen

Korsan

Ben- Gül bahçesinde bülbülü bekleyen kırmızı gül gibiyim

Sen- Zifiri karanlık gecelerime sardığım gündüzümsün

Ben- Yüreğimden geçtiğin fay hattının kırıklarıyım

Sen- Hırçın rüzgârlarımda korunaksız papatyamsın.

Ben- Lime lime olmuş sevdanın kapı kuluyum

Sen- Nemli gözyaşlarımın aktığı pınarsın

Ben- Dilimde söylediğim türkünün nakaratısın

Sen- Sevdama kök salmış toprağımsın.

Korsan

31.08.2010

Hayat

SucaSurgun

Hayatın ağırdır bedeli sayısız tövbelerde
Çöl yaşadım engin denizlerde
Serap avuçladım başı gelmez sahillerde
Emekledim geceler boyu dizlerim parçalandı.
Delinmez kara delikler gördüm geçilmez geçitler
Her adımda bin mayın her tarafta bin uçurum
Zamansızdır şu sahici güllerin bahar kokusu
Zevksizdir uçurtmalar kasırgalar girdabında
Duyuramazsın dağlara bile sesini
Kaybolursun ve kaybeden sen olursun.
Olmamayı yaşarsın ve feryatlarla yok olmayı
Katık yaptım azapları azık yaptım kahırları
Sarhoşluk içtim hayat içiyorum diye.
Ölemedim ama toprağa verildim de dirildim
Ah katil hayat beni de yedin bitirdin.

Ceylan

Prens – Akrostiş

hunter 2010

Peki o zaman beni neden karanlıkta bıraktın,
Rezil ettin elaleme, dünyamı kararttın…
Eğer bir gün geri dönsen, sanma ki affederim…
Nedensiz gidişinle seni bir kalemde silerim,
Sevgimi hiçe sayan birine nasıl güvenebilirim…

Sevgili Prens’e İthaftır.

Hunter38

Aşk, Kadın-Erkek

Hayrettin TAYLAN

(felsefi tinler–10)
— İnsanının ruh açınımında, kendimiz olmaya bizi iten istencin ve duyuncunun kendimiz olarak bilmemizde sınırsız oluşa bizi sürükler. Geleneksel bir sed olmayınca nefesimizin özgür istemlerine savsarız kendimizi.
—Bu bağlamda usun merkezinde kadın – erkek eşit; ama hangi eşitleri tümlüyoruz. Hangi eşitlerde eşitiz işte o kendi çıkarımlarını uzatır.
—Biyolojik haritada erkeğin güçlü şehirleri var. Bedenen üstünlük zaten tartışmasız kendini öndeş yapar; ancak bu düşünsel anlamda erkeği üstün kılmaz.
—Duyarlık, eşitlik arasında bağ olmaktan öteye geçmemiş… İki eşey arasındaki tarihsel eşitsizlikler hem doğal, hem tinsel mecrada süregelmiştir.
— Erkek, tinsel, doğal denklemde hep özgür olarak sunulmuştur hayata. Özgürlük insanın özsel tinsel varoluşunda ve bütün olarak tanınmasını ister ve kendini ödeşlere akıtmayı sağlar.
— Kadının özgürlük istenci, yine erkeğin özgürlük merdiveninde basamak basamak olmuştur.
— Bir erkek, ergenlikte kız arkadaş edindiğinde:
-”Aferin çapkın oğlum.” tümcesi ayna olurken. Kızın erkek arkadaşı olduğunda etik dersler araya girer…
—Kızım sakın erkeklere güvenme, namus edebiyatı uzar gider. Hangisi doğru…
— Doğru olanı aramıyoruz ki zaten… Kadının, özgür istencinin bilincini kavraması belki çözümdür.
—Bazı şeyleri yadsımaya belki çözümdür. Kadın kendi eşitlerini tanıması, kendi usunda kâmil olmak. Hislerini bir yere bırakarak, eşitlerinin terazisinde, tinsel yolculukta, doğal tabiatında kendini tanımaya gitmesidir.
— Erkek özgür, öndeş, daha rahat bilinmesinin özsel yönünden çok sanırım Allah’ın bizi sunduğu hayatın şifrelerinde bazı şeyler gizemlidir.
— Erkek biraz daha eşit olmasında usu zorlayan imge biraz metafizikselden öte bir yerdedir.
—Tinin uygarlaştığı doğallık üstüne düşündüğümüzde bu şifreler hep öne çıkmıştır.
— İlkellik, yabanıllık, zorbalık, vurdumduymazlık, gammazlık gibi doğal tinini kaybeden özümseyişten erkek zamanla romantikleşmeye meyilenmiştir.
—Dahası tabiatımızın öznesindeki çiftlik erkeği bu mecraya getirmiştir.
— Aşk, erkeğin en kadınsı yönüdür. Duygular çeşnisinden baktığımızda erkeği kadınsal öğelere özne yapan en büyük eylem aşk olmuştur.
— Savaşlar, saraylar, ölümler, ölümsüz olan birçok şey “aşk ” üzre kendi çizgisini çizmiştir.
Ki zaten insan duygusu doğal değil, tinsel olduğu için özsel olan Sevgidir. İnsan sevmek, sevilmek için yaratılmıştır. Nefis tezkiyemizin bütün tizlerinde sevmek, sevilmek kendi ağırlığını koymuştur. Sevmenin sonucudur bütün milletler, toplunlar, aileler…
— İnsani olan güzelliklerimiz doğal olmadığından yine tinsel olduğundan, biz içsel güzelliklerimizi yaşamak için, yaşatmak için tanrısal bir akışa bırakırız kendimizi.
— İnsanın içindeki en büyük içsel, tinsel öğeler, sevmek, inanmak, cinsellik, annelik, babalık, başarı, ekmek…
— Sıralamanın önünde olan tinsel duyunçların dilinde hep aşk insanın en bilinçli döneminde sıralamayı bozmuştur.
— Sevmek duygusu, içimizdeki cinsel istençle kendi zirvesinde geldiğinde aşk güneş olup bütün dünyamızı kavurmakta.
— Kadın tinsel dinginliği ve barışcıldır. Duyusal varlığı dünyanın en büyük denklemini dengeler. Anne, şefkat, aşk, güzellik, süslenme, beğenilme, şımartılma, ilgi, gibi sözcükler sarmalı kadının bu duyusal bağında büyür.
— Aşk ise, bütün bu duyusal açlıkları emziren sütannesi gibidir. Erkeğin aşk haritasındaki en temel şey, içinde olmayan sevilere kavuşmak, cinsel enzimlerin ateşe dönüşmesiyle büyüyen arzu volkanları, birisinin aşk önderi olmak, onu mutlu etme birinciliğini istemesi. Yani erkeğin aşk doğallığında birincil istençler vardır.
— Bu yüzden erkek çok zor sever; ama sevince zor unutur. Bir erkek sevmişse, duyusal açlıklarının hepsine karşılık gelen bir mecradadır. Bu ulaşılmaz mecrayı bırakmak istemez.
—Aşk, zaten göz ile kalp arasındaki yolculuğun istençlerle sonsuzluğa ulaştığı tanımsız duygudur. Bağlanmak sözcüğünün tinsel katmanlarında, sevmek, cinsel arzulanış, içsel açlıkların tatmini, beğenilmek, dış etmenlerden korunma.
Özellikle kadın, birisinin himayesinde kendini güvende hissederek istenç özgürlüğüne kavuşmasıdır.
— İnsanın doğal (dürtüsel, içgüdüsel, fiziksel) yanının başat olması her şeyin göstergesidir. Özsel dünyamızın bütünüyle kendi kalıplarında oluşmaması bazı özgürlükleri yaşama, yaşatmayı engellemiştir.
—Dürtülerinin, eğilimlerinin, bize sunduğu özsel güzelliklerin farkına vararak, eşit olan eşitlerimizle en güzelleri yaşamayı öğrenme çabası içinde olmak gerek.
—Erkeğe gereksiz biçilen saldırganlık ve benzeri güdüler yok edicidir. İnsan doğallığında bir bebektir. Yani özü temizdir, tözsel olarak, tinsel olarak temizdir.
—Arınmış ve özel olarak yaratılmıştır. Uygarlaşma sırasında yaşamsal katmanlar ona farklı bireysellik öğretmiştir. Sosyalleşmenin doğal haritasında insan özel olan karakteriyle, çevresel denklerin hamurunda kişiliğini kazanır.
— Kişiliğini kazan her bireyin öncül eylemlerinde biri de aşk olmuş. Aşk, her zaman kadın-erkek arasındaki bütün özsel denklemin erinci olmuş, ehil olana doğru insanlığı eğitmiştir.

Hayrettin TAYLAN

Mu Kıtası

Mu

Resim kaynağı

Atatürk, Kayıp Kıta Mu’da ne Aradı? Bize öğretilen tarih bilimi yanılıyor mu? İ.Ö. 200.000 ile 70.000 yılları arasında Büyük Okyanus’ta Mu adında bir kıta var mıydı? Bu kıtanın Avustralya’dan birkaç kat büyük olduğu, yüksek bir uygarlık düzeyine ulaştıktan sonra battığı doğru mu? Atatürk bu kıtayla neden ilgilendi? Yoksa Türklerin kökeni Büyük Okyanus’un derinliklerine kadar gidiyor mu?

Türklerin kökenini ortaya çıkarmak, Atatürk’ün en büyük isteklerinden biriydi. Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra, bu konuya büyük bir duyarlılıkla eğildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Türkçülük akımı yandaşları tarafından yapılan çalışmalar derlendi ve Atatürk’ün isteğiyle birçok bilim adamı ve araştırmacı bu alanda araştırmalar yaptı. Yabancı bilim adamları Türkiye’ye çağrıldı. 1930 yılında Türk Tarih Kurumu kuruldu. Çok zengin malzeme ve bilgiler ortaya çıkarıldı. Yine de Türklerin nereden geldikleri tam olarak açıklığa kavuşmuş sayılmazdı.

Videosunu izlemek için tıklayınız.

Fırat

Çapkının Pişmanlık Mersiyesi

Hayrettin TAYLAN

Bir dokunuşun yüzyıllık hevesinde sular durular öykümüzü.
—Ötelerin, ötekileşme serencanımda canımı kırıp geçmekte.
—Her şey dün gibi olsun. Her şey senli olsun gibi. Hiçbir limanda anlatamadığım sızılı bir duygunun güngörmüşüyüm.
— Yağmurun toprağa sarılışı gibi sonra olmak istedim seninle. Sellerine kapılan son kaya olarak gönül barınağında kalmak.
—Çoğalarak sana akmak, kayadan dağ olmak, dağdan yürek, yürekten aşk, aşktan aşka gitmenin künhünü okumak.
— Huthüt anlatır bizi. Mantık Tayrında okunmak istedim. Her kuşun eti yenilmezi ezber etme bana.
— Ben aşkın ormanının ermişi, senli, sensiz can erimişi bana kuşlardan dem vurma.
— Bir tahıl tanesi kadar küçük yüreğin aşk tarlama yetiyor. Tek hasadım oluyor, sürekli ürün veriyorsun.
—Sana açılan çiçek, bak solmak üzere, sana açılan gül kırmızılarını atmak üzere, sana açılan ben içre ben dağ olmak üzere. Sormadan gelmelisin sözsüz dünyama.
Sen ki harika ruhlusun. Harika ruha sahip olanlar daima sessiz, daima mutludurlar. Biraz ruhaniyetinle yağıver huzurlarıma. Ki ruhumuzu anladığımızda dünyadaki yerimiz yar olur. Bu ince sızılarında aflarına geldim.
Üç Çeşit Af vardır:
Birinci af , en önemlisi en öncüli ölümcük olandır ,insan ruhundadır . İnsan, kâinatla ve kainatın bütün güçleri arasında en büyük hisse aşka açılmıştır. Aşka açılan ruh
ile olan ilişkisini, beraberliğini farkettiğinde affetmeyi de öğrenmiş. Sen birincil affı kullandın.
— Büyük Ruh’un durduğu ve insancıl içlenişin durulandığı ben merkezinde ikinci affetme gelir. Ki bu affetme zor sürecini bulur. Özselliğin kendini zorladığı birincil bir duyunç anıdır. Ki sen de oluşmamış olmalı ki can şairini bu af sığıntılarına almadın.
Üçüncü af ise iki seven arasında yapılır. Nefretlerin ateşlendiği, ayrılığın atomlaştığı, can kırıklarının kırkayak olduğu, imkânsızlığın mimlendiği, barışın dağlaştığı, anların anlatamadığı, sayıların sayamadığı, özlemin soyamadığı, işte bu anlam içre anlamın can damarında yeniden anlaşmaktır.
—İstemeyi istemek, kendimizi istemek, büyük ruha hazır olmak için yeniden sevdiğimiz huzurun gömleğini giymek.
—Ve aralık bıraktı aramıza yeller, eller, başka eller. Şimdi perdesini yırtan nefsmizin derinlerinde sese melodi olmak.
—Olmazlara, kader pişirmek. Olacaklara keder kızartmak. Çift olmayı çiftleşmek aşkın ömrüne. Sözün tükendiği, gözün görmediği direnişlerimizin helalinden seni istemek. İşte budur yüreğim.
Tüm benler uyanır sen kerresinde. Bir kerede ben ol.
—Çok zor bir ruh manşeti istedim senden. Haklısın, bu ayrılığın ilmi olmaz yeni anladım.
—Ey şair, bu kadar felsefi sızılar sıvalama can duvarlarına. İhtimalleri de düşün. Garip olurların can havlini yaşatma.
— İstanbul saklıyor seni. Bense İstanbul’dan büyük oluyorum. Kader bu ya… İstanbul ben oluyorum, aşk sen. Bu aşk trağine alıştım.
— Bu nem ile gem arasında ara olmak da zor. Bir günlerin on ikisine nişan etmek, hep vurulmak aşka. Ne kadar zor şarkılar söylüyorum can çiçeğim. Nerde kaldı en sevdiğimiz şarkı.
—Neden el ele tutuştuğumuz anların resim sergisi yok.
—Neden, veda busesini sunan aşk kuşağımız gitmelere uşak.
Alelacele gitmek bu aşkın ali cenaplığına yakışmadı.
— Yüreğimizde kalan közlerden yeni aşklar kızarmak bize göre değil.
Hangi güzelin teninde sevilmeyi kızartsam sen rüzgarı söndürüyor .
— Meçhul kalışlar kaçamak yaparak sevda dersinden kaçmış olmalı ki
sana sarılmak için ömrümü ütüleme amaçları gittikçe uzuyor.
—Can kırışığı anları ütülemek, dilemek ve istemek üstüne seni giymeye hazır olmaya kadim oldum.
— Sargısını attığın acıların can pazarında sana zaman oldum
Uluorta bir istektir benim ki… Beklemin son karesinde bir duvar yazısı belirir.
Kendimize yakın, aşk ruhuna akın, sarılışlara meyilli başlangıçlar arasında olmak ömrü uzatır. Gel ömrümü uzat yürek elinle…

Hayrettin TAYLAN

Bir Ayrılık

Akincapar

Sen diyerek başlamıştın sözüne. Bir ayrılık edası vardı sanki seslenişinde. Sen demeden dursun isterdim dünya. Bilmez misin; bilmez misin artık ben değildim karşında. Dursun dünya işte ne olur ki, bir kez dursun. Ayrılık uzak dursun. Hasret uzak dursun. Seni benden ayıracak ne varsa bırak ne olursun, bırak acı bizden uzak olsun.

Sen diyerek başlamıştın sözüne. Bitsin ve gideyim dermişçesine. Unut; unut bildiklerini. Geçmişi boş, geleceği anlamlı kılmak istercesine, şimdi ansızın durur ayrılık başucumuzda. Özlem çiseyle yıkanmış değerini bir yere bırakıp. Aşk; aşk üzgün bugün. Yorgun ağlamaklı. Sessiz ve derinden.

Akın Çapar

Ellerim Midir Tir Tir Titreyen?

Akincapar

Ellerim midir tir tir titreyen, gırtlağım mıdır böyle parçalanan bir türlü anlatamam. Hesabını kitabını bilmeden midir dökmem gözyaşımı… Nedir bendeki bu telaş? Bir acayip hissediyorum senden kopunca, sana varınca. Her sabah bir günaydın deme telaşıyla düşüyorum yollara. Gideceğimiz yollar ayrı ama gittiğimiz yollar hep aynı.

Bir tek seni istiyorum evimde, dışarıda, sokakta, gözyaşımda bir tek seni. Nedir bendeki bu telaş söyle! Aklımda sen, fikrimde sen, hasretimde sen, çilemde sen. Neden benim canım acıdığında değil de, senin canın acıdığında dökülüyor gözyaşlarım? Görenler deli diyor. Oysa seni kimse bilmiyor. Senin de bilmediğin gibi. Ben koyamıyorum adını sen söyle nedir bendeki bu telaş?

Akın Çapar